Eylül, 2006 için Arşiv

h1

kanımı verdim içesiniz diye

30 Eylül, 2006

Birgün bir yer açarsam 3 çeşit içki olacak, sangria, sangrinita ve sangrinata. Ağırlıklarına ve içlerindeki meyvelere göre ayrılacaklar.

h1

comfortably

29 Eylül, 2006

Radikal’deki günlerinde Mehmet Yılmaz yazmıştı. Bunun Amerika’da okuyan çucuğu varmış da gittiğinde “şu an şaşırma evresini yaşıyorsun baba. Bundan sonra hayranlık, aşağılama ve alışma evrelerini geçireceksin” demiş. Ben de bunlar çok kısa sürede geride kalmıştı (gerçi pek de hayranlık yaşamadım). Sonrasında tiksinti geldi, bir süre sonra o bile kalmadı. Ama hala rahatsız olabiliyorum. Televizyonda bir kanalı açıyorum, politik talk show yapan adam “madem öyle İkiz Kuleler’de 1500 kişi niye öldü” diye bitiriyor esprisini, herkes gülüyor. Espri ne olursa olsun böyle birşeye gülecek başka bir ulus düşünemiyorum. Biliyorum, tamamen başka bir kültür, o yüzden içimden geldiği gibi ruhsuzlar, duyarsızlar diyemiyorum, ama bu da resmen ruhsuzluk, duyarsızlık be anacım.

Hatta -büyütüp- şuna bakınız:

eylul26-001.jpgeylul26-005.jpg

11 Eylül anma paralari. 49 papelmiş de 29.95′e düşürmüşler, kaçmaz. Eleştiriden kurtulmak için de 5 papelini kayıp yakınlarına bağışlıyorlar. İğrenç demeye bile gerek yok. Hatta bu sayfayı da böyle şeylerle kirletiyormuşum gibi geliyor.

……
Daha önce iki kere bahsettiğim, bizim metroya yakın bir bankta yaşayan amca:
eylul26-021.jpg

Comfortably numb‘ı söylüyorum birkaç gündür. Ama zaten bu tür şeylere rağmen yaşamak için resmen numb olmak gerekiyor. Veya bu ülkede ister istemez öyle oluyorsun.
A distant ship smoke on the horizon
You are coming through in waves
Your lips move but I can’t hear what you’re saying

-ben burayı kestirmeden alıp your lips move through the horizon diyorum-.

I can’t explain, you would not understand
This is not how I am
I have become comfortably numb.

h1

see you on the dark side of the moon

24 Eylül, 2006

Cumartesi akşamı, saat tam 8 sıfır sıfır, ve ben oradayım. Evimden 1.5 saat kadar uzakta (gerçek evimden binlerce km. uzakta), daha önce hiç gelmediğim ve muhtemelen bir daha gelmeyeceğim Virginia’nın ortasında bir koltuktayım. Etrafımda binlerce insan daha var, o anlamda yalnız değilim; yoksa yalnızım. O an başka bir yerde de olabilirdim. Evde hayatıma kahrediyor olabilirdim, veya harcıyor olabilirdim birşeyleri, veya bambaşka birşey. Ama işte oradayım. Birkaç gündür hayatımı o ana göre ayarladım, nasıl oraya gidebileceğimi, nasıl girebileceğimi çok ince planladım (sonra anlatıcam). Çantam o sırada gerekebilecek giysiler, yiyecek, su, şemsiye, vs. dolu. Herşeyimle oradayım ve tek birşeye odaklanmış durumdayım. Ve beklediğim şey başlıyor…

diyecektim. Öyle düşünmüştüm. Dedim ya, ben önceden kafamda yazarım. Oysa değil. Saat 20:17 ve ben devasa bir park alanında, daha önce hiç görmediğim üç kişinin arabasından (aslında bir SUV) inip koşturmaya başlıyorum. Yukarıda anlattığım olmam gereken yerden yaklaşık 1.5 km ve 17 dk uzaktayım. Daha herkes yeni geliyor, oysa başlamış, duyuyorum. Yürüyen yığınları teker teker sollayıp koşturuyorum. Üstelik bir de tuvalete gitmem ve suratıma su çarpmam gerek. Ama zaman yok, en iyisi şu arabaların arasına dalalım bir. Tamam, bir de şu su şişesini başımızdan aşağı boşaltalım. Islandık tamamen ama bugün hasta olmayacaksak ne gün olacağız.. Bitmez tükenmez gelen parkalanında herkesi geçip yaklaşıyorum. Bir kapı ve kontrolden geçiyorum. İkinci kontrolde bekleyenler var, onları resmen ittirip geçiyorum (oysa kibarımdır genelde). Ama napiim, başlamış bile. Giriyorum, ve ilk olarak koridorda yerime giderken görüyorum adamı. O sırada 3.sünde. Ben heyecandan yerimde duramıyorum. Gönülsüzce K sırasına giriyorum. 13. koltuğa gelmeden 8-9 filan boş, oraya çantamı atıyorum. Ve şu şarkı başlıyor. Ve ben kendimden geçiyorum.
crazy diamond

