h1

Alice’s Restaurant

27 Kasım, 2009

Bugün şükran günü öncesi gibi bir ıssızlık vardı şehirde. Hep dolu olan otobüs boş, trafik rahat, hatta Alsancak girişi tıkanmadı bile. Sanki herkes alışveriş merkezlerinde-hipermarketlerde. Yine de o zaman bile trafik olmaz mı? Demek ki herkes tatilde. Doğru ya, ben İzmir’deyim. Denize girilmese bile milletin yazlık evi dibinde. Hem berberimin dediği gibi, kurban kesmeye yazlığa gidiyormuş insanlar.

Şükran günü önceleri de böyle olurdu. O hafta pek birşey üretilmez, tüm hafta ortadan kaybolan çok olur, Çarş. dersini erteleyelim der öğrenciler, tam aynı muhabbetler yani.

Birkaç yıl önce Noele rastlayan bayramdan sonra bu sefer de şükran gününe rastlayan arife. Veya, bayram orada da şükran gününden sonraki günki alışveriş bayramına denk gelmiş oluyor. Abartan birisi şöyle demişti, o, sabahları 5′te başlayan alışveriş çılgınlığı günü için: “Hindiler çok yavaş piştiğinden bütün gün evde ailelerine katlanmak zorunda kalır, bundan da çok sıkılır bu Amerikalılar. O yüzden de sonraki sabah erkenden kendilerini alışverişe atarlar.” Abartılı ve çirkin bir tanım olsa da ailevi ilişkilerdeki zorlanmayı iyi anlatıyor.

Ben pek bilmiyorum. Yaşamadım. Sadece bir kere katıldım o hindili şükran günü yemeklerine. Bir hocamız çağırmıştı, garip bulduğum bir Türk topluluğu buluşması olmuştu (garip olan başlıbaşına bir Türk buluşması olmasıydı). Onun dışında, hep evde oturdum, hep ev arkadaşlarım gitti, ben evde yalnız, veya bir yere gidemeyen biriyle kaldım, ıssız sokakta, ıssız şehirde. (Yalnızlık yine bir yere kadar iyi de, evde kalan ev arkadaşının ailesinin gelmesi durumu kötü).

Ama neyse ki son birkaç yılımda nihai şükran günü şarkısını keşfetmiştim: Alice’s Restaurant. 3 yıl önce de çalmıştım bu, Vietnem savaşı ve askerden kaçma döneminden kalma şarkıyı, şehrin durumunu anlattığım bir yazıda. Ama pek çok zaman kimse farketmeden geçip gidiyor böyle şeyler. (O zaman da aynı linkten çalmıştım, tam bir Amerikan ailesi kendine bir web sayfası yapmış, bir şükran günü buluşması resimlerini koydukları sayfanın tabanına da bu şarkıyı eklemiş).

h1

anap da gitmez sanıyorduk

25 Kasım, 2009

Ankara’da belediye otobüsü. Arkalarda bir kadın telefonda konuşuyordu sanırım. İzmir’de çok daha az rastlanıyor bu görüntüye. Biri konuşacak oldu mu, 5 dk.ya geliyorum filan deyip kapatıyor. Uzun uzun sohbet hali Ankara’da çok daha yaygın. İşte böyle belirsiz, yasak mı-değil mi, yasaksa yaptırımı ne, olunca sonucu da böyle oluyor.

Neyse, sonra yoğun tartışma sesleri gelmeye başladı. Gerekli bir şey konuşmuyordunuz ki sohbet ediyordunuz diyordu bir kadın. Diğeri, nereden biliyorsunuz dedi diğeri. Bu minvalde devam etti bir süre yükselen sesler. Sonra dışarıdan katılan adamlar da oldu. Genelde konuşan kadını eleştiriyordu adamlar. Ama biri, “kapalı diye böyle diyorsunuz, açık olsa bir şey demezdiniz” dedi. Anladım ki konuşan kadın kapalıymış. “Ama olmaz ki, siz politika yapıyorsunuz, ne alakası var” dedi. Hararet büyümüştü. İlk eleştiriyi yapan 30′larındaki kadın sinirliydi, “hata bende zaten” diye söylene söylene Bahçeli’de indi.

Dişçim askere gidecekti. Zaten bir süredir adamın hayatını yakından izliyor gibiyim. Evleniyor, doktorayı bitiriyor, çocuğu oluyor, askere gidiyor. Pazarları da dalıp avlanıyor genelde. E, iyi kazanıyor sayemizde, biz ödüyoruz, o yaşıyor.

Neyse, gitmeden önceki son gününde dişimi bitirecekti. Rengini beğenmeyince geri gönderdi. Bana da “1 saat dolaşın, İzmir’de değildiniz bir süredir, özlemişsinizdir” dedi. Ben de çıkıp yakınlardaki Zara’ya gittim. Deri bir ceket beğendim, bomber tarzı (2. dünya savaşı pilotlarından esinlenilen). Benden sonra bir oğlan denedi. Yanındaki arkadaşı iyi oldu dedi. Deneyen beğenmedi. “İyi olmadı mı” dedi bir ses. Baktım, belli belirsiz bana sormuş arkadaşı. “Bence de iyi, beğendim ben o ceketi” dedim. Benim tarzım değil, dedi diğeri. O sırada dikkat ettim, oğlan, yani deneyen son derece Arda’ya benziyordu. Söyleyecek yer arandım. Onlar asansör beklerken ben de yaklaştım.

“Siz çok Arda’ya benziyorsunuz. Söyleyen çok olmuştur herhalde” dedim. “Yok, hiç olmadı” dedi ve çok şaşırdı oğlan. Ben de onun şaşırmasına şaşırdım. Arkadaşı “evet ya, aynı küçük vücut-büyük kafa” dedi. İkiliden o, arkadaşı ile daha fazla ilgilenendi sanki -Sancho Pancho sendromu. İki erkeğin böyle beraber kıyafet bakınması enderdir ama, böyle arkadaşlık iyi birşey. Arda benzeri kabullenemedi benzerliği. Sakaldandır, o da böyle bırakıyor ya, dedim. Yine inandırıcı Ara katta durduk. O ana dek konuşmamış olan Zara çalışanı kız “bence de benziyorsun” dedi ve kimseye bakmadan indi asansörden. “Giderken son sözü koydu” dedi arkadaş olan.

Dişçim ağzımın içindeyken bir yandan yanındaki bölüm arkadaşı kızla konuşuyordu. Dekan gibi şeyler geçti. Duydunuz mu dedi bana. Ağzımın içinde tüpler filan varken konuşulmuyor da. Yoo demeye çalıştım. Seçim yapılmış. Oyların % 80′ini alan hocanın dekan olacağına herkes eminken YÖK 3-5 oy alan seçim 3.sü hocayı atamış. Böyle olacağını bilseler bir aday daha çıkartır, o hocayı 4. yaparlardı dedi dişçim.

Kamuda çalışıp benzer şeyler yaşamayan var mı bilmiyorum ama genel seçim zamanında bloglar arası yürüyen tartışmalarda akp’yi savunanlar vardı -şimdi imkansız görünse de. Sevdiğim bir blog yazarı kadrolaşmayı savunuyordu, beraber çalışmak istedikleri adamları göreve getirmeleri gayet normal diyordu. Bir kulübe teknik direktör atanırsanız kendi yardımcılarınızı götürebilirsiniz. Ama kulübün altyapısında yıllardır çalışan ve genç takımdan yetişen tüm oyuncuları kendi oğlu gibi iyi tanıyan hocayı da attırırsanız önemli bir bilgi birikimini kaybedersiniz. Ki bunun üstüne, hepimiz iyi biliyoruz ki akp’nin kadrolaşması iyi üretmek için değil, kendi ideolojisini hakim kılmak için.

