Aralık, 2006 için Arşiv

h1

Bu dünyada kimin et, kimin patates yiyeceğine kim karar verecek, Maide hanım?

29 Aralık, 2006

Televizyon, sinemadır diye şarkı söyleyen tatlı kadın aşağıdaki filmdeydi, di mi? ‘Sinemaya gider gibi salona gider izlersin’ diye devam ediyordu. Bu aralar salona gidip seyrettiğim sinemada her hafta çok hoş sözler birikiyor:

- Onun için dünyayı bir kenara koydum. Ama ikimiz için yeni bir dünya yaratamadım.

- Bak, eğer Mafi gelecek diye geleceğimi zannediyorsan… doğru zannediyorsun. Zaten gelecektim, şimdi iki kat zaruri oldu.

- Çorapla mı yatıyorsun hala?
- Çorapla yatıyorum Ali Rıza.

- Sana yardımcı olayım Mafi, eğer hak dağıtacaksak..
- Ben hak filan dağıtmıyorum. Burada çay-kahve dağıtıyorum. Bunun için de kimsenin yardımına ihtiyacım yok.

- Ali Rıza değil, Arıza Arıza [ben de şimdi farkettim ismin geldiği 2.yeri -kısaltmayı-]. Sen gideli beri benim adım Arıza. (Göğsüne vurur) çünkü senden sonra bu makina durdu, stop etti.

- Kayboldum. Seninle bu dünya arasında bir yerde kayboldum.

- O gece bir istisnaydı Aksak.
- O zaman bu gece de bir istisna. Zaten hayatın kendisi istisna.

Son diyalog (seyretmediyseniz) tahmin edebileceğiniz birşey değil. Aksak’la Çınar içki sofrasında konuşuyorlar.
Böyle dizilerin gıdası aşk olduğundan geçen sezon boşta kalmış az sayıda karakteri çiftleştirmeye çalışıyorlar bu sezon. Ve olanları bozup baştan kurmanın geriliminden besleniyorlar. Bu arada öyle görülüyor ki bu sezonun sonunda Çınar’la Mavi Zapatistalara katılacak. Bu sefer de aralarına 3. kişi olarak Subcomandante girecek.

h1

Piyanisti Vurun!

27 Aralık, 2006

Ah, kaç gündür Piyanisti Vurun diyeceğim. Oysa birazdan Piyanisti Vurun. Truffaut. Sinemanın en hoş hali. Birazdan e’de. Ayrıca, Kitano’nun Bir Deniz Manzarası Cumartesi 7′de. Çok durgun, huzurlu. Kitano. Sinemanın en muzip hali. O gece 3′te Para da var ama ancak videosu olanlara filan. Para: Bresson. Sinemanın en akademisyen hali.

h1

Bayan Jane Lead’in 1694′de Londra’da Öğrendiklerine, Gördüklerine ve Karşılaştıklarına Dair Deneysel Bir Anlatı

27 Aralık, 2006

Dün gecenin bir yarısı, alışık olmadığım şekilde gözlerim kapanıyordu. Bir parmağım kitabın arasındaydı, üstümde battaniye, dalıp açılıyordum ikide bir ve parmağın olduğu sayfaya dönüyordum. 237. sayfaya gelmiştim ve belli ki yaprağın arkası sondu, oysa nedense 242′de bitecek diye sanıyordum. Şöyle diyordu o sayfa:

“… Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hala çözebilmiş değilim. Rendekar düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? (1698′de) Galata’da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı (yoksa o gece Thames nehri kıyısındaki kimbilir hangi evden çıkan İngiliz beyefendi mi)? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisini düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”

Sonra Uzun İhsan Efendi oğluna veda ediyordu mektubunda. Bünyamin gülümsüyor, bekçiyi uyandırıyordu. Bekçi, ezelden beri uyuduğu uykusundan uyanıyor, kitap sona eriyordu. Altında
“26 Aralık 2006,
Karşıyaka”

diyordu. Bu satılardan sonra gözlerim kapanırken tüm dünya da karanlığa bürünüyordu.

27 Aralık 2006,
Karşıyaka

h1

uzun ihsan efendi

24 Aralık, 2006

- “Sizler, hepiniz, içinde yaşadığınız dünya, Konstantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız” dedi, “Rendekar yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya”.

Hüngür hüngür ağlayan delikanlı, koluna girdiği babasıyla birlikte Galata’ya doğru ilerlerken Uzun İhsan Efendi hala,

- “Her şey ben ve benim düşüncelerimden ibaret olsa da bu dünyada yaşamak zevkli bir şey” diyordu, “Sen! Oğlum! Sen benim zihnimde bir düş, bir düşüncesin. Bana şu anda dokunuyorsun. Ama ben sana dokunamıyorum. Çünkü düşlere dokunmak mümkün olabilir mi?”

h1

katran karası

22 Aralık, 2006

Hayatı katran karası, kahve telvesi, zift, yıldızsız geceler, çamur deryası, gene zift, Genç Werther’in Acıları, ve Lilja 4-ever yoğunluğunda yaşamamanın tek yolu, yaşam boyu yalnız kalmanın mümkün, yani hem olası hem de yapılabilir, olduğunu kabul etmekten geçiyor. Oysa ben hayal kurmadan duramam ki.

