h1

thom’un kulakları eşşek kulağı

12 Mayıs, 2008

Geniş arka bahçemizde birşey yapalım, ama ne yapalım ne yapalım diyorduk, düşündük, düşündük. Ben burnumun solunu kaşıdım, sonra burnumun sağını kaşıdım, sonra yanlamasına altını kaşıdım, ve buldum! Thom Yorke’u çağıralım! Olur mu olur dedik, giriştik. Artık feysbuk, linkettin, mayspeys mi, yorspeys mi, yoksa otele mi gidelim, oraya not bırak, ondan öbürüne atla filan, oh nihayet ulaştık thom’a. Dedik ki thom, thom, bak, biliyoz, şehiriçinde yapmak istiyosun sen konserlerini, karbon ayakizi filan, bak işte böyle mekan mı olur. Düşündü taşındı, bu sırada biz de ağzından girdik, burnundan çıktık, sonunda olur mu be, olur, tamam dedi. Sözleştik.

Geleceği tarihte yollara döküldük, ne zaman köşebaşında bir araba belirse heyecanlanıyoruz filan. Ama sonunda yürüyerek geldi thom. Güneş henüz batmışken, gözünde güneş gözlüğü, başında yüzüne dek inen şapka. Hemen arka bahçeye alalım dedik, ne zaman istersen başla. Yalnız dedi, thom, ben orada söylerken sizin başka yerde olmanız lazım. Ama dedik, neden thom? thom neden? Thom dedi, ben güzel değilim, görmezseniz sevinirim. Hem kulaklarım da eşşek kulağı. Birimiz dedi, ama thom, biz ne yapalım dünyevi güzelliği, yeter ki sen aç boğazının derinliklerini. Birimiz dedi, ama thom, hangi yüzyıldayız, ne varmış kulakların eşşek kulağıysa, gidip bağıracak mıyız kuyuya? Bizi dinlerken gözünü kırpmaya başladı thom, gözlüğü çıkardı, şapkayı attı, gözünü ovmaya başladı. aa, dedik ikimiz de. Birimiz dedi, hahaha thom, annen güzel, sen çirkin. Diğerimiz dedi, thom’un kulakları eşşek kulaaa. Thom’un kulakları eşşek kulaaa. O zaman anladık, bazı şeyler insanın elinde değil. Verdin mi eline bir gücü, durduramıyorsun içgüdüyü. Ne kadar bilsen de önceden yanlış olduğunu, insanlığın her zaman yapageldiği hatalardır sonu.

Alındı sanki thom, ama geçti arka bahçeye. Biz de suçlu suçlu salonun dışarı bakan kısmına. Ama o tarafa değil, diğer tarafdaki ekrana bakacaktık. Thom arkası bize dönük, bir kameraya doğru söyledi. Kırmamız işe yaramıştı sanki, çok içli söylüyordu. Bir yandan soğuktu ve yağmur yağıyordu. Biz sıcakta mayıştık. Ben ikinci şarkıda uyumuşum. Uyandığımda gitmişti thom. eh be thom, eh be thom…

h1

Gratitütitüt

11 Mayıs, 2008

Tam hocalık, öğretmek üzerine yazacakken History Boys tam üzerine geldi.

Birinin iyiliği için uğraşınca bazen tek beklentiniz biraz ‘gratitütitüt’ oluyor. Özellikle de bu, daha önce tanımadığınız ve sonrasında da tanımayacağınız kişiler olunca. 43 tane.

Bu dönem sınıfı sevmedim. Çoğunlukla alaycı, sevimsiz tipler. Zaten lisans öğrencilerinden genelde hoşlanmıyorum. Ama ne hissettiğin zaten belirleyici olmuyor. 25-30 arası dersin hemen hepsine uykusuz gittim. Bazılarına mutsuz, bazılarına biraz hasta, bazılarına acaip keyifsiz. Ama farketmez, sahnedeyseniz herşeyi geride bırakıp iyi performans göstermeniz gerekiyor, gösteriyorsunuz da. Sonra, dönem boyu binin (1000′in) üzerinde mail cevapladım. Bazılarıyla uzun uzun telefonda konuşup birşeyler anlattım.

Ama bunların üzerine dönem sonu değerlendirmelere bakıyorum. Baktıkça da insanoğluna güvenimi kaybediyorum. 5 üzerinden değerlendirmeler ve silme 1 verenler var. E, o zaman hiç uğraşmasaydım be anacım. Herhalde birinin 1 haketmesi için ya derslerin yarısına gelmemesi, ya da tahtada kendi başına birşeyler karalayıp sonra da kelalaka sorular sorması gerek. Hatırlıyorum, TR’de iken 5 der geçerdik bu sorulara. Hocalara bir garezimiz olmadığından, onlar da sonuçta bize birşey öğretmek isteyen insanlar olduklarından, vs. Ortalamalar 4 civarında çıktığından, tek bir 1 bile bozar hocanın ortalamasını. Bu durumda 1 vermek için resmen kötü insan olmanız gerek.

Harika değilim. Ama kendime özgü buluşlarım var (anlatmıştım biraz) ve lisansüstülerle uğraşırken fena değerlendirmeler almıyordum. Ki zamanla hatalarını görüyor insan, olsa olsa iyiye gidiyor.

Farklı görüşlere, eleştirilere, kanaatlere tamam da yalana hayır. Mesela, kimse ders dışında bana ulaşma sorunu olduğunu söyleyemez. Hangimiz hocalarımızı evden arayabiliyorduk? Veya, zaten email de yoktu o zaman da, diyelim olduğu master sırasında da şu ödevi yapamadım, anlamamışım, hadi anlatın diye mail atabiliyorduk?

En büyük yalan da “hiç birşey öğrenmedim”. Demek bunlara gereken her dersin sonunda ‘bugün şunu öğrendim’ diye yazdırıp imzalatmakmış. O kadar kitaplar okudun, film seyrettin, birçok program kullandın, birsürü metod öğrendin.
Bir diğeri de “bize hiç birşey öğretemedi”. Bu zaten mümkün birşey değil. Öğrenme denen şey, kendi başına yapılır. Öğretmen ancak materyalleri sunar ve düşünme şeklini gösterir. Öğrenci ancak düşündüğü zaman öğrenir (amiyane tabirle kimse kimsenin kafasına birşey sokamaz). Düşünme, içselleştirme ve uygulama-uyarlama gereklidir öğrenme için. Ben de bunun için derslerde sürekli tartışma soruları soruyorum. Sonunun nereye gideceği belli olmadığı için çok riskli olsa da. Veya ödevlerde hep sorulan salak tekrar soruları yerine konunun özüne inmeye çalışan uyarlama soruları soruyorum. Zor geliyor tabi onlara. Düşünmeye alışkın değiller çünkü. Tek bekledikleri, aynı basit şeyler 10 kere anlatılsın, aynı basit sorular 10 kere sorulsun, sınavlar da aynı salak sorulardan oluşsun. Bu notların nedeni de o zorlanmalar.

Trajik mi komik mi bilmiyorum, en kötü notları verip en çirkin eleştirileri (bazıları buraya yazamayağım kadar sinirimi bozuyor) yazanlardan birisi biraz evvel bir sınav sorusu için beni ara diye yazmış. Bu harekete ne demeli? Dönem içinde her ödevden önce her soruyu bana uzun uzun soran, bazılarında uzun uzun telefon eden bir oğlan bu. Ama demek ki takdir bilmek için belli bir zeka seviyesi, yani en azından aptal olmamak gerekiyor. Durumu tüm olumlu ve olumsuz yönleriyle iyi tartmak. Yoksa mesela, olumsuz bulduğunuz tek birşeye göre karar verip yargılamak da mümkün. (aptallık da bir mazeret değil).

