h1

Milör’ün asistanı olmak istiyorum!

11 Temmuz, 2009

Bunca yıl yanlış adamları takip etmişim anacım. Önce Odtü’deki hocalarım (biri rektör oldu, biri öğrencisiyle evlenmiş bir adamdı [evet, ondan çok şey öğrendim], biri mülayim bir kadın), sonra yeni dünya’dakiler (biri meşhur Dr. Z., biri Murat Hoca, biri dikkat çekmeyen bir adam). Yanlış olmuş. En baştan direk Milör’e gitmeli ve ben sizi asistanınız olmak istiyorum demeliymişim. Hayat boyu!

Çünkü her Çarşamba akşamı süper yiyen adamım Milör* meğer Georgia Tech’te ekonomi, Koç’ta uluslarası ilişkiler hocasıymış. Böyle birçok alanı kapsayan bir eğitimi var zaten. Hatta fazla eğitim almış diyebiliriz (kim doktoradan sonra hukuk okur?). Ama eğitim boyu ve çalışırken Fransa ve Amerika’da, parasını hem yemeğe ve şaraba yatırmış (şaraptan çok da kazanmış).

Ben bazen bu büyük ülkede bazı dallardaki uzman sayısına inanamıyorum. Dünya çapında uzman olanlar o kadar tek tük ki onlara birşey olsa kimse olmayacak. Milör böyle biri. Bu ülkede onun düzeyinde yemek ve şarap bilen çok az insan var.

Neyse ki NTV kendisini bulmuş da sürekli öğreniyoruz. Yemek (şimdi gastronomi demeyelim aramızda) en hızlı yükselen ilgi dallarından biri ve o gemide ben de varım. Asıl maksat yemek üzerine birşeyler öğrenmek ama bir yandan mekan da öğreniyoruz. Orada görüp yediğim iki yer oldu bile. Ama bana yetmiyor. Ben onun ekolüne girmek, zamanla bir Milör2 (milör dö) olmak istiyorum.

Bu yazıyı yazdıran bu hafta İzmir’deki restoranları gezmesi oldu -haftaya da devam edecek sanırım İzmir-. Ah, kendisine rastlasaydım da yalvar yakıl asistanlığını dilenebilseydim dedim (ceketle gezdiğine göre Mayıs’ta, en fazla Haz. başında çekilmiş programlar -sonrasında pantolon bile giyilemiyor burada).

Milör kim tanımıyorsanız kendisini anlatmak için en iyi sahne Cunda’da deniz kenarındaki restoran yedikten sonra verilen kamera arkası görüntüydü herhalde. Milör yerken şlop diye bir ses çıkıyor ve kenardan bir kız eyvah diyor. Noldu diyor Milör, cep telefonunuz denize düştü diyor prodüksiyondan bir kız. Cebine bakıyor Milör, yok, “onu oradan alamayız di mi” diyor karşısındaki rest. sahibine. Hayır diyor adam. Deminki kıza prodüksiyondan bir kız daha ekleniyor, ikisi suya bakıyorlar yakından, Milör’ün dibinde. Milör tabağına dönüyor, bir yandan deniz ürünü mezeleri yemeğe devam ederken “artık ondan hayır gelmez” diyor. NTV’ciler çok sevmiş olmalı ki bir süre tanıtımlarda kullandılar bu sahneyi.

{Bu arada programın pek farkedilmeyen ve aslında artı olmaması gereken bir artısı var. Her gün saatlerce süren ve pişirilen yemeklerin tadının uzun uzun tartışıldığı programda şarabın ş’si geçmiyor (1 veya 2 kere içilen şeyin şarap olduğunu düşündüm, tabi ismi söylenmeden). Yemekle tatlı meyve suları, kola, hatta şalgam veya red bull içiyor gastronom konuklar. Bazı konularda böyle gerici olduk biz. Milörse her fırsatta şaraptan bahsetmeye çalışıyor.}

*Milör’ün (aslı Milor) ismini ben koymuşum sanki. Edith Piaf’ın ‘allez, venez, milord’undaki gibi, tam anlamıyla ‘adamım’.

θθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθ

Geçen yaz da aynı şeyi düşünmüştüm. Yaz sezonu televizyonu kıştan daha güzel. Dizi yok, onun yerine yeşil ekran var. NTV giderek daha iyi ve daha ilginç programlar yapmayı öğreniyor. Program yapımcılığı, çekilen şeyi zenginleştirmek bizde bilinmeyen bir dal, ama yavaş yavaş gelişiyor.

Milör’ün programı kış sezonundan mekan değişikliğiyle devam. Onun dışında şimdilik daha çok Galata (Şişhane-Tophane) taraflarını gezen Levent Erden -Şehrin Şifreleri cuma 9-, çeşitli az bilinen antik kenti büyük bir tutkuyla gezen Ahmet Yeşiltepe (bu adam geçen yıla kadar normal ve ciddi bir sunucuydu, şimdi tam bir arkeoloji delisi olmuş) -Zaman Yolcusu perş. 8:30-, sonra ünlülerin yeşil işlerde çalıştığı Zor İş, çeşitli çevre sorunlarını takip eden Bay Yeşil, bir de sunan kızın güzelliğinin insanı üzdüğü Yeşil Tatil. Çok uzman işi olmasa da en azından bariz bir heves ve enerji barındıran yapımlar.

Sanırım ben NTV’ye aşığım. Ta ilk zamanlarında düşünmüştüm. NTV gibi bir kanalımız olduğu için çok şanslıyız. Birçok kültürlü Avrupa ülkesinde olduğunu sanmıyorum. Zaten çok kendine özgü bir format. O sayede CNN Türk’ü de sürükledi peşinden o formata (yine de arada küçük bir fark var, ilki lehine).

Ratingleri ölçülse ne kadar minik bir seyirci yüzdesinin olduğunun anlaşılacak olmasından korkuyorum. Ama yine de seyircisinin alım düzeyi düşünülerek verilen reklamlarla kar edebiliyor demek. O da olmasa bağlı oldukları holdingin reklamlarını yayınlamak bile işlerine geliyordur.

NTV’nin bize fazla olduğunu, hatta onu haketmediğimizi düşündüğüm çok oldu. Şimdi tam öyle demiyorum. Çünkü biz neysek bu kanal da o. Ama en azından, ‘çok küçük bir kısmımız neyse o’.

h1

Efes’in tuvaletindeki o adam Robert Plant olabilir mi gerçekten?

9 Temmuz, 2009

Benim pişmanlıklara karşı farklı bir yaklaşımım var. Genel kabul gören anlayış, ‘geçmiş geride kaldı, ileriye (veya bugüne) bak, hayat pişman olmak için çok kısa‘ diyor. Birçok kişi pişmanlık konusu açılsa bunu söylüyor. Ama: 1- Bunu çoğu kişi uygulayamıyor, 2- Uygulayamazlar da çünkü pişman olacak birçok şey yapıyoruz ve bunların muhasebesi çok önemli.

Konuyu kapatalım, unutalım demekle olan tek şey, insanın sonraki benzer durumlara korku-endişe ile yaklaşması oluyor. Ben üzülecek birşey yaptıysak bunu yaşamalıyız diyorum. Yaşayalım, ve böylece o pişman olduğumuz şeyi düzeltmek için çözüm arayalım. Çünkü birçok zaman geç değil ya da bir yolu var.

Yazının etkileyici olduğu varsayılan örnekleme kısmına geçiyorum: Yakın zamanda pişman olduğum iki şey vardı. Şimdi neler olduğunu söyleyince çok saçma duracak, o yüzden baştan söyleyeyim, bunlar somut ve üzerinde durması nispeten kolay şeyler. Yoksa, tabi ki baştan sona ‘perche Amerique? Pour quoi ve por que?’. Ama o pişmanlığı yeterince yaşadım.

İlki, 2 yıl önce Efes’te tuvaletteki kıvırcık sarı saçlı adamla ilgili. İkincisi de geçen yaz almadığım bir ceketti. Kahve-toprak rengi, spor tarzlı keten bir ceket. Gayet hoş durmuştu. Ama rengi zor bir renkti, çok az şeyle gidecek. İlginç satış elemanı da kullandığınız durumları düşünebiliyorsanız alın demişti. Yazın hemen sıcak oluyor, ceket zamanı olmuyor ki deyip vazgeçtim o anda. Çok düşmüştü ama düşünülmeyecek dek ucuz sayılmazdı.

İst.’da oluyordu bu olay, buraya geldiğimde almalıydım demeye başlamıştım. Buradaki mağazalarına gidip getirteyim dedim ama geç kalmış oldum, indirim bitti.

Aylar geçti, bu yaz geldiğinde ve ekranda keten ceketli adamlar belirdiğinde onlarınkilerden daha güzel olan kahve ceket iyice ön lobuma yerleşti. Kafamdan çıkartamayınca da bir şekilde onu bulma olasılığım var mı demeye başladım. İndirimin sonunda olmuştu o olay. Hem iki tane vardı benim bedenimde. Yani, büyük olasılık satılmamıştır. Satılmayanlar da sonraki sezon nereye gider? Tabi ki outlet mağazasına.

Ama bu firmanın outletleri çok düzensiz, kendileri işletmiyor. İst.’a gidince internette adreslerini ararken gördüm, meğer kendi outletlerini açmaya başlamışlar yakın zamanda, seri sonu-defolu diye. Fulya’daki büyük mağazalarına gittim, ve pat! elimle koymuş gibi buldum. İkisi de orada duruyordu. Hem ben oradayken indirimleri oldu ve geçen yazdan da ucuza geldi.

