Ocak, 2007 için Arşiv

h1

Onun hakkında bildiğim 2-3 şey

29 Ocak, 2007

[2-3 choses que je sais d'elle - Godard]

İnsanın tüm dünyanın bir anı kendisine ayırdığını hissetmesi ne güzel. Bir de düğününde böyle hisseder belki, bilmiyorum. Ama sanırım en çok gol attığında. O zaman top filelerle buluşur buluşmaz golü atana döner kamera. Herşeyi yapmaya hakkın vardır. Sarılmaya gelen arkadaşlarını itersin, bi’ durun ya -ki daha gol sevincinde itildi diye bozulan futbolcu da görmedim-, bi’ durun çünkü koşmam gerek. En güzeli kollarını iki yana açıp göğüs ileride, baş geride bağırarak koşarsın en coşkulu tribüne doğru. Kendini rüzgara bırakırcasına, hatta uçarcasına.

Ondan sonra döner, tebrikleri kabul edersin. Ne güzel ortaydı o, Skör ve de Alttire. Bu bana yapılan ilk asistti be! Bilmiyorum, hanginize yazılır. Geciktim pardon topa vurmakta, ama gol goldür işte.

-bu arada J. Depp’in oynadığı Rochester Lordu‘nun hayatını anlatan filmi henüz seyretmiş olmaktan etkilenmemeye çalışacağım-

1. Neden Simon Templar: Tahmin edebileceğiniz gibi, soyadım Templar değil. Whitingale. Şiirden kazandığım şöhretimin tehlikeye girmemesi için değiştirdim.

2. Nereliyim: Oxfordshire yakınlarındaki Little Milton’dan. Burası Great Milton’ın az güneyinde kalır ve -afedersiniz- yosmalarıyla ünlüdür. 19.yy. başında yöredeki demir madeni kapatılınca köyün erkekleri Oxford’a ve Londra’ya gitmişler çalışmaya. Yalnız ve parasız kalan eşleri de çareyi Londra’ya gidip sokakta çalışmakta bulmuşlar. Little Milton ismi birden ünlenmiş Londra’da. Hatta bundan şikayet eden düşeslerin isteğini dikkate alan Kraliçe Victoria geldikleri yere dönsünler kararını çıkartmış bu kadınlar için, ama araya parlamento girmiş de önlenmiş (gözünü seveyim demokrasi).

Tamam, oyunbozanlık ediyorum, kabul. Başa sarıyoruz. Kemerleri bağlayın, “hakkınızda bilinmeyen birkaç şey” anketine başlıyoruz:

- Niye Simon Templar?
Eski siteden başka bir yere taşınmaya karar verdiğimde ilk aklıma gelen TatlıSert’ti. The Avengers. Hayran olduğum, ilk gözağrım. Sonra onun fazla özel olduğuna karar verip kardeşi ve daha başarısızı The Saint’te karar kıldım. Ama açıkçası Simon’dan sıkılır oldum, çok sevimli de çınlamıyor düz okuyunca, birgün Arsene Lupin‘e geçebilirim. Zaten arada onu kullanıyorum ama siz görmemişsinizdir, çünkü ancak ağzımı bozacağımı hissettiğim zamanlarda kullanıyorum. Dün buradaki linkte
“In other words, Lupin was the Simon Templar of early 20th century France.” demesini de manidar buldum.

- Nerede yaşıyorum?
Bu çok belli sanıyordum ama hep okuduğunu bildiğim kişiler bile sorduğuna göre demek ki değil. İki şemsiyem Wash.’da, sevdiğim giysiler ve kütüphanem İzmir’de, üniversite birikimim (bu birsürü kutu demek) Ankara’da, hoş broşür-kataloglardan oluşan 2 karton eski sevgilimin bodrumunda.

- Profilinde yazanlar doğru mu peki?
Ayıpsınız, size hiç yalan söyledim mi… (hatırlamıyorum)

- Takıntıların neler?
Hah, ben de bu soruyu bekliyordum. Biri de bana takıntı anketini gönderse diyordum. Öncelikle telefonda hemen tanınmak isterim. Numara çıksın çıkmasın, ismimi söylemekten hiç hoşlanmam. Eskiden de hiç öyle görmedim. Bir arkadaşımı aradığımda iyi akşamlar, şu evde mi derdik, öyle gördük. Yıllar sonra sen kimsin, önce onu söyle demeye başlayan babalar çıkmaya başladı, onların burunlarını evire çevire bükmek isterdim.

