Şu sahne Kuzeyde Bir Yer’de (özden’e özel not: haftaiçi her gece tnt’de, ama çoğunlukla çok geç saatlerde) geçiyor:
- Kasabanın, hayal dünyasına ait gibi görünen, pür anlamında saf, uzun saçlı radyo programcısı (dj demek ona aşağılama gibi olur) Chris, yolda kamyonetiyle bir köpeğe çarpar. Hemen doktor Fleischman’a getirir, ama köpek çoktan ölmüştür. Tasmasındaki adrese gidip kapıyı çalar. Bir adam açar. Adama merhabalar, ben köpeğinizi öldürdüm der. Adam benim köpeğim yok ki der. Ama hikaye gizeme bağlanmaz, o adam oraya sadece tamirat için gelmiştir, evde akademik çalışmalar yapan bir kız kalmaktadır. Kız Chris konuşmaya başlamadan ona yaptıklarını anlatır. Pi sayısının gizemi ile ilgileniyordur, onun uzayan rakamları arasında bir seri yakalamaya çalışıyordur. Sonra Chris köpeğini öldürdüğünü söylediğinde üzülür ama çok yumuşak karşılar.
Chris, sonraki gün kızın diğer köpekleri için küçük hediyeler getirir. O sırada, dayanamaz ve kıza ondan hoşlandığını söyler, birbirimizi görmemiz mümkün mü sence diye sorar. Peki, kız ne yapar? Bilmem ki, neden olmasın der. Sonra, Chris, kız aceleyle üniversiteye gitmek için çıktığında hayvanları ben beslerim der. Muhabbet kuşuna yemini verdikten sonra kuş anında ölür. Chris de kasabadan kuşun aynısını bulup alır, kız anlamaz. Ama sonra dayanamayıp söyler Chris. Bu böyle mi sürecek, yani sürekli birşeylerimi mi öldüreceksin der kız. Sonra, onun bir karşılık almasının, bu ilişki için tek yol olduğunda anlaşırlar. Ama benim evcil hayvanım yok der Chris. Sonra ikisi de Chris’in gözü gibi baktığı, orijinal parçalarını tek tek kendisinin bir araya getirdiği motorsikletine bakarlar. Sonraki sahnede motorsikleti uçurumdan aşağı attıktan sonra şimdi nasıl hissediyorsun diye sorar Chris. Daha iyi der kız.
- Bu sahne de ODTÜ’de geçti: Akşam karanlığı ve yağmur altında şemsiyeyle yürüyordum. Önümde de iki kız vardı, ikisi de şemsiyesiz. İki de bir de dönüp bana bakıyorlardı. Ben de isterseniz size de tutayım şemsiyeyi, çok baktınız da dedim. Yok, dediler, güldüler. Sonra ikisi ayrıldı, biri arka yoldaki durakta durdu (mühendisliklerden gelip fizik, matematik, sosyal bilimlerin arkasında geçip hazırlığa doğru giden arka yol). Onu görünce dolmuşa oradan bineyim bari dedim, esas durağa yürüyeceğime. Bu sırada da Kızılay burada duruyor mu, eskiden buradan bir tek Ulus’a binilirdi, Kızılay hep dolu geçerdi diye sormaya başladım ona. Hemen sonra dolmuş geldi, bindik. Arkası bomboştu, o 4′lünün orta tarafına oturdu, ben de ayıp olmasın diye kenara değil, ortaya oturdum. Konuşmaya devam ediyorduk, bölümlerden filan. Benim kadar o da konuşuyordu.
Sonra para vermek için kalktım ben, artık öyle yapan çok oluyor ve sinir oluyorum ben, dolmuş dediğin şeyde elden uzatılır bu, ama önümüze uzatacak kimse yoktu. Neyse, ben dönerken kız da köşeye doğru çekiliyordu. Yuh dedim. Ters geldi bana hareket. O ana dek düzgün yüzüne bile bakmamıştım. Biraz zaman daha geçti, yanımıza binen kimse olmadı, orada yanı da boştu, ama o kalktı, önümüzdeki tekliye oturdu. O zaman da oha, yok artık dedim, neredeyse dışımdan. Tersliğin bu kadarı.

[Maggie'yi izledikten sonra gel de dünya üzerinde başka bir kızı beğen].
Türk kızları anormal derecede paranoyak. ODTÜ uluslararasında master yapanı da böyle, okumamışı da (hatta ilki daha berbat). Çok rahat araştırılabilecek birşey söyleyeyim: Feysbuk kullanmam, sevdiğim birşey olmadığından da bahsetmiştim. Ama İtalya’daki tiyatro festivali için kaydolduğum bir profilim vesilesiyle oradan gördüklerim var, ve zaten artık çok kaçınamıyorsun o siteden, o-bu vesiyleyle önüne çıkıyor, gözüne çarpıyor: sadece çok sosyal İtalyan’lar değil, herhangi bir batılı ülkede kızların bilgilerini, resimlerini paylaşma oranı %50 civarı ve genelde üstündeyse Türkler’de %10 değil.