Bunu, pişmanlıktan çözüme giden yola örnek diye anlattım. Ama buna göre ilk örneği de çözmek gerek. Yani, birinin bana Efes’teki Teodorakis konserinde (Teodorakis gelmemişti) tuvalette gördüğümde başta “aman Tanrım, yoksa bu o mu” dediğim, ama sonra yakınına gelince “yok, saçlar tamam ama bu adam kısa ve ihtiyar” dediğim, o yüzden afedersiniz, siz o musunuz demekten vazgeçtiğim kişinin gerçekten o olup olmadığını söylemesi gerek. Yani the Robert Plant. Gerçek efsane. Üstelik birkaç gün öncesinde İst.’da konserdeydi. Ama o anda, burada ne işi var, turnede başka yere geçmiştir diye düşünmüştüm. Ama sonradan bir efsane ile, hatta efsanenin ta kendisi ile konuşma şansını kaçırmış olabilir miyim diye içim içimi yedi hatırladıkça.

O konsere gelmiş mi, bir şekilde öğrenmeliyim. O değilse sorun değil. Ama ya o ise? Bu durumun çözümü ancak yine kendisine ulaşmakta olabilir. Kaç kişi uzaklıkta olabilirim ki Robert Plant’e? 3-4? Biri elimden tutsa da ona götürse, tanıştırsa, karşılıklı muhabbet etsek… GS maçına gelmiş buraya bir keresinde, oradan girip Man. United’dan çıksak… Böylece o gün vasıtasıyla başka türlü olmayacak bir rüya gerçekleşse…

ahh ahh

h1

Sezonu kapattık

5 Temmuz, 2009

Geçtiğimiz sezonun dizi ödüllerini vereyim diye düşünüyorum bir süredir. Biliyorum, ortalama bir ay oldu hepsi biteli, ama Oscarlar da yıl bittikten 3 ay sonra veriliyor. Hem burada oy pusulalarını göndermek, doldurmak, geri göndermek, oyları saymak, hepsini tek başıma ben yapıyorum.

Burayı okuyanlar arasında benden başka Türk dizisi seyreden var mı, bilmiyorum. Dizi deyince gittikçe daha fazla kişi Amerikan dizisi anlıyor. Herkes neye özlem duyuyorsa onu izliyor diye düşünüyorum. Mesela ben, Türki hayatlara, sokağa, beraber yaşama olan özlemimle hiç seyretmediğim kadar Türk dizisi seyrettim bu sezon. Amerikan yapımları seyredenlerse oradaki kişisel hayatlara, profesyonelliğe ve insana verilen öneme özeniyor belki. Ben Komiser Çinar’ın karakola girince polislerle dertleşmesini seviyorum. Bir başkası Dr. House hastane koridorlarında yürürken kimseyle selamlaşmak zorunda olmamasını. Ben Çinar’in bir arkadaşıyla rakı masasında aşkından bahsetmesinden hazalıyorum. Diğerleri, House’un ‘benden arkadaşlık beklediğine göre durumun kötü’ demesinden, yalnız hissedince bir telefonla evine bir kız çağırmasından.
(House’u ben de seviyorum da, maksat örnek olsun).

Bana sorarsanız bütçeleri ve üretim süreleri 10 kat fazla olsa bizdeki samimiyete mümkün değil erişemez Amerikalı yapımlar. Ha, İnciluz diziler deyin, ciğerimi yiyin.

Daha önce bir sezonda birden çok Türk dizisi seyrettiğimi hatırlamıyorum. Birkaç seyredilir iş olsa da sektörün lokomotifinin Yaprak Dökümü olması beğeni düzeyimizin nasıl yerlerde süründüğünü gösteriyor.
Seyrettiklerime geçelim, gün sırası ile:

ø Yol Arkadaşım: Geçen Mayıs’ta, tam döndüğümde başlamıştı bu dizi. Vasat ama sıcak yapısı Ege esintileri ile beraber seyrediliyordu. Sonradan bir iyi bir kötü gittiler. Meğer Çağan Irmak yazmaya başlamış, bırakmış-filmini çekmiş, dönmüş-yazmış, başka kanala geçince bırakmış.

Hiçbir şey olmuyordu bu dizide. Olmayanlar da sabun köpüğü gibi geçiyordu. Hiç ciddiye alınmadan. Hele son bölümlere doğru oyuncuların da ciddiye almadığını hissedir olmuştum. Ama yine de oyuncuları bir bütün halinde çok sıcaktı.

ø Canım Ailem: Bu dizide de hiçbirşey olmuyordu ama o olmayanlar gayet ciddiye alınarak işleniyordu. Gayet izlenir oluyordu hep, hiçbir zaman çok iyi düzeyine çıkamasa da. Önemli bir çatışma içermemesine rağmen bu sonucu tamamen oyuncularına bağlıyorum ben. Senaryonun önemli bir katkısı olduğunu sanmıyorum. Daha çok, aşağıda bahsedeceğim 3 oyuncusu sayesinde.

ø Aşk Yakar: Tanıtımları sırasında bu sezon cayır cayır yanacağımızı, sezonun iyi ve başarılı dizisinin bu olacağını sanıyordum. Ama ‘yırtamadıkça’ kötüleşti dizi. Özcan Deniz anlattı sonradan, rating gelmeyince telaşlanıp hikayeyi aceleye getirdiler diye. Zengin, güçlü ve rahat Ece Sükan birden aşk acıları içine giriyordu mesela. Bir de bilindik hastane sahneleri. Şimdiye dek o sahneleri o kadar çok gördük ki: Ana karakterdekilerden biri yaralı hastanededir. Bilinci kapalıdır. Tüm tanıdıkları endişe ve acılar içinde odanın dışında bekler. Hastane garantili formüldür diyordu bir yerde bir senarist.

Yine de yan rollerde hep iyi oyuncular vardı. Çok iyi sürüklüyorlardı sahneleri.

ø Kavak Yelleri: Bazı dizileri zevkle seyredersiniz, ender olarak bazılarıysa ruh durumunuzu belirler. Bu dizi de bir önceki yıl tam ben geldiğimde başlamıştı. Ve yine tam Egeliydi. Çok hoş bir dinamizmi vardı, zaman zaman da çok şekerdi. Tüm altplanı Dawson’s’tan alsa da gayet Türki ve ondan daha başarılı bulmuştum.

İlk sezonu baştan sona gayet iyiydi. 2. sezonu da fena başlamadı ama sonra yavaş yavaş bozdu maalesef. Yan rollerdeki oyuncular kaybolup durdu mesela. Yine de piyasadaki en özenli işlerden biri olmaya devam etti. Çeşitli senaryo buluşlarını da hep barındırdı. Bir de hoş bir gastronomi muhabbeti olunca cazibesini tamamen kaybetmedi. Ama gelecek sezona Efe’siz olur mu, bakalım.

Oyuncu ödüllerini de verelim:

uurycel2
Bu adamın her yerde, her rolde bu kadar iyi olmasına o kadar alıştık ki.

sebnem-bozoklu1
Yılın -sarışın- bombası. Şebnem Bozoklu ‘ömre bedel’. Daha iyisi, frenklerin çok sevdiğim ifadesiyle: ‘Larger than life’. Hele, iki eliyle yandan saçını kabartma hareketi bitirim. O haliyle güzeller güzeli küçük kızkardeşinden daha alımlı.

ilker-aksum-480x318
İlker Aksum’un ne kadar iyi olduğu süper oyun çıkaran iki başrolün yanında çok dikkat çekmedi. Ama bu adam müthiş bence. Yılın en iyi yanrolü.

yol arkyol ark4yol ark2
En iyi yardımcı kadın ödülü bir ensemble’ye: Yol Arkadaşım’ın kadın oyuncularına (bir süredir resmen takmadan oynayan Özge Özberk hariç). Özellikle de büyükanne -emektar- Tanju Tuncel, Eylül – Melis Mutluç ve Hafize – geçenlerde Şehir Tiy.ları genel müdürü seçilen Ayşe Nil Şamlıoğlu’na.

Yalnız, emeğe saygımız ne az. Dizi oyuncularını listeleyen sitelerde birçok yan karakterin ismi olmuyor. Bu küçük kızın adı hiçbir listede geçmiyor örneğin. Oysa onunki neredeyse başrol. Yol arkadaşı derken kastedilen bile o.

Bir de Serji olarak Fox’ta şovuna başlayan evin büyük oğlu Serhat Kılıç’a birşey verememiş olduk ama adını analım bari.

Beklenmedik bir sonla bitireyim. Bence sezonun en bomba yapımı Adanalı. Bugünlerde akşamüstleri rastladıkça seyrediyorum. Çok sağlam bir çatışması var. Her bölümde hem yeni bir macera hem süregiden bir hikaye barındıran aksiyon-komedi-aşk üçgeni de çok garantili. Bir de mizahı bu kadar çocukça olmasa.

h1

İstanbullulara rağmen İstanbul… ehh, bazen fena değil.

29 Haziran, 2009

Taksim’de trafiğin ortasında bir adam arabasından inip başka bir yola girmiş birine inanılmaz küfürler ediyor. İstiklal’de Fransız Kültür’den hemen sonra bir adam karşısına çıkan bir kadına akıl almaz şeyler söylüyor (daha yeni, Fransız Kültür’ün önünde merdivenlere oturuyor diye bir kızı karakola götürüp dövmüşlerdi. Bunu hatırlayıp gözlerine sokmalı diye bir yandan adamı takip edip bir yandan polis bakındım. Adam çeşitli kadınları tacize devam ederken ortadan bir polis minibüsü geçti. Memur bey dedim hafifçe, durdu (ne büyük bir lüks). Böyle böyle dedim. Deli o deli dediler). Deli de olsa fark etmez, burada böyle şeyleri yapabileceği bir ortam olduğunu görüyor. Öyle bir karmaşa, düzensizlik var ki bu da insanlara vuruyor; ve bunlar gittikçe birbirini doğuruyor.