Sonra v yerine w kullananlar Somerset Maugham’ın mı soyundan geliyor diye merak ediyorum.

Kaşkol bağımlısıyım. Ekim-Nisan arası kaşkolsüz yaşayamıyorum. Hatta soğuklarda 2 tane.

- eee, bu kadar mı? 24 saat içinde aklıma gelen olursa eklerim.

Peki bunu başka kimler yapsın isterim? Benden beklemeyecekler (fors majör aslı, tespit böcee, kürk mantolu maria puder, celerone, question marx, şirin miette) yapsın; merak ettiklerim yapsın (zuzay, evrim yapsın, zizu, ben hayattayken yapsın, khalkedon yazmalarını kim yapıyorsa o yapsın); cüneyt özdemir burada, lizzle dizzle da 5N1K’ya çıkıp cevaplasın.

Ayrıca uzay, misterio’yu tekrar yazmaya ikna etsin, ece, anyone, mankafa geri dönsün. Led Zeppelin bile geri dönüyor, huuu.

h1

Parfüm tabi ki Paris’ten gelirdi -tabi ki

27 Ocak, 2007
h1

bana sağcılar adam öldürüyor dedirtebilirsiniz

25 Ocak, 2007

Olaydan 1 gün geçmeden yola çıktım. Aşağıdaki yazıyı yazdığımda 2 günde 2 ülke görmüş, etrafımda benden başka kimsenin bu olayla ilgisi olmadığını farketmiştim. Münihliler buz pistindeki hiçbir şeye benzetemediğim bir gösteriyi seyrediyorlardı, Washingtonlular her zamanki gibi arkalarındaki polisi ekmek ister gibi metro trenine yetişmek için koşuyorlardı. Hayat bekliyordu. Benden bilgi isteyen öğrencilerim vardı, yapmam gereken işler vardı, dışarıda tipi vardı, evde fare vardı (demiştim di mi, duydum ben onu diye).

Ama direnmek istedim. Hemen geride kalmasın. Bunu yaşayalım yaşayabildiğimiz kadar. Tabi böyle kalamaz insan sürekli, bir süredir zatenüzgüne eğilimli halim böylece pek bir depresif. Yaşama dönsek de barındıralım ama içimizde. Sonra, ‘07 Aralık’ının sonunda bu yılın olaylarını seyrederken ‘bir de bu vardı, di mi’ demeyelim.

Kısacası, anket için 2 farklı yerden bana gönderilen Oğuz Çetin tarzı ince ara paslarını önce ince bir dokunuşla defans adamının ters tarafına alıp sonra da kaleye vurmayı istiyorum. Ama elim ister istemez pause düğmesine gidiyor, basıp derin bir soluk alarak kafamız netleşsin artık diyorum:

Bizim gibi ülkelerde şiddetin amacı bellidir, sesleri kesmek. Uzun yıllar boyu polisin her türlü muhalif gösteride serbestçe dayak atmasının sonucu gösterilere katılmaya korkan insanlar oldu. Totaliter her rejimde muhaliflerin sertçe bastırılmasının sonucunun ağzını açmaya korkan insanlar olduğu gibi. O yüzden çıkıp da bu eylemlerle devletimizin imajına zarar vermek istiyorlar diyenlere gülüp geçelim. Öyle olsaydı, yıllarca sokak göstericilerini döven de polisin imajına zarar vermek isteyen yabancı güçler olurdu.

İmaj zedeleme eylemleri ancak, o imajları ülke politikası tercihlerinde gözönüne alabilecek bir sivil toplumun en güçlü ses olduğu yerlerde olabilir. Bizim gibi ülkelerde ise gücü olan patlatır, diğerleri susar.

ekle: Bir de şu nasıl bir olaydır ya:
http://www.gercekgundem.com/?p=41029
Naif ülkeyiz biz diyorum ben zaten hep. Polisin görevi mi adama orada akil vermek? Veya sen de bizdensin ama işi buraya vardırmamalıydın mı diyor? Adamı pişman yapıp konusturmak mı istiyorlar? Fatih mi ortak idolümüzz? Ve daha onlarca soru..

h1

Hala acılar içinde

22 Ocak, 2007

İsmet Berkan’ın yazısı.

