Mayıs, 2006 için Arşiv

h1

Martin Guerre’in Dönüşü, Bir Doku

31 Mayıs, 2006

Yaklaşık Altınoluk-Ayvalık civarlarında herhalde, denizin karayla buluştuğu yere varıyor pencereden görüntü ve İzmir’e kadar sürüyor Ege manzarası. Düzgün siteler, koylar, limanlar, bazen sert kayalıklar, burunlar, ilerleyen geri gelen kara, ilerlerde irili ufaklı, Türk Yunan adalar, ada gibi görünen oysa ileriden karaya bağlı uzantılar. Arada da lacivert birşey. Dümdüz, yukardan. Pürüzsüz, kadife gibi. İzmir’e doğru alçaldıkça hafiften buruşuyor. Eskiden manifaturacılarda tezgahın arkasındaki satıcının kumaş topunu önünüze açtığı sahnede kumaşın hafif dalgalanması gibi. Çizgili değil düz kadifenin dokusu meydana çıkıyor yakından baktıkça. Sonra arada belirip kaybolan beyazlıklar. Onlara da koyu kumaşa dökülen kepek mi desek?

Denizin ortasında duruyor gibi görünen ama herhalde hızımıza erişemeyen küçük bir tekne. Hop diye orda olmak istiyorum. Neden olmasın, denize iniş yapmıyor mu bu alet? Ne ayıp. O kadar para veriyorsunuz, alırken buna dikkat etmediniz mi? Ben cidden birgün uçakla denize iniş yapmak istiyorum. Hele o inişi yapan ben olsam. Tamam, birer birer isteyelim.

h1

II. a. LİTERATÜR

29 Mayıs, 2006

Bu bir makale olsa abstract-özet, giriş ve literatür diye giderdi. İlk yazı bu bloğun özeti olarak görülebilir herhalde. Hoşgeldiniz derken de giriş yapmış olayım. Gelsin sıra literatüre. Bir bloğun literatürü de olsa olsa diğer bloglar olur. Ben neler okuyorum, kimlerden feyz aldım, tek tek bahsedeyim. Hepsi dili başarılı, bazılarının estetiği de çok hoş.
Aylar boyunca kapalı bir çevrede yazdıktan sonra 3 ay kadar önce birden çok blogla tanışmıştım. Bir süre öyle dağılmış bir şekilde çok sayıda bloğu izlerken sonra toparlayıp izleme sıklığına göre ayırmıştım. Bunlar ‘Şu arabayı izle’ dosyasındakiler, kaydedilme sıralarına göre ve kendileriyle ilgili bir planım varsa onu da içererek:

1. Sothyz: Uçarı, keyifli, cıvıl cıvıl. Sayfanın verdiği hisler. Bir süredir yoktu, artık buradan ne editörler, ne yazı işleri müdürleri girecek bloğuna, umarım düzenli yazar.
Birgün bir oyunda Jackson 5 saçımı takıp önüne oturacağım ve çok heyecanlı bir sahnede birden Sothyz diye döneceğim. Cif likit jel melodisiyle söylemek isterdim bunu ama bilmem iki hecede mümkün olur mu…

2. Ligeia: Kalemini Errol Flynn’in kılıcını kullandığı ustalıkta kullanıyor. Sert de yazmıyor, nerden bu benzetme diye düşündüm, bloğun isminden tabi. Ve çok net, çok estetik sayfası. Kedili minik büyücü figürüne bitiyorum, onu da yazmadan geçemiycem.
Birgün cidden Devlet Konukevi’ni kiralayıp maskeli bir balo vermek isterim, maskeleri sever sanırım Ligeia Hanım.