Burada varolana kabalık demek yetmiyor. İnsanlar nasıl kırsaldan kasaba-kent hayatına geçince (kaynakları paylaşmak için) bir arada yaşamayı öğreniyorsa nüfus bu kadar artınca da (sınırlı kaynakları ele geçirmek için) birbirini ezmeyi öğreniyor. Bir yandan da sonsuz bir soysuzluk, denetimsizlik ve kirlilik. Özellikle Eminönü yarımadasındayken burası çökse diyorum, sular yükselse, insanlar da karayla beraber batsa. Bu şehir tüm ülkenin üzerine çöreklenmiş bir kara gölge. Tümden batsın, insanlarıyla beraber, de artık bu kamburdan kurtulup kurtuluşa erelim.

(tamam, şöyle 5 kişiye filan önceden haber verebilirim, Şindler pozuyla)

§ § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § §

Tüm bu kirliliğe ve kalabalığa rağmen arada iyi şeyler olmuyor mu? ehh işte. Karaköy’den bindiğim bir gece vapurunda arka güvertedeki iki kişilik kısımda yanıma kimse oturmayınca çantamı yanıma koyup bir güzel yattım. Yattığım yerden deniz ve kubbe-minare siluetleri görünüyordu. Ve portakal brandalı bir filaka. Acil durumlarda (bir gece çok fena aşıksanız) çok işe yarayabilir. Orada yattığımı pek gören yoktu, filikaya sızdığınızı da gören olmayabilir vapur boşalırken (yakalanırsanız suçu bana atmayın).

Yatması pek hoştu da karnım çok doluydu. Az önceki, çok başarılı Fasuli köftesinden. Köfteden sonra Eminönü’nden vapur bittiği için Karaköy’e yürürken köprünün ortalarına doğru tam aşağımdan bir tekne geçmeye başladı. Birden içimde karşı konulmaz bir dürtü duydum. Adımlarım kenara doğru hızlanırken o dürtünün beni ele geçirmesiyle koşarak köprü korkuluğuna da basıp teknenin brandasına doğru atlayabilecek olmak küçük çaplı bir çarpıntı yarattı.

h1

Limbonun İstanbul ulaşımında yararları

29 Haziran, 2009

8:44’tü ve ben Kadıköy’de deniz kenarında önüne 3 kutu kola ve bir futbol topu koymuş bir adamın resmini çekiyordum (toplarla bowling mi oynatıyor, peki ya ben -denize doğru- topun dibine vurursam?), ama elimdeki kış tarifesi son Beşiktaş vapuru 8:45 diyordu. Gerçi artık yaz tarifesi olmalıydı ama belki değişmemiştir diye hızlandım. Arkamdan çantamı çektire çektire giderken iskeleden bir anons geldi, kulağımda kulaklık vardı, duymadım. Tam yaklaşmışken birkaç kişi iskeleye girdi, bir görevli de peşlerinden kepenkleri indirdi. Kepenklerin yerden yüksekliği dizimle belim arasında bir yerde kaldı. Yani oradan eğilmeden bir kedilerle fareler geçebilirdi. Ama ben geçtim, hatta arkamdan uzanıp çantamı bile çektim. Hani filmlerde en çok başvurulan sahnelerdendir. Alarm çalar, soyguncu adam kapanmakta olan kapıdan son anda geçer, sonra da kolunu geri uzatıp geçmeden düşürdüğü mücevher kesesini (veya CD’yi veya mikroçipi veya panzehir tüpünü) de alır. Aynen öyle oldu.

Sonra turnikeden beşlik kartla geçemeyip jeton alacaksın sözlerine bön bön baktım ama artık nasılsa girmiştim, para çıkarırken ağırdan aldım.

←——————-→

Nisan’da da aynı şeyi düşünmüştüm, bu şehirde ne çok yabancı var. Sadece turist değil, bir kısmı belli ki burada yaşayan insanlar. Son 3-5 yılda katlanmış buradaki yabancılar. Yakında New York gibi olur belki, en azından bazı semtlerde.

Yurtdışında kime nereden geldiğinizi söyleseniz direk İstanbula geldiğinden veya gelmek istediğinden bahsediyor. Türkiye eşittir İstanbul (herşeyi burada düzenlememizin de etkisiyle). Birkaç yıl içinde turist de katlanacak bu şehirde. Bu esnada İzmir’de yazın bile turist yok etrafta.

↔↔↔↔↔↔↔↔↔

Artık resmileşti. İstanbulluların uzaklık kavramı insanlığın geri kalanından farklı. (Bunu geçen yaz da yazmıştım, iki geliştir iyice pekişiyor. Mesela, geçen sefer Kadir Has nerede demiştim birkaç kişiye birden (birisi arkadaşım), vapurdan in, hemen ileride, görürsün zaten demişlerdi. Eminönü’nde bilet satan iett’ci de 100 metre ileride, sağda demişti. Sonra 30 dakika yürüdüm. Üstelik gayet soğuk ve rüzgarlıydı o gün).

Bir yerden bir yere ulaşmak bu şehirdekiler için hayatın amacı. O yüzden kazara birine yol sormuş olursanız size kastedileni bilmeyebilirsiniz, o yüzden bu şehre dışarıdan gelenler için bir sözlük hazırlanmalı:
- “Hemen yanı”: Hemen yan semtte
- “Hemen ileride”: Karşıki tepenin arkasında
- “Yürüyerek 5 dakika”: Otobüse bin, 5 durak ileride
- “Yürüyerek gidemezsin, otobüse bin”: Uçakla git.

h1

Metro

23 Haziran, 2009

Daha dün gece uyumadan tren hep sağdan mı gelirdi diye düşünmüştüm. Öyle demiştim bir keresinde beraber beklediğimiz birisine, ama bu kesin doğru olamaz. Çünkü platformun ortada veya kenarlarda olduğu istasyonlar vardı. Çoğunlukta olan ortadaki platformlar için öyle, hep sağdan gelirdi. Ama platform kenarlardaysa da tren soldan gelmiş olurdu. Hatta nadiren, bir tamir-bakım durumunda filan diğer taraftan gelince nevriniz dönerdi. Dünya ters, güneş batıdan doğuyor gibi.

metro-hp6-22-09zm

Bugün sürekli bindiğim kırmızı hatta, benim evimin tarafında değil ama sık gittiğim American Film Inst.’ün sinemasının olduğu tarafta -ve genel olarak sinemaya gidiş saatimde- iki tren birbirinin üzerine çıkmış.

[Çok net kurallarla önlenebilecekken nasıl kaza oluyor diyor insan. Ama şehrin metrosu ne kadar düzenli ve temiz olsa da bariz bir şekilde kötü yönetiliyordu. Sık sık iki istasyon arasında durur mesela tren. Tam da benim filme yetişeceğim zamanlarda olur bu, anlamsız bir şekilde bekleriz. Sonra anlamsız bir şekilde devam ederiz. Sonra, istasyonda durunca kapı açılmaz, çünkü durması gereken yerden 15 metre geride durmuştur. Tekrar hareket eder, tekrar durur, vs. Sık sık onarımlar olur, iyice yavaşlar trafik. Asansörlerden, yürüyen merdivenlerden bir kısmı hep bozuk olur. Hele akşamları 12 dakikada bir gelmesi gereken treni yarım saat beklediğim çok olmuştur.]

Olmadığın ama olabileceğin bir yerde kaza olması çok ilginç hisler yaratıyor. 3-4 yıl önce ben burada tatildeyken aynı hatta ve bu sefer bizim evden iki durak önce benzer bir kaza olmuştu, bu sefer yerin altında. (O zaman ölen olmamıştı ama yerin altında olunca işin korkutucu boyutu artıyor sanki).
Bir de -kalıcı şekilde- kıyısından döndüğüm Londra’da terör saldırısı olmuştu, yine metrodaydı sanırım. Bulunabileceğim bir istasyonda. Gitseydim belki de orada olacaktım demiştim, teselli niyetine.

Ne zaman nerede olsak başımıza neler geleceği teması bir yana, oradalık-buradalık başlı başına çok garip bir mevzu zaten. Alışkanlıklar var, uzun sürdükçe beyninize kodlanan. Neler alıp verdiğiniz gibi günlük yaşamınızdan, kendinizi nasıl iyi ettiğiniz gibi daha yaşamsal mevzulara kadar. Bugün okulun kütüphanesine bir mektup (geç geri verilen kitapların cezası için bir çek) gönderdim mesela, adrese Wash. DC ve posta kodunu yazdım da ABD-USA yazmadığımı postaneden çıktıktan sonra farkettim. Oradaymış gibi doldurmuştum adresi. -Döndüm içeri, memur ben yazdım dedi.-

ocak2 005

{metroda askeri helikopter reklamı. bu da herhalde bir tek wash.’da olur}.

h1

Handel’in Rosmene’ye ettiğidir

20 Haziran, 2009

18:10, Kumrucu Şevki: Bir sucuklu, bir peynirli. Paket. (orada ‘here or to go?’ derlerdi, burada ‘burada mı yiyeceksiniz, paket mi?’. tamamen aynı olması global dünyanın hükmü olsa gerek).

20:45, otobüs: Bir yandan poğaça kırıntılarken dışarıyı seyrediyordum. Otobüs boşça. Arkamdaki kız da arkasını dönmüş, batan güneşi seyrediyordu. Ben de dönüp bir kurabiye verdim.

21:30, Odeon (Küçük Tiyatro): Tam sahnenin karşısına hem de etrafı boş bir yer bulup etrafıma bol bol minder toplamanın konforuyla rahat rahat kuruldum.

21:40, aynı yer: Geç gelen bir çift dibime oturdu. Ve abartısız sürekli konuşup durdular. Bir oyuncunun kostümünden, kutu koladan, etraftaki insanlardan, oyunla ilgili ipe sapa gelmez şeylerden. 10 sn. bile sahneye bakamayan birileri buraya kadar niye gelir diye merak ediyor insan. İst. olsa görünmek ve görmek derdim. Ya buraya? Muhtemelen Selçuk veya Kuşadası’nın, eline davetiye gelmiş bir devlet veya belediye görevlisi, yemekten sonra ‘hadi hanım, biraz hava alalım’ demiş.