Etyen Mahçupyan’ın yazısı.

Ermenilerin tedirginliğinin örnekleri.

Hrant Dink’in hayat hikayesi. Yetimhaneden çıkıp bir gazete kurması çok ilginç değil mi?

Son olarak da bunu yaparken bile kirlenme hissetsem de artık büyümek ve diğerlerini de öğrenmek için -daha sonra dayanamayıp kaldıracağım- şu link.

________________________

Böyle zamanlarda gazete ve televizyonlara sığınıyorum. Olayla ilgili her haber, her görüntü. Ama bu, en sesini duymak istemediğim insanların sesine de maruz kalmak demek oluyor. Bir araştırmanın nasıl yürütülmemesi gerektiğini görüyorsun. Devleti temsil edenler, satır aralarında sansasyonal rezillikte açıklamalar yapıyorlar, acizliğin bini bir para.

Daha olaydan birkaç saat sonra vali diyor ki katil ilk seferinde vurmamış Dink’i, o yüzden örgüt işi olması zormuş. Bu açıklamayı yapanın, Ağca’nın Papa’yı vurmadan kısa süre önce kalabalık etkisi ile birden tam karşısında bulduğunda tetiği çekemediğini bilmesini beklemiyorum. Ama o anki durumu bir düşün de konuş, böyle bir açıklamayı yapmadan.

Fazla cinayet romanı/filmi meraklısı bir çocuk tarzı, işin özünü kaçırır bir havası var valinin.

Sonra büyük başarıymış oğlanın hemen yakalanması. Babası ele vermese nasıl yakalayacaktınız acaba. Bilakis, anlıyorsun ki cinayetten hemen sonra çevre sokaklar kapatılmamış, bölgeden çıkan yollar kesilmemiş, İstanbul’dan çıkan otobüsler aranmamış, diğer otobüs garajlarında emsale göre arama yapılmamış. Ve üstelik Samsun’a kadar silahla gelmiş. Yeterince büyük cinayet olarak algılanmadığını, kamera görüntüsü bu kadar net olmasa, banka bu kadar yakın olmasa, vs., böyle bir yakalamanın mümkün olamayacağını anlıyorsun.

Zaten bu yakalama haberini veren başbakan nasıl utanmadan çıkıyor meydana. Daha 1 yıl önce Trabzon’da tavak’lı gençleri linç etmeye kalktıklarında “milletin hassasiyetlerine dokunursanız böyle olur” diyen o değil miydi?
Katilin ailesini tanırız, oğulları da uyuşturucu bağımlısı, demiş Trabzonlu vekiller. Bu olaydan uyuşturucu öldürür gibi bir sonuç da çıkarsınlar isterlerse.

Yapılan yorumlarda çokça geçen ‘yapan bu olaydan kimin en çok çıkarı varsa odur’ bakış açısı bizim ülkede işlemeyecek birşey. Ülkücüler davalarına yararı olduğu için mi protesto ediyorlar Ermeni konferansını veya soykırım kelimesini sözde demeden kullananları? Bilakis o gösteriler daha önce dediğim gibi onlara bakınca böyle birseyin pekala yapılmış olabileceğini gösteriyor. Kendilerinin ne kadar şiddet yanlısı, pislik gruplar olduğunu ifşa ediyor.

Bizde işler veya siyasi davalar çok daha ilkel bir düzeyde işliyor. Önemli olan sesleri kesmek. Dink AİHM’ye gitmekten korkarsa veya direnir de sonunda vurulursa sonuçta çok daha az kişi Ermeni konusunu gündeme getirmeye cesaret edebilir. Önemli olan gücünü göstermek, ülkede en büyük güç olmak. Demokratik modern toplumlara göre, yani sosyolojik etkileri hesaba katan değil, mağara dönemine ait bir yarar söz konusu.