7 yıldır baştalar, yakınlarda bırakacakları da yok. Zaman zaman akp’ye sıkışmışız gibi gelebilir, ama herkes bir şans bulur, herkes sırasını savar.

h1

ben mesut bahtiyar. maillerde yaşıyorum.

21 Kasım, 2009

Uzaktaysanız maillerde yaşıyorsunuz. Kızlar, uzak-yakın tüm arkadaşlar, aranıp bulunan eski arkadaşlar, lise grubunuz, hatta aileniz. Hele Amerika’yı aramak pahalı diye insanların bilinçaltına kazınmış bir mit yüzünden tüm ilişkileriniz mail oluyor. Üstüne bir de oradaki hayatın online olmasının, tüm iş ve sosyal bağlantılarının maillerle yürümesinin, sanat olaylarını bile öyle takip etmenin etkisi. Özellikle benim için gerçek hayatın boşluğunu dolduran bir şey oldu mail. Birileriyle oturup sohbet etmek fiili olmayınca o birilerinden gelecek güzel iki lafı bekler oldum ister istemez (aslında istemez tabi).

Mail deyince yıllardır öncelikle okul mail adresini kullanıyorum. Diğer hiçbir alternatifi yeterince sevemedim. Bizde en popüler olan hotmail kesin en kötüleri bir defa. Çok kullanışsız, en sevimsiz. Yahoo ondan ancak bir nebze iyi. Şu sıralamadaki maile git tuşu bile yok mesela. Ki bu ikisi gugıl gelene dek ne kadar alan veriyordu bedavadan? 4 mb. 5 mesaj ve dolardı kota. Birine bir şarkı göndermeyi aklınızdan bile geçiremezdiniz. Gmail -ki aslında ondan önce de 1 gb veren vardı, spymac- devrimci ve çok daha kullanışlı. Ama karşılıklı yazışmaları gruplamasının kötü tarafları da var (eski yazışmalar aralarda kalıyor, kendi tarihleriyle gözükmüyor). Klasik düzeni aradığınız da oluyor. Ayrıca, kurum mailini kullanmak çok daha kişisel geliyor bana.

Ama kaçınılmaz teknik sorunlar da getiriyor kurum (okul) mailleri. Kotaları düşük oluyor. Yahoo/hotm.’ın 4 mb verdiği dönem okul hesabının kotası 10 mb’tı, ama yıllar içinde ancak 50′e çıkabildi. O bana hiç yetmediğinden hocalık da yapıyorum diyerek üst statüden 100′e çıkarttım. O da hep sınırlarda geziyor, 98-99 civarında. Arada bir deşip birşeyler silmek gerekiyor.

Ve bir mail şirketinde yaşamayacağınız teknik sorunlar çıkıyor. İlki oradaki ilk senemde giden maillerimin silinmesiydi. Kendi yazdığım birşeyin kaybolmuş olması fikrini katlanılmaz bulmuştum. Özellikle sevgiliye yazılmış mesajların. Bu fikir zaten kötü şeylere sebep oldu sonrasında.

2. sinde 2 yıl kadar sonra yine giden mail dosyası silinmişti. Kısmen geri geldi o seferinde. Son olarak da geçen cuma açtığımda içindeki herşey silinmişti. Ki en son toplam 12 bin civarında mail vardı. Pek silebilen biri değilim, tutucuyum o bağlamda, ama çok düzenliydiler. O kadar yıl boyunca yaşadığım herşey de oradaydı. O maillerden hayatım, ne gün neler yaşadığım bile takip edilebilir bazen. O yüzden geri getirilmeyeceğini, kalıcı olarak kaybettiğimi düşünmek bile istemedim. Diğer yandan, kabul etmek istemediğim bir hafifleme hissi de vardı yalnız.

Hemen bilgi-işleme yazdım, noluyoruz diyerek. Amerika’da bu tip durumlarda iki tip tepki alırsınız. Ya hemen birileri ilgilenip halleder. Ya da o kişiler ilgilenmez ve siz ısrarcı olup daha yukarlarında birilerine erişip kendinizle ilgilendirirsiniz. Okulda bunu daha önce bir güzel öğrenmiştim. İdari iki sorunda küçük memurlar bir sorunu çözmeyince üstlerine çözdürmüştüm.

Bu sefer de benzeri oldu. Gönderdiğim 5-6 maile ancak şu numarayı arar mısınız cevabı geldi. Yurtdışındayım, hem ne gerek var, sorunu anlattım ya, dememe rağmen. Aradım ben de. Korkunç derecede donuk bir adam “biz silinen mailleri kurtarmıyoruz”dan başka birşey demedi. Sonra da alakasız bir bölüme bağladı beni. Kafam attı, başkanlarına yazdım biraz sinirli bir şekilde. Ve tahmin edebileceğiniz gibi sonraki gün çözülmüştü herşey. Bir sonraki gün geri gelmişti 12 bin mail (hatta bazıları çifter çifter kurtarıldığından 15 bin olmuştu). Hatta bana bir teknisyen atamışlar, mesajlarımı yeni kullanılmaya başlanılan gmail tabanlı sisteme aktarmaya yardım edecekmiş.

Yalnız, işlerin böyle kaymak gibi çözülmesine alışmak kötü olabiliyor, TR’de bir şeyler bir türlü çözülmediğinde durumu kabulün zorlaşıyor.

h1

birkaç sahne

9 Kasım, 2009

Çok yıllar önceydi, ODTÜ’de hazırlığın önlerinde ortaokul aşkımla karşılaşmıştım. Zamanında doğru dürüst hiç konuşmadığım, sadece bir öğle arasında beraber basket oynadığımız (okul takımının oyun kurucusuydu o) ve lisede galiba sadece bir kere gördüğüm kızla o gün ayaküstü sohbet etmiştik biraz. O sahne hayatımın ilk yarısında kalmıştı (yani şu an hayatımı ortadan ikiye bölsem).

Aradan pek çok zaman geçti, ileri sardık takvimleri, ya da bir göz açıp kapadık ve bilgisayarların tarihini sağ alttan yıllarca ileri aldık; hiç beklenmedik bir yerden çıkageldi. Filmleri kıskandıracak bir kurguyla.

Ve sonra geldiği gibi kayboldu. Son görüşüm de hala o hazırlığın önündeki günde kaldı.

Eski hocalarımın arasındaydım, yine ODTÜ’de, ama bu yeni. Elif de demin seni soruyordu dedi bölüm başkanı. Elif kim dedim. Tanımıyor musun dedi. Tanımıyorum dedim. Tabi bu diyaloğu az sonra Elif’in kendisine söylemesem daha iyi olacaktı. Zira eski bir sevgili olur Elif (hatta ne garip ki iki Elif sevgilim oldu, isimler torbaya girmiş gibi. Bir insana hayat boyu yetecek kadar kız ismi olsa gerek).

Ona anlatmadığım kısımda da şöyle oldu:
- Ha, eski sevgili, dedim hocalara.
- Eski sevgili, eski günler, dedi biri.
- Hayata baksana, takmıyor kimseyi, dedi bir diğeri.
- Hiçbir şey diriltmez artık geçmişi dedi bölüm başkanı.
- Yar edip yine de, dedim ben.

Sonra kolkola girip halka olduk ve döne döne ‘yaktın gemileri, dönüş yok artık geri’ diye halay-cancan arası bir dansla söylemeye başladık.

2 gün sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın koridorlarında tanımadığım bir kızın peşindeydim. Ortada, açıkça görülen bölmelerde bir memur videolar seyrediyordu -sanki açık resimlerle dolu. Biri fal bakıyordu, biri bayağı sesli oyun oynuyordu. Kimse sormadı ne aradığımı.