Herhalde feleğin sillesini yedim bir noktada. Ama tam olarak nerede, ve bu ne anlama geliyor, bunu anlamaya çalışıyorum. Bir yandan da mutsuzken hayatıma devam edemiyorum. Bu demektir ki en az birkaç yıldır vites boşta gidiyoruz. Hem de yokuş yukarı. Neyse ki yukarıdan manyetik bir çekim var.

Ve hayır, ‘Sonu İyi Biten Herşey İyidir’ denemez bence. O sadece oyunda öyle. Ayrıca ‘herşeyde bir hayır vardır’a da inanamıyorum. Bu sanki bir kandırmaca. Kendinizi kandırınız ama beni değil, rica ederim.

İki gündür dilime dolanan şekliyle: Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime, bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim.

h1

damarlarımdaki asil morfin

20 Aralık, 2006

Bu satırların yazarı, uyuşturucu bağımlısı olduğunu itiraf eden ilk blogger mı olacak şimdi? Olsun ulan, anasını satayım. Yoksunluk hissettikçe her seferinde başka bir iç hastalıkları doktoruna gidip operasyon olmak istiyorum diyorum. Biraz pahalıya çıkıyor ama endişesi yok, tehlikesi yok, aldığınız madde saf, temiz. Bakın buradan tüm ilgili ve yetkilileri uyarıyorum, zengin çocukları parayı bastırıp yasal uyuşturucu kullanıyor! Onlar basıyor parayı, hemşire de veriyor morfini.

“Ver morfini, ver morfini” diyordu doktor hemşireye ben dalmak üzereyken. Sonra da ben uyurken Eternal Sunshine’da Jim Carrey’nin yatağında alem yapmaları gibi (Elijah Wood, Kirsten Dunst ve Mark Ruffalo’nun) başımda dansettiklerini görür gibi oldum. Çok kıskandım. En acısı, şarkıyı da ben söylüyordum.

Bu operasyonu iki yıl önce de olmuştum. O zaman tam fabrikasyon çalışan bir doktora gitmiştim. Aslında doktor benim dersimi almış olsa seri çalışan sistemine bir de paralel sistem ekler, cycle time’ı yarıya indirirdi. Neyse, gerekenden önce ayıltıp elime de bir çay tutuşturmuşlardı. Ama o hal öyle hoş bir hal ki normal olmadığınızı bile bilmiyorsunuz. Yanımdaki muayene yatağının üstüne koyarken devirdim çayı. Az ilerisinde de telefonum vardı. Telefonun üzerine dökülen çayı bir süre aa, döküldü diye izlemiştim.

Benim hayalgücüm bile hala dizilerin altına “memura 14 maaş” diye reklam veren Cem U zan’ı, ve bir kanalda dizi reklama girince diğerindeki magazin programında dizide 10 dk. önce oynayan görüntüleri ‘şu dizide şok gelişmeler’ başlığı ile vereceklerini tahmin edemezdi.

h1

People say I’m crazy

19 Aralık, 2006
h1

“open your heart, I’m coming home”

16 Aralık, 2006

Uçuyorum. Çok mutluyum anlamında değil. LSD, ot, mal, amfetamin, ekstasi, vs. de çekmedim. Cidden uçuyorum. Dilimi seveyim. “I’m taking an aeroplane across the world“.

Geçen yılki kadar harika bir seyahat olmayacak ama napalım artık.

Giderken bir süre idare etsin diye size 3 filmden bahsedeyim. 3′ünü de yakınlarda çok sevdiğim bir sinemanın eski ve kocaman salonunda yayılarak seyrettim. Zaten bir filmin keyfine varmanın yolu, diğer her türlü etkiden uzakta, karanlıkta, mümkünse yalnız (veya yanında yalnız hissedebileceğiniz biriyle), bir filmle başbaşa kalmak değil midir?

I. Forest of The Gods (‘05)
Saving Private Ryan, kahramanlık duygularımızdan beslenen, bol efektli iyi çekilmiş bir aksiyondu. Onun yanında Thin Red Line gerçek savaştı. Kill Bill fıskiyelerden parlak kırmızı sıvılar püskürtmekten zevk alıyordu. Zatoichi’nin kör kılıç ustasıysa Uma’dan daha inandırıcı ve daha eğlenceliydi.

