Ağustos, 2006 için Arşiv

h1

Düzenbazlar

31 Ağustos, 2006

TRT sürpriz yaptı geçen hafta, Hustle‘ı yayınlamaya başladı. Çoğu başarılı dizi gibi bir BBC yapımı. Başrolde Kennet Branagh’ın Shakespeare komedilerinden sevdiğim, bir kez de sahnede seyrettiğim Adrian Lester var.

Geçen hafta iki bölüm birden yayınlamışlardı, umarım bundan sonra öyle gider. Bugün (Perş.) 21:00′de trt1′de.

Böyle bir diziye gerçekten ihtiyacımız vardı.

h1

yeter artık ama, di mi…

31 Ağustos, 2006

Sanırım artık kararımı vermeliyim. Böyle her düşüncesiz, kaba harekete, haksızlığa, şuna buna sinirimi bozmaya devam edip uykularımı kaçıracak mıyım, yoksa… (nokta.) Son yıllar nereye uçup gitti diyorum ya, biraz da buraya işte: birsürü küçük şeye canımı sıkarak…

Yine geçen yılla aynı şey oluyor: birileri benim dersimle ilgili bazı kararlar veriyor, bana danışmak bir yana, haber bile vermiyor. Sonra ben bundan habersiz bir girişimde bulununca kabak patlıyor alnımın ortasında, hemen hocama şikayet ediyorlar, sinirli mailler geliyor, vs…

Ne gerzek bir okulum var, sanırsın ki bürokrasi az olunca hiyerarşi sorunu da olmaz. Geçen sefer o kadar günümü bu sinir bozukluğuna harcamıştım, karşılık vermek istemeden de duramıyor gönlüm. Bu sefer de şimdiden uykum kaçtı. Ama artık, sana ne canım, hayatta bir daha görmeyeceğin salak insanlardan diyebilecek miyim…

İyi ki burası var. Bir de iyi ki basket milli takımımız var. Böyle coşkulu bir maç sonu uzun zamandır görmemiştim, neredeyse unutturacaktı bana.

h1

şimdi sırasıyla İtalyanca, Fransızca, Almanca, Yunanca ve yine İtalyanca haberler

29 Ağustos, 2006

- mio primo pagamento come scrittore:

23/08/06 +20.00 DOGAN GAZETECILIK A.S. EFT 4229/394011 *MUH.HESA

sono ricco!

- Mission Impossible 2? Quel dommage! C’est premier M.I. (M.I. 1).
M.I. II?

- Scheisse KarşıyakaBelediyesi und İzmirGaz. Das ist dritter (3rd) tempo.
susamuru yuvasi

- Σε αυτόν τον Zülfü Livaneli δικτυακό τόπο μπορείτε να Sarı-Sıcak επιλογή από τα αρχεία μας.

- Ezma e Selim si sono sposati a Roma! Che bellezza! Tanti auguri a loro!

rommvesp

h1

Ever since I was a kid at school…

29 Ağustos, 2006

… I messed around with all the rules.

Kaybetmesi neredeyse %100 bir oyunu oynar mısınız? Ben oynarım. Memnunum da bundan. Zaten hemen hiçbir şey kesin %100 değildir. Sonra imkansızı isteyin, vs. Ama bu durumda bir sonuç beklemeyeceksiniz. Ben ne yazık ki beklerim de.

Güzel heyecanlı birkaç gündü. Yeniden kelimelerin tek tek seçe seçe düşünüldüğü, saatlerin planlandığı, dileklerin dilendiği günler. Batıl inançların saklandıkları yerlerden fırladıkları. Herşey hoştu. Sözler, bakışlar… Olmaması gereken bir yerden fırlayan münasebetsiz bir yüzük dışında. Sözün bittiği yer. Bir geç kalmışlık hissi.