22:30, hala aynı mekan: Bela çiftten biraz uzaklaşılan 2. perdede kendisini korsanlardan kurtaran Imeneo ile değil de önceden sevdiği Tirinto ile evlenmeyi istemektedir Rosmene. Ama ailesinin ve Imeneo’nun baskısı ile istemediğini seçer. Koro da insanın arzularını değil mantığını izlemesi gerektiğini, şükran ve onurun duygulardan ve bağlılıktan güçlü olduğunu söyleyip iyice saçmalar.

23:40, gelinen otobüsün yanı: Arka koltuktaki kızla -ufka yakın bile görülen- yıldızlardan, Şirince üzerinde gökyüzünden ve çeşitli planlardan konuşuyorduk.

01:40-55, Konak Meydanında bir durak: Aynı kızla sohbet tükenince çeşitli ritmler yapmaya başladık. Ama hayır, tinerci çocuklar ve akşamcı abiler etrafımıza toplanıp bize katılmış, bir cümbüş, bir eğlence gitmiş değil.

02:15, KSK iskele: Baykuş denilen salak otobüs iskelede durdu, şoför ve kırmızı burunlu bilimum amca indi. Aşağıda sigara içme seansı başladı ve bitmek bilmedi. Önümdeki sakallı tipe sordum, müthiş belediye planlamacıları otobüsü iskeleden buçukta hareket edecek şekilde planlamış.

02:35-55: Girne’den eve yürüyüş. Bizim muhit ne zaman ‘uyumayan muhit’ ilan edildi bilmiyorum ama envai kumrucu, dondurmacı, köfteci, waffle’cı hala açık. Ama en acıklıları, aralarında çok fazla üremiş arabalı ızgaracılar. Bunları diziler yanlış yönlendiriyor olmalı. Bir İst. Masalı’ndaki dayı, 2. Bahar’daki Ali Haydar, onlara özenen Aşk Yakar’daki Filibe köftecisi, Annem’in pazaryeri köftecisi Vahide Gördüm, arada stadyum yakınlarına köfte ekmeğe giden Efe ve aşçısı Mösyö, hatta Yol Arkadaşım’daki seyyar lokmacı.

05:00: (Mümkün değil eve gelir gelmez yatamam) TNT’de Kuzeyde Bir Yer başladı. Mike Monroe dalgıçlık kıyafeti almak istediği için kasabalı arasında para toplar, doktor Joel kıskanır. Aralarında güzeller güzeli Maggie olmalı. O kıza benim de zaafım var. Sanırım bayılmadan kapattım tv’u.

h1

Piyano için 92 eser

17 Haziran, 2009

Dün yanlış saymadıysam 92 piyano parçası dinledim. Sabrımı da takdir ettim. Çocuk gösterilerinden oldum olası imtina ederim. O, anne-babaların çocukları diğer anne-babalara kendilerini göstersin basıncı, çocukların ileride ne türlü travmalara yolaçacak endişeli halleri, karşılaştırmalar, sürekli video-fotoğraf çekimleri, ortamın ağır havası… Bence çocuk gösterisi dediğin ancak hepsinin dansedip eğlendiği bir gösteri olmalı (sonra perde inince de arkada başbakan bir kızla öpüşürken görülmeli -yoksa bu bir filmde var mıydı?).
Ama yıllardır kaçıyordum, dün artık bahanem kalmamıştı. Beklediğim kadar korkunç değildi neyse ki. Hatta bazı çocuklar çok iyiydi.

Gösteri sırasında kendi öğrenim zamanlarıma gittim. Doğru dürüst bir yönlendirme olsa neler olabilirdim. Hadi ilkokul, ortaokulda olmadı, ama benim küçücük bir lisem vardı (kaldı ki büyük olsa ne olur, daha fazla rehberlikçi bulundur). Orada ne iş yapardı rehberlik öğretmeni hanım? Herkese tek tek bak şu dersin iyi, şu testte çok iyisin, neyle ilgileniyorsun, bir başkasına voleybolda çok iyisin, beden terbiyesi ile konuşalım, Amerika’da bir üniversitede burs ayarlamaya çalışalım, vs. demesi gerekmez mi? (hatta ideal olarak bu konuşmalar ortaokulda filan başlamalı). Ben kendisiyle bir kere konuştum. Organize bir kopya olayında müdür ve yardımcısının son kararını (the final verdict) beklerken bizi çağırmıştı, atılmanız çok olası, kendinizi hazırlayın demişti. Hatta oğlanlardan biri ağlamıştı galiba. Ben hiç inanmamıştım öyle birşey olacağına. Hatta bu hareketi hayatımda gördüğüm en densiz hareketler arasında saydım. Neyse ki hoş bir kadındı.

{Postun bu noktasında yine 40 dk. mola verdik. ve yine bol bol sallanma. bu sefer üstüme kot mont, altıma koyacak gazete, yanıma bol nevale aldığımdan daha rahat. ama belki tanıdık olmasından, belki saatin 2 saat daha erken olmasından daha az büyülü. Sonra yine karanlıkta bilinmedik sulara yelken açtık ve yine şoförü Karun Hazinelerine doğru dümen kırmaya ikna edemedim}.

Devam etmeden önce piyano için yazılmış en güzel eserlerden Chopin’in valsini (opus 69, no.2) koyalım pikaba.

92 eseri dinlerken dalıp gidecek bolca vakit vardı. Benim böyle gösterilerim olmadı dedim başta. Sonra hatırladım. İlkokulda bir yılsonunda bir şarkı söylemek için çıkmıştık sahneye. Üç kişi o zamanlar popüler olan ‘neler oluyor şu hayatta’nın sözleriyle oynayıp haylaz öğrenci şarkısı haline getirmiştik. Yalnız (bu ayrıntıyı hatırladığıma sevindim), tam çıkmak üzereyken bir oğlan çıkmak istemedi, utanıp. Biz de hemen yeni birini aradık koltuklar arasında, çünkü üç kişilik yazılmıştı şarkı. Neyse ki birini ikna ettik. Ve kazasız belasız üç kişi çıktık. Hoş olmuştu, tek bir mikrofona eğilerek. Ama tabi hiçbir kaydı yok. Zaten bugünün ruhunu taşıyan birkaç kişi dışında veli de yoktu.

Sonra sınıftaki birkaç ortaokul gösterisi de var, ama şimdi onları anlatmak hafif utandırıcı.

___________________________________

Mim adı verilen şeylerdeki sorular bana ortaokulda kızların anı defterlerindeki anketlerden daha anlamsız geliyor (bana ne mesela, birinin okuduğu kitabın 26. sayfasının 4. satırıdındaki cümleden), ama anlatacak hoş ilkokul gösterileri olanlar anlatsa hoş olabilir.

h1

Varan Dinlenme Tesisleri, 04:15: Bir salıncakta

13 Haziran, 2009

Saat 4 ve bundan çok, pek çok yıllar önce, hatta hayatımın neredeyse şu ana dek yarısında gayet ilginç bir maceraya evsahipliği yapmış olan Varan Dinlenme Tesislerine varmış bulunmaktayız. İçeride birşey yok, gayet iyi biliyorum. Dışarıda dolanıyorum. Molalar herkesten en apayrı hissettiğim yerlerden. İçeride oturmam, otobüsün dibinde dikilip sigara içen (veya içmeyen)lerden de değilim. Dolaşırım, uzaklaşırım, karayolunun dibine dek giderim.

Tesis çivarı çeşitli yeşillikler var, bazıları yine yeşil aydınlatılmış, karanlıkta ilginç durmuş. Ocakbaşı Mangal Restoran diyordu bir levha. Şu anda ya da uzun vakittir çalışmadığı belli de yine de nasıl bir yer diye bakayım dedim. Açıkta veranda veya geniş bir kameriye misali bölmeler. Restoran gibi hiç değil. Çalıştığı zamanda bile bir büyük mangalın etrafında insanlar ellerinde tabak etrafta dolanır olabilir ancak.
O bölmelerin ve birkaç ağacın hemen ilerisinde bir salıncak görünüyor. Salıncak. Hep ne özlerim salıncağı. Hele böyle geniş bir salıncağı.

Giden yolu otlar bürümüş, yükselmiş ve neredeyse çamurlu. Olsun. Az gayretten sonra ordayım. 3 kişinin rahat oturacağı tahta bir oturak. Keşke yalnız olmasaydım. Olsun. Başta zor hareket etsem de durdurup biraz ittirince, sonra da sallanma rutinine girince pek güzel olur.

Bir dörtyol ağzının iç tarafında tesis. İki taraftan hızla geçiyor otobüsler, kamyonlar. Bir yönden gelip diğerine dönüyorlar. Yerler ıslak, su birikintileri var. Oturak da ıslak gibi bayağı soğuk. Hava da 100 mt. ilerideki otobüslerin yanına göre kesin 5 derece daha soğuk, üşüyorum. Ellerimi altıma koyayım, sallanırken rüzgarlar gelen soğuğa ise birşey yapamam. Bilsem ki gündüz de böyle ıssız kalacak burası ve gece de böyle de soğuk olmayacak, rahat kalabilirim.

Otobüsün vakti geldi mi? Biraz daha, kaç tur sallansam kar.
Işıkları yanan bir otobüs gördükten sonra mümkün olduğunca kal. Sonra ayaklarını yere koyup kalk ve büyüklerinin çağırdığı bir çocuk gibi arkana bakmadan hızlıca git. Yine olmadık bir yerde kendi cennetini yarattın, kıymetini bil.

h1

Biz insanlara ‘Gel’ diyenleriz

7 Haziran, 2009

“Ne var ki, her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, ademoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatlarını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir masum, gördüğü anda O’nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı tamamen döküp billur kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebediyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. Nasıl ki ancak boş bir kadeh İsa’nın kanıyla doluyorsa, aynı şekilde sadece her şeyi unutan bir gönül ilahiyle dolardı. İşte “Galata Mevlevihanesi’nin şeyhi” olarak tanınmaktan ziyade, “ney” denilen o muhteşem, derin ve bir o kadar da yalın saz, hazakatle ve ustalıkla üfleyip gönülleri açmasıyla bilinen Neyzen İbrahim Dede Efendi, bu esin dolu insanlardan biriydi.”