Benzer bir ilişkiyi Piyanist’le bu film arasında kurdum. Piyanist’in ne olursa olsun hayatta kal, ailen ölüme de götürülse önemli olan sen hayatta kal, fare gibi yaşasan da olsun, hayatta kal, anafikrinden rahatsız olmuştum. Fazla da romantik bakıyordu hikayeye. Tanrılar Ormanı ise hikaye olamayacak kadar gerçek olduğunu her sahnesinde hissettiriyor.

forest-of-gods.jpg
Litvanyalı edebiyatçı ve profesör Balys Sruoga’nun aynı adlı kitabına dayanıyor film. Sruoga Alman işgali altında tutuklanır ve toplama kampına götürülür. Kampın anlatılamaz her türlü insanlık dışı ve insani koşullarına dayanır ama savaş sona erdiğinde artık sağlığı bozulmuştur. Bolşevikler, toplama kampını anlattığı kitabını yeterince propaganda yapmadığı için yayınlamazlar. Kitaptan bir bölüm.

forest.jpg
Gerçekten etkileyici. Ama bunun için hiçbir dışarıdan müdahaleye başvurmuyor. hikaye buna gerek de bırakmıyor zaten. Sarsılmıyorsunuz, kavrıyorsunuz.
II. Legende von Paul und Paula (‘73):

Geçenlerde birara Doğu Alman filmleri gösterimleri vardı. Doğu Alman filmleri.. hmm.. hiç seyrettim mi? Tabi ki hayır. Dünyadan kopuk bir ülkenin sineması da gelenekselden, ana çizgiden uzak olacaktır beklentisiyle gittim. Bir de bu film dönemin gişe rekortmeni olmuş. Hükümetin yayın organları halka gitmemeleri için tavsiyelerde de bulunsa akın akın gitmiş insanlar. Bir aşk filmi. Ama alttan alta, inceden inceye dokunuyor sisteme.

legend3.jpg
Paul de Paula da gençliklerinde yanlış evlilik yaparlar. İkisi de lunaparkta tanışırlar eşleriyle. Paul süs kokonası, kendisini aldatan, korkunç ebeveynlere sahip, atışla tüylü oyuncaklar kazanılan yerin sahibinin kızıyla, Paula da o çok zor bir doğum yaparken evde partiler yapan, atlıkarınca yöneticisi adamla evlenir. İkisi de yürümez, biri biter, biri sosyal baskılarla devam eder. Uzaktan bilirler birbirlerini. Bir akşam ikisi de diskoda başkalarıyla dansederken… evet, bu filmi uzun uzun anlatmalıyım ben. Sözüm olsun, Peri Hanım. Gerçek dünya ile rüya alemi arasında gezinen bir filmdi Paul ve Paula.

III. The Third Man (‘49):

thirdman.jpg

British Film Institute üyeleri tüm zamanların en iyi İngiliz filmi seçmiş Third Man’i. Cannes’dan en iyi film ödüllü. Üstüne American Film Institute’ün en iyi 100 Amerikan filmi listesinde (oysa İngiliz), imdb’de de en iyi 50′de. Öyle bir film Third Man. Stil sahibi, görsel, her karesi çok etkileyici bir fotoğraf olabilecek bir başyapıt.

II. D.S. sonrası mağlup ülkeler her zaman çok etkileyici fon oluşturur zaten filmlere, Viyana da hiç farklı değil. Üstüne sinemaya armağan bir ismin, Graham Greene’in senaryosu, Carol Reed’in usta yönetimi ve filmin sonlarına doğru karanlıklar içindeki bir kapı eşiğinden çıkan Orson Welles’in tüm bakışları üzerinde toplayan karizması.

third_man3.jpg

Hikaye bir film noir için biçilmiş kaftan. Ama hikaye bambaşka da olsa o ekip yine bir başyapıt üretirdi gibi geliyor insana. Bu film için ne desem yetmeyecek bana, en iyisi sizi fragmanıyla başbaşa bırakayım.

thethirdman.jpg

Şimdilik Third Man’in en başında Holly Martins’in söylediği sözlerle: “I never knew the old Vienna before the war, with its Strauss music, its glamour and its easy charm – Constantinople suited me better.”

-ve ah, bir de biz nerede göreceğiz bu filmi, yine canımızı istettin ama yok işte, demeyin. Filmler kaybolmaz, orada bir yerlerde beklerler. Birgün gelir, çıkar gelirler.-

h1

1001 soru gecesi

15 Aralık, 2006

Dr. Z.’nin 50′ye yakın öğrencisi, 20′ye yakın final sorusu ve sadece bir gece. Yani 1001 soru gecesi. Bitti neyse ki. O önemli değil de keşke o sıradaki gezi programında Nice’e gitmeseydi kadın.

Neyse ki çok hızlı okuyabiliyorum artık ödev ve sınavları. Uzmanlık alanım oldu artık. Maalesef. Ne yazık ki. Daha saçma bir uzmanlık alanı olamaz çünkü. Biraz daha kötü okusan, biraz daha yavaş okusan hayatta (kimsenin hayatında) pek birşey değişmez çünkü. O kadar yıl oldu ki bu gereksiz işi yapalı sadece bu aklıma geldiğinde bile son dönem Hollywood filmlerinin vazgeçemedikleri klişe ile arkama dönüp kusasım geliyor. [2. keredir yazıyorum bunu, artık gördükçe farkedin diye. Ben de bunu anlatmayı klişeye dökeceğim.] Rıhtımlar Üzerinde’nin etkileyici sahnesinde Brando’nun “I could be someone” deyişi gibi şeyler geçiyor içimden.