Diğer bakış açısı -kim yarar sağlar- devletimizin pek sevdiği sonuçlara ulastırdığı için de seviliyor. Bu, bizim icin feci birsey, o zaman dışarıdan yapmışlardır. Ermeniler, evet Ermeniler yapmıştır, şimdi Ermeni tasarıları geçiverir bu sayede. Yargıtay cinayetinde de aynı şeyi çıkarmadılar mı; bu, dinci kesime karşı yapılmıştır diye. (Oysa sonuç şudur: o cinayetten sonra başörtüsüne karşi oy kullanmak got ister.)

Bu argumanı benimsersek kalecinin penaltı anındaki korkusuna varırız. ‘Bizi zayıflatmak için Ermeniler işlemistir bu cinayeti’ tezi benimsenirse Ermeniler de suçu üzerimize yıkarak bizi zayıflatmak için işlendi bu cinayet tezini getirir. Ve sonu, satranç hamleleri gibi, kaçıncı safhaya kadar algılayabildiğinize dayanarak uzar. Veya, bir arkadaşımın bu sözler üzerine söylediği gibi, bu mantıkla o zaman Ermeniler de kendilerini katletmiştir zamanında bile denebilir.

Son sözü bu ülkede adalet bakanlığı yapmış Şevket Kazan’a bırakalım: “Cinayet lanetlenmeli ama bunu kınayalım derken, yayımladığımız gazetelerin manşetlerine ‘Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz’ başlığı atmak yanlış. Biz Mehmet, Hasan ve Hüseyiniz. Biz Hrant değiliz, biz Ermeni değiliz. Ama uşaklığın burasına kadar iniliyor. Bu, Ermeni soykırımı meselesi ABD Senatosu’ndan geçmesin diye ABD’ye yağcılıktır. Etnik kimlik bir tarafa, inançlarımızdan uzaklaşmaktır.”

h1

Ben bu ülkede aydın olmak istemiyorum

19 Ocak, 2007

Yıllarımı, hayatımı ülkem için harcayıp ancak sınırlı bir kitleye ulaştıktan sonra, bir sabah sesimin susturulması için, hatta bir politik grubun ismini duyurabilmesi için arabamla birlikte havaya uçurulacaksam; arkamda karımı ve iki çocuğumu bensiz bırakacaksam; devlet ve hükümet, ne hayatıma ne de ölümüme sahip çıkacak, katillerim hep aranacak ama hiç bulunamayacak veya açıklanmayacaksa; daha fenası kendisi için uğraştığım halkım ya hemen unutacak, hatırlasa bile yaptıklarım nedeniyle değil de öldürülmüş olmam yüzünden ismim büyük yazılacaksa

Ben bu ülkede ‘aydın’ olmayayım, daha iyi.

Biliyorum sizin de çoğunluğunuz duyduğunda ya “öyle mi, ne kötü” deyip hemen geçti, ya da konunun karışmasından hoşlanmayıp “bırakın da şu konu var mı sınavda?”ya geri döndü.

Ama tüm bunlara rağmen ben yine de sizi kişisel tepkimi vermeye çağırıyor ve BAĞIRIYORUM:

AYDIN BİR İNSANIN SESİNİ BOMBAYLA SUSTURAN VE BUNA ÇANAK TUTAN TÜM GÜÇLER KAHROLSUN!

 

 

 

 

 

 

[Uğur Mumcu'nun katlinden sonra Bilkent mühendislik fakültesi öğrencisi temsilcisi olarak yazdığım ve grupça yemekhaneye ve okula astığımız yazı.]

. . .

Son yazısını, Neden programında söylediklerini, ve vali yardımcısının odasındaki konuşmasını düşününce durum o kadar açık ki. Ermeniler katledildi diyeni “Biz kimseyi katletmedik ulan” deyip katletmek kadar absürd, saçma, trajik, açık, aptalca birşey olamaz herhalde.

 

Bu devletin vatandaşı olmaktan utanıyorum.

 

– — – — –

 

Bundan sonra –en azından artık- en kısa zamanda Ermenistan’la diplomatik ilişkiler başlatılmalı, hemen sınırlar açılmalı -ki bu Kars ve Doğu Anadolu ekonomisi için de çok önemli-, yavaş yavaş da katlettiğimiz tüm Ermeniler için özür dileyecek noktaya gelmeli.