“Neyzen İbrahim Dede neyine el atıp onu öptüğünde dergahtakiler düğün bayram ederler, o bir besmele çekip neyini üflemeye başladığında kendilerinden geçerler, coşarlar ve mest olurlardı. Ama ne yazık ki, bu şeyh bilerek, ney üflerken ya bir perdeyi azıcık pes veya tiz çalar ya da bir sesi fazlaca uzatır, yani mutlaka bir, sadece bir tek hata yapardı. Kendisine, “Erenler, zirguleyi biraz dikçe üflediniz!” veya “Peşrevin ikinci hanesinde bir ara usulü kaybeder gibi oldunuz” diyenlere daima şu cevabı verirdi:
“Kusur, benim imzamdır.”
Ardından da şunu söylemeyi de ihmal etmezdi:
“Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı.”

Bu şekilde sessizliğin sesini duymak ve karanlığı görmek üzerine geçen birçok hoş sayfadan sonra son paragrafın bitimindeki tarih ve mekan bana aynı önceki seferki şaşkınlığı yaşatıyordu:
5 Haziran 2009, Bostanlı.

_________________________

Peki, 5 Haziran 2009 demiyordu ama 30 Ağustos 2007 diyordu. Bence dün gibi yakın bir tarih. O sırada ben ne yapıyordum acaba, yine Bostanlı’da? Gitmek üzere hazırlanıyor olmalıyım, -Eylül başlarında gittiğime göre-. Onun sıkıntısı ve siniri üzerime sinmiş olmalı. Fuar zamanı, belki o gün gezmeye gitmişimdir. Gitmeden yapılacak son işler, ilaçlar, marketten çorbalar, pudingler, köfte harçları. Gereksiz bir uğraş.
Önemli olan, o günden bu yana o kadar ay geçmiş. Bana çok yakın gelmesinin nedeni, herhalde arada çok az şey yapmış olmaktan. Oysa, bu sürede evlenip bir çocuğu olan, hatta çocuğu konuşmaya başlayanlar vardır. Veya bir işe girip önemli bir deneyim kazananlar, yükselenler, iyi paralar kazananlar. Çok yer gezip arkadaşlarıyla çok biraraya gelenler, eğlenenler.

Bu tip zaman geçişi konularını hiç anlamıyorum.
Bir adam dibimde bir yerlerde ne dünyalar yaratıyor, an be an. Bense an be an zamanı öldürüyorum. Sonra da şaşkın şaşkın arkama bakıp nereye gittin diyorum.

h1

Televizyonlarda yaşayanlar

4 Haziran, 2009

Dün, geceyarısından sonra elektrikler kesildi. Hava öyle bunaltıcı ki herhalde herkes klimaları açtı ve kapasite yetmedi. Neyse ki az sonra geldi. Derken bu gece yine kesildi. Dün hazırlıksızdı diyelim TEDAŞ, bugün de mi? Ayrıca, bizdeki bu klima sevdası ne zaman başladı? Dün bir otobüse bindim, klimadan -yanımdaki gömleği üzerime geçirsem de- öyle üşüdüm ki 2 durak sonra indim. Bazı banka şubelerinde beklerken dışarıda çıkıyorum. 25 filan yapacaklarına 19 dereceye ayarlıyorlar. Böyle değildik biz.
Diğer yandan, geceleri bu basınçlı, bunaltıcı hava hep Washington’da olur bu dönemlerde. Gündüzden daha fena olur. Tüm pencereleri açsanız da farketmez, durduğunuz yerde terlersiniz. Orada da elektrik kesildiğini görmüştüm birkaç kere, bize göre daha az ve kısa olsa da. Ama hiç su veya gaz kesildiğini görmedim. Elektrikten sonra suyumuz da kesildi de bu gece.
Artı, bu aralar arada bir yurtdışı internet bağlantısı kesiliyor. Örneğin, yerli gazetelere, gugıl, bloggır gibi yerlere girebiliyorsunuz ama yurtdışı kaynaklı hiçbir yer açılmıyor. Başka kimse sözünü etmediğine göre bizim şehrin çıkışı ile ilgili birşey olsa gerek (o da garip).

Geçen gün kargocu geldi eve. Adam tanıyor bizi. Burada Simon Templar diye biri oturuyor mu dedi. İsmi değiştirmiyorum, aynen böyle. A, evet, arkadaşım. Adresini bulamayınca bana göndermişler herhalde dedim. Aklımda bir iki alternatif vardı, gönderici olarak. Sonra içinden badem şekerleri çıktı, ve kargo şirketinden bir mesaj. Birşey gönderirken garip hatalar yapmışlardı birkaç hafta önce. Ben de telefonlarını arayıp iletmiştim. Onunla ilgiliymiş meğer. Yalnız, iyi ki kapıyı ben açtım. Annem açsa hiç anlamazdı neler döndüğünü.

Televizyonda hep bilindik formüller dönüyor. Yalnız, geçenlerde biraz değişik bir şey gördüm: Uyanık Bar. Yol Arkadaşım’daki evin büyük oğlunun (Serhat Kılıç -Serji) oynadığı Uyanık Bar. Teatral bir sohbet şov. Gelen konuklara sarkan bir bar yöneticisi. Yani Bayülgen’in -en azından evlenmeden önce- oynamadan, kendisi olduğu hal. Ama bu adam pek daha sempatik.
İlk programda Dolunay Soysert’le kocası (Bosch reklamından bilirsiniz ve yine Yol Arkadaşım’dan) vardı ve Serji ‘Doli”yi ayartmaya çalışıyordu kocasından ayırıp. Şahsen Dolunay’a benzer hisler besleyen biri olarak destekledim, ama iyi direndi maalesef çift.
(Salı ve Perş.leri geceyarısı civarı -sevimsiz bir kanal- Fox’ta.)

Son programda oyuncu hocası bir adam çeşitli temrinlerle çalıştırıyordu Serji’yi. “Ağla. Bu oyunculuğun en zor noktalarından biridir” dedi. Karşısındaki kızla ayrılmışlar da ağlayıp onu ikna edecek. Serji 2-3 saniye içinde ağlamaya yaklaşırken ben de denemeye başladım. Az sonra gözlerim dolmuştu. Sonra gerçekle deneme karıştı tabi. Hayatından mutluysan zor birşey olmalı bu.
Bir de oyunculara öpüşme-sevişme sahneleri için etkilendiniz mi derler. Doğru cevap, o ben değilim ki, oynadığım kişi etkilendi’ olmalı.

Televizyonda olanları taklit etmeye Ebru Şallı’yla devam ettim. Programın geceyarısından sonraki tekrarında, çeşitli yer hareketleri. Hergün ve bir süredir devam eden bir program olarak artık seyircilerle ahbap olmuşlar sanki. Baştan hergece yapılabilir geldi ama 5 dk.da sıkıldım. Sağlıklı olmak adına çekilecek sıkıcılığın da bir haddi var. Hem zaten insan hareket etmeden bile terliyor şu an. Hem -hani- su yok.

‘Doli’ bir, Göksel iki. Ne zaman görsem, en çok da “bi seni konuşurum” şarkısında kıskançlıktan çatlarım. Zaten hep de kocasından bahseder. Ama bu akşam yine antilop gözleriyle beraber katıldığı bir programın alt bantında “4 albümü eski eşimle yaptım” yazıyordu. Eski eşim? Bu son zamanlarda aldığım en ‘ümitli’ haber. Ama canım, ben de kimi kıskansam ayrılıyor. Yani, hiç tavsiye etmem size, kıskandırmayın kendinizi.

Mektubumu buldun mu ile kapatıyoruz, eski bir Gönül Yazar şarkısı.

h1

Philippe Petit

1 Haziran, 2009

Dünya Ticaret Merkezi’nin bir olayla zihinlere kazınmış olması ne büyük haksızlık. Oysa öncesinde çok büyük başka bir olaya, ve diğeri gibi iç karartıcı ve -kelimenin ulaştığı en keskin anlamda- yıkıcı değil, ilham verici, büyüleyici ve özgürleştirici bir olaya sahne olmuş.

Man on Wire’ı geçen hafta oynadığında çok kısa seyredebilmiştim. Hatırlamıyorum ama başka birşey vardı, gece de tekrarlamamışlardı. Ne güzel ki iç sesimi duymuş olan ntv tekrarladı bu gece.

Öncelikle olay şurada geçiyor:
man on wire-philip petite
{Aşağılarda görünen 300 metrelik dev gökdelenlere dikkat.}

İnsanın kanını donduran veya ağzını açık bırakan üç fotoğraf vardı filmde. İlkinde Philippe Petite olayın başlamak üzere olduğu anda ikiz kulelerden birinin kenarında duruyor. “Ağırlığımı binadaki ayağımdan teldeki ayağıma vermek üzereydim ve bunun sonucunda belki de öleceğimi düşünüyordum, ama bunu yapmam kaçınılmazdı.”:
IMG_1297

İkinci resimden önce söylemem gerek ki filmin neyden bahsettiğini ilk duyduğumda bunun korkunç ama yapılabilir olduğunu düşünmüştüm. Ama seyrettikçe anlıyorsunuz ki bu aslında yapılamaz ve imkansız bir fikir. İhtiyaçları olan 1 ton ağırlığında bir malzeme, eylemleri suç, normalde ihtiyaç duyulan 4 kişinin oraya çıkması mümkün değil, o teli bir binadan diğerine ulaştırmak, iki bina arasına germek ve tüm düzeneği kurmak acaip zor, o yükseklikte rüzgar inanılmaz, binalar hareket ediyor, yükseklik baş döndürücü değil bayıltıcı. (Ama bir noktada şöyle diyorlar: Evet, imkansız. O yüzden hadi çalışmaya başlayalım.)

