İstanbul’un duvarlarında neler var:









İstanbul’un duvarlarında neler var:









Dün mü ne, otobüste önümdeki amcanın omzunun üstünden gazetesini okuyorum hafiften. Bu da bir tür hırsızlık olarak onurlandırılabilir mi, onu mesleğin üstadlar divanına sormak gerek. Bu arada daha önce bir yorumda geçen mp3 sitelerinden şarkı almanın, çalmak olmadığına hükmetti divan, onu da yorum sahibine üzüntülerimle bildireyim.
Endüstri mühendisliği nedir diyordu, amcanın Milliyet’inde sayfanın sağındaki kutucuk. Ah, dedim, bunu benden iyi kim yanıtlar. Ve madem böyle bir ihtiyaç var şu an, bunu yüzbinler araştırıyor, ben de bir köşesinden tutup anlatayım bildiğim bulaştığım bölümleri. Aslında keşke herkes bildiğini yazsa da şöyle bir kılavuz hazırlasak, di mi…
Başlayalım:
ENDÜSTRİ:
Sınava girmeden önce, aslında bölüme girdikten sonra da çokça, okuduklarının somut bir ‘işe girince yapacaklar’ listesine dönüşmesini bekliyor insan. Çok net şeyler öğrenmeyi ve çalışma hayatına da bunları biliyor olmanın güveniyle başlamayı. Oysa üniversite eğitiminin önemli bir kısmı formasyon. Özellikle de mühendislik. Bilgisayar daha az belki (ki o da birkaç yılda bir yenilenen bir bölüm), ama tam işini yapan elek-elek mühendisi tanımıyorum. Ama öğrendikleri sistem analizi önemli bir şey (olsa gerek).
Endüstri mühendislerinin esas bir görev alanı varsa üretim planlaması. Ama esnektir endüstriciler, şu banka reklamındaki kimsenin kullanamadığı kocaman toplardan verseler, Madonna gibi eğilir bükülürler. Satış olan, yani stok bulundurulan her yer, hatta planlamanın yapıldığı her organizasyon kullanım alanlarına girer. Mesela, mezun olduğum yıl Hyatt Regency’de bir işe başvurmuştum. Gerçi mülakatın çoğu otelin isminin nasıl okunduğu ile ilgili geçmişti. Ben de Levent Kırca’nın Aşşoşieytıd Pires skecini anlatmıştım. Katılan erkek yönetici gülmekten yere düşmüştü, kadın bozulmuştu. (Böyledir işte endüstri mühendisleri, gerçeği çeker çeker esnetirler).
Küçücük şirketlerde bile maaşlarını haklı çıkaracak parayı kazandırırlar. Karlılık analizi, modelleme, seçim toto, en güzel kız hangisi gibi analizler yaparlar. Sayılarla oynamayı sevmek gerekir.

…böyle alacalı bulacalı bir grafik yapmış şu site, resimlerine bakılabilir.
İŞLETME:
İşletmelerle ilgili herşeyden biraz anlarlar, hiçbir şeyden tam anlamazlar. Şirketlerin finans, muhasebe, üretim, pazarlama gibi bölümlerinden bahseder işletme ama mba’lerin giderek standartlaşırken bunlardan en az birinde uzmanlaşmak gerekir. Ülkede her yıl en çok mezun veren bölümdür. Her yerde açması çok kolaydır çünkü, popülerdir de. O yüzden arada biraz sivrilmek gerekir. Yan dal, çift dal yapmak, ekon/psikoloji/endüstri gibi bir master yapmak (gerçi o esnek yıllardan sonra sarsar ekon masterı), saçlarını pembeye boyamak, saçlarını hiç boyatmamak, erkek olmak (çok dişi bölümdür) işe yarar.
Hocaları genelde pek takip etmezler litaratürü. Ayrıca öğrencilerinin ciksliğine katlanmak zordur. Ciks olmayanları da 4 yıl sonunda bölüm değiştirir, kendilerini satmak üzerine eğitilirler çünkü. Gayet paspal girenler 4 yılın sonunda takım elbise/tayyörle ve sabahın köründe gittikleri kuaförlü saçlarla çıkarlar, en büyük değişimi görünümlerinde geçirirler.