Benim de heyecanımı görmüş olmalı ki yanımdaki yari sarhoş tip bana sarılıyor heyecandan. Ne kadar kaçırdım bilmiyorum. Girerken kapıdaki kız 7:30′ta başladı diyor. Yok artık, 8′deki konser mi? 8′de de olabilir diyor. Aptallığın bir sınırı olmalı kesinlikle. Yanımdaki tip de ‘geç kaldın, iki şarkı-yarım saat oldu diyor. İki şarkı ne zaman yarım saat sürmüş? Her yere geç giden ben, bu sefer tamamen masumum ama. Bir macerayla beraber gittiğim tiplerin plansızlığının ve yol çalışmalarının kurbanıyım.

Aylardır hayalini kurduğum şey karşımda ve ben hala inanamıyorum. Başlar genelde Final Cut’tan. Aralarda iki-üç yeni şarkı da var. Birinin Lübnan’da 60′ların sonunda geçen öyküsü acıklı. Bir otostop yolculuğunda onu alan adam, evde kendi yiyeceklerini ve yataklarını vermeleri. Birkaç damla dökülüyor. İki şarkıda bir doğal olarak konu savaşa geliyor. Ve Bush ve politikaları gecenin ağırlığını çekiyor. Etrafımdakilerin de. Amerika her yerde eleştirilebilir ama bunu burada duymak nasıl bir duygu, kesinlikle bilemezsiniz.

you've gotthat texas education

Sıranın önünde bir kadın, arkası sahneye dönük, sözleri çeviriyor işaret diliyle önündekilere. Önde solda bir küçük kasaba kadını salak hareketlerle dansediyor. Şu adamı yanıma alayım da onu görmeyeyim. Onun dışında şehrimde nasıl kurtarılmış bir yerde yaşadığımı anlıyorum etrafa bakınca. Sadece filmlerde gördüğüm kırsal Amerika burada. Adamlar hep benim iki katım, kadınlar 120 kilo ortalamayla oynuyorlar. Saçları hiç sormayın, 80′lerin yele modası. Ve herkes beyaz, hatta bembeyaz. Siyah neredeyse hiç yok. Hispanik, Asyalı sıfır.

Ve ilginçtir, aynı şeyden hoşlanıyorum bu tiplerle. Neyse, bakmıyorum çok etrafıma. So, so you think you can tell.. Heaven from hell.. Blue skies from pain.. diyorum. Tepemizde pink pig uçuyor.

pink pig
Ara oluyor. Tuvalet kuyruğu bitmeden Dark Side of The Moon başlıyor. Tüm albüm. Endişelerimin -bu kadar turneden sonra adam bitse de gitsek modunda olur mu, albümün sound’u bulunabilir mi- hepsi yersiz çıkıyor. Adam heyecanlı. İngiliz aksanını duymak ilaç gibi geliyor. Sound müthiş.

dark sidedark side-2

En büyük keyfi aldığım şarkılardan biri Time.

And then one day you find
Ten years have got behind you
No one told you when to run
You missed the starting gun

Albüm bitiyor. Tekrar çağırıyoruz. The Wall’dan pek birşey çalmadılar daha. Gelip onlara geçiyorlar. Çığıra çığıra we don’t need no thought control diyoruz. Son olarak Comfortably Numb. Ama o şarkı çok çabuk bitiveriyor benim için, birşeyleri kaydetmekle uğraşırken (rezalet).