Bütün bunları niye taktığımı da bilmiyorum. Geçen dönem başında ilk defa lisansa verildiğimde (daha önce hep lisansüstüneydi derslerim) böyle olacağını biliyordum. (Hatta daha kötüsünü bekliyordum, daha çok devamsızlık ve derslerde gürültü mesela). Ama yaşarken umursamadan yapamıyorsunuz. Tek tek tanıyorsunuz karşınızdaki insanları. Bir grup isimden bir bireye dönüşüyorlar.
Fikren bu düzeydeki hocalığı pek önemsediğimi de söyleyemem. Yani ilkokulda bir çocuğa birşey öğretmek, veya lisede ilham kaynağı olmak kutsal şeyler, ama bu düzeyde herşey not, not ki para getirecek iş, vs. oluyor. Biri bir metodu öğrenmese ne olur ki sonuçta… hiç. Ama işte yine de bu fikir geride kalıyor, anlasın diye uğraşıyorsunuz. [Aynı History Boys'ta dediği gibi "all knowledge is precious, whether or not it serves the slightest human use"]

Sonraysa Sheffield Cutler Lisesinin entellektüel öğrencilerine bakıyorum, ve imreniyorum. Düzey farkına. Soykırımı tartışırken biri diyor ki mesela, “anlaşılırsa, mazur da görülebilir” (”if it can be explained, it can be explained away” - hatta “tout comprendre c’est tout pardonner” diye ekliyor bir diğeri). Bazı konularda gerçekten böyle. O kadar korkunç oluyor ki karşınızdaki durum, anlamayı reddetmek gerek.
Ben de bazı öğrencileri anlamayı reddediyorum.

Keyfimi değiştirmek için de sahne alan iki öğrencinin pek başarılı Brief Encounter sahnesine atlıyorum.

h1

bu ülkeyi takdimimdir

7 Mayıs, 2008

43 öğrencim vardı bu dönem. Şimdi TR’de 43 kişilik bir sınıfta ve sıradan bir bölüm dersinde olsanız ne olur? Bunların 3-4′i ile yakın sayılırsınız. Sürekli birşeyler konuşur, dışarıda birşeyler yaparsınız, o gün hayatınızda dönenleri bilirler. Beraber oturursunuz. Başka bir 8-10′u ile aranız iyi olur. Futbol, müzik gibi ortak konularınız vardır, her karşılaştığınızda sohbet edersiniz. Sonraki bir 10′u gördükçe lafataşırsınız, çok durup konuşmazsınız, ama gülümsersiniz, arada kafeteryada aynı masada oturursunuz. Sonraki 10′luk grupla farklı taraflardansınızdır, selamlaşırsınız sadece. Sona kalan 8-10′luk grupla hoşlaşmazsınız, selamlaşmazsınız. Tanımadığınız, kim olduğunu bilmediğiniz (yeni, transfer, vs.) 2-3 kişi de olur.

Ya, bu sınıfta? Çoğunluğun 1 yakın arkadaşı vardı. 2-3 de konuşabildiği kişi. O kadar.

Bir değil, birkaç kişi sınıfta kimseyi tanımadığını söyledi çeşitli gerekçelerle. Arada boşluk olduğunda, ders başlamadan mesela, bazen çıt çıkmıyordu. Arkasına dönüp konuşan, ayakta başkalarının yanında sohbet eden gibi şeyler yoktu. İlk defa, ders sınırlarını aşıp tanışın, arkadaşlık edin, böyle zevki çıkar okulun demeyi düşündüm. (Demedim, anlamazlardı).

Budur, uzaktan bakıldığında hep parti ortamı olarak görülen buranın üniversite gençliği. Çok rezalet.

h1

BOPE

4 Mayıs, 2008

Hayatın, insana birçok zaman hiçbirşey sunmazken bazen de birçok şeyi aynı günlere denk getirmesi haksızlık değil mi?
Geçen hafta birgün Duman konseri vardı. Aynı gün, bir süredir aklımda olan Zakir Hussein konseri. Gerçi onun kararı baştan verilmişti sanki. Duman’ın turunu fazla para niyetli buldum. Ama o gün biraz uykusuz geçip akşam saatlerinde a bu konserler yarın di miydi, neyse geçmiş deyince ortada verecek karar da kalmamış oldu.

Dün de aynı saatlerde hem filmfestivalinde Yaşamın Kıyısında vardı hem de Wizards yılın en kritik maçlarından birine çıkıyor, yenilirse yılın son maçı. Seyredelim, maçın durumuna göre karar veririz dedim. Son çeyreğe girerken fark yemişlerdi, filme hala yetişebilirdim. Son bir şans vermek için 8-9 dk. kalana dek bekledim, birşey değişmeyince, tam filmin başlama saatinde çıktım. Evden yürüme mesafesinde bir sinema. İlk taşındığımda 4 sinema vardı yakınlarda, bu tek kalan. Hiç de gitmemiştim. En kestirmeden, karanlık bir caddeden giderken kenardan 250 kiloluk siyah bir arkadaş laf attı, ne dedi pek anlamadım. Gülümsedim. “You smiled, god bless your day” dedi. Kimse gülmemiş şimdiye dek be adamım sana. Kader gülsün bari. Kalıp tek tek değiştirsem mi acaba ülkeyi?

Sinemanın olduğunu sandığım büyük binaya geldim, 2. kata çıktım. Ama ortalıkta iyice egzotik görünümlü bir uzakdoğu restoranından başka birşey yok. Dışarıda masalar filan. İçeri girip sordum, karşı bina dediler. Çok garip, o binada afişler gördüğüme eminim sanki. Yok, afiş değil de sinemanın ismini. Ama bir an düşünseydim, sinemanın isminde geçen binanın karşı bina olduğunu bilmem gerekirdi. Garip. Belki taşınmıştır. Gerçi sinema dükkan değil ki kolayca taşınsın.

Girdim, 15 dk. geçiyor. Bir bilet. Sıra var dediler. Bekleyenler var, ama meğer bilet kalmamış, onlar belki niyetine bekliyormuş, ama almayacaklarmış. İyi, ben zaten daha çok birilerine, mesela geçen dönem garip bir şekilde tanışamadığım çifte filan rastlarım diye gelmiştim. Aynı tempo ile ev. Henüz bitmiş, fark yemiş Wizards’ımız.

¼ ½ ¾

Bugün çifte seçenek yoktu. Tek alternatif Elite Squad. Bilet biter belki diye erkenden gitmiştim. Patti Smith’den sonra başka birşeye gitmemiştim, bari bunu kaçırmayalım.

Büyük salon. Geç de başlayınca tam doldu. Yanımı boş tutmak için koyduğum çantamı bile almak zorunda kaldım son anda birileri gelince. Üff püff. Hiç sevmiyorum salon dopdolu olunca. Görmemekten değil, sesten. Popcorn’a çok takmamak niyetindeydim, ama yanımdaki geç gelen çift fısır fısır konuşuyordu arada. Arkamda da yine geç gelen sarışın aptal kategorisinden iki kız bayağı sesli konuşuyordu. Bu noktada en güzeli, filmin gücü ile herkesi susturması olur. Film de susturacak filmdi gerçekten. Hem heyecanlı hem şiddetli. Ama bunlar yine de akıllanacak gibi değil. Öyle ortamlarda kaçmam gerek gibi hissediyorum, küçük bir koltuğa sıkıştırılmışsın filan. Film de bırakılacak gibi değil. Kalktım, geçerken ayaklara basıp sıradan çıktım. Hiç yer yok, zaten yer aramıyorum.

Tek katlı, yukarı doğru hafif yükselen bir salon. Ortadan bir koridor ile ikiye ayrılmış. O koridorun en arkasında yere çömelmiş bir kadın vardı, kapıda bilet kesen gönüllü. Birara onun yanında durup sonra ortaya yürüyüp salonun en ortasında yere oturdum. Herkesin ortasında koridorda tek başıma.

Diğeri nasıl bir kıstırılmışlık hissi ise bu da o kadar özgür. Birgün bir mevkim olsa bile en önemli prensibim yine böyle yere oturan biri olmak olacak.

Elite Squad: Ne zaman bir filmin Rio’nun farfella’larında geçtiğini duysam TanrıKent’ten sonra ne gereksiz diyorum. Ama bu çok sağlam, bayağı iyi bir filmdi. TanrıKent, içerden gösterirken bu polis bakış açısı. (BOPE isimli özel bir polis kuvvetinin).

