Kasım, 2006 için Arşiv

h1

siyahım, siyahsın, siyah

29 Kasım, 2006

Son zamanlarda benim için şehrin en ilginç noktası, bizim metronun girişi. 2 hafta önce aralıklı iki akşam küçük çadırlar diziliydi orada. Ben okuldan dönerken, 11 civarı, 10-15 genc takılıyorlardı çardırlar etrafında, bazıları yatmaya hazırlanıyordu. Sormadım neden diye. Hele 2.sinde gayet merak ettim ama perşembeydi sanırım, nasılsa yarın da burada olurlar diye düşünmüştüm, aralarından zıplayarak çadırların arkasında kalan gazete kutularından haftalık bedava aktivite dergisini alırken. Hava çok soğuk değildi o zaman ama ben tabi ki yatamazdım dışarıda. Hem öyle sakin bir yer de değil orası, gayet hareketli bir caddenin üzeri.

Sonra geçen gün yine o saatlerde 40-50 kişilik hareketli bir grup vardı, hiçbir şeye benzetemedim.

Metrodan gelen 3. ve son yürüyen merdivenin çıkışı küçük bir girinti oluşturuyor, yandaki 2 büyük mağazanın girişinin camekanlarına yaslanarak. Üstü kapalı olduğu ve metrodan sıcak hava geldiğinden o köşeyi mesken edinen evsizler var (çirkin yüzünle ne zaman yüzleşeceksin, ey amerika?). Battaniye ve gazete yığınları olur orada. Dikkatli bakarsanız bazen battaniyelerin arasında birinin olduğunu da farkedebilirsiniz.

Yalnız son 1-2 ayda diğer evsizlere pek benzemeyen bir adam da var orada. Diğerleri genelde dünya benden geçmiş, ben dünyadan geçtim tipindedirler. Bu adamsa gayet cool (kelimenin kusuruna bakmayın, ama adama bu yakışıyor gerçekten). Orada bacaklarını uzatıp dergisini okuyor, hep yanında ilginç bir içecek oluyor. Tam evinde kanepedeymiş gibi duruşu. Siyah (demeye gerek var mı?), ince, uzun. Ve diğer evsizler 20 metre uzaktan feci kokar, bu öyle değil. Diğerleri pek zinde durmaz, bu adam gayet iyi durumda.

soccer-099.jpg

[Bu da başarısız bir resmi. Tabi ki gel de resmimi çek tarzında biri olmadığından yürüyen merdivenden gizlice ve hızla çekerken sarsmışım.]

İşte bu adamla bugün metroda aynı vagondaydık. Ben onu, iki önümdeki ve tam karşısına denk gelen adamın şaşkın bakışlarını gördükten sonra farkettim. Ben ona döndüğümde tam üstünü çıkarmıştı. Yani, afedersiniz, adam sokakta yaşıyor, gidip de üstünü bir kabinde mi değişsin, lütfen anlayışlı olun. Neyse, karşısındaki adamın gözleri büyüdü ve kalkıp başka yere oturmaya gitti (PİSLİK, O SEN DE OLABİLİRDİN diye fısıldamadı sanırım o anda kulağına bir melek). Bizim adam da bunu görüp birşey söylendi arkasından hafifçe. Bu arada önüne açtığı bavulundan lacivert ve sahne giysisi gibi bir bluz çıkardı. Kadife, saten, önü biraz işlemeli. Sadece onu giydi, tek düğme ilikledi. Sonra da hararetle birşey aranmaya başladı. Üç küçük çanta vardı yanında. Hepsinin içini arandı, metro kartları, bozukluklar, kağıtlar, sonra döktü birini içine, otobüs transfer kağıtları, yine metro kartları, birinden az miktar para çıktı. O devam etti aranmaya. Kimseyi de umursamıyordu etrafta. Zaten buydu onu cooool yapan, umursamaz bakışları.

<>Ben önünden geçerken de devam ediyordu hala aramaya. Ayakları çıplaktı, ve gayet kirliydi tabi. Kolunda bileğinde bilezik gibi iliştirilmiş bir kağıt vardı, barcode’u olan. Herhalde arada gittikleri bir shelter’da verilmiştir diye düşündüm. Bakmadı bana. Baksa selam verirdim belki. Hiiç, size saygı duyuyorum gibi bir laf geçti aklımdan. Arada geçer öyle benim aklımdan, biri bana ne bakıyorsun derse birşey demek.

h1

ümidin bittiği yer: güneş doğacak birazdan

25 Kasım, 2006

İnsanlar beni çok hayal kırıklığına uğratıyorlar. Ev arkadaşlarımdan biri, başlarda sevimli, iyi biri gibi gelen kız, son zamanlarda varlığımdan çok rahatsız gibi davranıyor, herşeyi arkamdan düzeltip değiştiriyor. Bir arkadaşımdan gideceği mağazadan benim için birşey almasını rica ediyorum, belli ki pek umursamıyor. İki öğrencime daha önce birçok kez çekmeyin ödevleri, kendi başına yapanlara haksızlık diyorum, geçen hafta yine söylediğimde beraber yapmadık diye sinirleniyorlar, ben de inanıp hay Allah, yanılmış olabilir miyim deyip özür diliyorum, son ödev geliyor, tüm yanlışları ortak.

Sadece kibar insanların olduğu bir yerde yaşamak istiyorum. Yoksul bir hayat da olabilir ama herkes birbiriyle sohbet etsin, herkes birbiriyle ilgilensin ve herkes düşünceli davransın. İnce kibar zarif. Bu kelimelerle tanımlıyorum bir süredir istediğim hayatı. Ve evet, çevrem bunların uzağından geçmiyor.