Bitiyor. Kendimi kutsanmış hissediyorum. Konserden önce ve sonra farklı kişiler olacağım sanki.
lebanon

h1

bir kaset koy da neşemizi bulalım

22 Eylül, 2006

Planlar sırasıyla: Boğaz Köprüsü, Köprü’nün başlarında tek başına bir araba -trafiğe kapatmışlar sanki-, ön sağ cam hizasından sürücü koltuğundaki adam: tombul, gıdıkları var torba torba, bıyıklı, neredeyse tonton, gözlüklü. Yanında da yine aynı ölçülerde, yine torba gıdıklı, sanki kocasının bıyıksız ve uzun boya saçlı hali olan karısı. Sürücü adam sol kolunu direksiyondan kaldırır ve “Semmraanım, ordan bir kaset koy da keyfimizi bulalım” diyerek sallar. Kamera yukarıdan geniş açıya geçerken ‘Ay, ne sıcak, ne bizden’ deriz biz de [oysa onlar hep bizdendi, hadi İnönülerden filan bahsetsek ve İ.Tatlıses kasedini onlar koysa hadi neyse]. Bence Türk televizyonlarında tüm zamanların ‘en alem’ görüntüleri…

<>…Ben de çok keyifsiz yazdım son zamanlarda. Feci halde bir kaset koymaya ihtiyacım var. “simon le bon, bir kaset koy da… ama kaset koleksiyonumuz yeterli değil burada.. cd.. mp.. yok, boşver onları, en iyisi bir konsere gidelim.. pink martini gelsin mesela bizim salona.. brazil‘i söylesin. şöööle bi’ keyfimizi bulalım”.
pink m.
Brazıl (i değil, ı) Brazıl.. milli marşı sanki ülkenin. Bu şarkının en güzel söylendiği yer tribünlerdir aslında. Bizde değil tabi, bazı güzel ülkelerde takımınız çok güzel bir oyunla rahat galipse maçın sonlarına doğru tribünler bunu söylemeye başlar. laa laaa.. lal lal lal la la la laaa…

Bir de Rio’da karnavalda olsaydık güzel olurdu tabi. Sokakta istisnasız herkes bunu söyleseydi bir ağızdan, en az yarım saat. Gerçi ben karnavalda değil de karnavalın sonraki saatlerinde gibi hissediyorum. Gece bitmek üzere. Herkes çekilmiş. Sokaklar karnavalın artıklarıyla dolu, renkli kağıtlar, simli konfetiler. Kaldırımın kenarına otururum. Aynı melodiyi çok daha yavaş, hüzünlü söylerim. Olmamış işte birşeyler beklediğin gibi. İçerideki bazı şeyler bastırılmaz olmuş. Zaten hüzün ki en çok yakışandır bize.

Aslında söyleyeceğim şarkı Manha de Carnaval olurdu herhalde. ‘Eski’ dostlar bilir, çalmıştım ben bunu size daha önce. Ararken gördüm, Karnaval Sabahı demekmiş zaten Manha de Carnaval. Oturun siz de yanıma kaldırıma, arka evde bir gitarist çalıyor şarkıyı yavaşça, dinleyin siz de benle. Kapayın gözlerinizi, kapa kapa. Huzurla değil, hafif acıyla.

Yok ‘ben safi huzurum, bozmayın’ derseniz size şunu vereyim, üç usta gitarist eylemişler. Turnusol kağıdı gibi seçiminiz, içinizi gösterecek. Benim gönlüm tabi bana yakışandan yana.

h1

Zabitler yaman

21 Eylül, 2006

Mankafa’yım* da olabilirdi başlık. Çünkü öyleyim.

Geçen sefer herkese laf ederken sevgili öğrencilerimi unutmuşum. Yatırım amaçlı öğrenciler yeryüzünün en aşağılık ırklarından biri bence. Daha belirgin olsun: Fena olmayan bir işi olup da daha paralısını bulmak için daha fazla okuyan öğrencilerimden bazıları yeryüzünden silinse tüm insanlığın ortalaması yükselecek birden.

Böylece bilmemkim direktöre gidip “bu bu.. ismini telafuz edemediğim hoca ilk defa öğretiyor bu dersi” (hiç de değil, 2., hem ilk olsa nolcak), “o henüz hoca değil” (değilim, ama bu konuyu benden iyi anlatanı bul, ben de girip öğreneyim), “he is lost” (buna parantez yetmeyecek) diyen biri de olmaz.

Lost? Psikolojik derinliğe insen, kişiliğimden bahsetsen önünde saygıyla eğilip selam veririm. Ama ilk derste tanışma, syllabus, giriş derken erken bıraktım diye mi lost oluyormuşum? Ne biçim öğrencisiniz zaten ya siz? Kopya çekmek aklınızdan bile geçmez, herşeyi yarım yamalak bile yapsanız sırf yaptığınız için A beklersiniz, dersi erken bitirsek yüzünüzde güller açmak bir yana şikayet edersiniz. Patronsunuz, herşey isteklerinize göre düzenlenir ama en ufak bir kopya çekecek özgürlüğe, yaratıcılığa ve zekaya sahip değilsiniz (diğer hepsi biryana, bunu kabul etmesi daha bir zor benim için).