Neyse. Şimdilik bittiğine sevinelim. Kendi öğrencilerim de gönderdiler sınavları. Sormadan süreyi uzatanlar can sıksa da bitti. Sayamadım ama son 3 günde 100′e yakın soru cevaplamış olmalıyım maille. Ama güzel şeyler yazmışlar hep gönderirken. Birleştirip şarkı sözü mü yapsam.. Aslında daha iyi birşey oldu. Bir kız sınavı verirken ‘gerçekten çok şey öğrendim’ gibi birşeyler diyordu. Ben de ah, bunları hocama söylemelisin, onun hiç haberi olmuyor, nasıl olduğumu merak ediyor hep, dedim. O da gitti söyledi. Umarım çaktırmamışızdır ben dışarıda ona teşekkür ederken.

Sunucu arkasındaki orkestraya döner ve…”ve müzik” der. Başlarken canlı birşey çalma niyetindeydim. Ama şu anda bana ancak daha ‘mavi’ birşey uyar. Bu müziğin spektrumu geniştir hem. Romantik de olabilir,hüzünlü veya acı dolu, veya sadece derin.

Geniş ekran seyredeceğiniz ve o sırada başka birşey yapmayacağınız vaadiyle çok özel bir filmden, Round Midnight’tan bir bölüm. Dexter Gordon, Herbie Hancock, Ron Carter, BillyHiggins, ve As Time Goes By ve diğeri sanırım Still Time.

h1

yine maddeleme zamanı

12 Aralık, 2006

Alta iki madde daha şeyettim (neşrettim).

* Gündüz mutfakta lavabo başındaydım. Yandaki dolabtan sesler gelmeye başladı. Suyu kapattım. Dinledim. Evet, resmen birşey vardı dolapta. Ev arkadaşlarımdan birinin dolapta birşey kemiriyor olma ihtimali dolabın raf raf olduğunu hesaba katarak .1 sn.de kafamda uzaklaştı. Yaa hayır, çok kötü birşey bu ses. Şimdi evde paranoyak yaşayacağız, uzun süre uğraşacağız. Süpürgeyi elime aldım. Dolabın kapağını açtım. Ses kesildi. Tek tek rafları kurcalamaya başladım. Birsürü de şey dolu. Ağzı açık şeker gibi şeyleri direk attım. Gerilim yavaş yavaş düştü çünkü hiçbir yerden hiçbirşey çıkmadı. Evet, speedy gonzales tarzı birşeyden bahsediyoruz, ben bir tarafa bakarken fırlamış gitmiş olabilir ama olmadığına inanmak istedim. Belki de duvarın hemen arkasında, dışarıda bir sincap birşey kemiriyordu. Bilemiyorum .. şimdi.

* Metro. Alışverişten geliyorum. Birsürü paketim var. Her yer dolu maalesef. Zar zor idare ettikten sonra boşaldı biraz Dupont’ta. Oturdum geniş, büyük ve yan taraftaki arkadaşlarıyla tiyatroda boks gösterisi olur mu diye tartışan bir siyah adamın yanına. Arada önümdeki paketler yuvarlandı, vs., birara adam bana eğildi, modadan anlar mısın dedi. Paketlerden soruyor herhalde dedim ve ters bir laf bekliyorum nedense. Eh, biraz dedim. Şimdi birazdan çaktırmadan bak, iki sıra arkada abim, yani kan bağıyla gerçekten öz abim oturuyor. Fötr şapkalı, ceketli, altında da yeni aldığı spor ayakkabılarla Wizards maçından dönüyor, çok saçma olmamış mı, dedi. Baktım, geniş ve büyük bir siyah adam, yanında karısı olmalı, şapka, vs, öyle çok da garip değil bence. Fena değil dedim. Hadi ya, bir daha bak dedi. Bu arada yan taraftaki arkadaşı ile gülüyorlar, abi de şüphelendi durumda. Durağıma gelmiştik, kalktım paketlerle. Tekrar baktım, spor ayakkabılar filan, evet anlıyorum ne demek istediğini dedim. Gördün mü dedi, abisine de bahsedip gülüyorlardı ben inerken.

Böyle, normalde hiç ilişkimin olmayacağı kişilerle bir muhabbetim olduğunda seviniyorum.

* Sevgili marketim, kasiyerin arkasında bir adam alınanları pakete dolduruyor. Akşamınız güzel geçti mi dedi. Daha yeni başlıyor dedim. Saat 9, yemek yememişsem akşam başlamamıştır benim için. Haftasonunuz güzel geçecek mi dedi. Bakalım dememe fırsat kalmadı, benimki bu akşamki maçın sonucuna bağlı dedi. Sonra da 5 dk. boyunca konuştu. Alabama’da bir lise takımının milli futbol (a.b.d. futbolu) şampiyonluk maçından bahsediyor. Olursa ilk defa bir takım 5 sene üstüste şampiyon olacakmış. Oğlu da oynuyormuymuş, oynamış mı. Her dediğini anladığını söyleyemem, o da siyah. Sevimli miydi adam, fazla mı rol yapıyordu nazik olma adına, karar veremedim.

