Ekim, 2006 için Arşiv

h1

Je t’aime. Moi, non plus.

28 Ekim, 2006

1969. Londra ’swinging London’ (modacıl Londra?) döneminin doruğunda. Bugün efsane bildiğimiz hemen tüm gruplar/şarkıcılar kalıcı birer ikişer albüm yapıyorlar. Popüler kültür hiç olmadığı kadar dinamik. 1967′nin ‘aşk yazı’ yaşanmış. Hippi çocukları Atlantik’in öbür tarafına aitken bu tarafta daha çok bir iyimserlik ve hedonizm hakim topluma.
Bu sırada listelerde 1 numaraya yükselen Fransa’dan gelmiş bir şarkı var:
Je t’aime… moi non plus.* İlginç bir hikayesi var: “bana hayal edebileceğin en romantik şarkıyı yap, Serge”der B.B. Ama sonra kocası izin vermez kaydın yayınlanmasına. Söylemek Serge’nin sonraki ve uzatmalı sevgilisi Jane Birkin’e nasip olur. Şarkı Fransa ve İngiltere ile başlayıp tüm Avrupa’yı sallarken Vatikan’ın baskılarıyla önceİtalya, sonra İspanya, İsveç ve İngiltere’de yasaklanır.

gensburg.jpg
Ama en ilginç olan canlandırması. O yıl Paris’te kimbilir kaç çatı katında genç çiftler bu plağı koydular pikaba, ve o dönerken ışığı kapattılar. Kimbilir kaçı öpüştü, kaçı üşenmeyip kalkıp dansetti; kaçı da sessizce oturdu birşey diyemeden. Sessizce otururken birisi sonunda tüm çekingenliğine rağmen dayanamayıp uzanıp öptü yanındakini ve sonra doğru dürüst ısınmayan öğrenci evinde tüm geceyi birbirlerinin kollarında geçirdiler.

Buram buram bir aşk şarkısı. O günlerle bugünleri en iyi ayıran o belki: make love not se x (war kısmında zaten bir değişiklik yok). Charlotte Gainsbourg da zaten bu aşkın çocuğu (dendiği gibi ‘fille d’amour’).

-* hep sanıldığı gibi ‘bense artık sevmiyorum‘ değil, ‘ben de sevmiyorum‘ sanırım. ve ofis ortamında çalmamanız daha uygun olabilir demiş miydim?-

___________________

Bir de şu videoyu eklemeliyim. BBC yapmış, birbirlerini çektikleri görüntülerden. (29 mb ama) Çok hoş görüntüler. Çok güzel bir çift. Veya tüm aşık çiftler güzeldir. Kendisini üst kat komşum sanan ve bu aralar kişilik karmaşası yaşayan Jane de beğenir umarım artık Jane Birkin’i.

h1

Destruction is an Obstruction to the Construction

26 Ekim, 2006

sos.jpg
Bayram bitmesin burada. Sizi bir masal ailemine götüreceğim çünkü. Gelirseniz. Tamam mı? Tamam o zaman, veriniz elinizi. Ayağınızı şuraya basınız, diğerini de yanına. Önce enter site. Hadi, bunda çekinecek birşey göremiyorum ben. Tamam, şimdi burada ne yapıyorsunuz? Kayboluyorsunuz. Mesela çekilecek bir korniş var, onu çekin, sonra bir daha çekin. Bu arada unutmadan soldan soundtrack. İlk şarkıya tıklayın, tüm hepsi çalmaya başlasın bir yandan. Sıkılınca menu deyin, mesela what do you dream kısmı, rüyalarınız hakkınızda ne anlatıyor? Ama çok da oyalanmayın bu arada çünkü daha animasyon yapacağız. Stop motion. İstediğiniz gibi oynayın, sayısız permütasyon var. İyi birşey çıkarsa bana gönderebilirsiniz mesela. Menude birşeyin yüklenmesini beklerken ortadaki siyah boşluğa rengarenk birşeyler çizmeyi unutmayın.

sciencesleep1.jpg
İlginizi çekerse aşağıda how do you dream sayfası. Rüyalarını anlatmış insanlar, hatta bazıları filme çekmiş. Bana çok çekici gelmedi. Benimkiler bana yetiyor ve yeterince yoruyor. Bu arada çıktıysanız filmin sayfasından günün geri kalanında sürekli olarak şunu dinleyebilirsiniz.

sos-4-large.jpg

Evet, Science of Sleep’i seyrettim (aslında science des reves demek lazım çünkü Fransız filmi). Ve evet, aşağıdaki yazıdaki birkaç öğe filmden yürütme. Gerçi Michel Gondry’nin (Eternal Sunshine’ın yönetmeni) de hikayeyi Charlie Kaufman’ın evine gizlice girip yürütmüş olabileceğini düşündüm.