Sonuçta ne yapmalı? Gaza basmanın, kırmızıda geçmenin, içmenin zamanı değil (zaten başım ağrıyor, içemiyorum). Dalgınlığın zamanı değil, bir arabanın giriyordum dün neredeyse. Tersine, artık büyümenin zamanı.
Size yollarda en çok dinlediğim şarkıyı çalayım: I Was Only Joking, Rod Stewart. “I wasted all that precious time, and blamed it on the wine”. “My dad said we looked ridiculous, but boy, we broke some hearts”.

h1

hırsızlar da yanar

28 Ağustos, 2006

Dün klasik bir 444 0 375 sorunu yaşayınca The First Great Train Robbery’yi duyuramadım. İçimde kaldı. Oysa mesleğin erken dönem ustalarının yeraldığı çok tarihsel birolaydır o. Bize tarih dersinde okutmuşlardı (inkılap tarihi).

Neyse, en azından dublaj olunca Sean Connery’nin görkemli aksanı yoktu, kaçırmadınız. Bağlanamayınca dün söyleyip durduğum şarkıdan da haberiniz olmadı. Olsun, bugün beraber söyleyebiliriz. Allegro olacak ama:

Hırsızlar da yanar. Hem de nasıl yanar. Yanmak çözüm değil. Bizi yatak paklar. [a, ne ayıp].

Uslanmadan devam ediyoruz: Hırsızlar da yanar. Hem de nasıl yanar. Yanmak çözüm değil. Bizi nikah paklar. [Nikah mı? Ben ancak Westminister Abbey'de olursa evlenirim. Kraliçe de gelsin ama: "Liz, dear, bu davetiye 4 kişilik. Sen, kocan Koca Phil, Charlie, ve şu Kamilya için. Çocukları lütfen evde bırakın. Yalnız tören boyunca Kamilya'nın koluna girmeni rica edeceğim, benim için yap bunu lütfen." Hem o gelirse belki Elton John da gelir. Tören başlamadan da seyircilerin arasına gizlenmiş olan Sir Paul, Clapton, Ringo ve Costello ayağa kalkıp All You Need Is Love'ı söylerler.]

Konu karıştırıyorum, kafamı dağıtıyorum sanırım. Oysa ne diyecektim: wish me luck, wish me love

h1

bir de dizilerin gazabı var tabi

26 Ağustos, 2006

romhey jude

Ben bu ikiliyi çok seviyorum ya. Yani bunu derken Esma’ya aşığım. Ama esas oğlanı sempatik bulmadan sevemezsiniz bir filmdeki ikiliyi, hatta filmi. Erkekler bile o kızın karşısındakinin onu hakedecek biri olmasını isterler farketmeden.

Ama işte yine yalan söylüyor bu diziler. Artık kimsenin güvenlik girişinde telefonunu başkasınınkiyle karıştırması mümkün değil mesela, Çınar’la Mavi gibi. Sonra, hadi diyelim oldu, böyle bir raslantı yetmiyor tabi. Kızın yeğenini aldığı okulun önüne öylesine bakınmaya gittiğinizde onu, çocuğu kucağında taşırken bulamıyorsunuz. Olmuyor. Yalan!

Esma’yla Selim’i hiç katmıyorum bile. O zaten bir masal. Kaç tane malikane aldım bu yüzden son iki yılda, ama hiçbirinin şoförünün kızı böyle hem güzel hem akıllı hem de sevimli değildi. Olamaz da. Sonra ablasına bakalım. Eve kitap satmaya gelen adamla birbirlerine aşık oluyorlar. Kızın evini öğrenip kitap satmak için gittiniz diyelim, en iyi ihtimalle kapı açılmaz be!

Yakınımızdaki markette Esma’ya çok benzeyen bir kasiyer kız vardı. Hatta bir keresinde aksi bir müşteriden kurtarmıştım onu. Ama artık başka şubeye geçmiş. Alışveriş de bir zevk olmaktan çıktı artık. Uzak semte onu görmeye gideyim bari.

____o____

Aslında bu, gündüz yazmayı düşündüğüm haliydi. Hem sizden mi saklıycam.. Gittim. Zaten kışın geldiğimde de gitmiştim. Geçerken uğranmayacak bir semtteki markette, gereksiz ne alsam diye bakındım iki seferinde de. Çınar’ın, Mavi markette çalışırken hergün gidip alacak birşeyler bulmaya çalıştığı sahneyi ben daha önce yaşamıştım yani. Evde gereksiz gereksiz bir sürü süt var şimdi. Bugün de koşulların elverdiği kadar sohbet ettik.