O gün mutlu bitmedi.

Ortaokuldaki kızı sevmiş olmaktan ne kadar memnun olduğumu farkedince düşündüm ki insan aşık olduğu kişilerle ve sevgilileriyle (bu ikisi büyük çoğunlukla kesişimleri olan farklı iki küme olurlar) gurur duymalı. ‘Ben bunu nasıl sevmişim’ demek fena birşey olsa gerek -ilersi için, çünkü aynısını tekrar deme olasılığın çoktur o zaman- (ama bu biraz da gönlünün ota bota konmasına izin vermekle ilgili herhalde).

h1

Bereketli Topraklar Üzerinde

1 Kasım, 2009

GDO’lu ürünlere vize çıktığını Defne Hanım’ın blogundan öğrendim (tüm konuyu oradan öğrendiğim gibi) ve çok üzüldüm. Oysa Express’in Eylül-Ekim sayısında GDO’ya hayır platformu üyesiyle yapılan söyleşiden bu yönetmeliğin çıkmayacağını anlamıştım (Tarım Bk.lığı karşıydı, önce yasa çıkması gerekiyordu).

Bazı konular var ki birçok farklı yönleri var ve üzerlerine net bir fikre sahip olmak çok zor. Bu konu onlardan değil. GDO’lu ürünlerin veya GDO’lu tarımın hangi yönüne baksan elinde kalıyor. Direk sağlığa zararlı olmaları çok mümkün, kalıtımsal zararlar bırakmaları olası, pahalı, dışarıya bağımlılık yaratıyor, bağlayıcı anlaşmalarla kendi tohumlarını kullanamaz oluyorsun, yakınlardaki doğal tarım üretimine gen atlamasıyla zarar veriyor, dirençli bakterilere yolaçıyor-doğanın dengesini bozuyor, vs.

Bu durumda böyle bir yönetmeliğin geçmesi, istediği kadar kısıtlayıcı madde barındırsın (biz çok iyi biliyoruz o kısıtların pratikte nasıl işlediğini), ülkene ihanettir. (Böyle kararlar da tipik olarak sağ iktidarlarda çıkar zaten. sırf bu yüzden, yani tipik paragöz sağ bir iktidar olduğu için bile akp lanetlenmelidir -2 yıl önce çeşitli sebeplerle oy verenleri hatırlıyorum da, hatta bloglar arası bir tartışma bile yürümüştü).

Çarş. gecesi Genç Bakış’ta da tartışıldı GDO’lar. Çok doğru konuşanlar -özellikle Ziraat Müh.leri odası başkanı- dışında destekçileri de vardı GDO’nun, Sabancı’dan bir hoca ve programın yapıldığı Ankara Üniv. tarla bitkileri bölüm başkanı. 2.si biraz daha ılımlı olsa da ilki ateşli bir taraftarıydı alien üretiminin. Bu işte hiç anlamadığım birşey. GDO tohumu satan şirketler tarafından desteklendiklerine inanmıyorum (ya da inanmamak istiyorum). Bu durumda neler okuyorlar da zararlı olmadıkları, hatta yararlı oldukları hükmüne varıyorlar?

Bir de bir kız öğrencinin sorusu vardı. “GDO’lu ürünlerin sağlığa zararlı olduğunu biliyoruz da (‘tahmin ediyoruz da’ olmalı doğrusu) dünyada aç çok insan var ama yeterli besin yok. Bu tohumlar üretimi artırdığına göre (bu konuda çelişkili veriler var, hatta üretimi artırmıyor olmaları daha mümkün) kanserli de olsalar hiç yoktan iyidir. Aç kalmak mı daha iyidir, kanserli de olsa birşey yemek mi?”.

Dumura uğratacak sözler. Böyle bir mantığı ben de gütmüştüm zamanında. İngilizce dersinde debate yapıyorduk iki grup halinde. Ortaokul hazırlıkta. ‘Uzaya mı gitmeli, yoksa o parayı Afrika’daki aç ülkelere mi göndermeli’ idi konu. Kendim seçsem uzayı seçerdim ama bizim gruba açları tutmamızı söylemişti hoca. Son konuşmayı ben oldukça ağdalı sözlerle açlar… açken… diye yapmıştım ve o sayede sınıftakilerin oylarıyla biz kazanmıştık. Yalnız, dersin sonunda duygu sömürüsü yaptığımı söylemişti bana oy verenler bile. Bence de öyleydi. Yani bu mantıktaki ucuzluk 12 yaşında bile farkediliyor. Ama hadi o yaşta öyle düşünebilirsin, veya hadi diyelim 14-15. Ama üniversite öğrencisiysen insaf yani.

___________________

Konu ile ayrıntılı bilgi için en iyisi Defne Hanım’ın blogunu takip etmek. Çok özet bir tavsiye notu isterseniz, ülkemize -de facto olarak- girmekte olan GDO’lu ürünler mısır, soya, kanola ve pamuk. Sonuncusunu yemediğimiz için diğerlerine yoğunlaşırsak kanola ve mısırözü yağı, soya lesitini barındıran bisküvi-çukulata ve benzerleri, mısır şurubu kullanmış olması muhtemel hazır ürünler (gazoz, kola, bira -sadece Efes’te şeker var, zaten birada şekerin ne işi var-, yine marketlerin bisküvi koridorunda olan herşey, dışarıdan aldığınız şuruplu tatlılar, vs.), yani gayet uzun bir liste olağan şüpheliler. GDO’lu yemlerden beslenen tavuklar gibi ikincil etkiler de sözkonusu.

h1

-Domuzum -Allah korusun

30 Ekim, 2009

Tam 15 gündür hastayım. Ondan önce de birkaç haftadır halsizdim. Bu halimle kolay grip olurum deyip grip aşısı oldum ve onun etkisiyle hasta oldum. Aşı ölü mikrop değil mi, niye hasta oluyorum diye sinir oldum. O geçmek üzereyken aşağıda anlattım işte, dişçi, kalabalık arkeo sınıfı veya otobüsteki dizilerde oynayan figüran kız (otobüste geçen dizilerde oynayan anlamında değil tabi) derken bu sefer başka bir mikrop aldım. Ateşim yok, demek ki grip değil diyordum ama hasta olduktan 4 gün sonra, yani dün ateş içindeydim. Hiç geçmeyecek gibi geliyordu artık bu hastalık hali, ama en azından bugün artık yanmıyorum.

Bu durumda domuz olmuş olma ihtimalim de doğdu doğal olarak. Hastanelere başvuran griplerin (ama griplerin, yani soğuk algınlıklarının değil) %95′i H1N1 diyordu bir doktor. Hem aşıyla normal grip geçirme olasılığım da azalmış olmalı. Araştırdım ama domuz gribinin gelişimi ile ilgili net birşey bulamadım. Sadece Temmuz’da Almanya’dan geçerken havaalanında verdikleri uyarı kağıdında ‘ani ateş’ diyor. Ani en baştan demekse tutmuyor. Zaten böyle 4 gün sonra ateş çıkan grip de görmedim. Ama domuz olmasını tercih ederdim. Çünkü artık bağışıklık kazanmış olurdum.

Bildiğimiz normal gribi önemsemeyen insanların bugünlerde yaşadıkları telaş ve korkuyu hiç anlamıyorum. H1N1′in en önemli zorluğu çok kolay bulaşması. Oysa normal grip daha öldürücü -her yıl 1 milyona yakın kişi normal gripten ölüyor. Belli ki bu korkunun tek nedeni ‘maruz kalma etkisi’. Televizyonda ve çevrelerinde sürekli bu konunun bombardımanı altında kalmaktan. Nerede olduğunu bilmediğin bir Afrika ülkesindeki iç savaşta onbinlerce insanın öldüğü haberi üzerine birşey hissetmezsin, ama kaza anı gösterilen bir insanın ölümü seni çok üzer.

₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪

Hastayken sadece bir kişi aradı. Ayasofya Müzesi. Müdürü, daha doğrusu başkanı Tarihin Arka Odası’na katıldığında Pt.leri müzeyi gezdirip seminer verdiğini söylemişti küçük gruplara. Ben de yaz başında orada olduğum bir Pt. akşamüstü kapısına dayandım. Güvenlik görevlisi güzel bir hareketle müdürlüğünün tel.unu verdi -bu sırada peşime ‘mösyö, müzuum klozt’ deyip duran bir adam takılmıştı.

Nuramayı aradım, o turun sık yapılmadığını söyleyip numaramı aldılar haber vermek için. Ve dün, yani 3 ay sonra haber vermek için aradılar. Çok hoşuma gitti. Bu ülkede işini iyi yapan azınlığı pek seviyorum.

Arayan kıza da çok teşekkür ettim, güzel karşılık verdi. Ama hastayım gelemem dedim. Çok üzüldüm dedi. Sonra birçok öneride bulunmaya başladı. Evet, yapıyorum, teşekkür ederim dedim. Tavuk suyuna çorbanız var mı, ben de dün akşam yaptım dedi. Ah, keşke olsa dedim. A, getireyim dedi. Dün. Şu anda da mutfakta papatya çayı yapıyor, kendi topladığı papatyalardan. Bugün daha iyi olduğumu henüz söylemedim.

h1

Otobüste yanlış referanslar

26 Ekim, 2009

9 Eylül Üniversitesinin arkeoloji kursu diyordu afiş. Tarihi, saati de pek uygundu. 1 saat öncesinde dişçi randevum vardı, çok yakınında. Çıkınca gittim. Geç kalmıştım ama hiç umursamadım. Binanın alt katında estetik ve yaşlanmayı engelleyici ürünler sempozyumu vardı. Üst katta büyükçe bir odada 25-30 kişi vardı. Hoca genç bir adamdı. Proflar, doçlar geçiyordu afişte ama belki doç bu adamdı. Bize mi gelmiştiniz, yer var hala, ay, sınıfımız da pek havasız oldu dedi tipik bir konuşma tarzıyla. Çiğnediğim armutu atıp girdim.

Arkeoloji neyle uğraşır, arkeoloji kelimesi nereden gelmiştir, nerede nasıl başlamıştır, TR’de kim öncülük etmiştir… Bu öğretim tarzını pek sevmiyorum. Ama öğretenden çok öğrenenlerdeydi sorun. Adam Osman Hamdi Bey L’Ecole Pratique de Louvre’da eğitim görmüştür derken tahtaya okulun adını yazıyor. Herkes tahtaya baka baka defterlerine L’Ecole Pratique… yazıyor. Okuldaki ‘hoca tahtaya yazdığını sınavda da sorar’ mantığını burada da sürdürürsen ne öğreneceğini bilemezsin.

Adam nadiren sorular sorduğunda da benden başka cevap veren olmuyordu. İlk soruda cevap vermeden önce biraz bekledim. İkincide İngilizlerin ve Fransızların Mısır kültürüne ilgilerinden bahsediyordu, 19. yy. sonlarında. O sırada Mısır kimlerin elindeydi dedi. Ben de sınıftakileri incelemekteydim. Toplumcu gerçekçi abiler ve yeni üniversite mezunu kızlar. İngiltere diye atladım. (Herkes zaman zaman aptallık edebilir). Adamın hayır, bizim derkenki söyleyiş tarzını tekrar görmek isterdim. Numarayla yüzünü buruşturur gibi hafifçe ve aşağılayıcı, hatta tiksinir gibi bir tarzda. Çok belirgin bir hareketti. Dizi oyuncularına bir eşcinseli oynama eğitimi verirken gösterilebilir mesela. Şahsen açıkça alay edilmeyi 10 kat daha tercih ederdim. Gelip elini omzuma koysa ve “biliyorsun, Osmanlı İmp.luğunun sınırları çok genişti” dese mesela. Ben sanırım öyle yapardım.

Biraz da fazla övünüyordu adam sanki. O firavun mezarını bulan arkadaşım; Almanya’da doktora yaparken sürekli Londra’daydım; yakında çıkacak kitabımda… Ama Allah için bir şey öğrendim. Höyükleri. Yalnız, höyüklerin niye başka yörelerde olmadığını açıklarken “Amerika çok kuru bir ülke. Gittim bir keresinde. Gelince İzmir’de sıcak çarptı. Çünkü orası çok kuru” demesine yuh dedim. Bir defa o ülke neredeyse Avrupa kadar büyük. Doğusu batısına, güneyi kuzeyine benzemez. Hem en azından kıyıları inanılmaz nemlidir yılın yarısında. Maç da vardı, bitmeden çıktım. Tekrar gitme hevesim de kalmamıştı.

121′e Fransız Kültür’ün önünden bindim. Karşlıklı koltuklardan ters olanının dış tarafına oturdum. Karşımda takım elbiseli iki genç adam vardı. Bir sonraki asıl Alsancak durağında her zamanki gibi bir kalabalık bindi ve arkalara ilerledi. Son binen kısa boylu genç kadın hizamızda durdu, bize arkası dönük. Kendisine göre fazla dar giyinmişti. Yanım hala boştu ama ben birşey demedim. Karşıdakilerden pencere kenarındaki adam oradan uzanıp kadının sırtına dokundu, burası boş dedi. Kadın teşekkür edip oturdu. Ben birşey demesem birazdan düşecek gibiydiniz dedi. Aynen öyle dedi kadın gülerek. Hiç de düşecek gibi değildi diye düşündüm ben. Hem ben birşey deyince niye böyle cevap vermiyor kadınlar. Sonra adamlar kendi aralarındaki sohbete döndüler. Bankacı gibiydiler. Kadın ceketini çıkardı, bluzunun yakasını düzeltti. Ama sanki yukarı değil de aşağı doğru çekiştirdi. Zaten karşıdan bizim tarafa bakınca gözler başka şey görüyor olamazdı. Ama uzun süre onla başka sohbet olmadı.

Kurtlar Vadisi gecesi dedi içteki. Evet, hanım Aşk-ı Memnu istiyor, ben cebren ve hile ile Kurtlar Vadisini açıyorum dedi dıştaki. Kadın öksürüp tıksırıyordu. Zaten hastalıktan yeni çıkmış gibiydim, kalktım, bir öndeki düz koltuğa geçtim. Sanki benim gitmemi bekliyormuş gibi atladı dıştaki ve demin harekete geçen adam, Kavak Yellerinde gördük sizi. Evet kimse kaçırmamış dedi kadın. Tam arkamdaydılar şimdi, yanlarında gibi net duyuluyordu ister istemez. Ben de senaryo yazıyorum dedi adam. Gördüğümüz birşey var mı diye sordu kadın. Küçük şeyler dedi adam. Bir arkadaşla kısa film çekmek istiyoruz dedi adam. Yazışıyoruz sürekli bu konuda dedi. Yesinler diye düşündüm ben de. Sen Kurtlar Vadisi seyret, sonra da senaryo yaz. Başka yere geçeyim istedim, KSK iskelede inen çok olunca arkalara geçtim.

Güldüğü görülüyordu kadının uzaktan da. Sonra Girne civarında içteki adam inmek için davrandı, diğeri de peşinden. Sonra kadın da kalktı. Aynı durakta üçü de indiler. Aşağıda bir tarafa yürümeden duruyorlardı otobüs gittiğinde. Belki de karısı bu akşam Aşk-ı Memnu’yu istediği gibi seyredecek diye düşündüm.