Bunlar doğunun sıfatları olduğuna göre doğuya gitsem diyorum, ama iyice doğuya, Japonya’ya, Kore’ye. Orada çok sorun çekmem belki. Veya bir alternatif, bir dizide yaşasam. Bir sabah gözümü açsam ve jenerik geçse gözümün önünden, bir akvaryum, önünde bir oyuncak araba, mutfakta çiçekli örtü serili raflarda sıra sıra tabaklar, sonra kaportalar, araba kapıları, kaset kapağı olmayan bir teyp, yerde iskambil kağıtları arasında Monsters filmi oyuncakları, dolapta birbirinin aynı polis dosyaları, yanlarında bebek patiği, masada test kitabı, üstünde bir saç kurdelası, yanında oje… Mahallede birine ihtiyaçları var biliyorum. Fulya Hanım’ın kardeşi olabilirim mesela. O ne insana hayat veren kadındır o öyle. Sevgilisi Hayri Bey de ne yüreği geniş adam.

Herkes birbirinin meselesi ile, sorunları ile, yalnızlığı ile ilgilenir. Ben de Ümit’e ders çalıştırırım mesela. Tekrar öss’ye girsin diye. Jilet kıskanır, al sana konu. Ben inandırırım sonra ama onu, inan ben başkasının kızına yan gözle bakmam. ayıpsın. hem ben anlarsın ya, başka türlü benim… orijinim. hahahaha, böyle güzel insanlarla yaşayayım da eşcinsel olayım be, ne varmış.. Hem, ne güzel konu çıkar buradan, istemediğin kadar.

Hiç güleceğim de yoktu gerçekten. Ağlayayım diye seyrediyorum bilakis Hırsız’ı. Özlemişim. Ama şu kişiyi bu kişiyi değil, en çok ud nağmelerini özlemişim. Geçsin arada nağmeler de ben de ağlayayım. Yalnızlığıma. En konuşmak istediğim zaman arayacak bir insan bile olmamasına. Konuşacak bir can bulamamaya.

Ağlayayım. Sonra uykuya dalarken üstüme kapanış jeneriği binsin. Gecenin en siyahında, umudun bittiği yerdeyim. Bunu duyunca gülümseyeyim, o gün evi su bastığından aşağıda Hayri Bey ve Ali Rıza ile yatarken. Umudun bittiği yer, aynı zamanda şafağın en yakın olduğu noktadır be gülüm. Küçüklüklerden biri karanlıktan korktuğunda bir dahaki sefere söyleyeyim.

h1

kalipso tadında

23 Kasım, 2006

Nadiren, yılda birden bile az gittiğim bir alışveriş merkezi var. Birsürü metro, sonra bir uzun otobüs yolu uzakta. Ancak alışveriş bakterisinden vücudumda karıncalanma dayanılmaz olduğunda gidiyorum. Bugün de yoldaydım. Otobüse bindiğimde hava kararıyordu. Kadın (şoför) ışıkları kapadı. Tam şehirlerarası yolculuk gibi oldu. O yolculuğun da en güzel anı ışıkların kapandığı andır diye düşündüm. Ki yanımdaki kadın tepe ışığını açtı. Evet, o yolculuğun en kötü anı da yanındakinin -ki genelde kadın değildir- otobüste ışığı yakan tek kişi olmasıdır.

Ne çok yaptım o yolculuklardan. En çok Ankara-İzmir arası. Sıkıldıkça ben eve gidiyorum derdim Perşembe’den. Pamukkale, Kamil Koç, Ulusoy, pardon Ulusoy yoktu o zaman henüz İzmir’e, ATS vardı, ATS’ye atlar, giderdim; artık hangisinin saati uyarsa (hangisi daha geçse), hangisinde son gün yer bulunursa. Ulusoy gelsin isterdik. Sanki o temsil edecekti bizi. Pamuk ve Kamil aksiliklere fazla açıktı, fazla taşraydı, Varan da fazla üst sınıftı. ATS’yi öyle sanardık birara, öğrenci dostu, bize göre. Kısa sürdü ama bu, Ahmetoğulları Taşımacılık Sanayi gibi bir ismi olduğunu öğrenmemizin de rolü vardır belki.

İyi olurdu kaçamak. Ev için de iyi olurdu. Sonra kirlileri götürürdüm, annem yurdun çamaşır makinasından daha çok seviyor yıkamayı diyerek. Sevimli bir deterjan reklam vardı eskiden (ailemizin deterjanı omo’dan tabi), anneler gününde eve oğlandan büyük bir paket gelir, anne açar, kirliler çıkar, yine de güler anne. Biz o sahneyi canlı yaşadık. Ama benden değil (yoksa ben yaşayamazdım, di mi, tahmin etmeniz gerekirdi), abimden olurdu paket.

*

Dönerken otobüs daha uzun sürüyor. Işıkları kapadı yine adam. Topu topu birkaç kişiydik otobüste. Zaten şehirdışında gidiyoruz. O zaman tam şehirlerarası yolculuklara benzedi. Haftaiçi ve bayram değil seyran niye gidelim zamanlarının boş otobüslerine. Yollarda olmak. Ah, şimdi açıkdenizlerde olsaydım diye nakarat edilen tek Türk kalipso şarkısı o sırada dolandı dilime. Nakaratın devamını bir türlü hatırlayamadım ama: kaptana söyleyip ıssız adada kalsaydım, veya kumsalda yatıp margaritamı yudumlasaydım gibi alternatifler geldi aklıma.
*

Tatil resmen yarın başlasa da şehir bayağı boşaldı. Arada annesin-babasını, veya sadece annesini veya sadece babasını (burada boşanma oranının %50′nin üstünde olduğunu bilmiyorsunuz tabi siz) karşılayıp eve götüren çocuklar vardı metroda. İlişkiler biraz daha durgun, uzak, soğukkanlı, olgun göründü ama bana. Çocuğu büyük de olsa ’sütünü içiyor musun yavrum’ demiyormuş gibi anneler.