Çok eğlenceli film, Eternal Sunshine’dan daha fazla. Daha da gerçekçi. Sonra oyuncularını severim, hem bu ikisini hem de Miou Miou’yu. Zaman zaman aynı diğerinde olduğu gibi canını acıtıyor insanın, belki olması gerektiği gibi. Sevimli, hoş öğeler dolu sahneleri.

Ama tüm bunlara rağmen Eternal S.’a göre daha az film. Sinema da böyle birşey zaten. Öğeleri biraraya getirmeniz ortaya harika bir yapıt çıkması demek olmuyor. Biraz fazla kurgulanmış, sevimlileştirilmiş hali var. Eternal S.’ı bu yüzyılın ilk başyapıtı ilan eden Fa tih Öz güven‘in de benzer birşey demesini bekliyorum zamanı geldiğinde. O yorum bekleyecek. Ama siz bekleyemem diyorsanız (ama bakın uyarıyorum, sonradan ah, gösterdin bana simon, film zevkim yeri boyladı filan demeyin) orta yerden bir küçük sahne

sos-charlotte.jpg

Charlotte Gainsborough eski gözdelerimden. Hala sevimli. Ama bir yandan da yaşlanıyor maalesef. Bu genç kız rolleri için biraz büyük kaçacak pek yakında. Gittikçe Jane Birkin’e benziyor, özellikle boyun kırışıkları, diye düşünmüştüm ki sonradan bir yerde görünce hatırladım, zaten annesi Jane Birkin.

h1

heyecandan içim içimi

24 Ekim, 2006

evet, heyecandan içim içimi.. içimiçimiçimiçimi………….. içimi çok kolay, İskoç viskilerine göre daha rahat yuvarlayabiliyorsunuz Japon viskilerini; ama o tat yok tabi.

Bu aralar kafam karışabiliyor, gerçekle-rüyanın karıştığı bir sabah kendimi evden çıkarken karşılaştığım yan komşuma evlenme teklif ederken bulabilirim. Siz de durduk yerde bir içki sitesinde bulabilirsiniz kendinizi. cd’de şarkı takılmış, sonra kendiğilinden başka şarkıya atlamış gibi. Veya baktığınız sayfada bir kelimeye tıkladınız (olacak bence ileride) ve o kelimeyle ilgili bir başka yere atladınız, ekşi’deki entry’ler gibi. Şöyle de olabilir mesela:

...içimi kaplayan sıkıntı, okuldan gelen Muratcan’ın mutfakta fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde cevizli, havuçlu, üstü badem şekerli günebakan kurabiyelerini görünce yüzünde oluşan sevinçle dağıldı. Bir an bir yemek-anne sitesi sanabilirim burayı.

Neyse.. dağılmadan.. heyecanlıydı dün. Tanımadığım, hatta görmediğim bir kızla buluşacaktım.

Birkaç gün önce bir kız mail atmış, Türk, beni bölümün sitesinde görmüş, üniversitede aynı bölümdenmişiz. Bir dönemliğine bir değişim programıyla gelmiş. Biyografide gördüğü ülkeler, staj, öğrenci organizasyonları, okul, program, vs. hakkında sohbet etmek istiyormuş. Nasıl cevap vereceğim, hemen sert bir şekilde tersledim tabi. ‘Siz ne sanıyorsunuz beni’ diyerek.

Yok canım. O masumane bir şekilde bölümde buluşmayı veya en çok bir yerde kahve içmeyi filan düşünüyordu sanırım ama ben bunu büyüttüm hemen, bir konsere davet ettim. Sonu-devamı-sonrası olmayacak olsa da görmediğin biriyle buluşma, dışarı çıkma fikri heyecanlıydı. Özlemişim böyle şeyleri.

Böylece siz ‘ah canım, eski sevgilisi evleniyormuş’ diye bana acıdığınız/üzüldüğünüz saatlerde ben günümü gün ediyordum. haha.. napsaydım yani, evde oturup içse miydim? siz de.. Hem acımayın bana. Benden nefret edin ama… Yok canım ya.. Türk filmlerine saygım çok, sevgim daha da fazla, ama şu klişe hiçbir zaman içime sinmemiştir. Hepimiz sevilmek isteriz bir defa. Yani nefretin tersini. Ayrıca da ilgi isteriz. Bu ilgi acımaktan gelecekse olsun, hiç olmamasından iyidir. di mi yani?..