Bense (bazı filmlerin sonundaki şimdi nerede ne yapıyorlar kısmı gibi olacak ama) ya dişçimden, ya havasız sınıftaki birinden ya da pırtlak hanım abladan fena grip oldum.

h1

NCLB

25 Ekim, 2009

No Child Left Behind diye kapsamlı bir eğitim hareketi vardı Amerika’da. Çok anlamlı geliyordu bana. Keşke bizde de olsa diyordum. Adı, sadece 4 kelime ne çok şey ifade ediyor. Gerçi, orada adı her geçtiğinde başarısızlığa uğramış bir şeyden bahseder gibi bir ima oluyordu hep. Arkada bırakılan çocuklar var yani hala.

Ben de o çocuklardan biri gibi hissediyorum bir süredir. Hayatının bir döneminde bunu tatmamışların anlayacağını sanmıyorum (anlamış gibi de yazmasınlar o yüzden).

İnsanlar görüyorum etrafta, televizyonda -yarışmalarda. Yemekteyiz’e katılan benden genç mimar bir adam “boş vakitlerimde teknemle gezmeyi seviyorum” diyor. Var mısın Yok musun’da yarışan bir adama karısı sevgiyle bakıyor. Yakındaki bir gözlükçüdeki genç bir çiftle sonra aynı otobüse biniyoruz. Belli ki işten sonra buluşmuşlar. [Eşini işten almaya gitmek. Veya eşinin seni işten almaya gelmesi. Genç çift olarak görülmek.]

Bazılarının iyi bir evlilikleri (1) var, bazılarının parası (2). Bazılarının arkadaş çevreleri çok zengin (3), bazılarının sanat/gece hayatları (4). Bazılarının sevdikleri bir işi (5) var, bazılarının akraba-tanıdık-komşularıyla organik bağları (6). Bazılarında 1-3-5 var, bazılarında 2-4-6.

- Sen kaç numaralı kartı çekmişsin? Bak bakalım.
- Joker.
- Ama joker bu oyunda geçmiyor. Üzgünüm.

Zaman düşer ellerimden yere, oradan tahta boşa. Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya.

h1

Bu satırların yazarının Floransa Katedralinden düşesi

16 Ekim, 2009

Anormal keyifsiz bir günden nasıl kaçacağımı düşünürken draftta kalmış bir yazıya takıldım. Dünya öyle birşey ki diyelim bu yöredeki konumunuzdan hiç memnun değilsiniz. İlişkilerinizden, işinizden, toplumdaki yerinizden. Kalkıp başka bir yöreye gidiyorsunuz ve artık buradaki tüm o konum burada kalıyor. Orada sadece ayrı mekan, ayrı gelenekler, yani gördükleriniz değil, aynı zamanda size bakınca görülenler de farklı.

||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||

Hatırlayıp yazması bile çarpıntı verici.

Kubbelere meraklıyım. Anladığım kadarıyla mimari tarihinin en önemli iki kubbesi Pantheon ve Ayasofya. Onlardan sonra da Floransa katedralinin kubbesi geliyor, Vatikan’daki San Marco katedrali ile beraber. Hatta yapıldığı zaman dünyanın en büyük kubbesi ünvanını Pantheon’dan almış, 500 yıl kadar da öyle kalmış. Hala da en büyük ‘örülmüş’ kubbe imiş.

IMG_1155

Tepesine tırmanın, fresklere yakından bakın diyordu yıllar önce sokakta bulduğum rehber kitap fasikülü. Çıkmak için davrandım Cuma günü. Elimi cebime atmayı bile kabullenmiştim (en nefret ettiğim şeylerdendir, müzeler için para vermek. Bilgiye erişim için para vermek gibi birşey bu ve kütüphanelerin paralı olması gibi gelir bana. Hepsi Wash.’daki müzeler gibi beleş olsun isterim) ki bir afiş gördüm girişte. Pt.leri rehberli tur yapıyorlarmış kubbede. İyi, onu bekleyeyim dedim. Daha pahalı olsa da çok farkediyor bir rehber. Birinden dinleyince kendi başıma gezdiğimde pek birşey anlamamış olduğumu farkediyorum.

3′te İngilizce, 4:30′ta İtalyanca. Yemek, tren filan, 4:30′a anca yetiştim. Önce katedralin çevresini, sonra vaftizhanenin önünü dolandım, kimse yoktu. Sonra afişe buluşma yeri için tekrar bakıp koştur koştur katedral müzesi girişine geldim ama kimse yoktu. Oysa ben büyük bir grup, şöyle en az 20-30 kişi filan bekliyordum. Gişedeki kadına sordum, sanırım bir tek sizsiniz dedi. Haber verdiler bir görevliye. Bunun çok özel bir gezi olduğunu, terasların çok nadiren açıldığını söylediler güvenlik görevlisiyle birlikte.

Bir başka görevli gelip beni aldı, bir kız yapıyormuş turu ve henüz başlamış. Sadece iki çocuklu bir Alman aile var, bir de ben katıldım. Sonra kimselere açılmayan kapılar bize açılmaya başlandı. Bunlar da sizle mi diye soruyordu görevliler kıza, sonra çekiliyorlardı, birçok yerde de onun anahtarlığındaki koca koca anahtarlar açıyordu kapıları. Dışarıda kubbeye tırmanmak için uzun bir sıra varken biz küçük bir grup olarak her yere girip çıkıyorduk. Kız İngilizce anlatıyordu, Alman adam çocuklarına çeviriyordu.

IMG_1246

İçeriyi gezdikten sonra dehliz gibi bir tünelin içinde bir kat çıktık. Odacıklar, eski işkence aletleri ve sonra dışarı çıktık. Katedralin terası. Yükseklik benim için fazlaydı ama neyse ki geniş bir yerde duruyorduk. Ama bunu demek için erken davranmışım. Rehber kız dışarıdan kubbeyi anlattıktan sonra katedralin çevresini dolaşan terası turlamaya başladık. Geçtiğimiz bir köşenin darlığını hafızama ve tüm bilinçaltıma kazıdım.

Neyse, az sonra içeri girdik tekrar. Turun bir kısmını içeriden yaptıktan sonra yine çıktık, dar geçitleri görünce yine mi dedim. Şöyle oluyordu, kız ve Alman aile patır patır yürüyor, ben abarık derecede geriden peşlerinden gidiyorum, o da kendimi zorlaya zorlaya. Elimde foto. makinası var, kitapçıklar var, bir de dışarı çıkıp içeri girdikçe kafamda ve gözümde yerleri sürekli değişen güneş gözlüğü ve numaralı gözlük var. Yani ellerim dolu, tutunamıyorum. Üstelik hava rüzgarlı. Senaryoyu yazdım o anda. Elimden foto. makinası veya kitapçık veya bir gözlük düşecek ve ben onun peşinden hamle yapınca 100 metreden yeri boylıycam. Sonraki gün manşetlerde “Katedralin terasından bir Türk turist uçtu”, “Katedralden 200 yıl sonra düşen ilk kişi (bir öncekini halk cadılık suçlamasıyla atmıştı)”, “Terasların turistlere açılması doğru mu?” yazacak.

IMG_1137

Ama bildiğiniz gibi (yani henüz gerçekle bağınızı kopartmadıysanız) öyle olmadı. Geniş bir kısımda fotoğraflar çektirdik. Alman adam benim fotoğrafımı çekmeden önce istersen seni bu nice lady ile çekeyim dedi. Rehber kız Allah için güzeldi. Ki ben İtalyanları çok güzel bulanlardan değilim. Anlayışlı çıkmıştı yani Alman abi. Ama kız istemedi. Olsundu.