3. Margotto: Ailemizin Margot’su. Bizim enteresan bir market zincirimiz var, Trader Joe’s. Kendi ürünlerini de satıyorlar çokça. Makarna, sos, zeytinyağı gibi İtalyan ürünlerinin paketlerinde Trader Giotto oluyor isimleri, krem, sabun gibi Fransız ürünlerde Trader Jean. Margot’nun yelpazesi daha geniş. Margotsan, Margotto (ki bence dondurmacı küçük kız kategorisinden Margottina daha musait), Margot veya Margaux, Margolainen, Margoçoğlu…
Margot ile bir Roma dondurmacısı açcaz ama henüz onu haberi yok. Köşe hazır, o dondurma çeşitlerini seçme sürecinde dahil olacak projeye.

4. Çiçek açan Melis: Sevindi mi seviniyor, üzüldü mü üzülüyor Melis. Bazen çiçek açıp bazen soluyor. Ama insan hiç oyunundan resimler koymaz mı, Melis, bak Nurgül hergün koyuyor provalarından resimler, yoğun istek üzerine. Bir de mini ile yakışmışlar birbirlerine. Bir mini koleksiyonum olursa birgün, söz biri ona (bence en güzeli krem rengi).

5. Ece: Bir göl kenarında olduğunu yazmıştı bir yazıda Ece. Ben bunu Cenevre Gölü olarak algıladım, demek ya Lozan ya Cenevre’de. Veya Como gölü kenarında George Clooney’nin komşusu olabilir. Ocean’s 12′deki Vincent Cassell’in fena bir terası olmayan villası onunmuş da film için kiralamiş hatta.

6. Celerone: Celerone’u işlemci olarak pek beğenmesem de bu Celerone çok düzgün bir yazı tarzı, kolay empati kurulabilecek anlatılarla gözdelerimden. Bu arada ben hala davetiye bekliyorum, hergün posta kutuma bakıyorum gerçi ama olay geçti galiba.

7. Jelatin:: Aman Jelatin Hanım, Yandım Jelatin Canım. “Canımsın Jelatin ve sana e-mail yollamak istiyorum” derse tabi insanın aklına bu şarkı dolanır. Sanmıyorum ki bunda yalnız olayım.
Birgün bölümde önüme bakarak dalgın dalgın yürürken “bu ayakkabılar.. aman Tanrım.. yoksa siz.. olamaz.. uyandırın beni.. bu bir rüya olmalı”. Bu sahne, kaçarı yok, gerçekleşecek. Aslında Jelatin’i 60′larda Aspendos’taki Zeki Müren konserlerinden birine götürmek lazımdı ama ah, kahpe felek.

8. ahhbuben: haha, çok eğleniyorum ben bu sitede. Uykusuz uykusuz yürürken önünde bıçak çeken adama “git ya işine, bir de senle mi uğraşıcam” demesi müthişti. O çok iyi bir komedyen.

9. Ç: Bazılarını tanıdığınıza mutlu olursunuz. Çok uzaktan, çok kısa süreliğine de olsa. İlk gördüğümde en hoşuma giden blog ismi ve en başarılı blogspot dizaynı seçmiştim zaten onunkini.

10. Düygü: Herşey onunla başladı. İlk onu tanıdım, oradan atladım diğer bloglara biranda. Aslında Duygu o dosyada değil, ayrı bir yerde bookmark’ı, çünkü o arkadaş statüsünde. Ayrıca milli yengemiz Duygu, google’da yengeyi aratınca 1 numarada çıkan bir insan o.

Bu dosyada birkaç sayfa daha vardı, hep ben hep ben anlatımlarından, politik tavırlarından rahatsız olup çıkardım. Ama bu kadarı da az gelmeye başladı. Diğerlerini gözden geçirip birkaç sayfa daha eklesem iyi olacak. Mesela Sunshine. Bir de evde Akşam’ın Brunch ekini buldum, o da ayrıca komik oldu.

h1

BENVENUTİ!

26 Mayıs, 2006

2872003.jpg

Bakıyorum da günde yüzlerce, binlerce kişi geliyor güncellemediğim siteme (yaaa, beni binler okuyor). Yani benim okuyucum var ve ben birşey yazmıyorum. Gazete köşen var, millet seni okumak için alıyor ama senin fotoğrafının altında geçen ay okudukları yazın çıkıyor sürekli. Ayıp. Dedim hemen birşey yapayım.

