Ben duygusal bir hocayım. İsterseniz eğlenceli de diyebilirsiniz.
Bence son ders kesin bir şekilde kutlanmalı. Lisansta değil ama masterda böyle görmüştüm. Lisans öğrencileri ile aldığımız her dersin son günü minik bir parti yapıyorduk. odtü’deki bölümün de güzelliği tabi. O kadar uğraşı, alınteri, bir şekilde ödüllendirilmeli.
Geçen yıl ilk dersimdi ve sınıfımı sevmiştim. Dışarıda görsem hoşuma gitmeyecek kişiler tanıdıkça sıcak gelmişti. Bilmiyorum, belki de ilk sınıfım oluşunun etkisi vardır. Benim öğrencilerimdi onlar. Öğrenci dediysem ortalama benim yaşlarımda koca tipler hepsi. Neyse, parti yapamıyorsam (bu pek gerçekçi gelmedi burada) ben de bari bir kitap hediye edeyim dedim. Hepsine değil tabi, içlerinden birisine. Kime? En iyi olana değil, en çok acı çekene değil, en çok gelişme gösterene değil. Bunlar, onlara kriteri sorunca gelen cevaplardan bazıları. Rastgele. Random da diyebiliriz, rastgele biraz kulak tırmaladı sanki burada. 30 kişiden random nasıl birini seçersiniz adil bir şekilde, bunu da göstermiş oldum.
Kitap? Birkaç yıl NY Times’ın İstanbul muhabirliğini yapmış olan Stephen Kinzer’ın Crescent & Star’ı. Türkiye hakkında herhalde bir yabancının yazdığı en doğru kitap. Dışarıdan ama nesnel, ve eğlenceli.
Sonra da bir film göstermiştim. Film deyince öğretim amaçlı, bir adamın çıkıp konuştuğu, sonra da bir örnek gösterilen saçma videolar gelmesin aklınıza. Basbayağı film, movie, motion picture, feature, flick, sinema. Şöyle bir hikayesi var. TRT2′de çok sevimli bir film seyretmiştim yıllar önce Ankara yılları sırasında bir gece. Spotswood. Çok insancıl ve etkileyiciydi, ve kesin bu film bizim öğrencilere derste gösterilmeli demiştim. Ama tabi o zamanlar böyle bir yetkim yoktu. Ama unutmadım ve geçen yıl ilk defa ders verilince tamam, demiştim, son hafta bunu göstereceğim. Pek bilindik birşey değil ama neyse ki dvd’si varmış, aldım ve son hafta seyrettik sınıfçak. Konuşanlar oldu, çıkıp girenler, gidenler oldu, sınıf da çok uygun değildi ama yine de fena olmadı. Birçok zaman kelimeler yetmez, bir hikayeyi yaşayarak görmek gibisi yoktur. Üstelik elemanlara insan gibi değil, herhangi bir kaynak, makina, malzeme, alet edevat gibi muamele ediyoruz dersin diğer kısımlarında.
Bu arada ben hocalık gibi sorumluluklar verdirilmemesi gereken biriyim. Unuturum birşeyleri, kontrol etme, tedbirli olma geleneğim yoktur, herşeyin sorunsuz yürüyeceğine inanırım. Geçen yıl film için bir dvd player istemiştim teknisyenden, bir laptop vermişti dvd player’ı olan. Tam film başlarken farkettik ki ses yok. Neyse, adam gitmemişti daha da (akşam 8:30′ta) küçük hoparlörler almıştım ondan.
Bu sefer herşey yolundaydı ama. İki hafta önce filan sınıftaki dvd player’ı kontrol ettim, perde, ses, şu bu, herşey yolundaydı. Işıkları karartınca da tam sinema gibi oluyordu sınıf. Bu yılki öğrencilerim de geçenkinden iyiydi. Çoğu sohbet edilebilecek, anlayışlı ve kafa tiplerdi. İlk hafta birileri beni bölüme şikayet etmiş olsa da (şu mesele) ve iki oğlan ilk haftalar çok ters ve alaycı davransa da bunları unuttum sonradan. Zaten şikayet eden de dersi ilk haftada bırakmış olabilir.