[Bir de gecenin sonunda 'seninle evlenemem çünkü 1-ben evliliğe inanmıyorum, 2-benimle olmak istemezsin, 3-ben bir erkek arkadaş aramıyorum' demeseydim kızın da aklını karıştırmazdım en azından].

I am so tired of being lonely. I still have some love to give. Roy Orbison’ın o etkileyici sesiyle vokale girdiği yer için çalıyorum: Handle With Care, Traveling Wilburys söylüyor. (çok severim bu şarkıyı, bayram olmasa çıkarmazdım şimdi).

h1

eski mi?

22 Ekim, 2006

Eski sevgililimlerimden biri yazmış. Durun, önce gerisini anlatayım. Birkaç ay önce bana birşey anlatacaktı, önemli sanki. Ben de sonra olsun demişim tel.da, tam hatırlamıyorum. Geçenlerde konuştuğumuzda da başka şeylerden konuştuk, sonradan yazdığına göre açamamış konuyu. Ben de “işini kolaylaştırayım, herhalde evleniyorsun” diye yazdım. “Bana söyleme gereği duyman düşünceli”. Sonra aklıma geldi, “tabi bir de sana bıraktığım kartoncuklar çöpü boylamış olabilir” (buraya gelirken abim kapris yapınca yersizlikten ona bırakmıştım, nispeten önemli şeylerin olduğu iki küçük alışveriş kartonu dolu zımbırtıyı) “-ki bu olasılığı düşünmek bile istemiyorum”, diye devam ettim. Sonra da bu yazdıklarıma bayağı bir güldüm. e, o kadar Seinfeld’i boşuna seyretmedik herhalde.

O da “Kartonlar duruyor. Diğer olasılık doğru” demiş. hmm, nedense düşündüğüm kadar sevinemedim buna. Acı da duymadan. Sormadım ama muhtemelen beni aldattığı oğlan. Bu da alttaki filmdaki gibi noktayı koyan, insanı yerine mıhlayan bir son olsun mu? Gerek yok. Zaten durumun öyle yorumlanması gerektiğine de emin değilim. Ama ona çok yakın.

Geçenlerde bunu andıran bir yazı yazan zizu için bir şarkı çalayım ben [zizu, aslında amacım alttaki filmin konusuna dikkatini çekmek, bak böyle talepler olabiliyor, kulağını açık tut derim; gayet güzeldi hem Frankie'nin annesi]: Sema-Karşıyakalı
(artık kaydolmanız gerekiyor yousendit’e ama korkmayın olun [edit: linki yeniledim, yusendit'siz]. bir de albümü alın diye reklam yapmış olayım).

Ve geri kalanlarınız için de Paul Simon söylüyor, 50 ways to leave your lover.

“The problem is all inside your head”, she said to me
The answer is easy if you take it logically
I’d like to help you in your struggle to be free
There must be fifty ways to leave your lover

h1

dear frankie

20 Ekim, 2006

İskoçya’dayız. Frankie 9.5 yaşında. Annesi ve anneannesi ile yeni bir şehre taşınırlar. Yeni okul, yeni arkadaşlar. Frankie sağır-dilsiz ama dudak okuma şampiyonu. Coğrafyaya, okyanuslara çok meraklı.

frankanne

Frankie babasına mektup yazar düzenli. Babası da ona yazar. Gemici. Geçtikleri denizlerden, gemilerinden bahseder, zor bulunan pullar gönder. Durun bir dakika, tam öyle değil. Annesi Frankie’nin yolladığı mektupları bir posta kutusundan alır, cevap yazar, pullar alır ve gönderir. Gerçek babanın nerede olduğu belli değildir, ölmüş bile olabilir.
Herşey bu düzende devam ederken sıra arkadaşı babasının çalıştığı geminin haftaya limana geleceği gazete haberini gösterir, “bahse girerim, baban orada olmayacak der”, Frankie’nin tüm pullarına bahse girerler. Bunu da Frankie babasına yazar, annesi okur ve çözüm arar. Anneannenin gerçekleri söyle baskısına direnir, bir adam arar. Çalıştığı yerin sahibinin tanıdığı bir adam, gerçek bir denizci para için kabul eder. Frankie babasını görmemiştir zaten 2-3 yaşından beri.