Ne demişim iki ay önce..

h1

aşk filmlerinin dayanılmaz gazabı

25 Ağustos, 2006

113
“Sevgilisinin yanına taşınmak için yola koyulan Laure, trafik sıkışıklığında mahsur kalır ve arabasına bir otostopçu alır. Yolculuk sırasında ikili yakınlaşmaya başlar”. [Dün gece trt'de oynayan Vendredi Soir-Cuma Gecesi'nin tanıtımı]. Yalan. Külli Yalan. Sana söylüyorum, yönetmen Claire Denis efendi, sen bir yalancısın. Ha, yalan dolu bir belgesel çekmişsin, ha bu. Şimdiye dek yaptığım yaklaşık 554 otostopta böyle birşey yaşamadım. Hadi, otostopu bırak, dün bir nikah dairesine gittim. Tanıdığım kimse evlenmiyordu, gittim işte, karıştırmayın. En arka sırada yeşil pantolonlu, mor bluzlu bir kız oturuyor, diğer herkes ilk üç sıradayken. Ben de yandaki sıraya oturdum. Tam dönüp hınzır bir ifadeyle kız tarafı mı oğlan tarafı mı, diyeceğim, a, yeşil pantolon rahatsız olup gitti. Ciddiyim. İşte gerçeği böyle. İşte toplumsal şiddetin artışının son kurbanları. Seni sevmiyorum Zidane!

h1

günün filmleri

24 Ağustos, 2006

günün filmleri sağ kolonda ——–>

h1

hayat berbat: kayıplar

22 Ağustos, 2006

Bir arkadaşım vardı (ya da var, bilmiyorum), haberleri seyretmeye yüreğinin dayanmadığını söylüyordu. Haberlerin daha böyle magazin olmadığı günler. Bu ülkede hayat zor, biliyoruz bunu hepimiz. Ama o zorlukta tutunduğumuz şeyler var. Asıl zor olan, bazen o farkında olmadan tutunduğumuz şeyleri kaybetmek oluyor.

Bunların hepsi bir gün arayla ikişer ikişer gazetedeydi:

* Gökçek Kuğulu Park’a tecavüz yetkisi almış koruma kurulundan. Aynen de bu kelimeyi kullanmışlar. En azından Kuğulu Park’ın da bundan zevk almasını zorunlu kılmamışlar. Niye şaşırıyoruz ki aslında? Gökçek, Bulvar kaldırımlarının Meclis karşısına gelen kısmına tecavüz ettiğinde kimse sesini çıkarmamıştı. Meclis kenarındaki kaldırımları da biçmişti aynı zamanda. Gördüğümde ağlayacaktım neredeyse.

* Fırtına Deresi’ne santral projesi hala yürüyormuş. Gökova’da deniz kenarında bir termik santralimiz var bizim, daha ne bekliyoruz bu insanlardan?
* Yeni Sahne yıkılıyormuş. Ankara’nın en değerli yerlerinden birinde derme çatma bir bina tabi gözünü döndürmüş Ormancılar Derneği’nin. Oraya bir işhanı, çarşı filan yapıp parasıyla da bir yöneticilere bir lokal, deniz kenarında bir kamp, niye olmasın demişler. Çankaya Bel.si daha değerli bir arsa verelim onun yerine diyor ama durum çok ümitli değil.

* Hasankeyf. Niye turizm ve eski eser önceliğinin bulunmadığı 50 yıllık bir proje yürütülüyor ve neden tam orada, ikna olamadım. Bu durumda bile su düzeyi 30 mt. (80 mt.miydi?)düşürülse şehrin neredeyse tamamı kurtulacakmış, %20 gelir kaybıyla. Ama bakan dün yok öyle bir indirme bindirme diyerek noktayı koydu. O “şehirde bulunacak birşey yok, un ufak olmuş heryer” diyor, oysa bir yandan Efes’tekine benzer teras evler kazılıyor. Denklemi yanlış kurmuşlar aslında: “şehir tamamen sular altında kalacak ama %1 daha fazla gelir alacağız” dense hemen eller ovuşturulurdu.