Brezilya’da gişe rekortmeniymiş film. Anlattıklarına benzer bir hikayesi var bunun da. Daha gösterime girmeden 3 ay önce birçok kişi kopya dvd’lerden seyretmiş. Altyazıları yapan firmadan çalınmış-veya sızdırılmış. 3 milyon kişinin kopyalardan seyrettiği düşünülüyormuş, sinemada seyreden ise 2.4 milyon. Bununla bile yılın en çok seyredilen filmi olmuş.

Aynı TanrıKent’teki gibi hikayenin özü neredeyse tamamen gerçek (mesela filmden sıçramış gibi duran yukarıdaki kare filmden değil). Aynı TanrıKent’te olduğu gibi -hikayenin gerektirdiği üzere- çok şiddet dolu. Sadece onun kadar özel değil belki.

h1

dün işte sıradan bir gündü. tam geceyarısında patti smith’in elini sıkıyordum

27 Nisan, 2008

Aynen neyzen’in dediği gibi, bazen hayat seni bırakmıyor. (yalnız o bırakmadığı benim).

Yıllardır dinlediğim radyo kanalında Patti Smith konuk. Akşama filmfestivalinde belgeseli varmış. Kendisi de konuk. Tarihi Lincoln Theatre diye bir yerde. Gidelim mi? Film güzel olmayacak, hiç çıkasım da yok. Ama Lincoln Theatre, Lincoln’ın vurulduğu tiyatro -görmüş oluruz (iyi de uydurmuşum, o tabi ki Ford Theatre, bunu hiç duymamıştım), hem kadın kendisi gelecekmiş. Gidelim.

U Street’teymiş tiyatro. Barlar mekanı. Zamanın caz muhiti. Duke Ellington’ın kulübü. Safi siyahtı ve pek tekin değildi. Son 2 yılda hızla değişmiş. Hiç gitmemiştim oralara. Dışarıda oturulan kafeler filan, çok garip. Metro çıkışı karşısı tiyatro, bilet var, iyi, oradan evarkadaşımın bahsedip durduğu kitapçı, kafe, kültürevi BestBoys & Poets’i görelim, birşey yiyelim. Ama karşıdan gelen bu kız ne hoş. Ama tiyatronun önündeki kalabalıkta kaybolur bir anda. Neyse, bir sandviçten sonra belki içerde rastlarız.

Filmden önce sahnede kısacık Patti Smith. Kalırsanız filmden sonra belki 1-2 şarkı söylerim. Belgesel. Vasat. Beat generation, Allen Ginsberg, Burroughs, Sam Shepard, Michael Stipe, hatta Thom Yorke; son 10-15 yılına damgasını vuran kayıpları, kardeşi ve iki çocuğunun babası, konserlere ara, Bob Dylan; şiir, şair mezarları; dağınık, varlıklı gibi değil, ama sanki bir yerden bir kereliğine para gelmiş gibi bir hippi hayatı, politik aktiviteler. 11 yıl kadının peşinde bir kamera. Bush’a giydirdiği bir yerde alkışlar kopar.

Film sonrası, yönetmen ve Patti Smith. Alaycı, rahat, kendi olma sorunu olmayan biri. Biraz soru-cevap, sonra oğlunu da çağırır. Kadın şarkı söylemeyi seviyor.
Önce iki parça halindeki şu şarkı 1, şu şarkı 2. Sonra da özellikle bu şarkı.

[Konser olsa zamanı denk gelse, o kadar parasını versen, böyle göremezsin. O yüzden böyle özel organizasyonlara bayılıyorum. Buraya da aktarayım diye seyretmekten çok kaydettim gerçi -böyle şeylere pek kimsenin tıkladığı olmasa da-.]

Sahneden indi, herkes çıktı. Ben duvarlar filan ne hoş deyip resmini çekiyordum ki kadının oradan geçeceğini farkettim. Filmfestivali başkanı adamla yavaş yavaş geliyorlardı. Etraftaki 3-4 kişi yaklaştı. Bir kadın beraber resim çektirdi. Ben de hayatımda oynadığı rolü, İtalya’da bir yıla yakın hemen her gece Rai2′de gecenin bir yarısı başlayan gayet entellektüel bir kültür sanat programının, içeriğini çoğunlukla anlamasam da hem açılış hem kapanıştaki jeneriğindeki şarkıdan ve kullandıkları film görüntüsünden her seferinde etkilendiğimi; o şarkıyı, Because the Night, onun söylediğini o sırada bilmediğimi anlatmak istedim. Ama resim çektirmek isteyenlere başkaları eklenince no more photographs dedi (bu sözü geçen postta da başkası söylemişti -pis bir söz). İmza isteyenler filan, iyi davransa da bırakın beni hayranlar moduna girmeye yakındı. Yanımdan geçerken teşekkürler müziğiniz için dedim, elimi uzattım, elimi sıktı, bana baktı gülümseyerek, bir gözü sağıma bir gözü soluma bakıyordu. Anormal şaşı. Sonra da yavaşça gitti. Nefesi de çok kötü kokuyordu (bu arada yaş 62). Zaten ilk sahneye çıktığında sakız istemişti seyircilerden. Sonra da ara ara atılan sakızlardan bahsedip durmuştu.

Az sonra tiyatronun fuayesinde yanımdan geçerken bu sefer ben su içiyordum, dönüp bakmadım. Bakıldığımı hissettim, deminki hayran şimdi yüzümüze bakmıyor gibi birşey belki. Duvar resimlerinin çekildiği saate bakılırsa tamı tamına geceyarısıydı elimi sıktığında. Bunlar olunca tabi ne tiyatroda çıkışta ne metroda görmedim bahsi geçen kızı, gerisi hep aynı.
[Bir an için dünyada en yakın olduğum kişi Patti Smith'di. Sonra da işte evsizler, rezil ev arkadaşları, ve genelde kimse.]

h1

h . i . . ç

22 Nisan, 2008

Yapıştırılmış araba camı

Orta halli kasabalarda sık sık görebileceğiniz eski arabalara benzeyen bir yanım var. Çok eskiden, artık neredeyse hatırlanmayan bir zamanda kırılmış camım bantlarla yapıştırılmış duruyor.

- Kalp camdandır, bilirsin? Kırılan cam yapışır? Yapışmaaz.

Kırık bir camın iyi bir tarafı da vardır. Tekrar kolay kolay kırılmaz. Bilmiyorum, belki asıl-eski halindeki gerginliği olmadığından. Ben de eskisine göre daha zor kırılıyordum. Bunun, buradaki ruhsuz hayatla ilgili olduğunu sanıyordum bazı bazı. Diilmişşşşşşşşşşş.

Gece

Geceleri bir türlü yatamıyorum. Gelmiyor içimden. Birşeyler eksik. Tamamlanmamış. Arıyorum. Ne arıyorum, emin değilim. Eşini arayan birşeyler var içimde. Anlamlı birşeyler. Ruhumu doyuracak. Ruhumu doyuracak insanlar tanıyorum. Hergün gittikçe uzaklaşan. Sonunda boşboş ararken buluyorum kendimi. Kabulleniyorum ister istemez. İstemez.

USA

Yıllar geçtikçe buradaki günler daha iyiye gitmedi. Sanki gittikçe de kötüye gidiyor. Özellikle bu dönem hayatımda olan güzel hiçbirşeyi hatırlamıyorum. Beni sevindiren birini, bir sürprizi, bir hediyeyi, sadece özlediği için edilen bir telefonu, bir sevgi gösterisini. Doğumgünümü de bir şekilde tebrik eden bir arkadaşım bile olmadı (eski sevgililerden biri sadece).

Geçen gün bir arkadaşıma, bu dönem iyiye giden tek arkadaşıma sürekli birileriyle dışarıda oturulup içilen sahnelerle dolu idealize bir hayat betimliyordum. Konu farklı farklı yerlerden oraya gelmiş oldu iki kere. Bu o kadar da anormal birşey değil ki dedi. Banaysa o kadar anormal geliyor ki o hayat.