Gün geldiğinde buluşurlar. Aksiliksiz geçer gün. Zaten anne-baba ayrı olduğundan evde kalması, çok yakın durmaları gerekmez. Frankie ile adam dolaşırlar, deniz kenarına, adamın gemisine giderler. Akşam bittiğinde anlaştıkları gibi bir günde bırakmamak, bir sonraki gün hep beraber birşeyler yapmak ister adam. Kadın ne hakla der baştan, oğlanın ısrarlarıyla kabul eder. Sonraki gün adamla gemisinde buluşurlar (adam oraya girmek için birine para verir) beraber bir deniz müzesine giderler, dolaşırlar, akşam da dansa giderler.

dear-frankie-019.jpgdear-frankie-022.jpgdear-frankie-023.jpgdear-frankie-024.jpgdear-frankie-025.jpg
(keman çalan Frankie’nin kız arkadaşı. bana sormayın valla, ona sorun).

<>

Dönüşte adam neden der. Niye yalan mı söyledim der kadın. Hayır, kocan senin gibi birini ve Frankie’yi nasıl oldu da bırakıp gitti? O bırakmadı der kadın, ben terkettim. Frankie baştan sağır değildi. Babası onu böyle yaptı. Ölebilirdi de, der.

dear-frankie-034.jpgdear-frankie-036.jpg

Ayrılmaları çok da kolay olmaz. Evet, bu noktada fotoromana kayıyoruz, Kelebek’in 3.sayfasını açıyorsunuz, Filiz Akın’la Ediz Hun sizin için birsürü poz vermiş.

dear-frankie-052.jpgdear-frankie-053.jpgdear-frankie-054.jpgdear-frankie-055.jpgdear-frankie-056.jpgdear-frankie-058.jpg

Bu sırada kocasının kızkardeşi kadına ulaşır ve o çok hasta ve seni ve oğlunu görmek istiyor der. Kadın görmeye gider ama oğlanı götürmez. Bir resmini ve oğlanın babası sandığı adam için çizdiği resimleri götürür. Birkaç gün sonra da ölür kocası.

Oğlana babasının şirketinin kullandığını söylediği P.K.una bakmaya gider kadın, herhalde birşey yoktur bu sefer diye. Ama vardır, açar. Adamla resimlerini de koyduğu mektup merhaba baba diye değil, merhaba arkadaşım diye başlar bu sefer. Yine okul maceralarından bahseder. Ve geçen gün babam, gerçek babam ölmüş, bir süredir hastaymış, annem söylemedi bana der. Umarım yine gelir, yine beni görürsün diye bitirir.

dear-frankie-068.jpgdear-frankie-076.jpgdear-frankie-077.jpgdear-frankie-082.jpgdear-frankie-085.jpgdear-frankie-086.jpg

h1

fotoğrafın fotoğrafı

14 Ekim, 2006

bu can yakan, yürek dağlayan, iç acıtıcı, iç yakıcı, hem masum yardım isteyen hem de bir profeyonel fotomodel gibi ne istediğini bilen bakışlara sahip kız (sanki mona lisa gibi sağ gözü masum, korkulu, sol gözü kaplan gibi, korkutucu) .. hangi milletten?

bilene birşey vericem. ne bilmiyorum henüz.

(resimde virüs var, çekerseniz size de bulaşır, söylemiş olayım.)

_____________

-Creative Commons lisansı: kaynak belirtmeden almayınız-.

h1

en lümpen abimiz

14 Ekim, 2006

Canınız fena halde polemik mi çekti? Herkes birşeyler tartışırken siz daha görüşünüzü söylemediniz de geri mi kaldınız? Çatacak yer mi arıyorsunuz? Kolayı var anacım. Sizi, şu koridorun sağındaki ilk odaya alalım, buyrun. Ama rahatlar mısınız, daha mı gerilirsiniz, garanti edemem, baştan söyleyeyim. Ayrıca, bugün araba alırsanız gitar veren reklamda dendiği gibi ‘do not operate guitar while driving’.

[Zaten kendi müziğinizi yapmanıza ne gerek var? Bakın ben gönderiyorum size müzik, arabada gitar çalacağınıza onu dinleyin. Ben Gidersem. Sakinleştirir de sizi bu.]

[bir de 'günah keçimiz' olmaya soyunan Tarlabaşı'ndan arsene için aynı adlı şarkı: beast of burden].

h1

öperim

12 Ekim, 2006

Yaşar Kemal “Sevgili Orhan, Seni yürekten kutlarım. Hak ettiğin bu ödülü almana çok sevindim. Bundan böyle de aynı tutkuyla yeni romanlar yazacağına güveniyorum. İnandıklarının ardında da inatla durmaya devam edeceğine hiç kuşkum yok” demiş. Onun kalibresinde biri olsaydım ben de kısaca ‘öperim Orhan’ diye telgraf çekerdim.