%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%

Benim için en üzücüsü başka bir kayıp ama. Zaten yukardakiler belirsizliğini koruyor henüz.

İstanbul’un sanırım en sevdiğim mekanı İSM’ydi. Tarlabaşı’nda kurtarılmış bir mekan. Taksim’den inerken sağdaki bir sokağa saparsınız, karşınıza tekinsiz bakışlar ve klasik yoksul bir İstanbul mahallesi, pencereler arası asılı çamaşırlar çıkar karşınıza. Yanlış sokak. Sonrakinde eski bir manastır olan İstanbul Sanat Merkezi.

Girdikçe kendimi iyi hissederim. Orayi da Kumpanya sayesinde keşfetmiştim. Çok güzel gruptur Kumpanya. İlk oyunlarını seyretmek için çok beklemiştim, üç farklı yerde çeşitli aksiliklerle oynamadılar. Alışmıştım özür duyurularına. Sonra ama, iki üç çok hoş oyunlarını seyrettim. Hepsi çok yaratıcıydı. Biri de Tarlabaşı’ndan gelen seslerle bütünleşiyordu.

Kurucularından Naz Erayda özellikle dekor-mekan konusunda çok iyi bir kuramcıdır, eşi Kerem Kurdoğlu da zeki adamdır. Çok da şeker bir kızları var bu arada, görmüştüm bir keresinde. Grubun diğer üyelerini de severdim. Bir keresinde de oyun tanıtımlarını şöyle bir zarfla göndermişlerdi, hala müteşekkirim bunun için:

kum

Neyse, her geldiğimde uğramayı severdim İSM’ye. Bir festival zamanı yolda bir kızla tanışmıştım (ayrı bir hikaye), İSM’de dans kursuna gidiyordu. Sonra Mahir Günşıray’ın tiyatrosu da İSM’ye taşındı. Sonradan Bedri Baykam atölye açmış, çatıya büyük bir restoran yapılmış. Bir keresinde de girişteki tuvaletlerinin tezgahında tek başına yatan bir bebek vardı. Öyle garip bir yerdi. Ama hepsi kapanıyormuş artık. Binanın sahibi Rum vakıf uzun süren sürüncemeden sonra el koymuş. Son İstanbul gezisinde uğramadığıma yandım ben de çok.

h1

bbc prime

22 Ağustos, 2006

Şimdiye dek farketmiş olabileceğiniz gibi tv bağımlısı olduğum söylenebilir, mesleğim hakkında şüphelere yolaçacak kadar. Şikayetçi de değilim çok, iyi birşeyler buldukça. Ama birşeyler bulamadığım o kadar çok oluyor ki bugünlerde… O zaman ne yapmalı? BBC Prime.

BBC’ye şans verirseniz programlara başından başladığınız sürece hayal kırıklığına uğramanız zor. Bu aralar haftaiçi hergün (bence birleşik yazmalı): 23:00′te The Office: bana biraz soğuk gelen bir komedi tarzı. Belgeselimsi. Ama çok başarılı olduğunu da kabul ediyorum.
23:30′da Coupling: hiç seyretmedim demeyin, üzülürüm.

24:00′te Blackpool: müzikal cinayet dizisi (murder mystery’yi çeviremedim, neredesiniz Türkçe editörüm?). İlginç. Blackpool’da bir kumarhane açmak isteyen Elvis hayranı adamın işyerinde bir ceset bulunur. Cinayeti kim işlemiştir? Daha önemlisi, cinayeti araştırmaya gelen dedektif, kumarhanecinin mutsuz karısını gerçekten seviyor mudur, yoksa sadece kullanıyor mudur?