Size bugün sebebiyle ‘nihai’ Şükran günü şarkısını çalayım. Böylece siz de Şükran gününü kanınızın son damlasına kadar hissedesiniz diye. Bir noktada eminim, nedir ya bu garip şarkının sözleri diyeceksiniz.

Alice’s Restaurant dönemin hippi şarkısı. Vietnam Savaşı için askere alınma mecburiyetinden kaçmanın, bir kesimin gayet tabii davası olduğu dönemin.

h1

Dr. Z., Dr. Who, ve Kavuklu ile Pişekar

20 Kasım, 2006

Buraya ilk geldiğim ilk gün hocam dedi ki artık etin Dr. Z.’nin. Ya kemiğim hocam? O da Dr. Z.’nin. O günden beri yaşama sevincimi bitirdi, hayat ateşimi söndürdü Dr. Z.

Etraftan dediler ki Dr. Z. bir önce kendisine verilen kişi ile kavga etti, aman senle de etmesin. Dediler ki Dr. Z. kalp krizi geçirdi yeni, niye geliyorsa hala bu yaşta bu durumda okula… bırakır herhalde yakında. Dıştan baksan Noel Baba gibi şişman, beyaz sakallı, tonton bir tip, ama derslerde öğrencileri ile sık sık kavga ederdi o zamanlar.
Biliyorum çünkü dersine girmemi istedi Dr. Z.. Öğrenirim diye. Ben bu konuları lisanstan biliyorum deme gereği duymadım. Zaten o, o konuları değil daha çok kullandığı excel’i anlatiyordu. Girdim. İki section, haftada iki gün, ikişer saat. 6-10 arası. Akşam tabi. İlk yıllarda Salı günleri kendi dersim var diyerek yırttım, olsa da olmasa da. Ama Perşembelerimin kaderi yıllar boyu değişmedi. İlk 2-3 yıldan sonra derslerimin bittiği anlaşılınca Salıları da kaybettik.

İlk zamanlar çok naiftim. Bir akşam bir özel gösterim vardı (film), onu söylemek daha zor olduğu için “arkadaşlarım tiyatroya bilet almış, derse gelemeyeceğim izniniz olursa” dedim. Hangi tiyatro, dedi. Hemen ünlü bir başkan düşünüp Lincoln Theater dedim. Lincoln Theater New York’ta dedi. Karıştırıyor olabilirim deyip geçtim. Böyle birşey için izin istememe inanamamış olmalı ama bana herkes için çok özel bir olay gibi gelmişti sanırım tiyatro (gittim tabi filme).
2. yılımda da doğumgünüm Perşembe’ye geliyor diye kabuslar görüyordum, doğumgünüm deyip izin istedim önceden. Verdi ama dönem boyu “bunu senin doğumgünümde işlemiştik, sen bilmiyor olabilirsin”, veya “ne zamandı, senin doğumgününden bir hafta sonrasıydı, demek şu gündü” diyerek laf sokuşturmayı ihmal etmedi.

Toplam 11 dönem oldu, arada bir dönem sağlık sorunlarından gelmedi. Bir dönem yine sağlığından dolayı gelemeyecek gibiydi, birkaç hafta karısı geldi, sonradan gelmeye başladı, ama ben başkasına verilmiştim de kurtardım. Kısacası 9 dönem boyunca derslerine girdim, 9 dönem boyunca derslerinden 10′da çıkıp gece 11′de eve döndüm.
Bu yıl dekanlık paralı ve çalışan öğrencilerimiz yoruluyor diye dersi haftada bire indirdi, öyle biraz kurtardık. Derslerin yapıldığı sınıflar da hep bilgisayar labları, o yüzden dersi dinlemek dışında herşeyi yaptım nette.

Derse girme nedenlerim de sürekli değişti zaten. 2-3 kereden sonra konuyu öğrenme bahanesinin geçerliliğinin kalmadığını anladı, soru soran öğrencilere yardım edersin dedi Dr. Z.. Kendisi pek mobil olmadığı için, tahtada yapılanı kendi bilgisayarında yapamayıp yardım isteyen öğrencilerin yardımına koşacaktım. Bunu söylediği ilk dönem toplam bir kişi yardım istedi. Sonradan bu sayı biraz arttıysa da saçmalığını hiç yitirmedi. Birisi elini kaldırıp yardım istediğinde o sırada ne olur bittiğinden habersiz, genelde bir mailin ortasında filan olduğumdan tahtaya yansayan görüntüye ve onun yaptıklarına bakıp “parantezi kapatmamışsın”, “eşittir’i koymamışsın” gibi uzman yaklaşımlarıyla işi çözüyorum.

Geçen yıl yeni binaya ve teknolojik sınıflara geçeli beri görevim birşey çalışmadığında teknisyeni çağırmak oldu. Bu diğerlerinden de saçma bir gerekçe. Geçen hafta bu yıl ilk defa geç gittim 4 saatlik bloka. Girer girmez “simon, bilgisayar çalışmıyor” dedi Dr. Z.. Ben de şansa bak diye içimden küfredip teknisyeni aramaya gittim. İşin komik tarafı, binaya bakan merkezin telefonu adamın önünde yazıyor ama geç kaldığımdan onu sorma cüretini bulamadım tabi. Sonra 20-30 dk. etrafta telaşla kullanılmayan bir sınıf arayıp numarayı bulmaya çalıştım. Tüm sınıflar doluydu, okul santralı yanlış yere bağladı, internette yoktu. Neyse, sonra minnacık boş bir sınıf bulup numaraya baktım da adamlar geldı. Hepsi, adam önündeki numarayı çevirmeyip işi bana bıraktığından.