Sonra bizi içeride bıraktı kız. Kubbeye tırmanmak için 9564 basamak daha vardı ve o sabahleyin çıkmıştı. Ben de çıkmış oldum ki ömrümün güzel bir dönemi gelirsem zamanımı böyle harcamayayım. Kubbenin tepesi daha yüksek olsa da kesinlikle teraslar kadar heyecan verici değildi. Kalabalık ve fazlasıyla geniş.

IMG_1285

(Kubbenin iç tarafı sanırım mahşer gününü anlatıyor ama fazlasıyla karışık ve fazla sanatçı karışmış zaten).

[Bu arada bu kubbe meselesinin en ilginç tarafı yüzyıllar içindeki bilgi kaybı. Bu katedrali Ayasofya'dan 8-9, Pantheon'dan 15 yy. sonra inşa etmelerine rağmen bu kadar büyük bir kubbeyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlarmış -çünkü Karanlık Çağ ile beraber öyle bilgiler kaybolmuş. Brunelleschi de bu kubbeyi biraz deneysel ortaya çıkarmış. Örneğin, üstteki fotoğrafa bakarsanız küresel değil, sekizgen. Ve dış kubbe ile içeriden görünen kubbe duvarı farklı, arada bir katman daha var.]

h1

El Secreto

13 Ekim, 2009

Biz başka memlekete benzemeyiz ya, ben sanırım bizim topraklarda geçerli olan asıl The Secret’ı çözdüm. Ama şimdi bunu size burada mı yazsam, yoksa kitap yapıp 100 bin mi satsam acaba?

Tamam, size çıtlatayım. Ama söz verin, kitap çıkınca bilmiyormuş gibi yapçanız.

Efendim, bizde birşey olmasının yolu onu çok istemek, aman olumsuz ifadeler kullanmamak filan değil. Direk ben oyum demek. Biz özgüven fakiri bir toplumuz ya, arada kendine güvenen kişiler çıktığında direk etki alanına giriyoruz. Kim sağlam, düsturlu bir şekilde ben şuyum dese peşine takılıyoruz. İddia ediyorum, kalabalık bir metroda bir deney yapın: Bir arkadaşınız ilerde bayılma numarası yapsın, siz de ben doktorum deyin. Bunu Almanya’da yapsanız mutlaka biri size kimliğini göster der. Kanada’da yapsanız, ne gerek var, acil yardımı hepimiz biliyoruz denir. TR’de ise ‘açılın, abi doktormuş’ der herkes.

Bakın etrafınıza, gastelere, televizyonlara. Gördüğünüz bir yere gelmiş kişilerin en az %80′i zamanında bir şekilde ben buyum diye ortalığa atlamış kişiler.

Bakınız, sanat dünyamız. Çok değil, bundan 5 yıl önce yönetmen deyince akla gelen iki isim, sinema tartışıldığında çağrılan daimi iki konuk Sinan Çetin ve Mustafa Altıoklar’dı. Kendilerinin doğru dürüst bir film çektiğini görmüş olduğunu bilen var mı? Tiyatro yönetmenlerimizin çoğu kendinden menkul tiyatro adamları. Oyuncularımızın bir kısmı da öyle.

Televizyoncularımız: Acun, geçen yıl Seda Sayan’dan (buyrunuz, kendinden menkulluğun Allah’ı) sonra 2. en çok vergi veren sanatçıydı. Kimdir sayın Acun? Kendi kendisini spor muhabiri, gerzek sunucu, sonra da program yapımcısı yapmış bir kişilik. Şimdi Adriana Lima’yı Miami’deki evinde ağırlıyor.

Gasteciler: Açın bir gazeteyi, herhangi bir köşe yazısını okuyun. Sizin de yazabileceğiniz birşey olmaması pek olası değil. Hele spor sayfasını açtıysanız hiç mümkün değil.

Modacılar, politikacılar (bunun en bariz olduğu iş dalı), reklamcılar, sinema eleştirmenleri, hatta toplumbilimciler; yani, muğlaklığın olduğu her meslek. Her taraf, hayatının bir noktasında ben buyum diye ortaya atlamış, oysa değil o, hemen hiçbir şey olmayan ağalarla dolu. Bunlar genelde köprünün başını tutmuş oluyor. Onlar yaşlanmış ise hemen gençlerden yenileri çıkıyor.

Siz de deneyin. Atlayın ortaya, deyin ki ben St. Remy’de aşçılık okuluna gittim, iki Michelin yıldızlı Gorbiot’nun yanında 3 yıl çalıştım. Veya Floransa’da iç mimari okudum, geçen yıl  La Scala’yı restore eden gruptaydım. Olmadı, babam beni Ermenildo Zegna’nın yanına çırak verdi, 5 yıldır terziliğini yapıyorum, dersiniz. En fazla iki vakte kadar keşfeder sizi medya. O olmadı, kendinizi Bilgi’de ders verirken bulursunuz.

Sonuçta Melis Alphan’dan neyiniz eksik? (kendisi Milliyet’te yıllardır sayfalarca moda yazan bir şahsiyet). Eminim, onun kadar kıvırırsınız. Hatta, en iyisi siz o olun, o da siz [referans için bakınız Beyaz Kale, veya Şaban filmlerinin yarısı].

h1

Çantamdakiler

6 Ekim, 2009

Efendim, yanılmıyorsam fi tarihindeydi, Elektra’nım bana çantamdakileri sormuştu, “yok mudur yani onların da bir çantası acaba? … belki simon’un ve metin bey’in de sırt çantaları ya da bele takılan çantaları falan vardır.” Sonra da yayınlamadan önce çantaların temizlenmesi gerektiği üzerine bir mini sohbet dönmüştü.

Beni tanıyanlar arasında çantasız tanıyan pek yoktur. O zaman da dediğim gibi, kadınlar koca çantalı gezer de erkekler dünyayı mı takmaz? Biz su içmez miyiz, şemsiye kullanmaz mıyız, herşeyimiz ceplerimize sığmak zorunda mıdır, ek kazak-kaşkol-kurabiye bulunduramaz mıyız, dışarda canımız çukulata-vitamin-mide hapı-fotoğraf çekmek çekemez mi? Di mi?..

Neyse, o yazıdan hemen sonra çantamı temizlemeye başladım. Önce içindekileri boşalttım. Kaybettiğimi sandığım ya da çoktan unuttuğum birçok şey çıktı: Ortaokul diplomam, ÖYS giriş belgesi (bulamayınca sınava girememiştim), eski sevgilimin açılmamış mektubu (bana dönmek istiyormuş, çok yazık-sonradan başkasıyla evlendi), Isabelle Huppert ile resmimiz ki o zamanlar kimse inanmamıştı onla küçüklükten tanıştığıma, yayınlanmamış romanımın tek kopyası, 98′de yarısı yenmiş bir muz, kahve fincanı (aceleyle çıkarken yarım kalmış), bir pırlanta kolye ve kesilmemiş bir İstanbul’daki Şampiyonlar Ligi Final bileti (nereden geldiğini unutmuşum).

Tamamen boşalttıktan sonra ters çevirip silkeledim. Yetmedi, eski bir diş fırçasıyla kalan parçacıkları aldım. Fiziksel temizlikten sonra kuru temizleyiciye verdim. Baktım olmamış, bir de ıslak temizlik yaptım, temizlikçi ile küvette üstüne çıkıp çiğnedik (kendisi yaşlı). Sonra 1-2 ay kadar balkonda havalandırdım, içeri alınca naftalin-karanfil-lavanta bıraktım bir süre içinde. Dezenfektan ve her ihtimale karşı böcek ilacı da sıkıp yine bir süre havalandırdım. En son, mikrop öldürücü döktüğüm bir bezle bir daha üzerinden geçtim. İçini de temiz bezlerle kaplayıp bir süre deneme kullanışı yaptım. Sonunda sergilenmeye hazır oldu.