2. kare bütün bunlara rağmen, evet, iki bina arasındayken. P. Petit telle ilgili endişelerinin boş olduğunu ve rahat yürüdüğünü gördükten sonra tele yatar. Buna bir yorum yapmak mümkün değil.
IMG_1357

3. karede tele yatmakta olan Philippe’ten geniş açıyla sola doğru açılır görüntü. Filmlerden tanıdık, eli belinde iki Amerikalı polis diğer binanın çatısında onu izlemektedir. Sonrasında siyah, tombul bir polis onu ip cambazı değil, ip dansçısı diye tanımlar, “çünkü ipin üstünde dansediyordu” diyerek.
IMG_1361

Bu da filmin sonlarından o sahnenin olduğu kısım.

h1

fotoğrafın fotoğrafı -2

26 Mayıs, 2009

IMG_1969

NBC’nin Antalya’da festival merkezindeki minik sergisinden. İzinli mi peki? Diil. Ama yani, napsaydım? Cannes’a gidip jüri toplantısında kapıyı tıklatıp ‘pardon, ben NBC’ye bir şey sorup gidecektim’ mi deseydim? Hem görmüşken Isabelle’e birşey dememek de olmazdı. Gider yanına Hüper’dim bir güzel.

Gerçi aklıma gelmedi diil. Yaklaştım da buna, en azından fikren. Ama aynı hafta Monaco grand prix’si de vardı ve o hafta tüm bölgedeki otel fiyatlarını düşünemiyorum bile. Hem bünyem, yıllardır gidemediğim iki festivale bu yıl (sinema sezonu) içinde gitmişken 3.yü de kaldırmazdı diye düşündüm. Ama Cüneyt Özdemir’in programında gördüğüm bir sahne (bir belgesel yönetmeniyle plajda söyleşirken yanlarından, ayakları denizin içinde koşarak Hatice Arslan ve Saadet Işıl Aksoy geçer) hafif pişman etti beni. Burada tümden celebrity postuna bürünen fani ve gayet ortalama kişilerin yabancı bir mekanda kendileri (yani ortalama) olduklarını görmek, hatta öyleyken tanımak hoş olurdu.

_____________________

Resmin adı iki kızkardeş. Gördüğümde bu kız ne kadar da NBC’nin eşine benziyor diye düşünmüştüm. Ve şu da fotoğrafın fotoğrafı -1.

h1

9 + 1 çift

18 Mayıs, 2009

1. çift vapurda çaprazımdaydı. Oğlan uzun boylu, ince, boksör gibi çarpılmış burunluydu. Uysal ve kolay yönlendirilen birine benziyordu. Kız hoştu, ortalama bir kenar mahalle kızıydı. Kız 17-19, oğlan 1-2 fazla. Yolculuk boyunca tek kelime konuşmadılar. Ya birileri onları başgöz etmek istiyor, ya da uzak akraba/tanıdıklar ve aileleri onları beraber bir başka mahalledeki bir misyona gönderdiler diye düşündüm. İnince durağa dek yakın yürüdüğümüz süre içinde de tek kelime etmediler.

2. çift o gidilen duraktaydı. Oğlanın tam Serge Gainsborough imajı vardı. Dalgalı saçlar, yakası kalkık pardesü, kot. Yalnız, Serge o zamanlar arkasının basıklığından önü havaya kalkan ayakkabılar giymiyordu tabi. Kızın da rahat, özgür bir hali vardı. Bakınız, Jane Birkin! Otobüste yanyana durduk kapı civarında. Kız, geç kaldığını, bir dükkana uğrayıp birşey almadan giderse annesinin kızacağını söylediğinde (saat de 6-7) imajı yıkıldı. Ah işte, Fransız hemcinsleriyle Türkler arasındaki fark.

3. çift Washington metrosunda tren bekliyordu. Hippimsi, hafif yırtık, sökük giyimlerine bakılırsa şehir dışından (batı kıyısından) olmaları yüksek ihtimaldi (pek o şehirde olmuyor öyleleri). 3 kişiydiler, 1 başka kızla beraber. Kızlardan çifte dahil olan 2-3 dakikalık bekleme süresinde oğlanı yaklaşık 15 kere öptü. Bir tür ‘bu benim, ona göre’ hareketi olduğunu düşündüm bunun, diğer kıza karşı. Oğlanın fazla umursadığı yoktu.

4. çift başka bir trendeydi. Çift olduklarını anlamamıştım baştan. Tek başına oturan, özenli ve şirin giyimli bir kız vardı. Bir noktada önündeki iki oğlanın yaptığı birşeye güldü. Aralarında başka bir etkileşim olmadı. Hep beraber bir gruplar mı diye emin olamamıştım. Sonra kızın yanındaki kişi kalktı. Aynı anda diğer koltukların da çoğu kalktı. Ben ayaktaydım ve normalde boş ikili koltuklara otururdum ama kızın yanına oturmayı tercih ettim. O sırada oğlanlardan biri de iniyordu ve kızla selamlaşmadılar. Demek tanışmıyorlar, oturayım diye düşünürken diğer oğlanın da kızın yanına oturmaya yeltendiğini gördüm, ama kendi oturma hamlemin de ortasındaydım ve vazgeçmedim. Oğlan da öndeki yan duran koltuğa oturdu. Sevgilisel bir hareket yaptılar, elele tutuşmak gibi. Napalım, kader. Sonra, diğer oğlanı çekiştiren birşeyler söylediler. 1-2 durak sonra inerlerken gördüm, çok kısaydı kız, 1.40′larda. Otururken belli olmuyordu.

5. çift burada otobüsteydi. Otobüsün kalanına bakacak şekilde ters oturuyorlardı. Kız oğlanın göğsüne yaslamıştı başını. Kalabalık otobüste tamamen oğlana sığınmıştı. O olmasa dik, rahatsız, kimseye bakmadan oturacakken şimdi evinin salonunda gibiydi. O oğlana bunun minnetiyle bakarken oğlanın pek de umurunda değildi, diğer tarafa bakıyordu. Kız biraz açık giyinmişti. Oğlan, uzun boyluydu, giysisinin açık göğsünden kıllar fışkırıyordu. Kızların artık en çok aradığı şey olan sığınmak fiiline de böyle mağara dönemi görünümleri uygun düşüyor zaten. Birkaç yıl önce maganda denenler artık ağır abi olmuş.

6. çift bir sokakta bir evin bahçe duvarında otururken önümden geçti. Oğlan boyunduruğa almış gibi sarılmıştı kıza. Ve tam önümdeyken “sonra Yunanistan’ın bütün uçakları bizim ülkemize giriyorlar” dedi. Bak yavrum, politikayı da ben sana öğreteyim der gibi bir sahneydi.

7. çift gözlerimin önünde oluştu. Hatay’dan Alsancak’a giden otobüste gökmavili (italyanların formasının renginde) giyinmiş, gözalıcı denebilecek esmer güzeli bir kız vardı. Bir noktada yaşlılara yer verilmesi konusu açıldı etrafta. Bir iki yaşlı kadınla beraber lafa 18-19 yaşlarında fırlama bir oğlan da karıştı. Herkesin suyuna gidecek şeyler dedikten sonra yakındaki bu kıza da ‘atlamaya’ başladı. Ben hep yerveririm, bu vermez, dedi mesela yaşlı bir kadına. Sonra konuştular ikisi, birileri inince beraber oturdular. Alsancak’ta benim indiğim durakta iniyorlardı beraber. Oğlan tam o sırada tanıdığı bir çifte rastladı. Arkadaşın mı dediler yanındaki kız için. Yok, ben şuradan döneceğim, o da yoluna gidecek, dedi. Az sonra beraber yürüyorlardı sokakta.

8. çift: Cumartesi günü durağa geldiğimde hemen arkadaki paten pistinde motorsiklete binen bir kız vardı. Sapsarı saçlı, düzgün tipli bir kız çok yavaş ve dikkatli bir şekilde motosiklet sürüyordu. Kız, İzmir’in tipik, Avrupai tipli ve hayatı boyunca istediğine kavuşmuş kızlarına benziyordu. Belli ki şimdi de motosiklet alınmıştı ona. Kenarda arada bir yanına gelip birşeyler anlatan kel kafalı bir tip vardı. O mu çiftin oğlanı derken diğerini gördüm. Kızla daha ilgisiz, eşofmanlı, telefonda konuşan bir oğlan. Kel kafalı adam ya bir akraba-tanıdıktı, ya kıza motosiklet öğretsin diye tutulmuştu, belki de aldıkları yer ‘bizim kız bunu kullanabilir mi bakalım’ deyince yanında verilmişti. Pistte taşlar diziliydi. Kız fazla temkinli, korkarak değil ama çekinerek aralarından geçmeye çalışıyordu. Sonra kelkafa araya girip bak böyle yapacaksın diye gösteriyordu. Keşke patene binen biri olsaydım diye düşündüm. Hemen patenle gelir, burası bunun için değil, çıkar mısınız derdim. Les riches biraz sıkıyor bazen.