Ama aslında benim sınıftaki en önemli görevim Pişekar’ı oynamak. Dr. Z. süper alaycı biri, kendisi Kavuklu’yu oynuyor, bana da Pişekar’ın görevini biçiyor. Sahnede komedi yapmanın en kolay ve temel yollarından biridir kendine bir Pişekar bulmak, hatırlayan varsa Cem Özer’in laf lafı açıyor’undaki Muzaffer, veya Gece Kuşu’nda Bayülgen’in Levent Erim’i gibi. “Sınav kağıtlarınızda beklediğinizden çok not almışsanız bendendir, hata yapılmışsa simon’dandır”, “haftaya yapılacak kariyer fuarında indirimli takım elbise satışı da varmış; simon, bir takım senin de işine yarar sanıyorum”, vs.. Ben de sırıtıp susuyorum. Ay, çok alemsiniz, Dr. Z..

Arada daha da saçma işler yaptım adam için. Kütüphanede 30-40 yıllık gazete mikrofişlerinden hisse senedi fiyatlarına baktım günlerce gözümü bozarcasına. ‘Dow Jones hisselerini alıp 50 yıl saklayın’ diye bir söz varmış zamanında, onu test etmek istiyordu Dr. Z.. Sonra işin içinden çıkamayacağı belli oldu. O zamandan değişmeden kalan şirket yok zaten.
Bir de 30 yıldır bu şehre düşen yağmur miktarını öğrenmek istedi. Çok basit bulunacak bir data gibi görünse de hiçbir yerde yoktu. En büyük tv kanallarının hava durumu muhabirlerine bile yazdım, sizi büyük ilgiyle izliyorum demeyi ihmal etmeden. Biri üzerinde miktarları yazmayan bir grafik gönderdi, reklamımı yaparsın diyerek. O grafiği ayarlayıp ve laptop’ın üzerinden bir mezüre sarkıtarak buldum sonunda yağmur miktarlarını. Pek teknik bir yöntemdi.

Kendisinden ve dersinden nefret etmeye o kadar alıştım ki artık şikayet etmeyi bile bıraktım. Ama bu tepkiyi geri kazanmak istiyorum. Geçen hafta sadece bir öğrencinin, onun ve benim geldiği yardım saati gibi şeyler de yardımcı oluyor. İntikam planları yapsam diyorum. Mesela bu ülkeden çıkış yaptıktan sonra evine girip soysam… tam Arsene Lupinlik bir hikaye olurdu. “Parmak izim bulunmuş olabilir, ama bakın pasaportumda damga var”. Veya diyorum, kendisini Dr. Who’ya havale edeyim. Dr. Who kim mi?..

dr-who-7132.jpg
Dr. Who, bbc’nin 43 yıllık zamanda yolculuk kahramanı. Zamanında trt’de oynamış olabilir, hatırlamıyorum. 10 yıllık aradan sonra geçen yıl geri dönmüş. Geçen yılki bölümler Salı günü başlıyor bbc america’da. Doktorun 9. reenkarnasyonu bu ve merakla bekliyorum. Ve diyorum ki Dr. Who alıp herhangi bir yere bıraksa Dr. Z.’yi. Mümkünse yakın gelecek olmasın.

h1

Uğultulu Tepeler

16 Kasım, 2006

Üzerimize bastılar. Hatta bununla yetinmeyip üzerimizden geçip durdular. Hem yürüyerek hem dört çarpı dört araçlarıyla. Ama biz ezilmedik, küçülüp büzüşmedik, onlar bize uyup zıpladılar. Kazmalar, delici aletler kullandılar bazen; o zaman parçalara bölündük. Ama cismimiz değişti, cinsimiz değil. Makinalar kullanıp oradan buraya attılar, ama bizden en fazla küçük bir parça koptu. Ki o da bizim özümüzden. Bazen ittirip yuvarladılar. Ne oldu, en fazla yana döndük. Birgün toza, kuma dönüşeceğiz. Ama o güne dek taş gibiyiz.

Like A Rock – Bob Seger

_____________________

Bazen dibe vurmak iyi oluyor. Oradan zıplarken kendi gücünün farkına varıyorsun.

Bir de Like A Rolling Stone’u çalayım istedim, ucundan alakalı bahanesiyle. 3 versiyon: Önce, ne muhteşem yazıyor, ama pek de iyi söyleyemiyor: Bob Dylan. Sonra, şarkıyı size adıyor -“brothers and sisters”-: Jimi Hendrix. Son olarak da benim için söylüyor: Rolling Stones (klip yönetmeni, Eternal Sunshine ve Science of Sleep yönetmeni Michel Gondry).

h1

Simon Latin Amerika’ya gitmek istiyor

11 Kasım, 2006

Simon Latin Amerika’ya gitmek istiyor. İstiyor, ben de şahidim. Burada olmanın bari bir (1) yararı olsun, gitmeden bir Latin Amerika göreyim, bir daha nerede geleceğiz diyor. Bunun için de 2 hafta sonraki 4 günlük Şükran gününü seçiyor. Yıllardır herkes bir yerlere giderken ilk defa yalnız başına oturmak yerine bu yıl gideyim ve eve gelecek ev arkadaşı ailelerinden kurtulayım diyor.