* Dönem değerlendirmelerim gayet iyiymiş, öyle dedi hocam. Öğrencilerin formları ben sınıfta yokken doldurulup ona gidiyor da. O sırada pumpkin pie vermem iyi olmuş demek. Aslında, cidden iyi olan, bu finali vermeden yapmış olmam değerlendirmeyi. Şu sırada sınavla cebelleşiyorlar da. Dün bir kız “birazdan kendimi pencereden atacağım” diye başlamış sınav sorusuna. Bana ne kızım, dinleseydin derste kapasite ile talebin farkını. Her ödev ve sınavda 30-40 mail geliyor zaten.

* Kurayla kitabı verdiğim oğlan mail atmış. Subject: Pamuk Book – Thank you

Simon,

I know it was random selection but I just wanted to thank you again for the Orhan Pamuk book you gave me. I have an insatiable reading appetite, and am looking forward to reading it, as soon as I finish the book I’m currently reading, Ken Follet’s Pillars of the Earth – a story about building a cathedral in 1140s-1150s Great Britain. I have a colleague at work who is Iranian born, Norwegian citizen, and he was telling that he was fascinated by Pamuk’s book, My Name is Red (Benim Adım Kırmızı) – but you already knew that!

Thanks again, I look forward to the read,

Kurayla kitabı alan oğlan

1. Demiştim, di mi, böyle şeylerde hep bir hayır vardır diye.
2. Bundan sonra hala Pamuk’u tartışanlara güler geçerim.
3. Kitabın isminde Türkçe karakterleri kullanmasına dikkatinizi çekerim. Klavyesinde olmayacağına göre semboller arasında bulmuş olmalı ı’yı. Bir Amerikalı için anlamlı bir hareket. Bir keresinde 2-3 yerde i yerine ı yazmışım da aldığım bir dersin sunuşunda, boş boş bakmıştı suratıma herkes.
4. Böyle birinden böyle kitap meraklısı olmasını hayatta beklemezdim. İnanmazsınız ama çok alaycı bir oğlan bu.

* Cuma günü. Korkunç bir ayaz var. Yılın en soğuk günü. Okulun bir ofisinin olduğu iş merkezine girdim. Acaip sarıp sarmalanmışım, atkılar, bere, eldivenler.. Dönerken bir adam bindi asansöre, ayağında parmakarası vardı. Parmakarası vardı adamın ayağında. Ayağında adamın parmakarası vardı. Erkeklere yakışıp yakışmaması, Japone ayaklı olmayan kimseye yakışıp yakışmaması, ayağını örtmeyi becermeyi yıllar önce kentsoyluluk olarak tanımlamış olmamı filan bir kenara bırakalım, işte bu kadar steril yaşıyor bu insanlar. İş merkezinin bodrumundaki arabasına binecek, evinin garajında inecek. Bu arada değil Irak, bırakınız Türkiye, hatta Almanya bile işgal edilmiş olsa bu steril düzen değişmeyecek.

* Marketim yine. Kasaya gelirken yaşlı bir adam karısına (sanmıyorum ki beraber yaşadığı sevgilisi olsun) tavuk suyu gibi bir kutuyu gösterip birşeyler söyleniyordu. Kadın da “orada işte, git değiştir” dedi. Sonra da aldı adamın elinden “başımın belası” dedi, değiştirmeye gitti. Çevirmiyorum, Türkçe. Geldi, “Are you happy now?” dedi. ıııııııyyyy. Bu atlamalara zaten gelemem. Ama ne işiniz var burada ya, gidin. Gelmişsiniz bencil ve paragöz çocuğunuzun yanına, torun bakıyorsunuz, dilinden anlamayarak. Evin bir köşesine sığınmışsınız. Huyunu bilmezsiniz, suyunu bilmezsiniz. Minik bana gül desem gülmeyi bilmezsin.

h1

bugün güzel bir gündü.

9 Aralık, 2006

çünkü bugün bir güzel ağladım. Orhan Pamuk’un konuşmasının metnini okudum ve ağladım. Sadece gözlerimden iki damla yaş gelmedi, bayağı bayağı ağladım. Anlattıklarına ağladım, metnin etkileyiciliğine ağladım, yalnız odasına kapanan, kalabalıktan uzak adam figürüne ağladım, kendime ağladım, çok sevdiğim birinin başarısına doya doya ağladım, değerinin topraklarımızda bilinmemesine ağladım, tabi ki baba figürüne ağladım, o konuşmayı izleyememiş olmaya, olmam gereken yerde olup kendi insanımla paylaşamadığıma ağladım, dur, şimdi de ağlamayayım, doğumunu bildiğim Rüya’nın ne kadar büyümüş olduğuna ağladım, kara kitap’ı okuduğum günlere ağladım, ağlamak güzeldir, süzülürken yaşlar gözünden dedim, ağladım. Sonra da mutlu bir şekilde dışarı çıktım.

h1

national geographic

8 Aralık, 2006

soccer-001.jpg

Resme yakından bakınca gözleri alev gibi olan tanıdık Afgan kızını farkedeceksiniz. Burası National Geographic’in merkezi. Aslında hergün gittiğim metroya çok yakın Nat. Geog.’in binası, ama yıllardır gitmemiştim. İlk yılımda henüz turist ruhumu yitirmediğim zamanlar giderdim ama ondan beri bir türlü vakit ayırmayı beceremiyorum böyle şeylere veya akıl edemiyorum günlük hayat içinde.