Evet, çok zaman aldı. Ama değdi. Çünkü çok özenmiştim o sıralarda çantasındaki ‘gadget’ları sergileyenlere. Hatta birkaç yıl önce bir kız bloguna koyduğu resmin altına “benim için hayattaki en önemli şeyler, yani laptop’ım, ipod’um ve cep telefonum” diye yazmıştı. İçimde uktedir, ben de öyle olucam dedim.

Ve işte:

IMG_2471-3-ii

1. Çantanın kendisi

2. Müzik seti. Portatif. Heryere götürülebilir.

3. Mendil

4. Bozuk para deposu

5. İngilizce sözlük

6. Telefon rehberi -limiti yok, şehirdeki her numara.

7. Su. Çok içerim.

8. Birkaç video kaset. Bir sırada veya doktorda beklemek zorunda kaldınız diyelim, hiç sıkılmazsınız.

9. Birkaç kitap -kolay taşınabilir olmalarına önem veririm.

10. Telefon. Menzili geniş.

11. Kavun. Acıkırsam diye.

12. Ansiklopedi. Sadece iki cilti.

13. Atlas. Bir nevi portatif gugıl maps.

14. Futbol topu. Her daim gerekebilir.

15. Likör. Çok mühim. İçki olur, tatlı olur, otobüste şekeri düşene verilir. Yanınızdaki kıza içelim mi dersiniz, nerde der, burada deyip şişeyi çıkarırsınız.

16. Harita. GPRS yanında haltetmiş.

17. Bunu da siz anlasaydınız bari. Ne olacak, tabure. Sokakta yoruldunuz, oturmak istiyorsunuz ama etrafta bank filan yok. Hiç dert değil.

Ayrıca, çeşitli müzik kasetleri (çantaya yaklaşık 30-40 albüm sığabiliyor), bir mektup açacağı (orijinal adıyla mail opener -böylece dışarıda da maillerinize bakabilirsiniz), bir tenis raketi (daha çok sinekleri ve arıları defetmede kullanıyorum) ve bir basket topunu da görebilirsiniz. Sonuncuyu numaralamadım, çünkü Allah için, onu hep yanımda taşımıyorum.

Yalnız, çantadan şemsiyem çıkmamış, bir yerde mi unuttum diye merak ettim. Zaten olsaydı hemen gözüme çarpardı, çünkü kolaylık olsun diye açık koyuyorum.

h1

Başlığa şiir aldım: Kapalıçarşı, kapalı kutu.

1 Ekim, 2009

© İnsan içinde en çok görüldüğüm yerlerden olan Alsancak durağında otobüs bekliyordum bir akşam. Bayram içindeydik sanırım. 121 henüz gitmiş olmalı ki ben tektim. Sonra yüksek orta yaş civarında iki kadın geldi, biri yanıma oturdu. Diğerinin elinde ikea kitapçığı vardı. Otobüsün gelmesine yakın abla dediği öbürüne bir hastalık olasılığından bahsetti ki annemde de var, biliyorum biraz. Otobüste öne oturmuştu, ben de yanına oturdum bu yüzden. Eğer varsa şuna şuna dikkat etmeniz gerek demek istemiştim. Dedim ve sonra psikiyatri seansına dönüştü ön sıra. Nedeni bulunamamış başağrılarından, onların sıkıntı duyduğu zamanlar tekrarladığından, yalnız yaşadığından, evliliğinin kötü bir şekilde bittiğinden, kocasının kendisini aldattığından, ki bu noktada ben şoför bey, ben atlıyorum demek istedim. Üzüldüm, ama insan kendisine bunu yapmamalı. Ya da daha doğrusu, böyle şeyleri açıkça söylemeyecek kadar zarafetini korumalı.

® Evde sakince otururken en rahatsız olduğum şeylerden biri, alttan alta gelen gümgüm bir bas sesi. Sanırım oradaki evarkadaşlı günlerden kalma bir deformasyon. Ahşap evde tam altımdaki yemek odasında duran müzik setinin sesi kısık bile olsa kolonlardan çıkan bas sesini, aynen zeminde hissediyordum. Hatta ses de açıksa bas kalp atışımın yerine geçiyordu. Kabus gibi birşeydi. Kolonların altına çok kalın telefon rehberlerinden koyduysam da kar etmemişti.

Şimdi burada da arada bir uzaklardan geliyor, müzik olmasa da bas. 2 yaz önce bir gece evde yalnızken çok sürünce gece 2 civarı çıkıp bakmıştım. Evin ilerisindeki parkta -aslında pek yakın değillerdi ama arası açıklık olduğundan bize dek geliyordu ses- pek yanlarına yanaşılmayacak tipler arabadaki müziğin sesini abarık açmış içiyorlardı, üstelik ben gittiğimde yanlarından bir polis arabası ayrıldı. Yani pek yapılacak birşey kalmamıştı.

Evvelsi gece de 1 civarı başlayan müzik (balkona çıkınca ne olduğunu duymuştum: tekno-horon) 3′e dek bitmeyince karakolu aradım. 155′i arayın dedi. 155 daha önemli şeyler için değil mi, ama yine de aradım. 2 dk. içinde kesildi. Garip olan o kadar süre içinde etraftaki kimsenin aramaması. Bazı açılardan ne koyunuz.

© Pazar akşamıydı sanırım, bir kanala atladım ve sanki bir rüya alemine daldım. Hem de daha önce hiç duymadığım bir Türk filmiyle. Masallar, arada basit ama inandırıcı animasyon, eski doğu metinleri, karanlık-başarılı görüntüler, tatlı bir kız, hipnoz. Arada fantastiğin-metafiziğin dozunun kaçtığı yerler oldu ama azcık hoşgörüp devam ettiğinizde Oktay Kaynarca’nın etkileyici sesi çıkıyordu karşınıza. Ki çok başarılıydı Kaynarca (ona bir sonraki neslin Haluk Bilginer’i demeyi bile uygun gördüm). Son birkaç ayda hem Aşk Yakar’da, hem radikal’in kitap ekinde hem de Uzak İhtimal’de karşıma çıkıp çok dikkatimi çeken Görkem Yeltan da vardı -ama çok iyi değildi açıkçası. Sıfır Dediğimde‘yi pek beğendim.

® Beğendim’den devam edeyim. Bu aralar en hevesle seyrettiğim ve beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan şey, aslında şeyler, iki bbc dizisi. Cold Feet’in bahsi geçmişti daha önce. 3 çift arkadaş (Perş.leri -maç yoksa- 23:30′da tnt’de).  Bir de BBC prime’da oynayan çok şeker bir dizi keşfettim. Love Soup (Pt.leri 21:45). Her bölümde farklı farklı şekillerde ‘doğru kişiyi’ arayan bir genç kadın ve apayrı bir genç adam. Anlıyorsun ki bir karşılaşsalar şimşekler çakacak, ama onlar ayrı ayrı dünyalarında her bölümde türlü belalar barındıran kişilerle çıkıyorlar. Alttan alta çok hoş bir mizahı var dizinin.