Arıyor sevmediği havayolunu, hep sizinle uçuyorum, upuzun kıtalararası uçuşlarınızda azıcık yemek veriyorsunuz, aç kalıyorum; koltuk aralarınıza ben bu boyumla bile sığamıyorum; uçaktaki birkaç ekranda film seyretmek Özyayla turizmin Şaban videolarını seyretmekten zor; hostesleriniz yaşlı ve sert; yıllardır o kadar katlandım size, artık bana bedava bir bilet verin diyor. Tamam, tamam, diyor kadın. Meksika diye ayarları yaparken Simon kalkıp Beyaz’ın eski zamanlarının yan dönüp garip göbek atma numarısını ilk defa o sırada yapıyor.

Birkaç gün oyalanıp Meksika B.elçiliğine gidiyor Simon. Etraftaki Meksikalılara benzememeye çalışıp vize bankosundaki güleç gence Meksika’ya gidiyorum, vize istiyorum diyor. Güleç genç Türk müsünüz, ah, Türkiye kırmızı listede, yetişmez, 1 ay gerek diyor. Diyor. Güleç genç diyor. Bir ay diyor. Muz mu, diyor Simon. Anlamadım diyor güleç genç. Yanlış mı geldim, yoksa siz katalogdan Litvanyalı eş mi ısmarlıyorsunuz diyor Simon. Yine anlamadım diyor güleç. Bu sefer anlaşılmak istiyor Simon: Meksika’nın uzayda uydusu var mı diyor. Neden diye soruyor güleç. Link hatlarınızda bir aksilik varsa 1 ayda projesini yapıp uzaya mekik gönderip astronota tamir ettirip geri getirebilirsiniz. Tabi, astronotun eğitimi 1 ayda yetişmeyebilir, diyor. Haklısınız, öyle, diyor gülerek genç.
Gencin lisede son sınıfta takıldım, derslerden kalan zamanda gelip elçilikte çalışıyorum gülümserliği yüzünden sinirlenemiyor Simon. Ama canı sıkılıyor. Görüyorum.

Sonraki gün aklına geliyor, tekrar aynı havayolunu arayıp hep sizinle uçuyorum, kıtalararası uçuşlarda azıcık yemek veriyorsunuz; koltuk aralarınız.. derken tamam tamam, ben dünki kadınım, alın size Meksika yerine Küba’ya yer buldum diyor. Ben Maria Salvares Vincente Arancha de Gonzales, buldum diyor. Tekrar ayağa kalkıp Beyaz’ın göbeğini atıyor Simon. Giderken uyuyamayacağı gözüküyor ama Havana’da plajda yatar, sonra ilerideki kulüpten gelen CopaCabana ezgileri ile uyanırım diyor.

Sonra vize için rezervasyonun yapıldığı Kanada havayolunu arıyor, çıkan kadın “ben ABD’deyim, Küba ile ilgili hiçbir konuda size yardımcı olamam” diyor. Biliyor musunuz, duyduğuma göre Castro Kennedy’lerin istenmeyen çocuğuymuş diyor Simon. Kadın telefonu kapatıyor. Beni kapıdan çevirecek değiller ya, diye düşünüyor Simon. Neredeymiş o entellektüel, Castro gibi Fidel, diyor. Buna keyiflenip bir göbek daha atıveriyor.

Az sonra telefonu çalıyor Simon’un. Hiç çalmadığı için garipsiyor başta. Karşısındaki kadın, ben havayolundan Maria Salvares Vincente Arancha de Gonzales diyor. Selam, naaber, diyor Simon, ağzında yuvarlamaya özen göstererek. Şimdi de Maria Salvares garipsiyor. Üzgünüm, biz de Amerika’da olduğumuzdan Küba’ya rezervasyon yapamıyormuşuz, iptal etmek zorundayım, diyor. Ama şimdi gönlümü parçaladınız, diyor Simon. Anlamadım diyor Maria Vinçi. Niye, Türkçe bilmiyor musunuz diyor Simon. Hayır, diyor Maria de Arança. Bunları yazmalıyım, herkesin bilmesi gerek diyor Simon. Yalnız böyle yazınca sizi 18-20 yaşında sanıyorlar, bilesiniz diyor Maria. Siz benim sitemi nereden biliyorsunuz ki, diyor, Simon. Hem bakın, Türkçe bilmiyorum demiştiniz, demek biliyorsunuz. Biliyorum, ayrıca Beyaz öyle dansetmiyor bir kere diyor Maria. Ama ama siz beni nereden görü.., neler oluyor diyor Simon. Sizi uzun süredir izliyoruz, herşeyinizden haberdarız diyor Maria kadını. Benden bahsediyorlar, konuya girmem gerekiyor, evet, izliyoruz, diyorum. Sonra kablo şirketi amblemini taşıyan minübüsü çalıştırıp hareket ediyorum. O anda Simon perdesini aralayıp şaşkınlıkla dışarı bakıyor, uzaklaşırken kendisine selam vermeyi ihmal etmiyorum. Ah, işimi seviyorum.

h1

Z

9 Kasım, 2006

z-image.jpg
Z’yi seyretmediyseniz, hatta Z’yi şöyle lise gibi daha idealist olduğunuz ve herşeyin siyah ve beyaz gibi net olduğu bir zamanda seyretmediyseniz çok yazık.

Z’de herşey açıktır. Bir tarafta kötü niyetlerini biz iyilerin aklının bile alamayacağı adamlar, gizli işler çeviren derin teşkilatlar vardır. Bütün güç onlardadır. Aynı zamanda yeterince gizli olmayı beceremeyecek kadar da akılsızdırlar. Ama riskleri de azdır, onlara dokunmak mümkün değildir. Bir yandan da ah, o kötüler bıraksa dünyayı toz pembe yapacak liderler, iyi niyetler ve güzel kalabalıklar vardır.