…misyoner kılıklı işletmeciler birgün sizin kapınızı da çalıp birşey satmaya kalkabilir.

Annem hep yaptığı gibi “buradayken şu dolabını temizlesen” buyurdu geçen gün. İyi dedim, kırmayalım, şu kalsın, şu atılsın, şu belediyenin yoksullara yardım torbasına gitsin (KSK: 368 84 17), şunun hatırası var derken arada özenle korunan iki de giysi var, üzerine hiç laf edilmeyen. Ruhsuzca ’significant other’ denilen kategoriye giren ama fazlasıyla significant birine alınmış ama verilmemiş hediyeler. Yıllar önce geçerken kapanmakta olan bir Yargıcı’nın son gününe rastlamıştım, oradan kendime bir keten yelek alırken aldığım bir keten şort (bn. şortu) ve Roma’da bitpazarı Porta Portese’den alınmış çok sevimli, çeşitli renklerdeki bir hırka ceket (bn.ceketi). Annem de sormuyor birşey, dikkat mi etmiyor, özellikle mi acaba…
Ben de mırıldanıyorum, şarkıyı söyleyenin boyundan ve yaşından olgun sesini benzeterek: Nolur sormasınlar bana, Nolur söyletmesinler derdimi, Saklarım ben onu kendime, Yerim kendi kendimi.
Saatler sonra reklamlarda önce küçük birkaç kız, başta şirin denebilir, sonra büyüyorlar, kalmıyor o şirinlik, hatta o kafa üzerinden şarkıya eşlik eden el hareketi ile gayet de itici oluyorlar (pek sinir olurum o harekete), sonunda da klasik jimnastik danslarını yapmak için malzeme yaptıkları belli oluyor biraz önce söylediğim şarkımı, new kids on the block tadındaki hepsi kızlarının. Belki ben de aklıma o reklamdan almışım farketmeden. Kalmıyor o hüzünden eser. Olsa olsa rezil bir tad.
Şort dolapta yatmaya devam ediyor. Oysa yapılsa ne güzel filmi yapılır o şortun hayatının. Oysa ben napıyorum? Markette bana çok ince bir şekilde şarap satan kızı tekrar görmeye gidiyorum. Giderken de söylüyorum: Isn’t it good Norwegian wood

Jesus Christ. ![]()
![]()
Superstar. 
![]()
Who are you, what have you sacrificed?

Jesus Christ. Superstar. Who are you, what have you sacrificed?
15 kere daha tekrarlayabilirim nakaratı. Müzikalin film versiyonu yarın (Salı) 10′da e’de (cnbc-e, akşam). Eleştirmenlerin çok bayılmadığı bir film ama daha çok kendi başına değerlendirmedikleri için. Broadway müzikaline ve öyküye yeni birşey katmamak ve taraf tutmamakla suçlanmış. Oysa bence rock operanın tanımı bu film.
Ama ben pek objektif olamam. Müthiş bir tiyatro grubumun olduğu günlerde arada konseyin televizyon odasında yerlere yayılır, çok iyi performanslı filmleri izlerdik, Apocalypse Now gibi. Filmlerden biri de buydu ve müzikleri kadar ruhuna da vurulmuştuk. Zaten bizim de öyle bir ruhumuz vardı, neredeyse odadan çıkıp dışarıda dansedecek bir hal. Onu yapmadıysak da daha gariplerini yapmışızdır.
Neyse, kaçırmayın, alınırım. Tiyatroda Ian Gillian (Deep Purple) canlandırmış İsa’yı, ama onun nakaratında Superstar denmemesini, Jesus Christ Jesus Christ diye gitmesini sevmem. Ve Jesus must die kısmını İmam must die diye söyleyeceğimden emin olabilirsiniz.
Akşama hazırlık olsun diye çalalım: Gethsemane (I Only Want To Live). İsa kaderine isyan ediyor. Hikayeyi wiki‘den takip edebilirsiniz.
_________________________________
Bu arada yazıya şöyle de başlanabilirdi tabi:
- Jesus Christ.
- Efendim?
- Superstar.
- Estağfurullah, görevimiz.
- Who are, what have you sacrificed?
- Nazaret’li İsa. Meryem’in oğluyum. Babamın kim olduğu konusunda rivayet muhtelif. Bazılarına göre Yusuf, bazılarına göre ‘O’. Eksi 5 eksi 8 yılları arasında doğmuşum. Biraz marangozluk yaptım ama daha çok hitabet, şu bu, bilirsiniz. Bir kesim de beni daha çok Magdalenli Meryem’in sevgilisi olarak bilir.
Neler çektin derseniz.. Kanımı verdim içesiniz diye. Etimi verdim, meze yapasınız diye. Çarmıhlara gerildim, sizin günahlarınız için. Şimdi de geri dönüp sizi kurtaracağım günü bekliyorum. Daha ne olsun.. Duydum ki çarmıhtayken melek kılığındaki Şeytan tarafından kandırılıp normal evli bir adamın hayatını yaşamaya başladığım, sonra aklım başına gelince de Tanrı’ya yalvarıp vazgeçtiğim iddia edilmiş bazı kanallarda, ama bu konuda yorum yapmayı doğru bulmuyorum.