Bir de ARTIK –hepimiz demeyi çok isterdim, ama en azından- BEN ERMENİ’YİM.

h1

vie.. vie.. peut-etre

16 Ocak, 2007

Şu anda.. evet, tam şu anda

- Bir film ekibinde çalışıyor olabilirdim. Hirokazu Kore-Eda’nın asistanlığını yapan niye ben olmayayım?

- Bir film festivali programlıyor olabilirdim.

- Yanımdakine ‘a bak, bunu almayı düşünüyorum ben’ dediğimde o ‘ben de sana almayı düşünüyordum. beraber alalım mı aşkım’ diyor olabilirdi (kitapçıdan bir diyalog). Gerçi aşkım demese daha iyi olur. Gerçi dese de olur.

- Onla, ikimiz de daha baştan pişman bir şekilde sokak ortasında tartışıyor olabilirdik.

- Sonra ben özür dilemek için olmadık bir saatte evine giderdim. Tam şu anda ‘biz de genç olduk’ derdi çevreden birileri.

- Bir çatı katında fantastik bir dünya yaratmak için kitaplar arasına gömülmüş çalışıyor olabilirdim.

- Mardin’de halk eğitim programları koordinatörlüğü yapıyor olabilirdim.

- Tercümanlığını yaptığım Zico ile Antalya Kaleiçi’nde bir barda ona tanıtmak için rakı içip eski futbol anılarından bahsediyor olabilirdik.

- Tercümanlığını yaptığım Mourinho ile Chelsea’de bir barda ona tanıtmak için Guinness içip yeni futbol anlayışından bahsediyor olabilirdik.

- Küçük ve karanlık bir barda David Sanborn’u dinliyor olabilirdim.

- La Scala’da bir Puccini dinliyor olabilirdim.

- National Theatre’da bir Shakespeare, Off-Broadway’de avant-garde bir oyun, Odin Tiyatro’sundan herhangi birşey seyrediyor olabilirdim.

- Kyoto’da bir geyşanın çay seromonisini izliyor olabilirdim.

- Saat farkından yararlanıp bir safaride olabilirdim. Hayır, olamazdım, çünkü Afrika ile o kadar saat farkımız yok. Ama safari arası bir gece jungle yakınındaki bir ahşap evde yatıp ormandan gelen sesler arasında uyumaya çalışıyor olabilirdim.

- Namibya’da yerlilerle bir kulübede uyuyor olabilirdim.

- Atina’da bir tavernada herkesle beraber kafaları bulmuş masaların üstünde oynuyor olabilirdim.

- Sevilla’da bir barda semtin kızları ile oğlanlarının dansını seyrederken bir kız beni dansa kaldırıyor olabilirdi.

- Versailles sarayında verilen bir davette, Windsor Katedralinde bir kraliyet düğününde olabilirdim.

- Kore’de bir vadinin ortasındaki bir gölün üzerindeki büyük bir salda yaşayan bir rahiple, veya Tibet’te Dalai Lama ile konuşmadan aynı odada farklı şeylerle uğraşıyor olabilirdik.

- Birinin çizmesini çıkarıyor olabilirdim (sadece çizmeleri sevmediğim için).

- Ağlayan bir yüz omzuma yaslanabilirdi.

- Depardieu’nun bağlarının ortasındaki bir masada Isabelle Huppert ve Fanny Ardant’la dördümüz içip sohbet ediyor olabilirdik.

____________

ama artık geçti.

h1

yarım bıraktıın

12 Ocak, 2007

Dün, birden farkettim. Onun söyleyişiyle vurgulu ve ağzı yana yayarak ‘Onu terketmiyeceim’ demeye çalışıyordum, acı bir şekilde dank etti. Tüm benzerlikler, o özlü sözler, o tutkulu aşk hali, aynı dünya görüşü, eski Türk filmleri sevdası ve onlarla dünyayı anlama çabası, aynı hırsızlık hali,.. ah, ne yazık ki…. ben büyüyünce Aksak olacağım!

h1

Uzun ince bir gün

11 Ocak, 2007

- Otobüste wireless mı var? (Pardon ama) oha. Otobüs bileti satarken numara bile ayarlamaktan aciz bir ülkede geçti benim son yıllarımın çoğu. İki kişi binerseniz yanyana oturmanız bile garanti değil. Ben bizim otobüslerdeki içecek, kahvaltı (bazen yemek), gazete, şu bu servislerini anlattıkça anlamıyor oradakiler. Hele buna inanamayacaklar. Kullanmadım, uyudum ama olsun. Boşbomdu, iki koltuğa yatarak sığabilecek bir boyum olmasından her zaman memnun olmuşumdur.