Her bakımdan gerçekçi bir model olmayabilir ama formasyon için ideal. Sonra bizimki gibi ülkelerde gerçeğe çok yaklaşabiliyor, yer yer eksik bile kalabiliyor bazı yönlerden. Bakın.

z-haz.gifz_01.jpg

Emniyet -veya onunla ilişkili bir birim- Ecevit’e suikast düzenliyor, ama sadece Emniyet’te bulunan silahtan başkasını kullanmayı düşünemiyor. Abartılı bir saflık, plansızlık. Aynı filmde olduğu gibi. Zaten ne demiş, Gavras ve senarist Semprun: ‘gerçek olaylarla ve yaşayan veya ölmüş kişilerle olan her türlü bağlantı raslantısal değil, kasıtlıdır’.

z2.jpg

h1

sağ-sol

7 Kasım, 2006

Ecevit’in öldüğü gün böyle (aşağıdaki) bir yazı yazdığım için pek hoş hissetmedim. Ama uzaklık böyle işte, bazı şeyleri sonradan, bazı şeyleri şans eseri öğreniyorsunuz.

Ecevit’e hem İnönü’yü koltuğundan ettiği için hem de 80 sonrası kendi yalnız yolunda ısrar edip bizi sağ hükümetlere ve Baykal gibi adamlara mecbur bıraktığı için çok kızdım. Ama buna, kendinden olana kızmak olarak bakmak lazım. Gidip de Demirel’e, Özal’a ne kızayım?

Hep bildiğinde ısrar edişini de İsmet Berkan‘a çok güzel ifade etmiş: “Her zaman olumludan yaklaşmaya, başkalarına safça gelse bile mantığımın bana gösterdiği yolda yürümeye gayret ederim. Çoğu zaman başarılı olamam belki ama başarılı olduğumda da bir fark oluşur.”
İnönü sonrası dönemde örneğini görmediğimiz bir kibarlığa ve mütevaziliğe sahip oluşu tartışılmaz. Benim için en dokunaklı olan da Karaoğlan belgeselinde seyrettiğim, ataşe iken Londra’da Rahşan’la olarak zar zor geçindikleri ama yine de mutlaka kitaba para ayırdıkları dönemlerinin hikayesi.

h1

bir sıfırbeşe ağıt

7 Kasım, 2006

Uzun yıllar önce önemli özel herşeyime bir verici iliştirmem gerektiğini farketmiştim. Ki o zaman daha GPRS diye bir kavram yoktu. Birçok minik belki değersiz ama özel şeyim vardı ve birşey kaybettikçe hayatım duruyordu. Sonradan geliştirilen kayıplar nasıl bulunur taktiklerini ben çocukken bulmuştum.

Kaybettiğim şeyin değerini anlardım. Tanrı sevdiği kuluna değerli bir şeyini kaybettirip buldururmuş sözü benim için yazılmıştı. Boşa geçen birkaç saat-birgün sonra o zımbırtıyı bulduğumda hayatıma aslında hiçbir şey katılmamış olsa da çok sevinmiş olurdum. Hala kayıp olan sürelerde de ‘yanlış birşey yapmış olmalıyım, bulmak için bunu farketmeliyim’ düşüncesini geliştirmiştim.

Geçenlerde aklıma geldi bu verici fikri. Ama şimdi neyime verici eklerim ki diye düşününce çok az şey geldi aklıma. Eksilmiş miydim? O çok özel şeyleri put gibi bir yerlere kaldırıp hayatımdan çıkarmıştım sanırım; o kadar kayıbın etkisiyle riski azaltmak için. Biraz da zaman geçtikçe ve paylaşamadıkça o minik şeylerin özelliği azaldı biraz sanki.

< >

Dün ev arkadaşım bodrum temizliğine girişti. Kızkardeşi gelecek yakında filan diye. Bana ne diyemedim, oradaki yayıntının çoğu benim olduğu için. Burası uzun yıllardır böyle bir ‘grup evi’ olduğu için biriken ilginç şeylerin hesabı yok. Kutusunda bir trompet, daktilo, müzik kolonları gibi birçok şey çıktı. Zaten hep derim, ne ararsan bu evde bulunur diye. Sadece aradığın anda bulunmaz. Kağıt havlumuz bitmişti, iki rulo çıktı bir yerden. Bir de benim kaybolduğunu sandığım şeylerin olduğu bir kutu. Arabamı yeni aldığım sırada (ki arada sattım) kasetçaları var diye aldığım ona gidecek kasetler (Pearl Jam, John Lee Hooker, Manhattan Transfer), sonra bir arkadaşımın doldurduğu Portishead’ler, Zaman Zaman ve karışık bir caz kasedi, basit mızıkalar. Yeni almışım gibi oldu, zaten bir kısmı hiç kullanılmamış. Ama ilerleyen saatlerde farkettim ki gözde 0.5 kalemim kayıp. En biricik kalemim değil belki ama diğerleri dolaşımda değil zaten. Alalı beri, 3 yıldır filan hep yanımda. Mavi, basit ama güzel birşey. Birara cebimdeydi ama o kadar çok inip çıktım ki zamanın takibini yapamadım. Arada da birçok şey attığımdan endişelendim.