Bu arada ismini bazen ödünç almaktan hazzettiğim Simon Kuper Çarşamba günü Lütfi Kırdar’da bir spor yönetimi panelinde.

h1

home alone 3

21 Ağustos, 2006

Ağustos ayı bugüne dek -biraz Mathy tarzıyla olacak, biraz da uzayacak artık-:

- 18 gün boyunca net bağlantım yoktu. Yıllardır ilk defa. Geçen günlerin en iyi tarafı da bu oldu, bağımlılık endişem vardı çünkü. Trainspotting’de ailesinin odasına kilitlediği Ewan McGregor gibi hissetmedim neyse ki. Gerçi benimki onun kontrollü uyuşturucu aldığı döneme benzedi, arada 2-3 kere AtSineği int. cafeye gidince.

- Bolca mecburiyettendi sahil kasabasında bulunuş. Aşağıdaki yorumlara bakılırsa biraz şımarıklık ediyorum şu an çalışanlara göre. Ama yazlık muhabbetinden gerçekten hazzetmiyorum, onu bir tatil olarak da görmüyorum. İçinde en ufak keşif, macera, gezi barındırmıyor. Zaten kimsenin kıyıda yazlığı olmamalı. İsteyen kır evi yaptırsın, kumsallar da herkesin olsun.
- Döndüm ama bu kent şu an yaşanacak gibi değil. Akşama doğru 7′de 8′de bile sıcak esiyor. Mardin de gidilecek sıcaklıkta değil maalesef.

- Bu yaz ilk defa düzenli araba kullandım. İlk başlarda ne yaparsa yapsınlar sinirimi bozmayacağım, kimseye laf etmeyeceğim diyordum sonsuz bir hoşgörüm varmış gibi, ama bu bildiğiniz gibi mümkün değil. İlginçtir, otobanda şehir içine göre çok daha iyi oluyor sürücüler, ama arada 1-2 kişi o hızda giderken önünüze kırınca siniriniz oynuyor.

- “Sen gittikten sonra plajda son kalan iki kız yediler bitirdiler seni bakışlarıyla”, “Yok canım, onlar bizim bıcırığa bakmıştır”, “Hayır, sana bakıp senden konuştular canım, duydum”, der yengem. Beni masanın eğlencesi yapıyorlar böyle bazen. Keyifli. Ama sonraki gün ben döndüm maalesef.

- Gidiyorum yalnız, geliyorum yalnız, kutlamalar yalnız, sıkılmalar yalnız. 5 yıldır hayatıma çöken birşeyleri kaçırmışlık ve yanlışlık hissi geçmeyecek sanki. Beklenen mutluluk gelmeyecek, nedeni de hep şikayet ediyor olmam.

- Sezen tersini söylüyor Sızı‘da.

sizi

- Alaçatı çok şirin, minik bir Bodrum olmuş. Ama çok minik. Yani 1-2 akşamda biter, sonrası sıkıcı gelir sanırım. Yalnız Alaçatı’ya gidecekler orada deniz var sanmasın. Deniz yakın değil, arabasız gidecek kadar. Bu arada hoş birkaç dükkan var ama satıcılar resmen boş bırakıyorlar dükkanı. Benim gibi işinin ehlileri ne yapacağını bilemiyorlar bu durumda. Ama neyse ki iş ahlakı diye birşey var (sonra bahsederim meslek kurallarından).

- Bir olay oluyor ve ben yanlış birşey yapınca çok kızıyorum kendime. Bir aksiliğe yolaçan veya güzel bir şeye yolaçmayan birşey. Sanki onu doğru yapsam herşey güzelleşecek. Bir süre sonra ama, başka birşey oluyor ve aklımı alan o oluyor. Bugün apt.da daha önce görmediğim bir kızın paketlerini taşımaya yardım teklif etmediğim için (ama apt. çok karışıktı o an) uykum kaçtı. Kendimi sevmiyor muyum acaba artık?

- Apt.da bir düğün var galiba. Sürekli yirmişer kişi girip otuzar kişi çıkıyor. Oysa bence düğünler yasaklansın. Çevredeki mutsuzları düşünerek değil de ülke tam anlamıyla silahsızlanmadıkça. Sabırsız gelin-damatların baskısıyla olur belki.