Dersler iyi geçti, çocuklar bayağı ilgiliydi, fena öğrenmediler bence. Yalnız sınıfa çekici tatlılarıyla meşhur dean & de luca’nın minik kartonuyla gidiyorum, boardmarker’lar filan dolu içi. Bir kız her seferinde bize kurabiye (cookie yani) mi getirdiniz diyordu. Ben de geçen gün dersi verdiğim bölüme yazdım, öğrencilerim çok çalıştı, bu son ders için çay/kahve ve kurabiye ayarlamak istiyorum, yardım edebilir misiniz, dedim. Cevap, “tabi iyi olur, hiç mahsuru yok, yalnız biz ayarlamıyoruz”du. Güldüm, sanki izin istemiştim.
O hikayeden vazgeçtim böylece. Kitap işi çok çocukça mıydı acaba? Emin olamadım ama bu yıl da vermeyeceksem hangisinde verecektim (bu yıl sevgili Pamuk’un yılı). Beyaz Kale’yi seçtim, hoş ve kolay okunur birşey olduğu için. Yine rastgele seçimi yaptık. Geçen yıl sınıfta en istemeyeceğim, ödevleri geç yapıp benim doğru cevaplarımdan çeken, sonra da bunu söylemeye yanaşmayan bir kıza gitmişti. Bu yıl da alaycı davranan oğlanlardan biri çıktı. Ama böyle şeylerde hep bir hayır vardır. O kız sonradan bana ‘tam da yakında Türkiye’ye gitmek istediğini ve çok merak ettiğini’ yazmıştı.
Ah, tabi, pumpkin pie’ı unutmayalım. Şükran Günü’nün en önemli tatlısı pumpkin pie ve yanılmıyorsam ben hiç yemedim. Bugün sevgili marketimden alıyordum ilk defa, washington post da övmüş pumpkin pie’larını. Ama derse gidiyorum bir yandan ve hemen aklıma geldi. Cookie olmadıysa bu olsun, herkes sever bunu. Bir tane daha aldım, büyük zaten, 30 kişiye yetebilir ikisi. Sınıftan iki kişiye rica ettim, kesip götürdüler, değerlendirme formlarını doldururlarken yenmiş olmalı bir yandan.
Neyse, efendim, onlar yendi -yani yediler, ben tadına birazdan bakacağım- kitap verildi, konuşuldu, teşekkür edildi, son değerlendirilmeler yapıldı, finalle ilgili sorular soruldu, cevaplandırıldı, filme geçeceğiz artık. Sınıfın önünde konuşurken de dvd kutusu elimde. Oynuyorum bir yandan açıp kapatarak. Ve sonlara doğru açmışken gözüm ilişti, içi boş. Nası yani? Hafif bir kaynar sular durumu. Tabi pek bozuntuya vermeden sınıftaki dvd player’ın içine baktım, bir tek orada denemiştim yakınlarda, yoktu. Çantamda da düşmemişti. Hemen geleceğim deyip çıktım, binadaki teknisyenlere telefon ettim, bulmamışlardı, yine de ofislerine soraymışım. 3 kat aşağıdaymış, koşturup sordum, yoktu. Ofiste arada bir kullandığım bilgisayarda da değildi. Döndüm sınıfa. Dvd player bozulmuş, kusura bakmayın dedim. İçini unutmuşum bir yerde diyemedim tabi. Çok da hayal kırıklığına uğradım tabi. Yapacak birşey yoktu ama. Son dersti bu ve bir daha buluşamazdık. Kendileri seyredeceklerini söylediler. Belki bazıları seyreder. Yine de o, benim için çok elzem birşey olan birilerine film gösterme zevkini yaşayamamış oldum.
Dersten sonra bazıları ile konuştuk. Çıkarken özellikle gelip elimi sıkanlar oldu. Bir kız da, hem de başkaları da varken etrafımda gelip sarıldı. Tabi ki Amerikalı değil, Hintli. Sevindim. Güzel bitti dönem. Ve de buruk. Hala bilmiyorum nerede filmin diski.