Hala böyle şeyler yaşadığım için gerçekten mankafa’yım. Çünkü öyleyim. Kim dedi sana bu gerzek insanlarla, gerzek işlerle uğraş diye? Bitir okulunu, gir Hyundai’ye filan, şimdiye bir Hyundai koleksiyonun olurdu. Atos, Accent filan. Hem o zaman belki önerilerimi dinletirdim de daha anlamlı araba isimleri olurdu (karga, sivrisinek, ağustos böceği).

Bunları diye diye gece metrodan dönerken yolun karşısındaki bankta aynı amca, yine yanında market arabası, ayakta kendi kendine konuşuyordu. Hava soğumuş. Mankafa’yım, şu adama bile yardım edemiyorum diye yazmayı düşünerek (ben önce kafamda yazarım) yürüdüm.

Sonra düşündüm. Madem böyle diyorum, farketmişken mankafa’lığı, dönelim bir bakalım birşey yapabilir miyim. Döndüm. Karşıya da geçelim mi? Geçtim. Hizasına kadar gitmek gerekir mi? Gittim. Yoğun bir kötü koku gelmeye başladı. Hizasında döndüm. O sırada beni farketti. Direk ona doğru dönüktüm zaten. Konuşmayı kesti, normal görünmek istemiş olmalı. Demek çok da ileri değildi durumu. Van Gogh’a benzettim hatta o anda onu. Selam verdim, ‘hi Sir’. Birşey demedi. Ne diyebilirdi ki? ‘Is there something I could do for you?’ dedim. “I don’t know” dedi. Ne diyebilirdi ki? Çok manalı geldi bana o söz o anda. Selam verdim ve yürüyüp gittim. Ne yapabilirdim ki? Zor bir cevaptı benim için cevabı. Ama başka birşey dese ne farkederdi ki?..

________________

* Mankafa silmiş blogunu. Yazık. Son zamanlarda en çok baktıklarımdandı. Buraya bakarsan birgün, mankafa: Mantığını yaşatmaya çalışacağım arada bir, elimden geldiğince. Hem, zaten öyleyim.

h1

ikibinbilmemkaçkere

17 Eylül, 2006

bazı filmlerden sonra aşık hissediyorum. iyi veya kötü değil, aşık.

bir yerde böyle aşık olunacak bir kadının var olduğuna duyulan.. ümit-dilek-hayal değil.. inançtan

maggie cheung

bana böyle üzgün baktıracak bir kadın
tony leung

tony leung2

h1

berbat demiştim, uzatmanın alemi yok

16 Eylül, 2006

Arkadaşlar, koridorun sonundaki kapısı zor açılan derin dondurucu odasında dondurulmak, arada bir çıkarılıp kullanılmak içindir.

Bir arkadaşınız olmadık bir sebepten size sinirlenirse, bozulursa napırsınız?.. Ben ne yapacağımı bilemedim açıkçası. Daha önce her türlü saçma dargınlık görmüştüm de bu kadarını görmemiştim. Anlattım da yanlış anlaşmayı halbuki. Bir de teknoloji olunca insan daha da çocukça davranabiliyor, oradan buradan çıkarıyor sizi filan..

Hocalar, okçulukta kullanılmaya yarar. (Popo 12).

Hocam cuma akşamüstü buradaysan gel konuşalım diye yazmış. Yazdığı sırada dibindeydim ama kafasını odadan çıkarmadığı ya da aramadığı için 3 gün beklemem gerek şimdi. Hep de bela çıkar böyle şeylerin altından, şimdi neler oldu kimbilir.

Ev arkadaşlarınız için masanın ortasında daire biçiminde bir boşluk kesin, çünkü onlar canlı canlı beyinlerini yemeniz içindir (Chianti ile iyi gider).

Hasta hasta yattım dün, yine geç ama kendim için erken bir saatte. Sabahın köründe bir saatin alarmı, hem müzik hem rahatsız edici bir ding dongla çalmaya başladı.Alarmın sahibi en az yarım saat boyunca snooze düğmesine basıp kalkmayı erteledikçe ben de beynini açmışken gözlerine, burnuna basmak nasıl olur diye hayal ettim.

Bir diğeri de bu akşam parti verecekmiş. Hayatta ev arkadaşlarımın verdiği partilerden daha nefret ettiğim birşey düşünemiyorum.

Eski sevgililer dünyanın en iyi dostlarıdır.

Genel olarak öyledir. İyi sevgililerse kötü günde de iyi dostturlar.