Geçmiş teorisi (ve ilahi adalet)

Buradaki yılların böyle rezil geçmesinin çok da kötü olmayan bir yanı var diyorum. Genel olarak zamanın kötü geçmesinin. Çünkü geçmiş oluyor. Şimdi var, şimdi püff ve yok. Çok güzel de geçmiş olsa sonuçta geçmiş olacaktı. Geleceğe kalan izleri ve direk, somut etkileri dışında bir anlamı yok belki de.

Bunu derken tabi ki biliyorum yaşananların değerini. Görmezden geliyorum. İnsanı ayakta tutanın geçmişi olduğunu kim benim kadar iyi bilebilir ki? Bazı yıllarım var ki 5 yıl boyunca anlatılabilirim.

Bu da bir tür adalet dağıtımı olabilir. Şimdiye dek iyi yaşayan ileride tadacaktır acıyı. Geçmişinde acılar olan ın da yakındır mutluluğu bulması. Ama benim diyet ödediğim yetmedi mi? Hadi ama!

Suret

İnsanlara feci şekilde inanıyorum. Tanrıya inanmak gibi birşey bu. Nadiren de olsa yeni ve güzel bir insan tanıyınca inancın tazelenmesi gibi birşey oluyor bu. Patlak düzen, parasal sistem, egoist toplum, pil halinde kültür, kaba canlılar vs. ama işte orada hala tanımadığın, naif ve çiçek gibi biri var.

Peki ya, böyle önemsediğin biri, çok kırarsa seni? Sanki “tanrım, nerede adaletin” dediğin bir gün karşına çıkıyor da “ne adaleti, ben seni diğerlerini eğlendiresin diye yarattım” diyor.

Son günler

Cumartesi, hiç kusura bakmasın, bok gibiydi. Pazar daha fena. Pazartesi okulda beni üzen öğrencilerim ve resmen sinirle ters davranan öğrencilerim oldu. Yorgun argın dönerken metroda yanında yerde oturmuş birşeyler ören bir kadın olan bir adam çigan ezgileri çalıyordu kemanla. Önüne birşeyler koyup uzaktan resmini çekerken no more photographs diye bağırdı sertçe, çalmaya devam ederken. Herşey ne kadar rezil, katlanılmaz, can sıkıcı, sinir bozucu filan derken kendimi gelecek olana hazırlıyordum belki de.

Her canlı ölümü düşünecektir

Yani, en direk, en kısa yoldan. Bunu hiç aklına getirmemiş, kendini buna hiç yakın hissetmemiş birine acımalı sanırım. Çünkü onlar direkten dönmemiş, hayat sonrasında en güzel yüzünü gösterdiğinde yeterince değerini bilememişlerdir.

Ama o anları yaşaması kolay değil tabi.

hiç

Aynı konuşmanın devamında, dışarıda birileriyle oturulup içilen filan, ben hiç kimseyle hiçbirşey yapmıyorum dedim. hiç mi dedi arkadaşım. hiç dedim. hiç’in i’leri uzadı, her yeri kapladı. O uzayıp giden i’ler ve bıçak keskinliğindeki ç’ler üzerine kompozisyonlar yazabilirim. i’ler buradan kıtanın ucuna, Patagonya’ya bir taraftan gidip diğer kıyıdan geri döndü, yukarı çıkıp Alaska’dan arada yüzmekte olan buz parçacıklarının üzerinden Sibirya’ya geçti. Rusya’dan Mongolya, sonra Arabistan (aslında bir süre lütfen kimse Arabistan demesin) yarımadası, oradan Güney Afrika derken… Domino taşı gibi dizilmişti i’ler. En soldakine minik bir dokunuş, hepsi devrildi teker teker. Düzen içinde bitmeyecekmiş gibi gelen, uzayıp giden i’leri birden dev gibi bir Ç kesti. O krater büyüklüğünde Ç bütün i’leri yuttu. Başka da söyleyecek birşey kalmadı.

250

Buranın 250. postuydu bu. Böyle olsun istemezdim. Ama kaderden kaçılmaz öyle değil mi? Bunu da başka bir vesileyle, bir pavyonda çalışan kıza nasıl aşık olacağımı anlatırken yazacaktım. Bir sonraki gün evlenecekken son gece diye arkadaşlar tarafından eğlence olsun düşüncesiyle Ankara’dan binilen arabayla habersiz götürülen bir Sincan pavyonunda, hepsi bir köşede sızıp kalmışken, kapatmaya yakın, çalışanlar etrafı süpürürken ve kötü ve sarhoş bir uvertür bulutların üstünden bıraktım ben kendimi, sonunu düşünmeden duygular sarınca beni derken masanın karşısındaki, bir şekilde orada çalışan kızla bazen konuşup bazen susarken herşey tamamlanacak, diyecektim. Ama işte, kaderden kaçılmaz, öyle değil mi?

h1

Amnezya Anestezya

19 Nisan, 2008

Dün çok uzun bir süre sonra ilk defa yaşadığımı hissettim. Önce film festivalim kapsamında gündüz Rivette’in Langeais Düşesi’ne gittim. Bir Balzac uyarlaması, hoştu. Ama tabi İstanbul’da oynamadığından (festivalde var sanırım ama farketmez) muhteşemdi ve olağanüstüydü ve büyüleciydi. Neyse, sonra tiyatroya gidecektim. Kabul edeyim, film festivali yalan oldu. Ama minik bir tiyatro festivali ışığı göründü gözüme, çünkü 3 oyunuyla Rainpan 43 diye bir grup gelmiş birkaç günlüğüne. Kısacası deli bir ikili.

1 saatten fazla vardı. Yakındaki sevdiğim bir mağazaya girdim. Daha önce aldığım, boyu kısa mı ki dediğim pantolonun uzununu buldum. Sonra kasada tuvalete gitmiş kasiyeri 10 dakika, sonra 10 dakikada bir gelmesi gereken otobüsü 20 dakika bekleyince küçük bir festival koşturmacası bile oldu.
Tam oyun saatinde tiyatroda oldum, biletim de yoktu oysa. Ama gişedeki oğlan sağolsun, toplu bilet kesti, yoksa 3′ü birden astronomik olacağından hangisini elesem diyordum. Oyun (Amnesia Curiosa), festival bitince anlatırım, tam kafama göreydi. Bitince biraz oyalandım. Çıkarken oyuncular da fuayede sohbetteydiler. Küçük tiyatroların özelliği.

Oradan metroya doğru giderken karşıma pek sevdiğim süpermarketim çıktı. Şehirde tek gitmediğim şubesi. İçerisi benim güvenli ama diğer yandan fazla seçkinci ve sıkıcı muhitime göre çok daha kaotik, hareketli (vibrant diyelim en iyisi) ve mülti-kültürel birşeyler barındırıyordu. Çilek parçalarını tattığın kasenin başında iki siyah oğlan -biri feminen görünümlü- onlardan önceki asyalı kızlara güzel miydi diye laf attılar, kızlar kıkırdadı, uzaklaştı. Sonra ben de başında ağzımıza bir yerine birsürü atarken aşık oluyorum buna dedi biri, ama unutma tek taraflı olacak dedim ben. Genç, yaşayan bir kitle vardı içeride.
Metroya kadar sokak genel olarak hareketliydi zaten. Cafeler, restoranlar, barlar. Sokakta yürüyenler vardı bir defa. Ve benim oradan olsa olsa 2. geçişim filan.

(Şu tarzda) Çok güzel bir gündü. Ama bir yandan da acıklı. Anlatabiliyor muyum?

h1

bir kuş, bir kuşun susturulması için krallığımın yarısını veririm

17 Nisan, 2008

Sıcaklık beni bu yıl feci vurdu. Her yıl Mayıs’ta iltica eden kuş, bu yıl Nisan başında buyurdu.
Ama doğal olarak merak ediyorum. Bu kuş deli mi? Niye yaşıtları derin uykudayken güneşin doğmasına saatler kala şakıyor? Ve niye tam ben uyumak üzereyken başlıyor? Benle bir derdi mi var? Varsa niye gelip açık açık söylemiyor? Sonra binlerce km.lik göç yolunda niye bir kere olsun yolunu milim farkla şaşırıp başka bir evin arkasındaki tellere konmuyor? Her yıl tekrar tekrar bunu yapmak zorunda mı? Kuşların yaşam beklentisi kaç yıldır? Bunun başka bir aleme göçme zamanı gelmemiş midir?