Öperim. Çok fena öpeceğim gelmiştir ama kimseyi öpemeden geçirdiğim saatlerden sonra sokaklara çıkarım, belki öpecek birine, bir bahaneye rastlarım diye. Islak, boş, karanlık sokaklarda saatlerce yürüyüp öpecek bir Allahın kuluna rastlamadıktan sonra kendime üzülmeyi bile bırakıp bir kaldırım kenarına otururum ümitsizlik ve yılgınlıkla. Şunu arayıp çağırsam.. ama kırdı o beni, buna uğrasam.. ama o sevgilisiyledir şimdi. Yakındaki bakkal kepenklerini kapatıp giderken, ilerisindeki internet kafe ışıklarını söndürürken yokmuş gibi davranırım. Neden sonra aklıma gelir, fırlarım, düşünmeden bir anda geçen yoldan sonra kapıyı çalarım. Açtığında suratının bir ifade almasına izin vermeden birden kendime çeker, şöyle doğru dürüst öperim. Ohh be Orhan!

Bak, k.iskender’i de getirdim yanımda. “Bu koşullar altında 10 yıl daha Türkler bu ödülü alamaz. Orhan Pamuk’un almasını çok istiyorum ama alamaz. Çünkü Orhan Pamuk’un kaleminin yanlış kullanıldığını düşünüyorum.” demiş olsa da. İşte, aramızdaki fark da bu, Küçükçüm. Neyse, ben sizi yalnız bırakayım. İkinizi de öperim. Siz artık benim adıma da .. öpün. Hadi ben gittim, baskıya yetişeceğim çünkü.

pamu

not: siz yoksa Pamuk’u sevmeyenlerden misiniz? Üzgünüm, bugün siz yalnızsınız.

h1

Kod 46

11 Ekim, 2006

Biliyorum, birgün empati virüsü aldığımdan becerilerim nedeniyle görevlendirildiğim iş için gittiğim Şangay’da dolandırıcılığı araştırırken görüştüğüm şirket elemanları arasında onunla tanışıcam. Kısacık saçları, doğal bir yüzü olacak. Çocuk gibi. Rahat, özgür, derin, suçlu biri olacak.

code
Dolandırıcılığı onun yaptığını hissetsem de bir başkasının adını vereceğim. İş çıkışında peşine takılacağım. Ve tüm akşamı birkaç yerde beraber geçireceğiz. Baktıkça birçok açıdan çok güzel, birçok açıdan çok sıradan olduğunu düşüneceğim.

Sonra ben gitmem gerektiğimi hissettiğimden gideceğim. Gitme diyecek ama üzgünüm. Sonra tekrar geldiğimde onu çok zor bulacağım. Hafızasını silmiş olacaklar, kendimi yeniden sevdirmem gerekecek.

Ve gerisini hoş bir yol filmi olarak düşünebilirsiniz.

code

Ama bunlar aynen olacak, biliyorum. Çünkü bende empati virüsü var.

h1

-Hayattan beklentin nedir? -Sake

8 Ekim, 2006

Günün aktivitesi ’sake tasting’ti. Ben bunu ’sake testing’ olarak algılayıp gitmeye karar verdim. Bir görelim bakalım, bünyemize ve midemize göre miymiş sake, test edelim.

Gözde müzem, hatta benim için şehrin en gözde yeri olan mekan, 100. yılını kutladığından günboyu etkinliklerden sonra akşam da kapılarını açıyordu. Akşamları yapmayı en sevdiğim şeylerdendir müzeye gitmek. Şimdi daha önce böyle birşey yaptığımı hatırlayamam böyle birşey diyemememi gerektirmez herhalde. Denediğimi hatırlıyorum mesela. 3-4 günlüğüne gittiğimde British Museum’un bazı salonlarının haftada bir-iki akşam açık olduğunu okumuştum bir kılavuzda. Korkunç bir Temmuz yağmuru altında gittiğimde sadece ön lobisinin açık olduğunu görmüştüm. Saatine bakıp duran memurlar ve her tarafından su damlarken e, bu kadar mı diyen ben vardık sadece.

Ben gitmemiş olabilirim ama en sevdiğim film sahnelerinden biri var mesela canlı hatırımda. Juliette Binoche’u, gündüz ışıklardan gözleri rahatsız olduğu için gece müzeye sokup omuzlarında ve mumışığında resimleri gösterdikleri sahne. Les Amants du Pont Neuf.

bahce

Azıcık sakeyi bahçede veriyorlardı. Küçücük havuzda mumlar origami çiçeklerin içinde yüzüyordu. O çiçeklerden hemen ileride yapmaya devam ediyorlardı. Ben de giriştim. Çok beceremesem de bana gösteren kadın kendisi de yeni öğrendiğinden çok anlayışlıydı. Çok stresli, çarpıntılı hissediyordum müzeye giderken. Sonra onu yaparken kendiliğinden geçti. Sonra da iki tane kapıp eve getirdim (beceri göstermeme gerek kalmadı, isteyene veriyorlardı).