Buna kabul edebileceğim tek eleştiri-düzeltme, paranoyak olanın sadece kızlar değil, her iki cinsiyet, yani tüm toplum olduğu olabilir. Çünkü tabi ki o kadar dikkat etmedim ama oğlan kısmında da oranlar çok farklı olmayabilir (ama yine de yabancı-Türk ayrımı kesin kızlara göre daha azdır).
- Dün gece izlediğim bölümde, Chris’in, yılın en karanlık gecesini ışıklandırdığı büyülü sahneyle bitireyim.








Düşene gülme, sızım sızım sızlar
27 Ocak, 2012Liseyi yerlerde, sürünerek geçirdim. Mecazi olarak değil (tersine, çok güzeldi lise), gerçek anlamında. Birçok zaman yerde olurdum. Şimdi nasıl olurdu, durumlar nasıl gelişirdi anlatmak güç, ama yere düşmekten hiç çekinmezdim. Bazen çeşitli oyunlar, sportif faaliyetler, denge denemeleri: mesela etüdde sandalyede otururken sandalyenin çeşitli ayakları üzerinde durma denemeleri -bazılarında direk kendini arkaya bırakış. Birçok grup resmi sırasında da kendimi yerde bulurdum. Sınıfçak enerjimiz boldu.
Kaleciliğin de çok payı var tabi. Uçmaktan, yerden yere atlamaktan çekinmeyen bir kaleciydim. Betonda bile. Hepsinin etkisiyle kedi dedikleri bir dönem olmuştu.
Bu akşam topallayarak eve dönerken bunu düşündüm. Bu düşüşü o zamanlar yaşasam böyle mi olurdum acaba sonrasında, çünkü bir keresinde merdivenlerden düşmüştüm de sonra birşey olmamış gibi kalkmıştım.
Tansaş’a gitmiştim eve giderken. Dönerken pek denemediğim deniz tarafında otobüse bineyim dedim (biraz sohbetimizin olduğu bir çalışanla aynı anda çıktık, onun gittiği tarafa gittim, sonra yönlerimiz ayrıldı). Karanlıkça bir bölge, kaldırımları da dar ve düzensiz. Bir an kaldırımın ya kenarına bastım veya kaydım. Böyle şeyler olur da sonraki adımda toparlarsınız, az kalsın düşüyordum dersiniz. Ben sonraki adımda da toparlayamadım, bir sonrakinden sonra da uçtum. 2 elimde de torba vardı, tutunamadım, anlatamayacağım şiddette bir düşüş oldu. Bir süre de düştüğüm durumdan kıpırdayamadım. Garip bir şekilde düşmüştüm. Dizimi çarpmıştım, ve o dizim kıvrık, kaldırımın kenarındaki su birikintisini içindeydi, parmağımı da kötü çarpmıştım, torbalar tabi bir taraflara uçmuştu, içlerinde yoğurt, sütler, yumurtalar duruyordu ama.
Etrafta kimse yoktu. Arkadaki apartman tümden insin, beni kuş gibi kaldırıp evime bıraksın istedim. Kimse gelmedi. Hiç alışık olmadığım bir süre kıpırdayamadıktan sonra doğruldum. Sonra da bir süre ayağa kalkamadan yerde oturup hasar tesbiti yaptım. Kırık vardır sanmıştım, yoktu galiba. Sonra zar zor hemen ilerideki durağa geldim, duraktakiler garip garip baktı. Otobüs, 2 durak zaten ev, topallayarak girdim eve. Çok kötü düştüm dedim anneme. Girerken merdivenden inen birileri vardı. Mehmet’i tanımadın mı, selam verseydin, dedi annem. Ne Mehmet’i anne ya dedim. Biraz sonra pantalonu çıkardığımda diz kapağının üzerinde deri kalmamıştı, o görüntünün televizyonda gösterilebileceğine emin değilim.
Tendürdiyot-büyük acı (yakmayanına rağmen), bant. Büyük kare tipli bantlar var ya, bulamadım evde, küçüklerinden 7 tane anca yetti. Şimdi acısı geçti, çok tatlı bir sızısı var, cidden hoşuma gitti o sızı. Ama o bantları nasıl çıkaracağım diye endişeliyim.
____________________
Şimdi hatırladım, Sezen de aynı bu sızı gibi tatlı tatlı ve sakin sakin söylüyordu Sızı’yı. Daha önce bahsetmiştim şarkıdan, ama tekrar tekrar hatırlansa yeridir & hakkıdır.
no comment, sokak, tam.buesnada, şa'kı kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;