Yanı başındaki koşturmacadan ayrılan bir merkezi var Nat’l Geog.’in. Bayağı büyük bir bina, sanırım arkadaki bina kompleksinin bir kısmı da onların ve aralarında çok huzurlu bir avlu var. Orada çalışmak nasıl birşeydir merak ediyorum. Hoş tiplere benziyor girip çıkanlar. Sanki Nat. Geog.’te bir işin olsa hayatında herşey yolunda girermiş gibi geliyor.

soccer-004-2.jpg

Geçenlerde, aslında bayağı oldu, oradaki one world one tribe diye bir serginin övgüsünü okumuştum. Ama normal sergi saatleriyle başım dertte. Gittiğimde 5′i geçiyordu, bir ümit 6′da kapanıyor diyerek acele ediyordum ama bina kapanmıştı maalesef. Ama sonra farkettim ki sergi bina dışında. Süpeer, tam bana göre. O sırada çekmiştim Afgan kızın resmini (anyone’a tekrar tebrikler). Bir süre sonra tekrar gittim. Ve ilk resimdeki tiplere yakalandım. Bunlar yarı resmi bir yardım kuruluşu olan Peace Corps’un yapışkan gönüllüleri. Para istiyorlar yani. Benle konuşan oğlan -ilk resimde bana doğru bakan- fotoğraf çektiğimi görünce FBI’dan filan mısın dedi. Yok, ben bağımsız olarak direk Cheney’e bağlı çalışıyorum dedim, öyle örgütlere güvenmiyorlar artık.

soccer-003-2.jpg

<>Afganmış oğlan. Bu kız için ne diyorsun dedim. Sümüğü akmış dedi. Yok, yani yazmasa Afgan olduğu aklına gelir miydi? Yok, kesinlikle dedi. Türk olduğum geçince de bence Türk kızları en güzelleri dedi. Neden biliyor musun, çünkü tam geçiş noktasında, ırkların karışımı var, dedi. Biliyorum dedim. Ve farkındayım. Sonra zor da olsa kurtuldum elinden. İnan yok param, bak ben şu kadar kazanıyorum. Sonra sergiyi gezdim bir kere daha. Dünyanın dört yanından etkileyici hikayeler ve resimleri. Peki, aşağıdaki kız nereli sizce? Bunu yarışmaya döndürmeyeceğim bu sefer. Ya da.. niye olmasın, yani cevabın olduğu adresi bugün vermeyeyim en azından.soccer-014-2.jpg

Ya bu hoş resimdeki, Vizontele’den çıkmış gibi duran oğlanlar hangi ülkede?
soccer-008.jpg

Öyle görünüyor ki buna yarın devam edeceğim.

Yarın oldu. Hatta öbürsü gün oldu ama dün de öbürsü gündü yazdığımda, yani bugün yarın. Evet.

Resimlerin açıklamalı hallerini ve 2-3 tane dahasını eski blog sayfama koydum: iwasonmars,baby.blogspot.com. Onu da hayata döndüreyim böylece.

Nat’l Geog.’te hoş bir de futbol resimleri sergisi vardı, ondan resimler de koyacağım yakın fırsatlardan birinde.

h1

Biliyor musun Sevda, hayatta herşey olabilir

6 Aralık, 2006

Ben duygusal bir hocayım. İsterseniz eğlenceli de diyebilirsiniz.

Bence son ders kesin bir şekilde kutlanmalı. Lisansta değil ama masterda böyle görmüştüm. Lisans öğrencileri ile aldığımız her dersin son günü minik bir parti yapıyorduk. odtü’deki bölümün de güzelliği tabi. O kadar uğraşı, alınteri, bir şekilde ödüllendirilmeli.

Geçen yıl ilk dersimdi ve sınıfımı sevmiştim. Dışarıda görsem hoşuma gitmeyecek kişiler tanıdıkça sıcak gelmişti. Bilmiyorum, belki de ilk sınıfım oluşunun etkisi vardır. Benim öğrencilerimdi onlar. Öğrenci dediysem ortalama benim yaşlarımda koca tipler hepsi. Neyse, parti yapamıyorsam (bu pek gerçekçi gelmedi burada) ben de bari bir kitap hediye edeyim dedim. Hepsine değil tabi, içlerinden birisine. Kime? En iyi olana değil, en çok acı çekene değil, en çok gelişme gösterene değil. Bunlar, onlara kriteri sorunca gelen cevaplardan bazıları. Rastgele. Random da diyebiliriz, rastgele biraz kulak tırmaladı sanki burada. 30 kişiden random nasıl birini seçersiniz adil bir şekilde, bunu da göstermiş oldum.