yesil cicekkirmizi cicek

Sakeye gelirsek o hayatımızdan eksik olsa da olur. Ama sundukları Japon erik şarabı pek hoştu.

h1

can canan hicran

6 Ekim, 2006

Bu şehrin dramatik havasından feci sıkıldım. Dün 30 dereceydi -Ekim’de-, t-shirtle terliyordum, gece çok sıcaktı, sürekli Ağustos böcekleri ötüyordu hala. Hep öyle gitse ne güzel de bugünse 15 dereceydi ve yün kazak ve kalın bir ceketle üşüyordum.

Bunlar aklımdan geçerken evin yakınında bir kilise olduğunu gördüm. Evin yakınında bir kilise varmış ve ben yeni farkettim 3 yıl sonra. Pek kilise gibi değil zaten. Zaten çanı çalmayana kilise mi denir be?.. Oysa Via Santo Stefano’da öyle miydi ya.. Sokağın başındaki kilisenin çanı evin içinde çalardı sanki. Orada herşey sahiciydi zaten, hiç buradaki gibi değil. Ama kaçta çalardı kilise çanları, hatırlayamadım bir türlü…

eylul26-042.jpg

… Öğrencilerim çok acımasızdı bana bugün. Bir iki hatada çok ters davrandı birkaçı. Biri laf edip çıkıp gitti. Oysa hiç de şart olmayan bir yardım saati yapıyordum. Ya işte, Çiçek Hanım, öğrenciler laf edip çıkıp gidebilirler sınıftan ama öğrenciler ne aptallık (20/32 ile 10/16′nın aynı olduğunu anlamamakta ısrar edip lafetmek gibi) veya terslik yaparsa yapsın, senin gitmeye hakkın yoktur.

Bunlara takılmış konuyu nasıl açıklayacağım diye grafikler çizip hesaplar yapıyordum metroda dönerken. Sonra onların etrafına çizimler yapmaya başladım dalıp giderek. Bugün bayağı şanssız olduğumu düşündüm. Birşeyi anlatabilmek için iki yolum vardı, ya sorduğum sorudaki bir kelimeyi düzeltmek, ya da öyle devam etmek ama işlerin karışmasına hazırlıklı olmak. 2.sini seçmiştim o anda, oysa diğeri çok daha basit olacaktı. Zaten bir iççamaşırım var (söylemesi ne garip oldu), onu giyince hiçbirşeyin yolunda gitmediğini biliyorum.

O kadar değil, ben de daha hazırlıklı olmalıydım, biliyorum, ama küçükken sinema okulunda öğrenmişim bir kere, kumarda kaybeden.. diye. O yüzden başımı kaldırıp etrafıma baktım. İki kız bana bakıyordu. Zaten sezerim hep bakıldığımı. Bakanlar arasında kaçırdığım pek olmaz da (gerçi bilemem, di mi?) bazen fazladan bana öyle geldiği olur.

İlerideki kız resmen gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Bir daha baktım, yok, bakmıyordu, sadece üzerimde dalıp gitmişti. Ama yanımdaki -yani ben yan konmuş koltuklarda oturuyorum, o yanıma düşen düz olanlarda- çizdiklerime ve bana bakıyordu. Ama benim durağım gelmişti, baktım, o da baktı, indim, o da indi. Birsürü arkadaşı varmış meğer arka tarafta, onlarla beraber. Bir partiden filan dönüyorlardı, onlara pek benzemiyordu. Ayrı yürüyen merdivenlerde çıktık, yakın mesafelerde. Bu, 2-3 dk.lık uzun bir süreç. Sonra ben sağa dönerken arkama baktım, o da sola dönerken arkasına baktı. Böyle anlar için mi yaşıyoruz, yoksa bu anları başkaları için mi, diye o anda düşünmedim sanırım.
Sonra dışarı çıkınca eve doğru değil, diğer çıkışa doğru yürüdüm. Güzel kızdı, başka birşey olmasa da bari bunu bilsindi. Zaten bayağı kötü bir gündü, bu yüzden gayet güçlü hissediyordum. O da arkadaşlarıyla çıkıp bir saçak altında beklemeye başladı, yakındaki üniversitenin servisini. Yağmur yağıyordu ama olsun, şemsiyem vardı. O hiç ayrılmadı arkadaşlarından, biraz sonra gelen otobüse binerken bile. Sonra gitti. Ben de her zamanki gibi hiç araba geçmeyen yolun tam ortasından yürüyerek yağmurda eve döndüm. Sonra Kod 46′yı yazmaya karar verdim.

h1

11 Eylül, uykumu rahat bırak!

3 Ekim, 2006

passiflora_incarnata.jpg

Hayatımın en kötü kararını verip (gerçi diğerini yapsaydım bunu bilemezdim; aynı mantıkla hala bilemem) buraya ilk gelmemden 16 gün sonra oldu 11 Eylül. Hatta bunun durumu doğrular birşey olduğunu düşündüm. Acıları paylaşmayı severim.