_________________

edit: ev arkadaşım, birçok kişi gelmeyeceği için partiyi iptal etmeye, yani ertelemeye karar vermiş. artık başka bir cumartesi akşamım kararacak olsa da nasıl hafifledim birden, hayat toz pempe oldu.

h1

yeniden parke salonlara

16 Eylül, 2006

Dün sabaha doğru uyandım birara. Saatin alarmını açmayı unuttuğumu hatırladım. Kalkayım mı… yok, gitmeyeyim, zaten geç yattım. Sonra alarmın çalması gerekenden 15 dk. sonra uyandım. Kalkayım mı… Ama uykumu almadığım kesin. Sonra boğazım da ağrıyor. Zaten vitaminsiz günü geçiremiyorum. Sonra yağmur da yağacaktı bugün, kapalı ve serin. Biraz dönüp durduktan sonra çıkmam gerekenden 5 dk. once fırlarım. Çünkü tam….. FUTBOL zamanı!

Grobbelaar
2.5 yıldır hiç maç yapmadıysam da yine harika bir maç çıkarıp biri penaltı olmak üzere 10 gollük topu çıkarırım. Bu noktada pek tevazu ile tanışmadığımı söylemem gerek. Ama zaten ben söylemesem nereden bileceksiniz iyi olduğumu?.. 3-3 biter ama herhalde bensiz 10-3 olurdu. Ne gam, zaten Fener ve milli takimin eski kalecisi Yaşar’ı da 8 yediği bir maçta keşfedip G.Antep’e almışlar.

Maçın sonunda herkes tebrik eder beni. Zaten Amerikalıların en çok (bir tek?) bu yönünü severim, iyi performansı mutlaka takdir ederler. Çok da sıcak bir sınıf, herkes birbiriyle konuşuyor, neredeyse formaları degişecektik. 4 kere aldım bu dersi ama böylesini görmemiştim. Şu an elimde şişlikler, morluklar var, ayaklarımda 5-6 adet bant olmasa yürüyemem, ve vücudumda yürümeye yarayacak bir kas yok gibi ama aldığım duygusal tatmini anlatamam.

h1

Nem, walkman, amca, sema

15 Eylül, 2006

* Şehir tropikal yine. Sıcaklık çok değil, 24-28 arası ama nem korkunç. Dışarıda adım attığın anda terliyorsun. Akşamları da en ufak bir havaakımı yok. Sürekli ağır bir Ağustos böceği cırlaması var. Ben ki İzmir’de bile cam açık yatmam (zaten yatamam, bakınız *), burada tersi mümkün değil.

* Metroda walkmanden kaset dinleyen siyahi bir kız vardı. Gidip yanaklarından öpecektim. Ama o da kasedinyüzünü sürekli en fazla 30 sn.de bir değiştirip durduğuna göre pek normal değildi.

* Geçen akşam eve gelirken yolun karşı tarafında bir bankta yaşlıca bir amca, yanında market arabasında tüm birikimi, kendi kendine ama bir başkasına hararetli birşeyler anlatıyordu. Yine bu ülkenin gelmişine geçmişine küfrettim. [şu ülkeyi bu ülkeyi işgal edecek paranız var da bu amcaya ev alacak paranız yok].

* Sema. Galata. Tango. Çok sevdiğim bir arkadaşımın dediği gibi “muhteşem bir program“. Gidin, yoksa kanım yerde kalır (öyle denmez miydi?)

* -”Sen bir düzenbazsın”. -”Teveccühün. Olabilmişsem ne mutlu bana”. Düzenbazlar keyif veriyor. Ne zamandı o? Perş. 21. Kanal? trt1. İki tefrika birden. Bu hafta The Sting‘deki numarayı yaptılar. O zerafet – parıltı olmasa da iyiydi yine de. Alıştırma için yararlı.

_____________

* O imam meselesinin nasıl bağlandığını merak edecek kadar sevimli okurlarım var ise, söyleyeyim; annem diplomatik yollardan çözmeyi önerdi. Girişimleri az miktar işe yaradı. Az miktar şöyle oluyor: bazı geceler imam, kendisine yukarıdan gönderilen ‘kıs sesi, abartmışsın’ uyarısını dikkate alıyor, bazı gecelerse başka bir imam aşka gelip kendisini Kuruçeşme Arena’da onbin coşkulu seyircinin önünde hissetmeye devam ediyor.