Kitap? Birkaç yıl NY Times’ın İstanbul muhabirliğini yapmış olan Stephen Kinzer’ın Crescent & Star’ı. Türkiye hakkında herhalde bir yabancının yazdığı en doğru kitap. Dışarıdan ama nesnel, ve eğlenceli.

Sonra da bir film göstermiştim. Film deyince öğretim amaçlı, bir adamın çıkıp konuştuğu, sonra da bir örnek gösterilen saçma videolar gelmesin aklınıza. Basbayağı film, movie, motion picture, feature, flick, sinema. Şöyle bir hikayesi var. TRT2′de çok sevimli bir film seyretmiştim yıllar önce Ankara yılları sırasında bir gece. Spotswood. Çok insancıl ve etkileyiciydi, ve kesin bu film bizim öğrencilere derste gösterilmeli demiştim. Ama tabi o zamanlar böyle bir yetkim yoktu. Ama unutmadım ve geçen yıl ilk defa ders verilince tamam, demiştim, son hafta bunu göstereceğim. Pek bilindik birşey değil ama neyse ki dvd’si varmış, aldım ve son hafta seyrettik sınıfçak. Konuşanlar oldu, çıkıp girenler, gidenler oldu, sınıf da çok uygun değildi ama yine de fena olmadı. Birçok zaman kelimeler yetmez, bir hikayeyi yaşayarak görmek gibisi yoktur. Üstelik elemanlara insan gibi değil, herhangi bir kaynak, makina, malzeme, alet edevat gibi muamele ediyoruz dersin diğer kısımlarında.

Bu arada ben hocalık gibi sorumluluklar verdirilmemesi gereken biriyim. Unuturum birşeyleri, kontrol etme, tedbirli olma geleneğim yoktur, herşeyin sorunsuz yürüyeceğine inanırım. Geçen yıl film için bir dvd player istemiştim teknisyenden, bir laptop vermişti dvd player’ı olan. Tam film başlarken farkettik ki ses yok. Neyse, adam gitmemişti daha da (akşam 8:30′ta) küçük hoparlörler almıştım ondan.

Bu sefer herşey yolundaydı ama. İki hafta önce filan sınıftaki dvd player’ı kontrol ettim, perde, ses, şu bu, herşey yolundaydı. Işıkları karartınca da tam sinema gibi oluyordu sınıf. Bu yılki öğrencilerim de geçenkinden iyiydi. Çoğu sohbet edilebilecek, anlayışlı ve kafa tiplerdi. İlk hafta birileri beni bölüme şikayet etmiş olsa da (şu mesele) ve iki oğlan ilk haftalar çok ters ve alaycı davransa da bunları unuttum sonradan. Zaten şikayet eden de dersi ilk haftada bırakmış olabilir.

Dersler iyi geçti, çocuklar bayağı ilgiliydi, fena öğrenmediler bence. Yalnız sınıfa çekici tatlılarıyla meşhur dean & de luca’nın minik kartonuyla gidiyorum, boardmarker’lar filan dolu içi. Bir kız her seferinde bize kurabiye (cookie yani) mi getirdiniz diyordu. Ben de geçen gün dersi verdiğim bölüme yazdım, öğrencilerim çok çalıştı, bu son ders için çay/kahve ve kurabiye ayarlamak istiyorum, yardım edebilir misiniz, dedim. Cevap, “tabi iyi olur, hiç mahsuru yok, yalnız biz ayarlamıyoruz”du. Güldüm, sanki izin istemiştim.

O hikayeden vazgeçtim böylece. Kitap işi çok çocukça mıydı acaba? Emin olamadım ama bu yıl da vermeyeceksem hangisinde verecektim (bu yıl sevgili Pamuk’un yılı). Beyaz Kale’yi seçtim, hoş ve kolay okunur birşey olduğu için. Yine rastgele seçimi yaptık. Geçen yıl sınıfta en istemeyeceğim, ödevleri geç yapıp benim doğru cevaplarımdan çeken, sonra da bunu söylemeye yanaşmayan bir kıza gitmişti. Bu yıl da alaycı davranan oğlanlardan biri çıktı. Ama böyle şeylerde hep bir hayır vardır. O kız sonradan bana ‘tam da yakında Türkiye’ye gitmek istediğini ve çok merak ettiğini’ yazmıştı.

Ah, tabi, pumpkin pie’ı unutmayalım. Şükran Günü’nün en önemli tatlısı pumpkin pie ve yanılmıyorsam ben hiç yemedim. Bugün sevgili marketimden alıyordum ilk defa, washington post da övmüş pumpkin pie’larını. Ama derse gidiyorum bir yandan ve hemen aklıma geldi. Cookie olmadıysa bu olsun, herkes sever bunu. Bir tane daha aldım, büyük zaten, 30 kişiye yetebilir ikisi. Sınıftan iki kişiye rica ettim, kesip götürdüler, değerlendirme formlarını doldururlarken yenmiş olmalı bir yandan.