Arada bir ötme kesiliyor ve ben canlandırmaya başlıyorum. Belki aynı anda basmaması gereken iki tele basıp kavrulmuştur. Belki aşağıdaki bir solucana doğru alçaldığında solucanı yem olarak kullanan bir kedi… Ya da en zevklisi, kuş sakin sakin telde dururken arkasında kocaman bir gölge belirir. 10 katı başka bir kuş. Şöyle Amerikan kartalı filan. Ama maalesef az sonra o aksak 9/8′lik ritmli düzensiz şakıma tekrar başlıyor.

Belki bilmiyorsanız bizim bu kuşla geçmişimiz eskilere uzanıyor. Bizi Larry Bird tanıştırmıştı. Alan Parker’ın Birdy’sine gitmiştik ilk çıktığımızda. Şarkımızı Charlie Bird Parker çalardı. Merak edenler için en eski, en güzel günlerimiz ve daha az eski, daha az güzel günlerimiz.

h1

biz bir gün skör’le

15 Nisan, 2008

Bir arkadaşıma yazdım: “Geçti ama hala iyi hissetmiyorum. Çok uykusuzum belki ondan, çok yalnız hissediyorum, belki ondan, hala buradayım ve yapacak çok işim var, belki ondan, hala buradayım ve ev arkadaşlarının salak seslerini çekiyorum, belki ondan, gelecek için vaat eden birşey yok, belki ondan.”

Budur ruhhali. Ama arada o kadar güzel şeyler seyrediyorum ki. Mesela geçen gece skör’le istanbul’da buluşmuştuk. O istanbul’lu -orada yaşıyor-, ben değilim, gezmeye gelmişim. Bir yerden dolmuşa binmemiz gerek. Ama binmek için gelen trafiğin birkaç şeritini geçip ortada bir yerde binmemiz gerek. Çünkü en sağdaki şerit başka yöne doğru ayrılıyor filan. Bu kadar yaya düşmanı bir trafik ancak bu şehirde olur diyorum filan. Sonra biniyoruz dolmuşa, öndeki 3′lüye oturuyoruz. Az sonra boğazın yanından geçiyoruz. Küçük bir koy, hemen ilerimizde, ve deniz o kadar güzel parlıyor ki. Masmavi ve Gözkamaştıracak kadar muhteşem. Bu da ancak burada diyorum.

Sonra ilerlediğimiz yerde hemen dibimiz deniz. Yüzenler var. Hava sıcak sayılır, ve şoförün de canı var, öyle değil mi? O da boş olan sağındaki koltuğun yanındaki kapıyı açıyor ve kendini sulara bırakıyor. Dolmuş yavaş da olsa giderken. Yerine de bir arkadaşını ayarlamış. Yüzmekte olan bir şoför birazcık koşup dolmuşa yetişiyor ve aynı kapıdan atlıyor içeri. Hemen koltuğa kurulup kontrolü alıyor. Ya yetişemeseydi filan diye düşünüyorum.

Kontrolü alıyor ama hemen karşımızda yüzmekte olan bir grup var. Direksiyonu kıvıracak alan yok gibi. Gerisi daha çok düşünerek, canlandırarak. Sağa kesiyor hemen ama yetmiyor, katliam olmuyor ama iki kişi arabanın pervanelerinden yaralanıyor. Peki, biz birşey yapabilir miydik, mesela, adama hemen motoru kapat diye bağırsaydık? Motoru kapasa pervane de birden durmazdı ama yavaşlardı en azından. Biraz farkedebilirdi.

Her neyse, deniz güzeldi. Şurada olduğu gibi.

h1

sürecek

9 Nisan, 2008

Bazen, bazı hassas zamanlarda dost bildiklerin pek uzak geliyor. Şu: beni anlamıyor hiç; bu: hiçbirşeyimi yanıtlamadı uzun süredir; o: kendi derdiyle meşgul, beni dinlemiyor. Ben de bu durumda önemli zamanlarımda derdimi bir… bir… bir blog parçasına anlatıyorum.

TS- Teessüf ederim, çok alındım.
ST- Nedenmiş?
TS- Öyle demenden.
ST- Yanlış mı dedim?
TS- Yanlış diyemem. Ama ifade şeklin kırıcı.

ST- Hadi şimdi devam edelim.
TS- Hep sen ne istersen onu yapıyoruz zaten.
ST- Seni kırmak istemem. Ama diğer yandan benim iznim olmadan nasıl kırılabildiğini de anlamış değilim.
TS- Yine yaptın işte. Beni aşağılıyorsun.
ST- Sen benim bir parçamsın, seni nasıl aşağılarım ki?
TS- Parçan değil de malın gibi görüyorsun sanırım.
ST- Öyle de denilebilir. Seni ben yarattım. Senin herşeyinim ben.
TS- Ben de bir varlığım. Kendime ait bir bilincim var.
ST- Kaderin benim elimde.
TS- Bulunduğun ülkenin bireyciliği ve hiçkimsenin kimseye ait olmamasından nasibini almamışsın sen.
ST- Bireycilik dediğin gibi kimselerle ilgili, şeylerle değil. Ama tabi ki almadım, sapına kadar Anadoluluyum ben.
TS- Sapına kadarmış. Anadolu yana dönük bir yüz olsa senin geldiğin yer burnunun yukarı doğru kalkık ucu olur. Estetikli.
ST- Ya Ankara’ya ne diyeceksin? Tam göbekte.
TS- Ankara da o kafanın ortasındaki bir ur. Onu alır gibi şehirdeki tüm gri binaları havaya uçursan ülke nefes alır.
ST- Anarşist.
TS- Beni sıfatlayarak bir varlık olduğumu kabul ettin sanırım. Evet, sonuna kadar anarşizm. V for…Venezia.
ST- Cıvıdın. Kapatıyorum.
TS- Dur tamam, silme.
ST- Kendi yaptığım birşeyi nasıl silerim? Bilgisayarı kapıyorum sadece.
TS- İyi o zaman, birileri okudukça ben devam ederim. V for Vindicta.
Simon Templar- İstediğin kadar konuş ama senin o vendetta’nın sözlük karşılığı kan davası. Tam lümpen.
The Saint- Züppe.

h1

hayat bu, ben bir tane daha alayım diyemiyorsun

5 Nisan, 2008

Bu hafta iki kızı ağlattım. Diyeceksiniz ki senin için ne farkeder, toplamda ha 200, ha 202… e, haklısınız tabi.

Dersten sonra bir kızın ödev sorusuna cevap veriyordum. Soruyu anlattım. İyi de ben bunu nereden bilebilirdim dedi. Sonra da o kadar çalışıyorum, iyi alamıyorum, çok kırıyorsun, herkes beraber yapıyor, iyi alıyor diye ağlamaya başladı. Hiç sempati duymadım. Terslik hiç hoş değil. Hem kopya da bir hak değil.

O sınıfta olan bir diğeriyle sınıftan bölüme çıktık. Gelecek olan başkaları da vardı. Yolda hiç konuşmadım. O kızın da çok ters bir tavrı vardı. Bölümde sorusunu yanıtlarken gözleri doldu. A alması gerekiyormuş ama çok zorlanıyormuş. Ama en basit şeyleri bile anlamıyordu. Nasıl bir hak görüyorlarsa A almayı. Ayrıca, bu duygusal dışavurum anlarında tam bir üste çıkma çabası vardı, sinir göstermek gibi birşey.