- Sanmam ki kimse benim kadar anahtarını kapı üzerinde unutsun. Tersini iddia eden olursa önümüzdeki 6 ay üzerine bahse girebilirim -ki bu bahis iki tarafa da yarar sanırım-.

- Yokken yazılarımı aso.com.tr’ye koymuşlar. Nasıl bir yerdir şimdi garip misafirlerim olacak mı bilmem. Aman, boşver. Daha önemlisi, zizu‘nun BuenosAires yolculuğu ciddiymiş. Yakında bize pek mümkün görünmediğine göre ona ısmarlayalım artık Buenos resimlerini, kartpostallarını. Bu bahaneyle selamlar olsun Fernando de Noronha adası civarına, maceraperver özlemlerle.

- Dün akşam tanımadığım bir numaradan mesaj geldi, bana mail atmış ama adres yanlışmış galiba, tekrar yazar mıymışım. Onu ve numarayı tanımam gerekmiş gibi yazmış. Mailden bahsetmese yanlış numara derdim ama değil sanırım. Ben de tanıyormuş gibi zarif -ve genel- ifadelerle yazdım, nasılsa yazınca anlarız diye. Çook merak ediyorum.

- Rakı çok az içerim, iyisinden anlamam belki, ama belki de çocukluktaki o kadar yudumun etkisi olmuştur. Efe’nin zor bulunan yeşil yaş üzüm rakısı çok başarılı.

- DBS (dünya basketb. şamp.sı) çok zevkli başladı. Ve basket ne üvey evlat, o da 4 yıl da bir yapılıyor ama ilgi yok gibi birşey. Oysa uzun yıllar sonra istekli ve iyi bir kadromuz var.

_________________________________

ekleme: maalesef ben sadece merak edemiyorum, tahminde bulunmadan ve tabi biri olmasını dilemeden. Ama benim dileğim gerçekten pek olmayacak birşeydi, bir süredir mailimi yazdığım tek kişi olmasına rağmen. Olmayacak birşey olması belki de güzel gelen. Olmadı zaten.

h1

bu mudur?

19 Ağustos, 2006

yıl boyu özlediğim görüntü bu mudur?

<>032
cık.
özlediğim, sanırım halamın cumbalı evinden sabahın sessizliğinde sonsuz düzlükte bir denizde Fethiye körfezine sallana sallana giren küçük beyaz yelkenlileri seyretmenin huzurudur. dur, bi’ de dürbünü getireyim, ne bayrağı varmış, güvertede kimse var mı bakalım, güzel bir abla mesela. Ama ablalara daha zaman vardır. ‘Belki birgün’ isimli teknelere de daha zaman vardır. Fazla birşey beklenmeyen, zamanın sonsuz göründüğü güzel zamanlardır.

h1

Zizek

13 Ağustos, 2006

Mesele, keyif almanızı engelleyen şeylerden nasıl kurtulacağınız değildir. Mesele, keyif al diye buyuran sesten nasıl kurtulacağınızdır. (veya bu mealde birşey).

Zizek, felsefe dünyasının rock yıldızı. Bu gece 9′da ntv’de. Ama altyazılı felsefe izlemek kolay değil. 2 ay önce oynadığında ben bir maça tercih etmiştim.

Bir de Salı 10′da cnbc-e’de bir Hal Hartley filmi The Book of Life var. Herkes hayatında en az bir Hal Hartley deneyimi yaşamalı. Klasik Hal Hartley oyuncusu Martin Donovan’la PJ Harvey oynuyor.

h1

Radyatör alacaksan Akmerkez’e gitmeyeceksin

13 Ağustos, 2006

Hayatımda yetecek kadar araba yedek parçası gördüm dün. Akşam gözümü kapattığmda tamponlar, kaportalar uçuşuyordu gözümün önünden.

Radyatörün yenisini almaya gerek yok, git II. Sanayi’ye, çıkmasını al, buyurdu uzaktan abim. Zaten o uzaktan buyurmayı çok sever, sağolsun. Çıkma, adından tahmin edebileceğiniz gibi beyin ölümü gerçekleşmiş arabaların çıkan organları.