Bir yandan aklımdaki template’in aynısını burada buldum. Ah, evet, bu renk, bu kolonlar aynen böyle, bu ayrım kolonlar arası, sonra side bar’da ayrımları ne hoş. Bir tek resmi değiştirir, kendi seçtiğin birşeyi koyarım. Ama burada hiçbişeyi değiştiremiyorsun. Bir sayfa başlığı bile koyamıyorsun. Benimse bu template’i alıp başka yere uyarlamam uzun iş. Başladım ama alacak bir süre. Bu kadar zaman yazmadan duramadım açıkçası. Zaten çok uzadı. “Yazar olup olmamaya şöyle karar verebilirsiniz” demişti zamanında bir şair (kim unuttum, ama söylediğinde ben oradaydım), “çiş gibi tutamıyorsanız yazın, yoksa gerek yok”. Doğru öneri. Bu aralar tutamıyorum, aklımda 50 yıl yetecek yazı var (J.Lennon’ın ölmeden bir süre önceki sözleri, yazı değil tabi, şarkı).

Ve işte başlıyoruz. Muhtemel ki tekrar taşınacağız. O zamana kadar alıcılarınızın ayarıyla oynayın. Bu arada ben uçayım, siz sağlıcakla kalın.
Gelmişken de buyrun şöyle geçin. Size kolonya vereyim ben. Evet, Türkiye’den getirdim bunu. Hep girişte bavulumu açacaklarını ve şöyle bir diyalog yaşayacağımızı düşünüyorum:

- Bu ne?

- Kolonya. Koklamak için.

- Parfüm mü yani? Ne çok. 10 yıllık herhalde.

- Pek parfüm sayılmaz. Misafirlere filan verilir. Serinlemek için. Alkollü.

- İçiyor musunuz? Buzla mı?

- Yok, içmiyoruz. Çok serttir. Yani içen var tabi ama çok keşler.

- E, napıyorsunuz bunla?

- Ya işte eline filan sürersin. Bazıları yüzüne.

- Cilde iyi mi gelir? Krem gibi.

- Yok aslında hiç sanmıyorum. Alkol öldürür herhalde cildi. Bilmiyorum aslında.

- Ne yani?

- Ya, boşverin, kültürel birşey işte. Öyle garip bir toplumuz biz. Niye yaptığımızı bilmeden yaparız şeyleri. Bunlar gelenek olduğu sırada ne modernizm varmış ne aydınlanma. Sizin yok geçmişiniz anlamazsınız.

- Tamam be ütüleme geç. Sokakta içme. 21 yaşın altındaysan hiç içme.

- Thanks. Biraz ister misiniz?

- Istemez.

h1

Gölgeler Ordusu

13 Mayıs, 2006

ombres-05.jpg

Bayıldığınız bir filmi tekrar izlemek çok risklidir. Ya zevkleriniz değiştiyse ve bu, o zaman bayıldığınız birşeye ihanet etmeniz demekse.. Ya o filmi o koşullar sevdirdiyse (bir mod, bir sevgili, bir gece).

Filmlerin şık ve zarif olabileceğini bu filmle öğrendim ben. Festivalde oynadığı İzmir Fransız Kültür’de rastladığım ilkokul arkadaşımın yorumundan.

Direnişin filmi bu. Sonu belli bir direnişin, kaybedeceğini bile bile. Daha önce de bahsettiğim Lino Ventura, bir bakışıyla boyu iki katına çıkan kadın Simone Signoret, yönetmen büyük Melville. Bu arada filmde kitaplarına gömülmekle, dışarıdaki gerçek dünyayı görmemekle suçlanan bir büyük ağabey var, sonradan direnişin lideri olarak çıkan. Ben onun André Malraux olduğunu düşünüyorum nedense.

Bu da filmin trailer‘ı (bu siteye paralı bir Türkçe editör tutacağım, sadece bu kelimeyi çevirsin yeter).

ombres-007.jpg