Bir sonraki dersten sonra take home sınavda kopya çekmiş olan iki oğlanla konuştum. Biri ters şapka takan bir Amerikalı, diğeri İran asıllı Amerikalı. İlki çağırınca ben kendim yaptım demişti. Ama ikisinin de hem diğerleriyle aynı cevapları vardı hem ikisi de bir dizi garip işlem hatasını aynı şekilde yapmışlardı. Üstelik, söylemeden grup yapmıştım ve ikisi de bazı sorularda diğer grupların sayılarını kullanmışlardı. Komik de durum yani. Yapılabilecek her hatayı yapmışlardı kısacası. Gösterince, diğer oğlanla telefonda konuşmuştuklarını söyledi. Açık birşey geçmemesine çalışmış ama biraz abartmış olabilirlermiş. Bir daha çekersen sıfır alırsın, şimdilik biraz kırıyorum dedim. Bu da derslerimde şimdiye dek kopya ile ilgili yaptığım en ağır hareket (ama bir sınavda gördüğüm de en açık kopya). Aslında tabi şikayet etmem ve ceza almaları gerekirdi. Uzaklaştırma alabilirlerdi veya atılabilirlerdi de.

O gittikten sonra İranlı olan yalan söylüyor, telefon filan değil, hepsini benden geçirdi dedi. Kendisi de başkalarından almış. Sadece onlar değil, şu şu şu da çektiler, şunlar beraber yapıyor, şu henüz hiçbirşeyini kendisi yapmadı diye devam etti. Böyle gerçek anlarını çok seviyorum. Sanırım doğulular olarak genlerimizde var bu. Tamamen gerçeği söylemek, herşeyi itiraf edip kendimizi karşı tarafın vicdanına bırakmak için dayanılmaz bir içgüdü duyuyoruz. Bu, somut olarak çok riskli olsa da. Çeşitli skandallarda, mafya davalarında, skandallarda da hep böyle bu. Batılılar böyle değil. Onlar başlamışlarsa sürdürüyorlar. Menfaat meselesi.

Sınav, ödevler böyle sorunlu olunca finali sınıfta yapacağımı söyledim derste. Zaten önceden de belli birşey söylememiştim. Birkaç gün sonra bölüm başkanından bir mail geldi, beni gör diye. Tamam dedim anlaşıldı. Şikayet etmişler hemen, söz vermesine rağmen finalin tipini değiştirdi diye. Hiç şaşırmadım. Daha önce çok daha kötü vakalar görmüştüm. Çok da dert edemedim bu yüzden. Zaten hepsi yakında fani bir geçmişin parçası olacaklar. Ama bunlar tarafından yönetilecek ülke ile iş yapanların vay haline. Zaten düşüşe geçmek üzereler, o zamana dek batmamışsa ülke, bunlar batırır. Endonezya’daki, Mısır’daki, Denizli’deki işçileri etkileyecek olması dışında ekonomik durgunluk haberlerini öyle sevinçle karşılıyorum ki.

h1

FFFFF ve dünyanın bütün F’leri

31 Mart, 2008

Kendime bir iyilik yapmaya karar verdim (çok çeviri durdu bu cümle, ama diil). Önümüzdeki günleri, haftayı, belki haftaları film festivali ilan ettim. Yok, neymiş efendim, İstanbul’da dünya çapında bir Film Festivali (FF) varmış, şu kadar film oynayacakmış, beyazperdenin en güzel kadınlarından (valla da öyledir) Claudia Cardinale gelecekmiş, şu bu…

Hangi sevdiğim haber sitesini açsam festivalde kaçırılmayacak 50 film listesi, hangi blogu açsak festival biletleri… hepsi böle gözümüze gözümüze sokuyorlar. Sonra filmlere gittikçe de ballandıra ballandıra anlatacaklar. Geldim geleli yılın bu dönemi matem içinde geçiyor, siyahlar giyiyorum, kültür sanat sayfalarından sakınıyorum. Kazara bir Pasolini haberine denk gelirsem paso ağlıyorum, başka bir yerde Miyazaki diyor, gitmek istesem gidilmez ki diyorum, Fassbinder’de fessupenellah çekiyorum.

Ama bu yıl nisan’ın sonundaki kendi kıçıkırık festivalimizi beklemek yerine kendi festivalimi ilan ettim. Vizyondaki, o da yetmez televizyondaki tüm filmler benim listem. Festival 10 sinema ve 8 kültür merkezi-müzenin yaklaşık 90 salonunda oynuyor. Film sayısı artık dağıtımcı firmalar ne bahşettiyse. Süresi, keyfim sürdükçe.

Cuma gündüz 4′lü bir şeyde ilk filmime gittim. Böyle gündüz sinemaya gitmeyeli 1-2 yıl olmuştur. O da tek gösterimler filan olduğunda. Festival de akşam seanlarında oluyor çünkü.

Salona girdiğimde filmin başlamasına 15 dk. vardı. Bu cümlenin bana pek uymadığını farketmiş olmanız gerekiyor. Gitmekte olduğum sinemaya geç kaldığımı farkedince daha yakındaki bir tanesine yöneldim, o da şanseseri yarım saat erkenmiş.

Ben hep gittiğim gecenin son seanslarında toplam 20′den fazla kişi olmamasına alışkınım. Haftaiçi gündüz saatinde de kimse yoktur diyordum. Hele 15 dk. kala pek kimseyi görmeyi beklemiyordum. Oysa salon 3′te, 4′te bir doluydu. Hep de +60. O mahalle zengin mahalle, hepten beyaz. Zengin emekliler yapacak hiç işleri olmadığından çıkıp sinemaya gelmiş yarım saat erkenden. Ama sinemada başkaları cehennemdir (bu sözü ‘şoförler de okur’ diyen Ali’den duydum, arka koltuktaki Nisan’a söylüyordu).

Film başladı ama ben rahatsızdım. Sol arka köşeden bir adam acaip gürültülü popcorn yiyordu. Sinemada popcorn yiyenlerin o popcornları nefes borularına doğru gönderecek bir tim kurayım istiyorum. Sonra sağ çapraza da başka bir yaşlı adam geldi, sürekli de kıpraşıp duruyordu. Sol arkadakinin popcornu bitti, diğerinin kıpraşması bitmedi. Ben de filmin ilk yarım saatini çıkıp gitsem mi diye geçirdim. Saatin de etkisiyle tam giremedim bir türlü filme. Baştan çıkınca da paranı geri veriyorlar hatta. Ama çok güzeldi hikaye. Öyle kararsızlıkla gidemedim. Gideceğime arkaya geçeyim bari dedim, en arkadan bir arkaya oturdum. Bu sefer de projeksiyon gürültüsü vardı ama olsun.

Film, üstelik yakında size yakın bir sinemaya gelmeyeceğinden, hele festivalde filan da oynamayacağından nasıl bir zevkle izledim anlatamam. İsmini de verip ballandıra ballandıra anlatacaktım. Ama gördüm ki maalesef aynı gün TR’de de vizyona girmiş. Tüm hevesim kaçtı. Neyse, festival uzun.

h1

Hah, işte şimdi Maliye’nin istediği oldu

29 Mart, 2008

Harvard da zamana uydu 06/03/2008 (1396 kişi okudu)

AP - BOSTON - ABD’de açık görüşlülüğüyle tanınan Harvard Üniversitesi, karşı cinsle aynı yerde spor yapmanın iffet duygularını zedelediğini belirten Müslüman kadınlara yer sağlamak amacıyla bir jimnastik salonunu haftada birkaç saat erkeklere kapattı. Öğrencilerin çoğu uygulamadan memnun değil ve bazı kız öğrenciler bunun cinsiyet ayrımcılığı olduğu kanısında. Müslüman öğrencilerse uzlaşma ve başkalarının inançlarına saygı duymak gerektiğini söylüyor. Üniversite sözcüsü, çeşitli dinlere mensup öğrencilerin sıkça taleplerde bulunduğunu ve bu talepleri mümkün oldukça yerine getirdiklerini, bu amaçla Hindu ve Müslüman öğrencilerin dini ihtiyaçlarını karşılamak için onlara özel yer tahsis ettiklerini belirtiyor.