h1

kalk kalk kalk, yatağından kalk

13 Eylül, 2006

Salı akşam 11, dersten geldim şimdi. Yani TR’de sabah 6. Demek ki ‘kalk kalk’ı çalabilirim. Aslında Salı sabahı çalacaktım bunu, en çok o zaman ihtiyaç var. Çünkü Pazartesi’nin adı çıkmıştır, mazereti vardır. Salı’nın bahanesi yoktur, artık ne yapılacaksa yapılacaktır. Çarşamba arada kalmıştır, haftasonu uzaktan görünmüştür ama henüz kaçış yoktur; sadece lisede yarım gündür, 2:30′dan sonra ya maç yapılır, ya Bornova’ya kaçılır. Perşembe yarın bayramdır. Cuma en çok şey beklenen, en çok bulunamayan, en hayal kırıklığına uğratandır. Cumartesi değişik kalıplara girer, iş günü de olur yarım olsa da, Pazar’a da benzer, cuma’ya da. Pazar tam bir can sıkıntısıdır, en iyisi bitmeyen kahvaltılar yapıp başka birşey beklememektedir.

Ama işte Çarşamba sabahı 7-10 arası ve siz buraya mı bakıyorsunuz canlarım?.. Bravo deyip sizi teşekkür için şuraya alıyorum. Canlı yayın yazan baklavaya basıp devam ediyorsunuz şekerim. Haftaiçi her sabah 7-10, sonra cmt. 8-11 haftaiçlerinden seçmeler. Aşağıda bahsettiğim Ege ve arkadaşları (Fahir ve Oktay, ayrıca yan kişilikler Demircan Abi, Şenol Gülbayrak) sizi kendinizden geçirmezse paranız benden iade birtanem.

Yok, saat 10′u geçti ise saat (sizi tembeller), sizi de unutmadım anacım. Buyrun, size de uyanmanız için Kalk Kalk. Doyulmaz öyle, iki parça kekle. Alo, Demircan abi bekle. Çay demlikten zeytin Gemlik’ten… Olayların üzerinde bir battaniye, kim kiminle ve hatta niye… Çete, toplandik gene… Yakında bunun Sincan versiyonunu da çalarım size. Yeter ki ayağınız alışsın, yeşil papatyam.

h1

?

11 Eylül, 2006

Bugün garip birşey oldu. Size çok küçük gelecek biliyorum ama bence asıl önemli şeyler minik şeyler.

Aşağıda bahsettiğim işten dönüşte bölümün kapısı kapalıydı, ben de karşısındaki açık alanda elimdekileri bir banka koyup toparlayayım dedim. Alanın kapısından girerken küçük siyah bir sincap gördüm. Bu şehir daha doğrusu bu ülke sincap kaynıyor zaten, siyah daha az sadece. Bu alet de hemen önündeki, yani kapının hemen arkasındaki teneke bira kutusuna doğru gidiyordu, beni görünce yolunu değiştirdi, kaçtı gitti.

Ben de 10-15 mt. daha gidip sağdaki banka elimdekileri atıp toparladım. Döndüm metroya doğru ve bankın hemen çaprazında aynı bira kutusundan bir tane daha gördüm. Natural Light Beer. Şundan:

natural-light-can-lg.jpgBirileri bira içmiş dün gece dedim ve kutuyu ezmeye karar verdim. Öyle bir takıntım var çünkü, kutuları, plastik şişeleri ezmeden atamıyorum, herkesin de öyle bir takıntısı olmalı bence. Hatta ayakkabıma sıkıştı üzerine basınca. Zorla ayırdım, birkaç adım gittim diğer kutuya da aynı şeyi işlemi uygulamak için ama yoktu. Baktım baktım, yok. Burada orada. Sahneyi kafamda tekrar tekrar yaşadım. Sincap kapının hemen arkasındaydı, kutu da oradaydı. Sonra banktan arkama dönünce aynı kutu bu sefer buradaydı. Bir o tarafa gittim, bir öbür tarafa. Yanlış görmediğime emin oldum. Sonra da yerdeki kutuyu çöpe anlamlı bakışlarla ve nazikçe bırakıp uzaklaştım.
Bankın başında 1 dk. bile kalmadım. Arada geçen galiba sadece 1 kişi oldu ve o ayağıyla vurmuş olsa teneke kutunun yuvarlanma sesine dikkat etmemem, hatta sinirlerimin oynamaması mümkün değil. Matrix’te bir yazılım hatası olabileceğinden başka birşey gelmedi aklıma.

Birilerinin ‘diğer kutuyu geçen şahıs çöpe atmıştır’ diyebileceği geldi aklıma sonradan ama bu ülkenin bir vatandaşının yerdeki şeye uzanıp çöpe atması olasılığı sıfırın altında. Zaten oraya en yakın çöp de muhtemelen benim yanımdakiydi.