Birkaç saat geçti, bir yerden çıkmadı. Yattım, aklıma takıldı. Üzerimdekileri yıkamadan önce cebimdeydi. Demek ki ya odada bir yerde düşmüş olmalı, ya çamaşır makinasında. Çok da yorgundum ama uyuyamamıştım, kalktım o saatte, bodruma indim. Çamaşır makinasında yoktu. Sonra dönerken makinanın yanındaki minik çöpte mavi birşeye çarptı gözüm. Ev arkadaşım makinada bulup oraya atmış olmalı. Sevinerek alırken farkettim ki pek hasarsız atlatmamış olayı. Her yarı yara bere içinde. Baş tarafı içine kaçmış. Kullanılacak gibi değil kısacası. Son 1-2 haftada hep yaptığım gibi yine aptallığıma kızdım. Çamaşırları makinaya atarken cebine bakayım diye düşündüğümü hatırlıyorum, ama sonra koymadım ki birşey, hem hep bakıyorum hiçbir şey çıkmıyor diye bakmamıştım. Aferin bana.

Bulunabilecek birşey, yenisini alırım, hatta kendimi tanıyorsam en az iki tane alırım ama aynı şey olmaz. Neredeyse kedin ölünce bir başkasını almak gibi.

{ }

bu konuya ancak zaman zaman albümünden birşey yakışır, artık uykumuz kaçmasın diye bişey. odtü’deyken uykum olduğu ve kafamı masaya koyduğum 1-2 gün öğrenciler dalmasın diye kapımıza not bırakmıştım, uyku kardeşim ver elini. çok sonradan farklı farklı kişiler bunun çok hoşlarına gittiğini söylemişlerdi. içerde uyuduğumu kastettiğimi anlamamışlar, o başka.

sonra bembeyaz fukara bir bacada.. tek göz olmuş umutlarla sevdalarla.. tütelim, eriyelim. mavi mavi, ince ince, usul usul. eriyelim.

h1

there’s no pain, you are receding

4 Kasım, 2006

+%6 Geçenlerde iki ev arkadaşım birer gün arayla iş buldu. İkisi de hukuk öğrencisi, hukuk master gibi üniversiteden sonra genelde birkaç yıl ara verip okunuyor, 3 yıl. Biri 3. sınıfta, diğeri 2 ve ikisi de bir süredir harıl harıl iş arıyordu, biri bitirince çalışmak, diğeri de yaz stajı için -ama zaten o staj büyük olasılık işe dönüşüyor bitirince. Alacakları ücretleri söylemeyeyim, üzülürsünüz. Ama staj yapacak olanın haftalığının bizim ülkede gayet iyi bir aylık olduğunu söylemezsem de içimde kalır.

Neyse, konu şu: 2. sınıfta olan bizim okulda ve hukuk binasının yanında küçük bir kilise var. Geçen hafta bir arkadaşıyla geçerken bahçesinde kiliseye yardım amaçlı eski giysi satışı olduğunu görüp durmuşlar. Arkadaşı bir sweat-shirt’ü gösterip bunu almalısın gibi birşeyler demiş. O da eline alıp bakmış, ta Atlanta’da kendisini işe alan şirketin sweat-shirt’ü. Anlattığı diğer (bu da başka) ev arkadaşım “bu Tanrı’dan bir mesaj” dedi, anlatan da “Ve de kilisede” diye ekledi. Ben de “Din değiştirmelisin” dedim, Yahudi de.

*-& Geçen hafta bir gömlek alıyordum, daha doğrusu beden değiştiriyordum (benim bedenim iki inch cinsi bedenin ortasında kalıyor, ikisi de tam olmuyor; ne gam, zaten stil denen şey yok ülkede). Neyse, satıcı kız işlemi yaparken “erken doğumlar için 1 dolar bağışlamak ister misiniz?” dedi, iyi, olur, dedim. Sonra eve dönerken metrodan az sonra soluma baktım, yerde toprakta bir adet 1 dolar duruyordu. Kasiyer kıza hayır deseydim herhalde işlem 1-2 saniye farkedecekti, ve zincirleme bir şekilde ben o anda soluma bakıp o parayı görmeyecektim. Böylece ne oldu: parasını rüzgarda uçuran şahıs erken doğumlar için 1 dolar bağışlamış oldu.

^\[ Geçen Cumartesi gecesi futbol haberlerini seyrettim, 1-2 arası, sonra birşeyler yaptım, saate baktım, 1:22. Olamaz. Televizyona dönerken neler olduğunu anlamasam aynı haberleri tekrar görünce alacakaranlık kuşağının bir bekçisinin bana kayıp bir saatimi verdiğini düşünüp titrerdim herhalde.

}=# Dr. Z. sınavda iki öğrencinin kopya çektiğini farketmiş. Eyvah, yandı oğlanlar dedim. Ama neyse, sadece onun yerine bir sınav daha yapacakmış, take-home değil, sınıfta bu sefer. Başlarında kim duracak? Düşünmeye gerek mi var, tabi ki ‘butler’ kıvamındaki ben. Birileri kopya çekiyor, cezasını ben çekiyorum sanki. (Sana da sıra gelecek Dr. Z., sana da sıra gelecek). Neyse, bunlar iki Koreli oğlan ve garibime giden şey, Korece kitaplarla geldiler sınava. Zaten konuşamıyorlar da pek İngilizce. Resmen kitaplarıyla gelmişler ülkeden. Peki Korece kitap kullanıyorsanız burada ne işiniz var? Zaten aynı kağıtları vermek gibi beceriksiz bir kopya işine girişmişsiniz. Neyse ki inanılmaz saygılısınız. Hele sinemanızı çok seviyorum, kurtardınız yine.