Demek Harvard maliyeden gelen geliri kesmek istememiş. Haber burada, demedi demeyin kısmı da şurrraaadaa (maliyeciler hep bostona gidiyor derken orada harvarda gittiklerini bilmiyordum tabi).

[Bu arada ben hiç de Harvard'ı açık görüşlü bilmiyorum. Öyle bilindiğini de sanmıyorum. Bilakis, Yale, Princeton gibileriyle beraber buranın tutucu ve kibirli Oxbridge'ini (oxford-cambr.) oluşturur Harfırd.]

h1

Plastik Dünyamız

27 Mart, 2008

Gündelik ve kısır yerel çekişmelerden bıktıysanız:

§ Perulu yerliler kendi Amazon ormanlarında petrol çıkarıp kirletip giden Amerikan şirketini Los Angeles mahkemesinde dava etmişler.

Darısı İzniklilere ve Cargill’e olsa.

§ Amerika’daki balarısı popülasyonu 2007 içinde %30 azalmış. Önceki yıl da bir öncekine göre azalmış. Nedeni araştırılırken benim seyrettiğim haberde arıların doğadaki etkisini anlatıyordu muhabir markette ürünleri dolaşıp. Tüm meyva ağaçları, badem, fındık, fıstık ağaçlarının polenlerini dağıtmalarından, otlak hayvanlarının otladığı alanları da polenleyen arılar.

Bizim akp’li güngörmüş, tecrübeli, bilge (koskoca milletvekili olduğuna göre tabi öyledir) muğla milletvekilimiz ne diyordu geçen gün maden aramaları ve kesilecek ağaçlar, zarar görecek arıcılık hakkında?

§ Plastik kelimesini sıfat olarak orada burada kullanmayı pek seviyorum. Ama şimdi geçecek olan, isim olan, bildiğimiz plastik.
Pasifik’in ortasındaki -adı da pek nüktedan- Midway adasındaki milyonlarca albatrosun her birinin midesinde plastik birşeyler varmış. Ada zaten denizden taşınanlarla plastik bir çöplüğe dönmüş. Günlük halinde anlatıyor bbc muhabiri. Şu da sevimli videosu.

§ Angola’da karamayını güzellik yarışması düzenleniyormuş. Katılanlar karamayınlarından yaralanan sakat kalan kızlar. Dünyanın 20. yüzyıldaki en büyük suçlarından birine dikkat çekmenin en güzel yollarından biri.

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Azıcık da içaçıcı haberler:

§ İtalya’da marketlerde kasiyerleri hipnotize edip soyan bir adam varmış. Meslek sürekli gelişiyor, teknolojiyi yakalamak lazım.

§ DB Cooper diye birini duymuş muydunuz? Ben de duymamıştım. Bu adam, daha doğrusu bu isim bir efsaneymiş meğer. 71′de bir uçak kaçırıp 200,000 dolarla mükemmel bir kaçış gerçekleştirmiş. Adamla ilgili aylarca süren araştırmalar sonuç vermemiş. Ama geçen gün inmiş olabileceği yerde onun olabilecek bir paraşüt bulmuş çocuklar. 37 yıl sonra ilk ipucu. Böyle adama saygı duyulur. (Bu adam kendine özel bir postu hakediyor).

h1

Vanessa Redrave ve arkadaş kelimesinin barındırdıkları

22 Mart, 2008

Ben bu filmi daha önce görmüştüm sanki. Ama bu bulanıklığa bakılırsa yeterince keyfine varamamışım. Bazen, sürükleyici birşey istediği zaman yumuşak ve güzel birşeyin yeterince değerini bilemiyor insan (aynısı, karşı cins için de geçerli).

Vanessa Redgrave 80′lerin ortasında, bir kasabada sevilen, orta yaşlı bir edebiyat öğretmeni. Bir akşam dostlarını yalnız yaşadığı köy evine yemeğe çağırır. İki çift, Judi Dench, Ian Holm; Tom Wilkinson ve Marjorie Yates (tanımıyorum). Kapıda onlara yabancı bir adam da katılır. Onlar Redgrave’in arkadaşı sanar, o da gelenlerin. Yemekte çeşitli konular geçer, mesela birara Ian Holm “bu kadın (Thatcher olmalı) kesin geçmişinde olan birşeyden intikam alıyor” diye anlatır. Genç yabancı adam (o da Notting Hill’deki Charles’ın (Hü Grant) arkadaşlarından biri, sakat kadınla evli olan) fazla konuşmaz.

Sonraki gün tekrar gelir adam Vanessa Redgrave’in evine. Kimseyi tanımadan yemeğe katıldığını anlatır. Regrave şaşırmışken cebinden bir silah çıkarır ve intihar eder.

Sonrası bu olay üzerinedir. Şoku atlatmaya çalışan Redgrave ve yanında olmaya çalışan arkadaşları, geçmişinde sevdiği adamla olan trajik hikayeleri, olaya aklını takmış olan dedektif. Bir de cenazeden sonra Redgrave’i ziyaret eden ve gitmeyen, intihar eden genç adamın obsesif biçimde takıldığı umursamaz tavırlı bir kız. Ona niye takıldığını anlıyorum, o kızda öyle birşeyler var, der Redgrave.

Bir sahnede Judi Dench ve kocası Ian Holm ziyarete gelirler Regrave’i olaydan sonraki gün. Gazeteli birşey geçer, getirmelerini beklemiştir sanırım Redgrave, “gazete yoktu, bugün grevdelermiş” der Judi Dench. Kocasının koltuğunun altındaki gazeteyi görür Redgrave. Ben de filmlerde en çok bundan hoşlanırım.

İşte o Notting Hill’de de en hoş olan, Julia Roberts’ın Charles’a ilan-ı aşk etmesinden çok, Charles’ın bunu arkadaşlarına anlattığı sahne değil midir? (zaten anlatılmayacak olsa ne anlamı kalır?). -Biraz evvel rastladığım o sahnede- Charles ona hayır dedikten ve Julia Roberts gittikten sonra arkadaşlarını aramıştır, hepsi, 6’sı birden toplanırlar hemen. Ona doğru yapmışsın demeye çalışırlar, inanmasalar da. Julia Roberts’ın getirdiği Chagal da orada durur.

P. Mağden de buna benzer birşeylerden bahsediyordu geçen gün (en anlamlı yazılarından birinde): “Hayatınıza yeni ve lüzumsuz insanlar dadanıyor. Ortak geçmişiniz ve hiçbir şeyiniz olmayan insanlar. Sizi tanımayan; tanımasına imkân ve ihtimal olmayan insanlar. Bence bir insanın hayatına ‘bir yaştan sonra’ yeni insan girmesi, inanılmaz güç. Bir kere yeni insana açık değilsin. Hikâyen çok uzun. Hangi parçasını ele versen, diğerlerinde gizlisin. Benim hayatımın eksenini 7 yaşından 17 yaşına kadar tanıştığım kadın arkadaşlarım oluşturuyor. Onlar benim ruhumun içini dışını bilir. Ben ne dediğimde ne kastediyorum, bilirler ezbere. Ben onları bilirim: Avucumun içi gibi.”
O zaman ne kötü.

Ayrıca, filmden: “yalnız yalnızı tanır”,
“yalnız hissetmek istemiyorsan evlenme”.

h1

Of, ateşin 97. Araba olsan bir süre motoru açmamak gerekirdi

19 Mart, 2008

Mail gönderiyorum, gmail’de hemen sonrasında 1 saat önce gönderdin diyor. Veya okul adresinden gönderince 00:40 diyor, oysa saat 01:40 değil mi? Bilgisayarın saati de 00:40 gösteriyor. Yoksa ben mi yanılıyorum, atomik saat ne diyor diye kontrol ediyorum her seferinde. Yani, saatler değişiyor, ben evdeki 10 saati düzeltiyorum, mail sistemlerinin, microsoft’un server’ları habersiz.