Atladım gittim II. Sanayi’ye ama İzmir’de bir öğleden sonra daha oraya vardığınızda oldu, bugünlük bu kadar yeter, ben artık döneyim diyesi geliyor insanın. Oyas bu daha başlangıçtı. İlk başta daha sanayiye varmadan Çınarlı’da devasa bir eski yedek parçacı görüp girdim. Burası, tahayyülünüz alamayacağı, bana da böyle kelimeler aratacak devasa bir yer. Yer gök yedek parça. Sanki Matrix’te Laurence Fishburne “ön kaporta” demiş, her üç boyutta birden öne kaporta uzanıyor raflarda; her renk, çeşit ve modelde, dil din ırk ayrımı gözetmeden. Aynı şey tamponlar, jantlar, eksoz boruları ve radyatörler için de geçerli. O kadar radyatörden bir benim elimdekinin benzerini bulamadık ama.

10
Sanayiye (bu ek hali pek içime sinmedi ya benim, ne diyorsunuz Türkçe editörüm?) gittim ben de. Bulamadıkça herhalde 10 yer dolaştım. Öncelikle sanayi nasıl bir yer? Aksak’ın deposunu düşünün, ama orada etrafa sığabildiği kadar kirli, tozlu, yağlı, paslı araba yedek parçası doldurun, öyle yerler. Pek -biraz benim gibi- hijyen sevenlere göre değil.

Sonra, ne tip insanlar çalışıyor sanayide? Kalıplara (kaba, alaycı, dolandırıcı) hiç uymuyor bence oradaki insanlar. Zaten çok belli bir tipten sözetmek de mümkün değil. Başka işlerde ne tip insanlar varsa orada da öyle. Afili delikanlılar, veya bir tanesinde karşıma çıkan dedeler. Bunlarınki pek depo değildi, bir evin dışarıdan merdivenle çıklan 2. katı. Radyatörler de mutfak kısmında duruyordu, duvarda asılı bir tava ile komşu şekilde. Ben 65-70′lik bir amca ile çıktım eve. Evde de içerde bir Türk dizisi izleyen 75-80′lik bir dede çıktı, diğerine çıkışıp duran ve diğerinden daha bilinçli.

Sonra, benim çok merakımı çeken birşey, yani farklı sınıf insanların uyuşmazlığı pek yaşanmıyor. Yeter ki harbi biri gibi durun. Bir de tabi, farklı sözlereneredeyse diyalektik bir anlayışla yaklaşmalı:

- Abicim, çıkmaya güven olmaz, sen yenisini al.

- Onların o yeni dediği yan sanayi. Alman diyorlar ama ya Çin ya Konya malı. Sakın onlardan alma. Bak, benden al demiyorum ama çıkma al.

- Bunların şu haznesini satıp metal kısma yapıştırıyorlar ama ona güven olmuyor, çok riskli.

- Yapıştırma riskli miymiş? Bunu diyeni şeyedeyim. Kusura bakma arkadaşım ama bu şerefsizlere çok sinirleniyorum. Benden alma ama bu yapıştırma çok güvenlidir. (Kimse kendisinden almamı istemiyor zaten).

Bu anlayışı becerince pek güzel anlaşıyorsunuz, size çay da ısmarlıyorlar, arabayla durağa da bırakıyorlar.

Yazın başında ülkeye gelirken en çok istediğim şey mümkün olduğunca sokağı yaşamaktı. Uzak kaldığım ve pek değerini bilemediğimiz birşey sokak. Sıkıldın mı, çıkar bakkaldan birşey alırsın, gerek olursa elektrikçiye birşey sorarsın, ileride bir çiçekçi. En güzel haliyle Sothyz’de şöyle (14 tem., linki verirken şapkamı çıkarıp selamlayarım) yaşanan bir hal. Yani ülkeyi yaşarsın, şehrin kirli halini.
İstediğimden de fazla hardcore bir sokak günü oldu bugün.