İşin ince taraflarını, ülkede o anda pek farkedemedikleri şaşkınlığı, ikide bir bazı endişelerle boşaltılan binaları, doğululara şüphelerini, birara ciddi korku yaratmış antrakslı mektupları, itici bayrakları filan bir kenara koyalım, benim hayatıma en direk etkisi terörist diye içeri atılma olasılığı olmuştu. Çünkü ben makas taşırım!

Saldırılardan sonra hava taşımacılığının önemli adamlardan oluşan komisyonu toplanıp çok önemli buluşları olarak artık makasın bir silah olarak algılandığını açıklayıp yasaklamışlardı. Ama ben yanımda hep makas taşırdım. Gazeteden birşey keserim, bazen öğrencilere dağıtmak için birşeylerin fotokopisini çekip kesip birleştirmek gerekirdi, veya birgün pilotu etkisiz hale getirmek gerekir diye filan.
11 Eylül’den birkaç ay sonra da Washington Post’un ön sayfasında vardı: “Uçağa makasla binmek isteyen Arnavut öğrenci yakalandı!” Gözlerim büyümüştü, o bendim. Hatta mendillerin arasına mı ne sakladığı makası bulmuşlar filan. e, tabi ki, herşeyi birbirinin içine koyarsın ki az yer kaplasın. [Nerde acaba şimdi o Arnavut oğlan?.. Herhalde hemen bırakmışlardır, tabi hala Guantanamo'da değilse...] Ben de hep yanımda taşıdığım çantamı uçağa yanıma aldığımdan uçuş gününden bir gece önce her yere post it’ler koyardım, MAKAS yazan. Hala bir yerlerden çıkabiliyor o post -it’lerden.
passiflora-1.jpg

Neyse, makas meselesini sorunsuz atlattık. Aynı komisyon geçen yıl o kırtasiye makaslarıyla artık kimseye zarar verilemeyeceğine karar verip serbest bıraktı. Ama bu sefer de yazın sonundaki hala ne olduğu anlaşılamayan olaylardan sonra yeni yasaklar getirildi. Her türlü sıvının artık uçakta tuvalete girip bomba haline getirilebileceğini keşfettiler. Her türlü sıvı… Bu çok geniş bir tanım. Hele benim için:

Pekmez: hayatın kaynağı, sağlığın tanımı.

Kolonya: kolonya işte. Çok bunaldın mı mendile döküp alnına koyup gözlerini kaparsın. Yapmadım hiç ama neden olmasın.

Şampuan: insan seçici olabiliyor.

Boğaz gargarası: çok gerekli.

Bunların hiçbirinin de bavulda gelmesi mümkün değil, çok riskli. Oradan oraya atıyorlar o bavulları, üstüne diğerleri geliyor, kesin patlar. O yüzden hepsi yanımda geliyordu. Bu olaylardan sonra hepsini kaybettim. Ama hepsinden önce cidden çok mühim başka birşeyi getirme hakkımı kaybettim:

Passiflora. O doğanın bize hediyesi, eczacılarımızın en önemli buluşlarındandır. Heyecandan, endişeden için içini, miden kalbini yerken bir damlası seni huzur denizinde yüzdürür. Tansiyonun bir anda 22′den 10′a, nabzın 150′den 60′a düşer. Bazı geceler uykunun gereği ve şartıdır. Yan etkisi bilindiği kadarıyla yoktur. Daha ne olsun..

779px-passiflora_vitifolia.jpg
İsmi pasifleştiren çiçekten gelmiyormuş sandığım gibi. Passion flower’dan geliyormuş. Passion da Passion of Christ’tan. Bu kıtaya gelen ilk İspanyollar çiçekteki şekili haçtaki İsa’ya benzetip böyle demişler. Yüzlerce çeşidi var. Sayfayı tropikal gösteren görünümleri var. Ama bende o büyülü sıvısı artık yok. Bu durumda içimden ösym götümü ye şarkısını söylemek geliyor nedense -o güvenlik komisyonlarına-, düzeyi düşürmek pahasına.