Burada 1 hafta geç ileri alınırdı aslında. Bir haftalığına 8 saate çıkardı TR ile fark (aramız açılırdı). Her saat değişiminde başıma gelen garip olaylar o sırada da sürerdi. Bir keresinde saat 22:30 diye aradığım biri (tamam, bir sevgili) saat geç oldu diye kızmıştı. Konuşmanın sonunda orada 1 hafta önce ileri alındığını anlamıştık. Ben nereden bileyim…

Geçen yıl bir kampanya açıp bu sefer mart başına aldılar. Ama niye uygar dünya ile aynı zamana değil? Nasıl tüm dünyacak aynı Greenwich saatini kullanıyoruz, yani Meksika ile saat farkımız 4 saat 43 dakika 14 saniye, İrlanda ile 2 saat 21 dakika 9 saniye değil,beklersin ki bu yaz/kış saati uygulaması da bir uluslararası standartlar enstitüsünce belirlensin.

Nerdee? Neyimiz düzgün ki bu olsun. Beni en deli eden herhalde kağıt boyutları olmuştu. Şimdi A4 evrensel bir boyut değil midir yani? Uygar dünya, şunun şurasında printer üreticileri bir elin parmaklarını geçmezken nasıl olur da kağıt boyutunda anlaşamaz? Prizimiz farklı, bir tarafta aldığın aleti diğer tarafta takamazsın. Ucuna değiştirecek özel priz alsan, voltajlar farklı, yakarsın uyumlu değilse bobinleri.

En önemlisi tabi, nonmetric bir sistem kullanıyor oluşumuz. Bir pound, kaç ounce, alışveriş yapanların %90′ının bilmediğine eminim (16). Bir de fluid ounce var. Bir galon’un kaçta kaçı, ben de bilmiyorum. Bir pint işte şöyle bir sürahi kadar birşey, ama ne kadar? Sonra, Fahrenheit’ın torpili yüksek yerden mi? Niye su 32 derecede donuyor, 212 derecede kaynıyor? Ayakkabılar, gömlekler, pantolonlar, ceketler, bir bedende de standart olsa.

Anglosakson dünya işte. Yüzyılın ortasına dek İngilizler, sonrasında da Amerikalılar kendini dünyanın efendisi gördüğünden hep bunlar. Ben mi uyacağım, onlar bana uysun diyorlar. Keçi veya salak inadı.

Off. Neyse, ben bu sıkıcı günlerde ilk yıldönümünde geçen yılki gerçekdışı yolculuğumu hatırlayayım. Eski Habana’nın yoksul bir evinde geçen fantastik düğün macerası bir cumartesi akşamıydı. Sonra kendime gelmeye çalıştığım pazar sabahı aynı zamanda kalmakta olduğum ve pek rahat koşulları olmayan pansiyonu (casa particulare) değiştirmem gerekiyordu. Evin salonunda masada geç bir kahvaltı ederken sevgili evsahibesi (kimya doktorası olan, emekli, ama evini pansiyon yapmak zorunda olan) Nora’nın altın kızlardaki anneyi andıran annesi de orada televizyon seyrediyordu. Televizyonun köşesinde saat yoktu da saatbaşı saati gösterip kısa bir haberler oldu belki. Öylece gördüm ki ben 12 sanırken saat 1′i gösteriyordu. Mart ayı ve pazar sabahı. Yoksa saatler ileri mi alındı ki gibi birşey sordum, biraz İngilizce bilen Nora’ya. Ama cin gibi annesi atlayıp el işaretleriyle anlattı, saat değişikliğini. Demek o olaylı gecede bir de saatler ileri alınmıştı. Ondan önce de 3-4 yıl değiştirmemişler saatleri.

Peki, televizyonda ne oynuyordu? Düşünsem merak ederdim, ne tip programları var diye. Oysa ekrandaki yüzü tanıyordum. Dr. House! Kübada televizyonda Dr. House oynuyordu. Ondan önce de Jack Nicholson’ın köpek terbiyecisi olduğu Man Trouble vardı. Bir de ambargo var derler.

Nora ve annesi. ocak2-2900.jpg

Sokağın karşısındaki bina. ocak2-2891.jpg

Zamanında nezih bir mahalleymiş. ocak2-2890.jpg

Artık pek değildi. ocak2-2889.jpg

Binadan bir detay. ocak2-2880.jpg

(elemtere fişş.)

h1

Koca Çınar’ın Sotiz’e yolüstü karaladığıdır

13 Mart, 2008

S: - sizden defterime hatıra birkaç kelime yazmanızı istesem çok mu yersiz olur acaba?

YK (yapı kredi): - yavaş konuş yavrum, dur da anlayayım ne dediğini.

S:- şey diyordum, ne olur benim için şuraya bir şeyler karalasanız?

YK (yekta kopan): - hehehe, zaten yazdım yazabildiğim kadar bunca zaman, sevmem ben öyle şeyler.

YK (yakup kadri): - (saçını okşar) Ama madem çıkmışsın karşıma, seni mi kırcam be kız, ver bakalım, bu da ilk olsun:

Dersin ki Asyanın bozkırından çadırlarını alıp, atlarına binip, devesini, koyununu, keçisini, malını toplayıp Anadoluya bir periler kavmi geldi. Her biri bir taşa dokundu, nakış oldu. Tuttuğu taş nakış oldu. Sonra kümbet oldu, cami, tımarhane, kervansaray, han oldu… Perilerden biri de burada karşıma çıktı, bana bir defter uzattı.”

h1

su değil aslında, sultan

9 Mart, 2008

Geçen akşam Katie Holmes’un yan bir rolde olduğu bir film seyrettim (Go!). Küçük, kara birşey o zaman, ama o olduğunu farkedince baktım, ilk filmi Ice Storm’dan 2 sonraki filmiymiş, Dawson’s Creek’i çekmeye başladıktan sonra. Ice Storm’da onu hayal meyal hatırlıyorum, ama filmi nasıl seyrettiğim çok net. Oradaki, oğlanın geç saatteki  son trenekoştur koştur son anda yetiştiği sahne çok hoşuma gitmişti, benim de benzer onlarca anım olduğundan. Ayrıca, gecenin o yalnızlık, boşluk, sessizliği arasındaseni gideceğin yere götürecek medeniyetle aranızdaki o saat anlaşmasının ilginçliği -hep yakalar beni-.

Filmden gecenin bir vakti, yalnız başıma döndüğümü hatırlıyorum da bunun hangi şehirde olduğunu bayağı bir düşündüm. Vizyona giriş tarihlerine baktım, TR’de 27 Şubat 98. 10 yıl olmuş. Ama hayır, ondan birkaç ay önce başka bir şehirde, başka bir ülkede gitmiştim ben, muhtemelen aynen öyle son trenle, belki aynı şekilde koştur koştur yetişerek dönmüştüm.

Sonraki yıl oradan dönmüş, sonraki yıllarda da ilgiyle Dawson’s Creek seyreden bir sevgilim olmuştu. Ben de arada seyrederdim o diziyi. Oğlanın ikinci kattaki odasına ağaçtan tırmanırpencereden girerdi Katie Holmes. Bebek yüzlüydü de bir gözü kayardı, ağzı yamuktu.

Arada geçen 10 yılda Katie Holmes 5 yıl o diziyi yaptı, sonra iyi birkaç film çevirdi, Tom Cruise’u kaptı, çocuk doğurdu, Beckham’larla birbirlerine oturmaya gider oldular. O sevgilim -sonradan çok memnun olmasa da- istediği, girmesi cefalı işe kavuştu, evlendi (hani) (ve öncesinde sık sık arardı, bir süredir kayıp, doğumgünümü de atladı, belki şimdi de bebek bekliyordur).

Peki bu zaman diliminde, ya sen ne yaptın mösyö? Ne balta ne sap, öncesinde yaşadığın mutluluğun 100′de birini yaşamadın, öncesinde bildiğinin 10′da birini öğrendin mi, meçhul. Şimdi de Dawson’s Creek’in yerli versiyonunu seyrediyorsun, nerdeyse oradaki bi kıza gönül vereceksin. Yarın doğacak bebekler büyür, sen büyümezsin.