© Onca gerçekten başarısız, genelde taklitçi yapımın yanında, beğendiklerime bir tane de Türk dizisi ekleyebiliyorum. Kapalıçarşı, eli yüzü düzgün ve sahici bir yapıma benziyor şimdilik. En azından Türk dizilerinin geliştirdiği çeşitli numaralara (mesela tempo: 10 sn. bir sahne göster, sonra diğerine atla, sonra geri dön, sonra diğeri) veya zorlama senaryolara, hep aynı tarz oyunculuklara başvurmamışlar. Oyunculukların nasıl olacağını isimlerden anlıyorsun zaten: Erkan Can, Olgun Şimşek ve tabi Türk dizilerinin Tim Roth’u Nejat İşler. Bir de küçük kız süper ve müzikler iyi. Beklentiyi yüksek tutmamak koşuluyla memnun edebilecek bir yapım gibi.

Şimdi kadrosuna bakınca anladım ki şaşırtıcı değil beğenmem. Gaye Boralıoğlu ve Neşe Şen yazmış (1 İstanbul Masalı, Hırsız Polis ve Bıçak Sırtı’ndan aşinayız kendilerine). (Pt.leri 22:15 civarı, ilk bölüm tekrar bu akşam 23:10 civarında).

h1

Norveç’e gidiyoruz!

20 Eylül, 2009

Evet, önce Oslo’ya gidip oradan gemiyle gece yolculuğuyla varacağız gideceğimiz küçük ve şirin şehre. Orada bizi bekleyen insanlar olacak, yeni arkadaşlar edineceğiz, bizim için partiler verilecek, küçük bir motorla karşıdaki adaya gidip duracağız, yazdönümü şenliklerinde eğleneceğiz, tekneyle fiyortlarda gezeceğiz, balık tutacağız, yüzeceğiz, üstüne bir de romans. Üstelik bize biri anakarada, biri adada iki ev ve bir balık işleme şirketi miras kalmış olacak. Süper be!

Tabi, anlatmadığım kısımda, bize mirası bırakan fabrikatörün öldürülüp öldürülmediği, adamın adadaki evde teyzesiyle yaşadıktan sonra intihar eden karısı, onunla ilgili çok gizemli durumlar ve bir de adadaki evdeki yüze yakın porselen bebek var. Evet, asıl o bebekler. Eğer sizin bebek sevmemenizin nedeni bizzat o bebekler değilse kesin ya eşiniz ya abiniz, komşunuz, kuzeniniz için filan öyledir. Çünkü o bebekler acaip.. ürkünç.

Ben zaten sevmezdim ama bu dizi perçinlemiş olmalı. Geçende eski dizilerle ilgili yazarken görmüştüm bu diziyi. Birden fazla yorumda “porselen bebeklerden korkmamın sebebi bu dizi” diyordu. Çok mantıklı.

O kadar dizi arasından en çok bu ilgimi çekmişti: Maelström-Girdap. Hakkında birkaç kelime okudukça hatırlar gibi olmuştum. Ön lob bilmese bile genlerimize işlemiş diziler bunlar. Ve o günden beri her gece azar azar izliyorum. Ve izledikçe daha fazla seviyorum. O kadar hoş ki. Yavaş bulunup eleştirilmiş. Oysa çok iyi gelen bir havası var. Birçok zaman bir korku dizisinde olduğunuzu unutuyorsunuz. BBC’nin zarifliği işlemiş çekimlere.

Link şudur. Tamam, yutüp, görüntü kaliteli değil ve her bölüm 5 parça ama napalım, hem eskiden dvd filan mı vardı?

Maelstrom0004

Diziyle ilgili özellikle şu yorum çok ilginç geldi bana:

“aradan koca yıllar geçti.o kadar korku filmi izledim.ama ne o filmi.ne o satoyu.nede dizinin başlangıcındaki o sudaki bebeği unutmadım.gizlicetv nin karşısına geçip,sesini kısıp izlerdik.çünkü herkes uyurdu.gecekonduda oturduğumuz icinde herkes hemen hemen salonda uyurdu(tv nin oldugu bölüm yani)korkunca bağırmayalım die zor tutardık kendimizi.o günler artık çok zor gelir galiba.”

h1

I blog, çünkü 140 karakterden daha fazlasını yazabiliyorum.

16 Eylül, 2009

FWD = tweet

Eskiden forwardlar vardı, bilirsiniz. Tabi hala var da eskiden daha yaygındı. Arada ne kadar itici olduğunu görüp yollamayı bırakanlar oldu. Eskiden bol bol karikatür (en çok Selçuk Erdem), fal yazılarının olduğu döküman ve powerpoint dosyası gelirdi. Hayatla ilgili mesajların olduğu, görsel ve işitsel zenginleştirilmiş bu powerpointler çok alemdi. Hele bazılarında ilişkilerle ilgili ahkam kesilen uzun yazıların altına Nazım Hikmet, Çetin Altan, Can Dündar gibi (başka görmedim) afilli isimler uydurulurdı. Böyle şeyleri hazırlamak için tüm gün ofiste geçirmeye mecbur olmak ama yapacak işinin de olmaması gerek diye düşünürdüm. Yani, klasik memuriyet işi. En iş yapmayan memuriyet olarak da Çevre Bakanlığı’nı bu powerpoint’lerin merkezi olarak ilan etmiştim.

Bu tweet filan da tam o forward’lar gibi. Bir başkasının ürettiği birşeyi bulup kendinden hiçbir şey eklemeden göndermek. Hem öyle şeylerle uğraşmak için sonsuz bir vakit ve en azından sürekli bilgisayar başında olmak gerek. Haberciler, IT çalışanları filan için anlaşılabilir belki (ki onlar da sıkılmaz mı sürekli ekrana bakmaya) ama ya gerisi?

Merak

Ekran başındalık bir yana, ben niye birinin o sn. ne yediğini, ne dinlediğini, hangi mekanda olduğunu merak edeyim. Uzun yıllar önce sabahladığımız bir proje çalışması yapıyorduk. Gruptaki oğlanlardan biri de sürekli olarak sevgilisine o sırada neler yapmakta olduğumuzu anlatıyordu. Fazla bilgi. Öyle itici. Gerçekten merak edersem açıp sorarım napıyorsun diye.  Ayrıca, bir arkadaşımın o anda neler yaptığını herhalde ancak Cannes film festivaline filan gitmişse merak ederim. O da çok yakın arkadaşım olmalı. Ama burada bağlanılan yüzlerce kişiden ve takip ettiğin ünlülerden bahsediyoruz. Ünlüler mi? Teenager fan’lar mıyız biz?

Sensin 140

Yeni gençliğin yazı yazamadığını farketmeyen kaldı mı? Sokakta rastgele 100 genç durdurulup bir paragraf yazı yazmaları istensin. Çok basit birşey, bir maçın özeti gibi. Yarısının yazamayacağına eminim. Bir defa noktalama işareti onların dünyasında yok. Sonra aynen konuşur gibi yazıyorlar ama konuşma diliyle yazı dili apayrı diller. Kelime yazılışları, cümle dizilişleri geri kalan beceriksizlikler.

Niye böyle derken farkettim, ki bayağı oluyor, arada birçok kişi farketmiştir, bu gençlik başka hiçbir yerde yazı yazmadığı kadar sms yazmıştır. Bildiği dil sms dili. Dili bozması da bir yana, 140 karakterde ne anlatılır ki? Ben mesaj yazdığım ender zamanların birçoğunda 2. mesaja geçmiş oluyorum. Karakterlere zorla basılan cep telefonunda sığamıyorken rahat rahat yazdığım bilgisayarda niye bu kadarcık karakterle kısıtlanayım ki? “bluedevil liked this“ten daha fazla söyleyecek şeyim olduğuna inanıyorum.

Ayrıca, birşeyi beğenip beğenmediğini söylemek başlı başına bir eleştiri değildir. Ne bir neden barındırır, ne de o şeyle ilgili doğru dürüst bir bilgi verir. Tek başına fazlasıyla öznel ve gelişigüzeldir.