Neyse, efendim, onlar yendi -yani yediler, ben tadına birazdan bakacağım- kitap verildi, konuşuldu, teşekkür edildi, son değerlendirilmeler yapıldı, finalle ilgili sorular soruldu, cevaplandırıldı, filme geçeceğiz artık. Sınıfın önünde konuşurken de dvd kutusu elimde. Oynuyorum bir yandan açıp kapatarak. Ve sonlara doğru açmışken gözüm ilişti, içi boş. Nası yani? Hafif bir kaynar sular durumu. Tabi pek bozuntuya vermeden sınıftaki dvd player’ın içine baktım, bir tek orada denemiştim yakınlarda, yoktu. Çantamda da düşmemişti. Hemen geleceğim deyip çıktım, binadaki teknisyenlere telefon ettim, bulmamışlardı, yine de ofislerine soraymışım. 3 kat aşağıdaymış, koşturup sordum, yoktu. Ofiste arada bir kullandığım bilgisayarda da değildi. Döndüm sınıfa. Dvd player bozulmuş, kusura bakmayın dedim. İçini unutmuşum bir yerde diyemedim tabi. Çok da hayal kırıklığına uğradım tabi. Yapacak birşey yoktu ama. Son dersti bu ve bir daha buluşamazdık. Kendileri seyredeceklerini söylediler. Belki bazıları seyreder. Yine de o, benim için çok elzem birşey olan birilerine film gösterme zevkini yaşayamamış oldum.

Dersten sonra bazıları ile konuştuk. Çıkarken özellikle gelip elimi sıkanlar oldu. Bir kız da, hem de başkaları da varken etrafımda gelip sarıldı. Tabi ki Amerikalı değil, Hintli. Sevindim. Güzel bitti dönem. Ve de buruk. Hala bilmiyorum nerede filmin diski.

h1

ben seni unutmak için sevmedim

3 Aralık, 2006

Cumartesi gecesiydi. Su kaynatıyordum, papatya çayı için. Ev arkadaşlarımdan biri çıktı bodrumdan. Çaydanlığı (çaydanlık değil aslında, su kaynatıcısı) sen mi temizledin, yeni olmuş, sağol dedim. Evet dedi. Bir iki şey daha dedim. O da kısa cevaplar verdi. Ama yüzünden tavrından sevgisizlik akıyordu. Yerin dibine girdim. Deyim anlamıyla değil. Özgür bırakın kelimeleri, her seferinde yeni bir yere gidebilsinler. Yerin beş kat altında bir mağarada üzerime kapandı giriş. Kocaman bir kaya çektiler oraya, açabilirsen aç. Açıl baharat açıl. Açıl yulaf açıl. Açıl nalet şey açıl. Gecem karardı.

Çook sevilmedim ben (=sevilmediğim çook oldu). Sevenim kadar sevmeyenim vardı. Hep uçta. Bilgiç ve inatçıysan, zaman zaman sevimsiz olmayı göze alıyorsan, hoşuna gitmeyene ona göre davranıyorsan öyle olur zaten. Çocukken de bir parça böyleydi ama son yıllarda arttı. Farklı kaldım. People are strange when you are a stranger diye bir şarkı sözü tanıdık geldi mi bilmem. Farklılar sevilmez.

Birşey hoşuma gitmeyince uzaklaşırım. Uzaklaşınca uzak davranılırsın. Ne yazık ki ‘ah, bir yerde yanlış mı yaptık da ondan böyle oldu’ demez senden başka kimse. Uzak davranılınca uzaklaşırsın. Uzaklaşınca sevilmezsin. Artık orada bir grup, köşede sen varsındır. Al, hayatımın liseden beri bir açıdan özeti.

Gruplar, mutlu birleşmeler, eğlenceler, partiler, çiftler, çok yakın arkadaşlar, iki çift halinde gezen tipler, üçlüler, beşliler hep bir yerde uzaktan izleyen ve ihmal edilmiş birilerini hatırlatır bana. Birkaç kişi eğlenip bir kişi üzüleceğine her beraber oturup sıkılsınlar. Toplam faydacı değil, eşitlikçiyim yani.

Düşününce farkettim, sevmeyenler arasında birara sevenler ama sonra sinir olmaya başlayanlar, sevmek isteyip yapamayanlar, yaptığın bir iyiliğe veya sevgine cevap vermeye çalışıp beceremeyenler de çok var. Öyleleriyle ortak mekanınız ortadan kalkınca ilişkiniz de bitiyor zaten.

Sevgisizlik görmemenin en iyi yolu çekilmektir. İlaç gibi bir şarkı çalmaya başladı tam şu anda radyoda (işte bu yüzden radyo severim). Hey you, out there in the cold, getting lonely, getting old, can you feel me… Kendime çalıyorum. Diyorum bir süre çekileyim insanlardan. Yalnızlık güç de verir. Sevenini sevmeyenini daha iyi hisseder, daha iyi bir anlar insan.