Bu da passiflora’yı ararken çıkan hamak:

passiflora-hamac.jpg

h1

arabasız gidilemeyecek bir yerdeki bir konsere arabasız nasıl gidilir

1 Ekim, 2006

Burada kimle konuşsam hepsi aynı şeyi söyledi, araba kirala. Şimdi saatlik kiralanan arabalar var, park ettiği yerden alıp aynı yere bırakıyorsun. Onlardan al dedi bahsettiğim herkes. Ne garip, TR’de olsa herkes giden bir tanıdık bul, yoksa arabalı bir arkadaşını ayart derdi. Tam göstergesi işte, bireysel ve toplumsal yaşamanın.

Buraya arada bir şöyle bir göz atanlar bile biliyordur, ben bu konseri Haz.’da İstanbul’da boğaz kıyısında görmeyi istiyordum aslında. Olmadı. Sonra Girit’te bir konferansa gideyim, giderken Atina’daki konsere gideyim fikri de hayal kaldı. Sonra buraya gelince çekinerek baktım, sonbaharda bu ülkede devam edecekti turne.Bir sürü yere geliyor da benim büyük şehrim yok aralarında. New York yakınlarında bir plajda çalacakmış. Oraya mı gitsek? Ama oraya gitçez, kalcaz, Queens’in bir ucunda bilmediğim yerlere ulaşçaz, macera ama aynı zamanda çok masraf ve gidip gelmesi riskli. Virginia’da Bristow diye bir yere gelecekmiş. Yakın mı acaba?

Virginia bizim şehrin güneyinde başlıyor. Burası zaten bir şehir-eyalet ve daha önce dediğim gibi kurtarılmış bölge, %90 Demokrat (Bush %10 bile oy alamıyor). Virginia ise çok büyük ve tam kırsal.

Bristow yakın sayılırmış. 1-1.5 saat ama arabasız gitmenin imkanı yok, nasıl işse nalet ülkede. Demek ki 1-bilet bulunacak, 2-gidecek yol bulunacak. Giden tanıdığım yok. Zaten öyle herkesle gitmem. Araba kiralamak saatlik bile olsa kaydol, aylık aidat, şu bu, çok pahalıya çıkıyor. Zaten biletler ucuz değil. Biletler de en üstlerde kalmış ve orası için çok pahalı. İki alternatif yol var ama: ebay ve craigslist diye bir ilan sitesi. ebay’de normalinden ucuza bulmak zor ama craigslist’te zamanında bilet alıp da gidemeyenler satıyor ve aldıklarının üstüne satamıyorlar. Anlayacağınız 2. el bilet büyük bir pazar.

Ben de şöyle sinsi bir plan kurarım: Önce ucuzca bir fiyata 2 bilet alırım craigslist’ten. Satan adamla buluşuruz, değiş tokuş tamam. Sonra onu aynı fiyata, alanın beni de götürmesi şartıyla satarım. Bir de kendime bilet alayım iyice bir yerde. Ama tek bilet pek satılmıyor, herkes ikişerli aldığı için. ebay’de gözüme kestirdiğim bir tane var, onun açık artırmasına katılırım. Son 5 dk.’ya kadar yolunda herşey, fiyat iyi, durgun. Sonra biri artırmaya başlar, ben de. Hele son 1 dk. karşılıklı artırırız, tam bitecek ve çok da fena olmayan bir fiyata alacakken 1 sn. kala o artırıp kazanır. Hadi be derim. Ama sadece birkaç saniye sonra birisi mail atar ve 1 hafta önce verdiğim ilan için “hala bilet arıyorsan ben satabilirim” der. (hatta artırmanın bitiş saati 20:15:46, mailin atılış saati: 20:15:38). Benzer yer, biraz daha ucuz fiyat. Kader böyle birşey.

Zorla beklenen günler-saatler geçer, biletleri sattığım ve beni götürecek kişilerle buluşuruz. Bulgar bir oğlan ve Amerikalı karısı. Bir de oğlanın işten arkadaşını alırız. Yanında buzlukta biralar ve bir Scotch viskiyle gelir o da. Gerisi bildiğiniz gibi. Geç kalmak dışında çok güzel geçer.

Çıkışta başka kapıdan çıkınca devasa parkalanında arabayı bulamam tabi. İki kere etraftaki yabancılardan (2.si konser ekibinden) telefonlarını rica ederek ararım Bulgar oğlanı. Sonunda bulunca trafik yürümediğinden orada 1 saat kadar takılıp içeriz. 2′ye doğru eve gelirim, sarhoş bir vaziyette, ama tamamen müzikten. Bu benle hep kalsın isterim.