CNN(Türk)’de İngilizce bir programa rastlarsanız bir durup bakın, iconoclasts olabilir. Yapımcı kanal, SundanceChannel. Film festivalinden çıkan bir kanal. Peki Sundance ismi birşey çağrıştırıyor mu? Butch Cassidy & The Sundance Kid desem? Evet, Sundance Robert Redford kuruyor Amerika’nın en büyük film festivalini. Bunu farkettiğimde kendisine hayranlığım katlanmıştı.
Programın formatı, ünlü ve alanında kendisi de neredeyse ikonlaşmış birinin gerçek ve büyük bir ikon sanatçı/yapımcı/gazeteciyi, kendisiyle vakit geçirerek tanıtması üzerine kurulu. Bazı ikililer gerçekten ilginç. Birinde Michael Stipe (REM) ile ünlü aşçı Mario Batali var. Özellikle çok eğlenceli eserlerin yaratıcısı Jeff Koons‘un olduğu programı kaçırmayın. Birinde de Renee Zellweger (en ‘olmaya çalışan’ yani en Meltem Cumbul aktris) CNN’in Körfez Savaşı ünlüsü Christiane Amanpour’u tanıtıyor, onu da mümkünse kaçırın.
![]()
Bugün ilk bölümde Butch Cassidy’yi Sundance Kid kendisi tanıtıyordu. Robert Redford, kıskandıran değil ama ilham veren dayanılmaz çekiciliğinin yanında böyle bir festival kurarak yapılabilecek en güzel şeyi yapmış zaten. Paul Newman da marketleri dolduran ve kendi ismini taşıyan envai çeşit, pek lezzetli ve doğal sos, tereyağ, limonata, vs.nin karını yardım kuruluşlarına bağışlıyor -ki bu para şimdiye değin $200 milyonu bulmuş. Engelli çocuklar için de 10 kadar yaz kampı kurmuş. Kısacası, böyle adamlar üretmiyorlar artık.

İkisi bir de hırsızlık filmlerinin en iyi ve en eğlencelilerinden The Sting‘de vardı; bayıldığım filmlerdendir, anmadan edemem (eğlenceli müziği filmi hatırlatıyor). Evliliğinden de bahsetti Paul Newman. Aktris Joanne Woodward’la, 50 yıla yaklaşmış. O kadar farklıyız ki bu bizi besledi, diyordu Newman. Bu da yazının mesajı olsun mu? Olsun.
[Paul Newman'ın 70'inde bile Daytona 24 saat yarışlarına katılan bir yarışçı olduğunu ve 6 yıl önce bu kadar formalite yeter diye bir törenle smokinini yaktığını da eklesem dedim].

sinirim bozuk mu? bozuk.
yakın bir arkadaşım bana çok ayıp etti mi? etti.
yine de onu arayacak mıyım? arayacağım.
içime sinecek mi? bilmem.
hep burada takılırım zaten. en iyisi başka bir maddeye geçelim.