?|é Gün geçti, bir tane daha eklemem gerekti. Metroda trenin gelmesine 10 dk. vardı. Yanımda 4 kişilik bir grup duruyordu. Yarattıkları sahneyi görmeniz gerekirdi, veya filme çekmeliydim -ama dünyanın en sıkıcı filmi olurdu. İki kısa saçlı beyaz oğlan, biri siyah saçlı, uzun, biri kumral, orta boylu; bir kumral-sarışın arası kız, bir siyah oğlan; hepsi 18-19 gibi. Ve bunlar 10 dk. boyunca bir kelime konuşmadılar. İnsan sırf sessizlikten rahatsız olduğu için olsun birşey der, di mi? Veya birşey yapar, diğeri güler. Yok, ayrı yönlere bakarak cool görünmeye çalıştılar. Ve evet, bir gruptular, ayrı olamayacak kadar yakınlardı. Metroda da birşey değişmedi, ikişerli oturdular ve yine kimse konuşmadı. Bu ülkeye olan nefretimi bundan güzel özetleyecek bir örnek olamaz sanırım. İğrendim resmen. Bir Hollywood filminde olsam son zamanlarda çok sevdikleri klişede olduğu gibi arkama döner kusardım.

İğrentim trende başında durduğum, herhalde kardeş olan ve işaret diliyle konuşan iki kızı seyrederken geçti. Birara işaret dili evrensel mi diye sorayım diye düşündüm ama onlar dudak okuyup beni anlasa bile ben onları anlayamayacaktım. Ne kadar adaletsiz diye düşündüm, bizimle iletişim kurabilmek aklarından bile geçemiyordur. İlkokulda öğretilmeli bence herkese işaret dili. Ve bu kızların tabi ki diğer ses çıkarabilen gruba göre çok daha fazla iletişimleri vardı. Ve dün dilime dolanan Fat Bottom Girls’ü bugün de mırıldanıyor olsam ve dudak okusalar ne komik olurdu.

h1

başladığı kadar neşeli biteceğini zannetmiyorum

1 Kasım, 2006

Gece. Sessiz. Mezarlıkta çıt çıkmıyor. Ayışığında mezartaşları çok belirgin. Birden toprakta bir hareketlenme oluyor, ve yavaş yavaş bir parmak, sonra diğerleri dışarı çıkıyor. İnce, uzun, etsiz bir el. Sonra bütün beden çıkıyor dışarı. Kısa zaman içinde tüm kuklalar mezarlarından çıkmış önce sakince, sonra gittikçe hızlanarak sıraya geçip dansederek söylemeye başlıyorlar:

‘Tis. is. Halloween. ‘Tis is Halloween. Halloween. Halloween.

Halloween zamanı. Yani mümkün olduğu kadar çıkmamalı bu gece dışarı ve en yakınındaki cuma ve cumartesi de. Oysa benim bu gece dersimin bitiş saati tam kutlama saatinin ortasına geliyordu. Kaçmam mümkün değildi yani.

dra
soccer-124.jpgsoccer-125.jpg

Halloween ne diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hatta aynı anda sorarsanız rezonanstan belki duyarım. Efendim, söylüyorum, Halloween, çocukluğa özlem bayramıdır. Her Amerikalı çocuğun en büyük korkusu birgün “sen artık Halloween’de kostüm giyip kapı kapı dolaşarak şeker toplamak için çok büyüdün” sözünü duymaktır. Buna sünnet korkusu gibi birşey diyebilirsiniz. Ama zamanla onun da çaresi bulunmuştur, bu sefer de binbir soysuz kostümle partiye gidip alkol denizinde yüzme çağı gelir. Hatta bu çağ gayet büyükçe yaşlara, en azından kendi çoluk çocuğun olana kadar devam eder. Halloween tam da budur diyorum size, tartışmayınız rica ederim benle.

İşte bu soysuz, zevksiz görüntülerdir Halloween akşamlarından kaçman gerekmesinin nedeni. Zaten Halloween toplumun genelinde kutlanan birşey değildir. Bu ülkenin gerçek bayramı Thanksgiving’dir. Onda da herkes ailecek evde oturur, hindinin pişmesini bekler, bir tanıdığımın dediği gibi tüm aile tüm gün birbirine zor katlandığından sonraki sabahın köründe alışverişe koşar (o gün yılın en büyük alışveriş günüdür, 5′te, 6′da filan açılır mağazalar).

Ama afedersiniz, biz bayramdan, şenlikten bunu mu anlarız? Toplumun sokağa dökülmediği kutlamaya kutlama denir mi yahu? Nerede ah, benim küçük şehrimde sokakta adım atmanın zor olduğu, konfetiler eşliğinde ortaçağ geçitlerinin yapıldığı, sonra köprüde şehrin iki kısmının garip bir ittirme oyunu oynadığı şenlik… Sonra ya, mahalleler arası kürek yarışlarından önceki, nehir boyundaki tüm pencerelerin mumlarla bezendiği gece… Nerede komşu kasabanın karnavalında kumsalda bedava bir konsere gelen Santana? Biraz daha ilerideki şehirde, atların çapı kilometreyi bulmayan meydanda dönüşleri alamayıp yaralandıkları palio’yu vahşiliğinden dolayı saymıyorum bile.

Düşündükçe ah diyorum, ayy diyorum, aman diyorum, acıyor diyorum.
Geçenlerde okuduğum bir fizikçi geçmiş de hala yaşamaktadır diyordu. Hala benle mi? Şimdi dönebilir miyim istesem oraya o anlara? Işığı ve bilgisayarı kapatıp o zamanlar olduğu gibi Portishead‘i koysam?.. Kapattım.

–. –. —

Resimlerdeki metrodaki adamcağız, sevgili ligeia’nın minik cadısı gibi giyinmiş eşiyle beraber bu kadar hallow. deneyimimde gördüğüm en eğlenceli şeydi belki de. Ve portish. için -tüm ekran seyrediniz- Peri Hanım’a teşekkürler.