9. çifti aynı gün eve dönerken gördüm. Kadın adamın kucağına yatmıştı -ki o halde bir kadın olduğuna bile emin olamadım baştan. Ondan daha ilginç olan adam da büyük bir ciddiyetle yere koyduğu bir ajandayı okuyordu. Gördüğüm kadarıyla düzgün bir yazıyla yazılmıştı ajanda. Tam bir günlük gibiydi. Eve 15-20 dk. mesafedeydim ama üşenmedim, daha doğrusu üşendim ama bu poz kaçmaz dedim. Makinayı alıp döndüm. Ama kafamda canlandırdığım gibi o fotojenik pozu korumamışlardı. Kadın kalkmıştı, adam da etrafına bakıyordu. Bu durumda istediğim gibi yakından ve dasdananak bir poz olmadı doğal olarak.
IMG_0396IMG_0399IMG_0400

+ 1: Dün KSK çarşının başında bekleyen sevimli tipli bir kız vardı. 18-20. Biraz sonra bekledikleriyle karşılaştı-buluştu. Yanındaki oğlan beraber geldiği kişileri tanıttı ona tek tek, o da ellerini sıktı. Oğlanın arkadaşları mı? Ama tanıttıklarından biri oğlanın tıpkısıydı, demek kardeşi. Bir kişi daha ve bir kadın, belli ki o da oğlanın annesi. El sıkışma faslı bitince anne ilgilenmeye başladı kızla. Yanağını okşadı. Gözlere bak dedi. Renkli gözleri vardı kızın (eskiden de bu kadar çok muydu bizim ülkede renkli göz, yoksa gittikçe baskın mı çıkıyor?). Sonra da içten sarıldı kıza. Kız, müstakbel kayınvalidesinin tepkisi karşısında hem sevindirik olmuş hem de biraz utanmıştı. Sonra çarşıya doğru yürümeye başladılar. Çok beklemedin umarım dedi kadın kıza. Öpmek istedim valla ben o anneyi.

h1

Teoriye inanılmaz, kabul edilir.

16 Mayıs, 2009

Ben olsam kesinlikle Inherit the Wind’i tüm okullarda göstertirdim. Lise 1 civarı.

Inherit the Wind, Spencer Tracy’nin oynadığı ve 1925′te bir Amerikan kasabasındaki maymun davasını anlatan film. Kasabanın öğretmeni evrimi anlattığı için yargılanmaktadır, hatta kasabalı onu linç etmek üzeredir. Davanın savcılığını ünlü bir muhafazakar politikacı yapmaktadır. Avukatlığı da liberal bir büyük şehir avukatı (Spencer T.) üstlenir. İkisi de eskiden arkadaştır. Kasabanın alaycı gastecisi (sürpriz: Gene Kelly), öğretmenin rahibin kızı olan nişanlısı, muhafazakar politikacının eşi gibi dolu yan karakterler ve tabi mahkemedeki unutulmaz tartışmalar. Tam ders gibi film.

Amerika ile önemli benzerliklerimizden biri bir türlü çözmediğimiz, ülkeyi bölmüş ve düğüm olmuş sorunlarımız. Aralarında ortak olanlar var, ayrı olanlar var. Bizde türban var mesela, onlarda kürtaj. Kürtaj neden bizde hiç ciddi bir tartışma (bir bölen) olmamış, çok ilginç geliyor bana bazen. Nadiren tartışmanın doğacağına ilişkin doneler oluyor ve bence birkaç yıla kadar bu konuyu patlatacak birileri.

Neyse, ortak konularımızdan bir tanesi evrim. Aslında bizde -belki abd’ye göre daha yukarıdan yönetildiğimizden, belki evrim daha çok hristiyanlıkla çeliştiğinden- yakın zamanlara (son 2-3 on yıla) dek önemli bir sorun olmamış bu. Son zamanlardaysa türlü yerlerden bu konuya dönüp duruyoruz. Bana en garip gelense evrim konulu hep habere bırakılan yorumlar. Hep en çok yorumlanan ve yorumlarda en fazla tartışılan konu oluyor bu. Radikal’e gelen yorumlarda bile çok sayıda yaradılış taraftarı veya evrime inanmayan oluyor. Bunların hepsinin birden Yahya kulu olduğunu sanmıyorum. İşin içinde önemli bir ‘yarı-eğitimlilik’ var.

Ve hepsi de nasıl iddialı. Sanırsın hepsi birer biyoloji alimi. Ne kadar öğrenirsen o kadar az bildiğini öğreniyorsun ya, kim ne kadar eminse en cahil de odur denilebilir herhalde.

En başta isimden başlıyor o bakış açısı. “Evrim teorisi adı üstünde sadece bir teori” diyorlar. Yani teorinin bilimsel bir kavram olarak günlük hayattaki “ben böyle uydurdum” anlamını taşıdığını düşünüyorlar.

Teoriye bilim dünyasının o dönemde gerçek kabul ettiği düşünceler bütünü diyebiliriz sanırım. Örneğin, dünyanın güneşin etrafında dönüyor olmasına bir teori diyebiliriz. Belki ileride bir gün dünyanın güneşin değil, güneşe çok yakın bir manyetik güç etrafında döndüğü ortaya çıkar, böylece önceki teori çürütülmüş olur. Ama bu ne kadar olasıysa birçok teori için de aynı şey geçerli. Bilimsel gelişme genel olarak kanıtlarla değil çürütme/kabul etme ekseninde ilerler.

En son, TV8′de Onur Öymen spikerle tartışmış. “Herkes inanmak zorunda değil, ben de inanmıyorum evrime” demiş spiker. Öymen “o zaman öğretmenlerinizden hesap sormak lazım” demiş (spiker de “bence sizden hesap sormak lazım” diye devam etmiş).

Öğrenim hayatımız boyunca gördüğümüz her türden fizik, kimya ve biyoloji teorisini inanıp inanmamayı düşünmeden kabul ediyorsak evrim teorisi de aynı muameleyi görmek durumunda. Çünkü teoriye inanmak inanmamak olmaz, teori kabul edilir. İnanmıyorum diyorsan buyur demek lazım, senin daha geniş bir bilimsel çevrede kabul gören fikrini alalım. Yoksa, en iyisi hiç iddia edip durma.

İşte, hep benzer yerlere geliyoruz. Lisede mutlaka bilimsel düşünce, bilim tarihi, bilim felsefesi öğretilmeli, diycem ama üniversitede bile öğretilmiyor ki.

inherit_the_wind

Son olarak Inherit the Wind’den bir diyalog:

Avukat Drummond:  Darwin was Wrong! Man’s still an ape. His creed still a totem pole. When he first achieved the upright position he took a look at the stars… thought they were something to eat. When he couldn’t reach them, he thought they were groceries belonging to a bigger creature… that’s how Jehovah was born.

Savcı Brady:  They’re looking for something that’s more perfect than what they already have. Why do you want to take that away from them when it’s all they have?

{diyaloğun üzerindeki linkte ünlü mahkeme sahnesi}.

h1

Başka bir hayatta beni bekleyen bir tiyatro oyunu var

9 Mayıs, 2009

Orada olmamak veya tekrar gitmeyecek olmak çok garip bir his yaratıyor bazen. Alışkanlık çok fena birşey. Hala sinemalardan, tv kanallarından, müzelerden mailler geliyor, veya çeşitli indirim haberleri. Ne yapmalıyım şimdi onları? Bir türlü vedalaşamıyorum ben.
(Geleli beri oradaki günlerimden bahsedicem, onun da etkisi olabilir mi?)

IMG_0811-2IMG_0920IMG_0922

Aylık havayolu dergisinin hep yaptığı ‘3 perfect days’ bölümü giderkenki sayıda Washington’a ayrılmış. 3 günlük turistik plan. Benim 22 günüm vardı ama okudukça o yazılanları o kadar sürede yapabilirsem ne kadar iyi olur dedim. Bir güne 5 müze, 3 mahalle sığdırıyorlar filan. Ben daha 2.de yorgun düşerim. Hem gördüğünden de birşey anlamazsın.

O dergiden başka bir de evde eski bir Washington Post eki geçti elime. Şehrin göbeğindeki yürüme parkurlarını yazmış. Tabi ki yapmamışım, oysa tarihi utanç verici derecede eski, 2002. İkisinde de geçen lover’s lane gayet ilgimi çekti. Çok çekici resimleri vardı.

Bir cumartesi önce daha önce hiç gitmediğim katedrale gittim. Çok da ilginç değildi, birkaç vitray ve biraz gezdiğim (girilmez yazan) alt katındaki dehlizler dışında. Oradan çıkınca daha önce hep adını duyduğum Dumbarton Oaks’a geldim. Eski bir malikane, yüzyılın başlarında Harvard’a bağışlanmış. Şimdi müze. Ama asıl bahçeleri ünlüymüş. Az sonrasında kapanacaktı, artık almıyorlardı içeri. Zaten benim merakım, onun yan tarafındaki lover’s lane’di.

IMG_1070

Lover’s Lane kısacık birşeydi, tam da resmindeki gibi (ve Boğaziçi Üniv.’ni hatırlatan), ama ondan aşağı doğru inince, sokaktan, binalardan ve modern hayattan 100 metre filan ileride vahşi doğa başlıyordu. Ağaçlar, patika, aradan su akıyor. Bir tarafı da şehrin ortasındaki ormana bağlanıyor. İnanılmaz bir huzur. Genelde kimsecikler yok, nadiren köpekli bir adam veya kadın geçiyor. Soğuktu ama o huzur iyi geldiğinden kalabildiğim kadar kaldım.

Gün bittikten sonra internet sayfalarından okudum. Dumbarton Oaks’un bahçelerini düzenleyen kadın, o parkı da düzenlemiş. Zaten doğal ama elden geçmiş havası çok belliydi. Bahçelerin resmini gördükçe pek üzüldüm ama, görmediğime. Üstelik ben bir yıl boyunca oraya yürüme mesafesinde oturmuştum.