- Nerde kaldın sen, iki hafta olacak neredeyse
- Napiim, ben kendi gündemimi izliyorum. Hem gazete miyim ben…
Kupayı kapatayım dedim. Vedalaşalım artık.
En sıkıcı takım: 1.İsviçre, 2.İngiltere, 3.Portekiz, 4.Fransa
Eleme turlarında 10 maç oynasa gol atamayacak gibi duran takım: İsviçre, Portekiz
En yazık takım: Arjantin, Meksika, Fildişi Sahili
En Brezilya takım: Arjantin
En beklentileri(mi) karşılamayan takım: Sırbistan, Hollanda, Paraguay, Tunus, Hırvatistan
En 30+: Çekya (bu ülkenin adı değişmeyecek mi, Avrupa Şampiyona’sından sonra öyle bir teklif verilmişti)
En beklentileri karşılayan takım: 6. kez çeyrek finalde elenen İngiltere
En körün gör dediği: Brezilya’nın ilk turlarda elenmesi (gerçi Fransa’nın da öyle elenmesini bekliyordum)
Turnuva boyunca en çok aşama kateden futbolcu: İlk turlarda pek birşey yapmayan Zinedine abi
En güme giden: Muhteşem kariyerini muhteşem bir oyun ve final maçıyla noktalayan Thuram
En Avrupai teknik dir. kararı: Yorke’u ön liberoda oynatan Beenhakker
En Türk manşet: (Japonya’ya 2 gol atınca Milliyet’te) Cahill Cesareti
En kullanılmayan yetenek: Lionel Messi, Cicinho
Dakika başına en çok çalım: yine Messi
En güzel maç: Almanya-Arjantin, İtalya-Almanya (sanki başka iyi bir maç vardı hatırlamadığım, yoksa yok muydu)
En oynanmayan maç: 2.yarısı net olarak 15 dk. kadar oynanan Hollanda-Portekiz
En tahminci: Ben -şurada, en sonda- hoho
En iyi yorumcu: Kupa başlamadan İzmirtv’de gördüğüm genç bir yorumcu
En sinir bozucu: Eleme turu maçlarını İstanbul’dan anlattıran ve aynı saatteki iki maçtan birini yayınlamayan kanal müsveddesi, sürekli Arjantin’e gol atan İtalyan futbolcu Grosso gibi şeyler yumurtlayıp duran, hiçbir şeyden de anlamayan yorumcu ve spikerlerimiz
En sürpriz takım: Almanya
En takdir: Klinsmann (ve Löw)
En çıkış yapan oyuncular: kolu sakatlanana dek Lahm, Maxi Rodriguez, Grosso
En şanslı oyuncu: Zaccardo kendi kalesine gol atınca formayı kapan Grosso
En üstün adamlar: Buffon, Ayala, Cannavaro, Zambrotta, Thuram, Pirlo, Gallas, Sagnol, Makalele, Heinze
En Tuncay (tekniksiz takımı ateşleyen): Ribery
En sıkıcı futbolcu: Christiano Ronaldo, Pauleta
En iyi teknik dir.: maalesef Domenech (Lippi’nin Pekerman’ın da forvet seçimleri kötüydü, ikisi de son maçlarında takımı çok geri çekti)
En garip teknik dir. seçimi: Forvet olarak iki sakat adam ve istikrarsız Crouch’la takımında hiç oynamamış 17 yaşındaki Walcott’ı getiren Eriksson, önceden kovdukları Eriksson’la kupayan gelen İngiliz FF
En karar verilemeyen: İtalya defans yaptı mı yapmadı mı?
En yokluğu çekilen: Danimarka ve bir sürpriz takım
En kafamı karıştıran olay: Arjantin’le neredeyse başabaş oynayan Almanya’yı ezen İtalya’nın Fransa karşısında bu kadar ezilmesi