Var mıdır önermesi olan?..

h1

Van Gogh, senin için çektiğimi duy, duy da inanma

10 Eylül, 2006

Çalışarak, yani kas gücüyle demek istiyorum, para kazanmak ne güzel şeymiş. Daha önce pek yaptığımı hatırlamıyorum. Bir de Bilkent’te zarf doldurup kapatmıştık. İnsanda talih olsa zaten zarf yalarken zehirlenir, George’un nişanlısı gibi, tazminatla zengin olur. Gerçi o ölmüştü, di mi.. hmm, bu örnek pek olmadı.

Okula her yıl gelen bir poster satış grubu var. Ben bu olayı bu ülkenin monotonluğunu anlatmak için örnek olarak kullansam da (her yıl sektirmeden okulun ilk haftasının son 3 iş günü geliyorlar) herkese göre hoş şeyler var. Buradaki çoğu yılıma ‘bu yılın sonunda gidebilirim’ diye başladığımdan hep gitmeden alayım düşüncesine giriyorum. Bir yandan da 2-3 yıl önce bayıldığım Van Gogh’ları alarak nefsimi körelttiğimi sanıyordum. Ama öyle kolay körelmiyormuş meret.

Bu yıl yine alacak birkaç şey buldum, sonra da baktım, çalışacak adam arıyorlar. Cuma günü bir güzel çalıştım. İşi yürüten kızla oğlan da sevimli tiplerdi, zevkli oldu. Öldüm bittim o ayrı tabi, o posterler kabında (ne denir o çevrilerek bakılan yığınlara, burada ‘book’ deyip geçiyorlar, Türkçe editörüm size soruyorum, boşladınız işinizi) durduğu gibi durmuyor, hem o yığınlardan 20 tane filan var.

Sonuçta para kazandım da sanılmasın. Bilakis üstüne para bile verdim. Ama cici bici posterlerim oldu.

eylul8-005.jpg
Sanırım bugün de çalışacağım. Bilirim, gözü kalır blog okuyucusunun, o yüzden şuraya bakın ve istediğiniz birşey varsa söyleyin, ben de gelirken getirip kapınıza teslim edeyim. (oradakilerin hepsi yok, olanlar daha ucuz). 22:30′a kadar vaktiniz var, hadi.

h1

bir gece karanlıkta

8 Eylül, 2006

Şehirlerle ilgili bir kriterim vardı yıllar öncesinden. Seveceğim şehirde dışarıda çeşme olmalı diyordum, akan suyuyla. Eskiden bizde de vardı ama uzun süredir özellikle büyük şehirlerimizden birinde su içilebilen bir çeşme gören varsa söylesin. Kaldı ki güzel çeşme mimarisi geleneği olan bir imparatorluktan geliyoruz sözde. Olanlarda ya musluk boşa dönüyor, ya koca bir tıss geliyor ve içi kuruyup çöplüğe dönmüş, ya da su parasını almamak belediyeye fazla gelmiş, vs. Ama mesela İtalya’nin çeşmeleri ne güzeldir. Suyu da güzeldir.

Bu sefer Münih’te yeni bir kriter daha geliştirdim. Şehirde dışarıda rahatça oturup içilecek yerler olmalı. Münih’te orada burada birahaneler, insanlar kadınlı erkekli, yaşlı genç doluşmuş içiyor. Boşuna neşeli hayat tarzının başkenti demiyorlar Münih’e. Baktim herkes içiyor, oturdum ben de bir weiss bier söyledim. Daha doğrusu, söylemedim, self-servis, gittim, aldım; sonra da piknik masası tipinde tahta sıralara kuruldum. Weiss bier gerçekten weiss, yani beyaz. Görüntüde akşamın güzelleştiği an:

weiss
(o bardağı doldururkenki kendi fotografımı çektirmeyi de isterdim ama yardımsever iki adam, görüntüdeki kel adam ve bir seferde 30 bira bardağı taşıyabilen garson, 3′er 4′er kere denemesine ragmen biten pile çare olmadı. şans, oysa ondan sonra en az 10 resim daha çektim. biriktirdiğim tüm gizemin birden gitmesine hazırdım halbuki.)

Sonra abimin tavsiyesiyle Ludwig ve Leopold Strasse’ye yollandım. Çok güzel olmasa da iki taraflı fakülteler, belki yurtlar, arada cafe-barlar, öğrenciler için çok hoş olmalı. Bisiklet yolu var kaldırımda, orada yürürseniz hemen arkanızdan bir zil sesi geliyor.