IMG_1075

Oradan son hedefim The Exorcist steps’e yürümeye başladım. The Exorcist’in bir sahnesinin çekildiği merdivenler. Şehrin Bağdat Caddesi denebilecek Georgetown’daydım. Çok pahalı sıra-evlerin olduğu ara sokaklarda yürürken National Conservatory diye bir tabela gördüm. Bir bakayım dedim, konservatuar nasıl bir yer diye. Arkamdan bir kız geliyordu. Güzel bir sarışın. Yardım edebilir miyim dedi. Yok, bir arkadaşım burada okumuştu da dedim. Öyle demek, ben bir serseriyim, aklıma esen her yere takılıyorum demekten daha iyi geldi. Kızın da hemen arkasında siyah bir oğlan vardı. O da ikimize de yardım edebilir miyim dedi. Kız gülümseyip ben oyundayım dedi. Oğlan geçti. Kız benle konuşmaya devam etti. Kim dedi arkadaşınız. Eski mezun, herhalde siz bilmezsiniz dedim. Bu gece oyunumuz var, gelmek isterseniz dedi. Late Bloomers and Glory Days diye bir oyun. Eski mezunların buluşmasını anlatıyormuş.
Oradan mezunmuş o da. İçeri girmiştik, orta büyüklükte müstakil bir ev. İçerdeki kadına da söyledi, arkadaşı buradan mezunmuş diye. O da ismini sordu. Uydurdum, telaffuzu kolay bir Türk ismi. Neyse, o bahis kapandı. Oyun için yer ayırtmak için ismimi yazdılar. 1 saat vardı, isterseniz bir kahve içip bekleyebilirsiniz dedi kadın. Yok, dedim ben, 1 saat sonra gelirim. Başta pek düşünmüyordum ama sonra niye olmasın dedim. Yalnız, artık çok ama çok yorulmuştum.
Oraya kadar gelmişken önce şu basamakları görelim dedim. Georgetown üniversitesi de yakındı. Önünde geçtiğim bir evdeki öğrenci partisinden canlı müzik geliyordu. Glory Days’i çalıyordu bir grup. Glory Days -bu bir işaret mi şimdi (oyunu gör diye)?

IMG_1081

Az ileride koordinatları verilen yerde dar bir geçitte çok dik basamaklar vardı. Uçurumun altında gibi görünen basamakların başında orta yaşlı iki kadın ve bir adam durmuş fotoğraf çekiyorlardı. Burasıymış demek. Zar zor çıktılar. Exorcist steps burası sanırım dedim. Öyle görünüyor, aşağıdaki dükkandaki adam öyle dedi, dediler.

Sonra oyun mu ev mi? Açım, bir sandviççi görüp girdim, öğrenciler ve hoca tipli adamlar. Ama kızartmamsı birşeyler hiç çekici gelmedi. Hem evde köftem vardı. Kötü bir yemek ve vasat bir oyun mu, evde rahatça yayılıp köfte ve televizyonda film mi? Döndüm eve. Ama otobüse binerken bile hala kararlı değildim.
4 gün sonra da döndüm.

h1

Tanrıdan tazelik ve güzel futbol dilenmek. (Onun da bazen cevap vermesi).

8 Mayıs, 2009

Hayattan tek olmasa da genel isteğim, tazelik hissinin eksik olmaması. Yenilik, bahar hissi, birşeylerin kokusunu almak, yaşıyor olma duygusu, yeni insanlar, yeni şeyler, veya aynı insanlar ama yeni yönleri, yeni aktiviteler, yeni meraklar, öğrenmek, tazelik, gençlik hissi, heyecan. Yoksa, sıradanlık, sıkıntı ile eşdeğer sanki.

Vakit geçtikçe, yıllar ilerledikçe bu sürekli daha güç ama. Bir arkadaşıma festivalde filmlerden çok etkilenmediğimi söylediğimde “ee, gördün mü, bu yaşta böyle” dedi. Bu yaşa dek gerçekten çok sayıda film seyretmenin kötü etkisi. O filmin daha etkileyicisini gördün. Bunda yeni birşey yok. Şu sana, çok daha iyisi olan eski bir filmi hatırlatıyor. Veya en kötüsü, direkman o filmi zaten izlemişsin. Zaten yeni ve iyi çok az şey yapılıyor, bir de senin etkilenme eşiğin arttıkça artıyor.

Ama neyse ki futbol var. Daha doğrusu, iyi ki hücum futbolu var. Artık neredeyse soyu tükenecek gibi olsa da.
Futbol da aynı hayat gibi, sadece kazanmaya doğru evrildi son 10-15 yılda. Özü, yani kazanmanın da amacı olan prestij unutuldu. Kazanmak için savunma yapanlar da savunmanın dozu da sürekli arttı. Hem savunma yapan takımın bariz bir avantajı vardı. 8 kişiyle savunma yapan bir takım üstüne gelen rakibine kalesi etrafında hiç boş alan bırakmazken hızla çıkınca karşı kalede geniş boşluklar buluyordu. Yani rakibinin 8′e 8 pozisyon bulması çok zorken senin için karşı kalede 2′ye 2 çok kolaydı.

Ve sonra Barcelona geldi. Incelikte sınır tanımayan oyunu, topa yapışık ayakları bizi yeni terimlerle tanıştırdı. ‘En iyi savunma hücumdur’u biliyorduk mesela ama çok pasın rakibi yorduğunu bilmiyorduk. Veya, (benim teorim) o güzel paslaşmaların rakibi sersemletip topun peşinden koştururken bir yandan seyretmeye sevkettiğini. Beyin oyunu bozmamaya kuruluyor. Çünkü ortada ilahi birşeyler var. O futbol ancak göklerden gönderilmiş olabilir, o yüzden ilişmeyelim, bozulur.

guardiola
Futbolun da politikası, yaşam görüşü bu işte. Tribündeki seyircilerin politik görüşüyle romantizm yapmak moda oldu ya bizde son 2-3 yılda; yok Livorno tam solcuymuş (gelsinler o taraftarı bir de komşusu ve ezeli rakibi Pisa’nın tren istasyonunu savaş alanına çevirirken görsünler), yok St. Pauli şöyleymiş. Asıl politika, direk sahada aslında. Tek amacın, ne olursa olsun kazanmak mı, yoksa iyi oynayarak kazanmak mı?

Dün gece ilk grubun kazandığını görmek üzereydik. Yeryüzündeki en zengin takım Chelsea küçük (eşittir yoksul) takımlar gibi yatmıştı tek golün üzerine. O savunma futbolunu da hiç alan bırakmadan olabilecek en iyi şekilde oynuyorlardı. Güzeli isteyen Barça bu sefer çaresizdi. Hayat hep aynı sıkıntı verici sıkıcılığında seyrediyordu. Çözüm de görünmüyordu. Sonra, 93. dk.da sanki bir mucize oldu, Hızır yetişti (tam da gününde). İlk gördüğümden beri sevdiğim, tekniğin, yaratıcı futbolun iddiasız simgesi, Billy Crystal tipli İniesta vurdu. Ben pek bir sevindim.

Britain Soccer Champions LeaguePetr-Cech-fails-to-stop-A-001
[bir üstteki resimde maçın gerilimli son dakikalarında Barcelona hocası Guardiola, Chelsea hocası Hiddink'e sarılır. Karşılaştırınız: benzer anlardaki Terrim'le.]

[İlgilenenlere: Bağış Erten de hemen hemen aynı şeyleri yazmış bugün.]

h1

Yalnızlık ömür boyu.

2 Mayıs, 2009

Meğer Amerika’da ne kadar korunaklıymış hayatım. Etrafta doğru dürüst çift görmeden geçen haftalar, aylar, yıllar. Metroda, otobüsteki az miktar çift gayet arkadaş gibi, soğuk, ayrı ayrı kitap okuyorlar mesela. Veya Perşembe, Cuma, Cumartesi (ama sadece o günler) akşamları giyinip dışarı çıkmakta olan üniversiteliler, ama onlar fazlasıyla bayağı. O yüzden Almanya’dan geçerken geceleri duvar kenarındaki tutkulu çiftler hop, noluyoruz ya, yalnızları da düşünün hissi uyandırıyordu.

Ama şimdi, bizim sokaklarımız ondan beter. Sanki tüm gençler çift. Sadece o kadar değil, işten evine birbirine sarılarak giden genç evliler oluyor. Veya gayet genç yaşta beraber yaşadıkları eve gidenler. Buna kimsenin katılmasını beklemiyorum ama sanki 5-7 yıl önce böyle değildi, dışarıda bu kadar çift yoktu.

Yıllardır nerede oluşuyor bu çiftler diyorum. Ben uyurken herkesin belediyenin yeraltındaki sosyal eşleştirme merkezinde buluştuğu fikrine inanmak istiyorum (gönlüm katılıyor, ama mantığım değildir herhalde diyor).

Çift oldu diyelim. Aşk nasıl bu kadar kolay oluyor? Zengin kızı, eskiden hayat dolu Belda’nın, kenar mahalle jantisi Mustafa’ya birden sürünür şekilde aşık olması gibi mi oluyor hep? Dizilerde, filmlerde iki bakışla oluşan ölümsüz aşkları görerek aynen iki bakışta, iki lafta mı aşık oluyor insanlar?

Ağır geliyor artık. Ben zaten yalnızdım. Ne gidişlerimde bir uğurlayanım vardı ne gelişlerimde karşılayanım. Ama yalnız geçen yıllar bir bağışıklık yaratmıyor, bilakis yeter artık diye bir isyan çıkıyor içimden.

Bir üstyapısı var hayatın. İlahi dengesi. Lisede tek sevgilisi olan bendim. O zamanlar üzerime çektiğim yüzlerce yalnız gencin hasetinin karşılığı çıkıyor şimdi‘ şeklindeki fikrim artık telafi etmiyor. Çünkü artık o da geçti.

En kötü senaryonun o kadar kötü olmadığını düşünmek için yalnız geçiririm ben hayatımı, nolacak, demek de hele Kiraz Çiçekleri’nden sonra iyice zor. Anlamlı olana, özel olana hayatında yerolmaması demek bu. Benim gibi biri için mümkünatı olmayan bir fikir.

Başka hafifletici fikirlerim de vardı ama şu an pek derman değil.

Hikayemi anlatan şarkıyı radyoda duydum. Rüyasında gördüğü kıza aşık olan, o yüzden başta hep uyuyan, ama bunun çare olmadığını görünce onun çıkacağı rüyalar için en uygun koşulları oluşturmaya çalışan birinin hikayesi. Yo-yo-ma & Chris BottiMy Favorite Things.