Azıcık lafını etmiştim ama ben bu diziye bayılıyorum ya, biraz daha anlatmak istedim. Uy Başıma Gelenler, değeri bilinmemiş, çok şeker bir dizi, geçen yazdan.
Fikir şöyle: Makina mühendisi ve işsiz bir genç adam, Hakan kendi gibi üç arkadaşıyla bolca geyik ve eşek şakalarıyla yaşarken nasıl yolu düşer hatırlamıyorum, huzurevinde kendi gibi bir ihtiyara rastlar. Adamı bolca eğlendirir, saçını keserken de pembeye filan boyar. O da Giresun’a yakın bir köydeki evini ve fındık bahçesini Hakan’a bırakır.
<> 
Hakan Giresun’a evi satmak için gider, ama sonra kırık dökük evi tamir eder, bahçesine göz koyan muhtarla bol bol çekişir, orada 3 ay dayanacağına ilişkin iddiaya girer, dostlar edinir, Giresun’a gidip gelirken hep bindiği dolmuşta hiç para vermez, kısacası orada varolabilir. Tabi bir de muhtarın kızı Fındık‘a aşık olur, onu kendine aşık eder.
Çok ilham verici. Fındık bahçeleri, bol yeşillik, deniz… Mardin’de çalışma ve Çınar’ın annesine ‘madem Çınar gelemiyor bir türlü, biz yanınıza yerleşmeye geliyoruz’ deme fikirleri kadar cazip. Tabi böyle diyorum ama büyük şehir dışında hiç yaşamamış biriyim ben. Daha önce aşağıladım ama Demir Ayhan‘a benzediğim bile söylenebilir. Bir teknemiz ve uşak-şoför-aşçılarımız olmasa da ailedeki konumum, abim, vs. pek benzer. Bir köy evinde tüm yıl yaşamam hayli zor anlayacağınız.
Bu arada dizi ilk anlaşma olan 13 bölüm bitince bitirilir. Birçok bayılarak takip ettiğim dizi gibi (Mavi Ay, Şaşıfelek, Yeditepe) yapım-yapımcı sorunlarından ortada bir yerde bırakırlar bizi. Show’dan seyredilebiliyor tüm bölümler isterseniz. Bir de dizideki Cemal karakterinin acaip başarılı ve özgün olduğunu söylemezsem çatlarım.-ve ayrıyeten, merak etmekteyim, bugün (20’si Perş.) saat 12:39:13′te bir gümbürtüyle yerimizden fırlamar ve dünyanın ekseni bozulunca uzayın boşluklarına doğru uzanır mıyız, aynı anda altıyüzbinkişi zıplayınca.-

Kendimi en iyi hissettiğim yerlerden biri Harbiye Açıkhava. Farkettim ki insan birçok zaman en çok olmak istediği yerde olmalı. Orada bir caz konserinde olmayı bazen ciddi biçimde özlüyorum. Olabildiğimde de, şöyle yılda bir filan, o an dünyanın başka hiçbir yerinde olmak istemediğimi hissediyorum.
Geçen hafta iki baba üçlü vardı bir konserde. İlkinde, yaşayan en büyük saksofoncu Charles Lloyd, yanında doğu ezgileri taşıyan tabla ustası Zakir Hussein ve onunla çok sevimli atışan gitaristten oluşuyordu. 2. kısımda ses düzeyi arttı, deneysel şarkılar da başlayınca çoğunluk davetli ve en pahalı biletler kısmından, yarısı boşaldı Açıkhava’nın. Oysa çok iyi kaptırıyordu grup. Olsun, senin aldığın hazzı almamakta direnmeleri onların eksikliği. Hafif sitem de etti zaten sonda, usta gitarist John Scofield, “geldiğiniz ve çıkmadığınız için teşekkür ederiz” diyerek. Ve Jack de Johnette ne inanılmaz davulcu.
Bu yılın kontenjanı da böyle bitti işte. Bana eğlencelik kala kala televizyon kaldı. Neyse ki Bir İstanbul Masalı’nın seyretmediğim bölümleri var her gece. Oynadığı sıralar Audrey Hepburn’lü Sabrina’dan apartma diye aşağılıyordum ama çok sevimli dizi gerçekten. Ama şu an televizyonların bence en başarılı eseri, Pt. geceleri geceyarısı civarı trt1′de oynayan Murphy’s Law (bir de Uy Başuma Gelenler var ama onu yayın saatinden dolayı aklı başında insanlara öneremiyorum). Gizli polis Murphy ve başına olmadık olaylar gelir. Oynayan James Nesbitt’i de çok severim, şeytan tüyü var adamın.
Şeytan demişken Alsancak’tan otobüsle ayakta öff pöffleyerek dönerken yandan fırlayan siyah bmw’nin plakası 0666′ydı. Ben de 100 hayatım olsa birini şeytana satardım diye düşündüm. İyi bir şirketin fabrikasında üretimde başlar, bir süre sonra pazarlamaya atlar, kısa zamanda yükseliğ gn.md.lüğe atlardım. İşçilerimi sömürür, gereksizleri işten çıkarır, yapabildiğimce kar eder, bu sırada da kardan pay isterdim. Sonra kafa avcıları beni daha prestijli başka bir şirketin başına transfer ederdi. Patrona kepçeyle kazandırır, ben de kovayla götürürdüm.
Daha mı iyi olurdu? Haftasonları filan, her fırsatta Ataköy Marina’dan tekneye atlayıp açılabileceksem, açılırken de yanıma istediğimi katabileceksem -malum, para çeker- niye olmasın, belki bir hayatım bile olsa satabilirdim.
[şimdi bu gece tekinsiz bir ziyaretçim olacak sanırım] brrrrr