Yoruldum ve daha fazla ilerleyemeyip İngiliz Bahçeleri’ne döndüm. Beyaz bira da şişede durduğu gibi durmuyor, rahatlamak lazım, neyse burayı hızlı geçelim (ama zaten ne kadar rezil olduğumu siz biliyor olmalısınız artık). Yoğun bir bölgeden hemen bir sokak içerideki İngiliz Bahçeleri’ne girdim, başta çok hoş görünümlü bir bar var açık havada, ağaçlar arasında çok hafif bir müzik geliyor. Onu geçince yol ikiye ayrılıyor. Ben soldaki patikaya dönüyorum ve ayrı bir dünyadayım.

Zifiri bir karanlık, sanki ormanın içindesiniz. Oysa sağdaki sıra ağaçlardan hemen sonra bir sokak ve evler var. Soldaki sıra ağaçlardan sonraysa, ayışığının vurduğu, 2-3 futbol sahası büyüklüğünde çimen bir alan, üzerimde top oyna diye çağırıyor. Kimseler yok, çok ileriden birkaç ses geliyor. Bir yandan da biliyorum ve hissediyorum ki çok güvenli. İleride çimenliğin diğer tarafında birkaç hareketli kırmızı ve beyaz ışık var, bisikletliler. Arada yanımdan da bisikletli gençler geçiyor. Yine ileride, 2-3 küçük kırmızı ışık. Sigara veya benzeri şeyler tüttürenler. Yolun ortasında beyaz bir heykel var. Pardon, o bir çiftmiş.

Sağımda banklar. Dayanamayıp birine otururum. Çok çekici ağaçların arasındaki girintide. Otururum ve büyülendiğimi hissederim. O anda ne birazdan döneceğim havaalanı yakını otelim, ne sabah yakalanması gereken kıtalararası uçuşum, ne vize kuyrukları, ne birgün sonra iş bekleyen öğrenciler, ne bir gün sonra iş bekleyen hocalar. Ben varım. Bir de park.

Yatarım sanırım birara. Uyuyabilirim bile orada sabaha kadar. Ama bilirim, yapmam öyle şeyler. Hep zevk alırken bırak, bırak yarım kalsın derim. Sonra dönerim. Sonra otel, ve işte gerisini biliyorsunuz yukarıdan.

3.kriteri de böylece geliştiririm. Şehrin ortasında herşeyi unutacağınız parklar olmalı.

h1

damarlarımdaki asil kan

7 Eylül, 2006

beeeeer
Önce altyapıyı oluşturmam gerek. Bu ülkede içkiye bakış bizim ülkeden farklı değil, hatta daha berbat. İçki yaşı 21. 16’sında ehliyet alıp yolda adam öldürülebiliyor ama kendilerine ne yapacaklarına 5 yıl daha karar veremiyorlar. Herhangi bir yerde, örneğin bir evarkadasliığı ilanina başvururken herkes “sosyal olarak içerim, ama alkolik değilim” deme ihtiyacı hissediyor. Nedeni de var tabi. Genelde zevkle normal düzeyde içmeyi bilmiyorlar. İçen içine düşmüş gibi içiyor.

Okul ve içki kelimeleri kesinlikle birarada düşünülemiyor. “Barda yakalanan öğrenciler” gibi haberlerden geçilmiyor okul gazetesinde. Bu böyleyken İtalya’da yemeklerini yediğim okulda kola-fanta-su-soda çeşmelerinin yanında bira çeşmesi de olduğunu hatırlamayayım diyorum. Öğle yemeklerinde bile…

Ama bu akşam, hayatımda yaptığım en gereksiz, aşağılayıcı işlerden biri için, sadece süs niyetine girmek zorunda olduğum derse giderken bölümün buzdolabını açtım ki… biri bir güzellik yapıp birsürü bira doldurmuş. Bira bira diye inledi iç organlarım. Kendimi yemek sonrası açık büfenin tatlı bölümünde bulmuş gibi hissettim. Bira dedi dalağım. Bira diye yanıtladı böbreğim. Bira bira bira gözüm döndü o anda.

İşte şu anda o derste gereksiz gereksiz otururken bir yandan da sarı sıvı dibimde, beyaz köpükten, görülemeyeceği bardakta. O güzel biri çok da zevkli değilmiş, Budweiser gayet kötü bir seçim, ama burada nitelik değil, öze bakıyoruz. Kim olursan ol gel, bira ol da ne olursan ol.

Münih yazacağım demiştim biliyorum. Beyaz birasıyla Münih yarına kalsın bu durumda.