Biz bir aileydik Jon Arbuckle abi. Oysa sen bizi bıraktın, öksüz kodun.

Biz bir anlamda Esma‘nın paspas gibi davrandığı okul arkadaşı Cihan olmanın hüzzünü Demir Arhan olmanın güçlü şımarıklığına tercih etmiştik abi. Yazıktır abi, kıyma kendine, bırakma bizi.

Bazı konular daha olur olmaz bayar. Olay kendi başına zaten ağır. Adam, Maradona’dan sonra bizim canlı gördüğümüz 2. en büyük yıldız. Futbolu dünya kupasıyla bırakıyor. Görülmemiş şey. 1.turda filan elenseler gayet feci bir son olacak yani (çok da mümkündü o rezil futbollarıyla). Sonra defanslarıyla finale kadar çıkıyorlar. Kazanırlarsa kupayı kaldırarak bitirecek kariyerini. Fantezi bir penaltıyla golünü de atıyor üstelik. 2.yi de kafayla atacakken Buffon kurtarıyor. Sonra kafayla başka türlü bir son yaratıyor. Buna daha ne denebilir ki? Hıncal’ın evine bir bağlantı, 1-2 yorum yeter.
Bu arada ben televizyon yorumculuğuna sıçramanın en kısa yolunu buldum: Hıncal’ın evinde uşaklık yapmaya başlayacağım (yalnız lütfen butler diye çağıralım). Nasılsa bir bağlantıda ben de yorumlarımı şeyederim. Sonra uşaklıktan gelen futbol yorumcusu diye iki ayda yıldız olmazsam neyim.
Neyse. Geçen hafta bir haber vardı, bir gazeteci park meselesinden tartıştığı bir adamın babası tarafından vuruluyor, ağır yaralı kurtuluyor. Kendisine pek meyletmemenin de etkisiyle aynı şekilde baktım ben Zidane meselesine. Diyorlar ki ‘adam onurunu korumuş kafasıyla’. Bir küfürle kimsenin onuru azalmayacağı gibi karşılığında kafa atarak da kimsenin onuru korunmaz. Şiddet şiddettir. Yapanın Zidane olması durumu daha romantik kılmıyor. Aynı şekilde onmilyonlarca silah taşıyıcımızdan trafikte her küfür yiyen çekip vursun karşısındakini.
Herkes Zidane’ın neden kafa attığını, yediği küfürü konuşuyor da kimse Materazzi’nin niye küfür ettiğinden bahsetmiyor. Sahneyi hatırlarsanız bir süre sürüyor diyalog. İki tarafın da anlattıklarına bakılırsa kornerde Materazzi Zidane’a hafifçe sarılıyor hep yapıldığı gibi. Pozisyon geçince Zidane dönüp “çok istiyorsan maçtan sonra formamı sana vereyim” diyor. Kendini beğenmişliğin, züppeliğin Allahı bir ifade. Aynı mantıkla bu söze de küfür normal.
Ayrıca, Zidane’ın annesinin Mater. ile ilgili yamyam dilekleri de çok korkunç. Ve üstelik Zidane ünlü bu vukuatlar konusunda. 98 kupasında da yerdeki bir Suudi futbolcunun ayağına basmıştı. [dreamsact, siparişin üzerine yazdım ama demek dolmuşum.]

aşık olmak ama hiçkimseyi sevmemek
hep eski dostları görmek, tanıdık yüzlerin arasında güvende hissetmek, herkesin çift olduğunu görmezden gelmek, eski sevgilinden bahsettiklerinde hüzünlenmek, birsüre pek birşey dememek, sonra yine gülmek, yine güldürmek, niye yeni kişilerden aynı tadı alamadığını farketmek, ikide bir kadehleri diplemek, ver elini Rumeli, ver elini Cumhuriyet, Nevizadee…
5 yıl bana yaraştı da nargilem buna şaştı,
5 yıl bana yaraştı da nargilem buna şaştı

Açıkhava’da kulaklarının pasını sildirmek, bir tatlı huzura Kalamış’a gitmek, şoföre çek dostum demek, şoförün harbiden dostun olduğunu görmek, “bu gece bende kalsana”, “oluur, fazla pijaman var mı?” demek, aşık olmak ama hiçkimseyi sevmemek, köprüde suşi ekmek, elarabasından nudıl yemek, ver elini Cihangir, ver elini Bebek, Modaaa…
5 değil 15 yıl olsa ben vazgeçmem bu işten,
5 değil 15 yıl olsa ben vazgeçmem bu işten.


Birkaç gün yokluğumda size hoş bir konu bırakayım dedim. Bir süredir yapmayı düşündüğüm birşey. Bir anket.
Anketlerin çoğu saçma gelir bana. Bir süre önce dönüp duran anketler de ortaokul günlerini hatırlatıyordu. 50 dilde seni seviyorum’ları yazdığınız defter sınıfta dolaşır filan. Birçok forward mail de aynı işlevi görüyor zaten.
Neyse, geçelim bu ankete. Yalnız cevaplaması biraz zor olacak, baştan söyleyeyim. Çok cevap beklemiyorum, hatta hiç gelmese de çok şaşırmayacağım. Bu sorulardan dolayı pas da atmıyorum kimseyi zorlamamak için.
1. Çok çalmak isteyip de bir türlü çalamadığınız birşey var mı? (iş arkadaşınızın kurabiyeleri, yan masadaki bozukluklar, buzdolabındaki başkasının sandviçi, sınav soruları…)
2. Hiç polisten kaçtınız mı? (veya sizi yakalayabilecek birinden?) -bu soru Ocean’s 12′de aklıma geldi. “Daha önce karşılaşmış mıydık diyordu Venedik’te Pitt, “evet, siz dün polisten kaçarken” diyordu Zeta-Jones-, ben kaçmış mıydım diye düşündüm.
3. En son ne çaldınız?
4. Çalması en zevkli şey neydi? (gerek eylem gerek elde edilen madde bakımından.)
5. Hiç yakalandınız mı?
6. Zenginden çalıp fakire vermek ister miydiniz?
7. En sevdiğiniz hırsız? (alternatifleri hatırlatayım: mesela ben).
Dönünce -şehr-i harabe’den- ben de yanıtlayayım bunları, söz olsun.

Yolda karşıdan gelen kızın gözünün içine bakarsınız. Bir an için o da size bakar. Hali, tavrı başka bir mesaj verir size. Sonra biraz incelersiniz. Yolda bu kadar vaktiniz olmaz aslında, başka bir yere taşıyalım, mesela markete. Yoğurt alırken farkettikten sonra dondurmaların önünde tekrar karşılaşırsınız. Tarzı, havası, o anda farkedebildiğiniz, fikir verebilecek ne varsa hepsi neden o olmasın demektedir. Sonra şansa bakın ki aynı kasada sıraya girersiniz. Minik bir gülümseme olur, veya ince bir ‘mersi’, belki tezgahtaki ikinizin aldıkları arasına şu ayraçlardan koyarken.
Sonra dışarıda otobüs beklediğini görürsünüz. Niye olmasın, siz de beklersiniz. Otobüs gelir, o biner, siz bakakalırsınız. Sağda cam kenarına oturur, yarım saniye kadar size bakar. İşte o anda aşık olursunuz. Kent aşkları zaten son bakışta aşktır.