- İki tip insandan nefret ediyorum. İki şerit yolda iki araba yanyana giderken ortadan fırlayıp geçmeye kalkanlar (veya türlü şekillerde sıkıştıran trafik mahlükatları) ve otobüste verilen kulaklığa hoparlör muamelesi yapanlar.

- Evde uyumadan biraz sabah programları. Gri saçlı magazinci kadından korkuyorum ben. Herkesi dövecek, sonra sıra bana gelecekmiş gibi geliyor. Onun yüzünden magazini fazlasıyla ciddiye alıyorum. Bir de o saatler magazin için çok erken değil mi?

- Buyrun, İzmir Kaymakamlığı.
- Nüfus Md.lüğü’nü bağlar mısınız?..
- O zaman orayı arasaydınız. Burası Kaymakamlığın kalem müdürü.
- Bilsem arardım. İnternette bir tek bu numara var.
- (neredeyse bağırararak) 555…
- Bir de dövseydiniz.
Üç tip insandan nefret ediyorum. Bir de bir şekilde edindikleri memuriyetlerini Deli Dumrul gibi kullananlar. (Deli Dumrul: Güngör Dilmen. Oku.)

- Resim çektir. Başınızı 17.3 derece sola döndürür müsünüz.. Demiş miydim lizzle, sen çek diye. Vesikalıkların özellikleri arasında ciddi olması gerektiği geçmiyor hem.

- Muhtar. Yalnız girdiğimde odada babasıyla oturan güzel kız niye bana o kadar baktı. Bir saniye güzel kız, bana niye baktınız? Ama gittiler. Efendim, ben, şey olmuş, arabayı kötü parkettim, birkaç dk. sonra gelsem. Evladım, bitmek üzere zaten. E, peki. Siz burada bir yuva yıkıyorsunuz, haberiniz yok.

- Nüfus Md.lüğü. Ya, bu numaralar çok yavaş ilerliyor, bugün biter mi? Siz numaraları takip edin, bekleyin. Beklerim de biter mi? Siz bekleyin. Seni mi kıracağım, beyadam. Yani şimdi beklemesem kırılacakmış gibisin.

- Neyse, bir tek Alsancak’a gidip bileti ayarlayan kızdan alınacak evraklar kaldı. Vapurla gidelim. 10 dk. var. Bu sırada biraz martıların resimlerini çekelim. Ama kendini kaptırırsan onlara ve simit atan arkadaş çiftlere, sadece 1 dk. kaldığını farkedersin. Koşarken düşen yara bandı paketi benim mi? Benim. O zaman başka birşeyler daha düşürmüş olabilir miyiz.. yok canım. Niye olmasın, a bak, sevgili kaşkolüm. e, insafsızlar, biri de haber verir. Demin o kadar torbası yırtık olduğundan mandalinaları yere düşmek üzere olan adama haber vermiştim ben. Hatta ters davranan nüfusçu kadına da incelikle teşekkür etmiştim. Hatta böylece iyilik zincirleri başlattığımı sanmıştım.

- Otobüs o zaman. Çok beklemezsem yetişirim. Geldi neyse hemen. Gideriz bir süre. Sonra beklemediğim yerlerden geçmeye başlarız. Pardon, bu kaç numara? 514. hmmm, nereye gidiyor? Buca. hmmm. Kız güler.

- Buca. Sen değil miydin, hardcore Türkiye’yi özledim diyen, sokak sokak diye tutturan.. Al sana, fırışkadan özel hastaneler, Yeniçeri su depoları, temiz pak İklimsa, kirli duvarlı ilköğretim okulları, terkedilmiş gibi karanlık apt.lar, Özel Serin Polikliniği [ehliyet için alabilir raporu verilir: 75ytl], çeyizci-bilezikçi..

- Ve Konak, ve Alsancak, ve ev. 4 dolmuş, 3 otobüs, bir 8 saatlik otobüs, ve etrafta gelip geçen kimbilir kaç aşk fırsatı.

ekle: sonraki gün, 5 dolmuş, 3 otobüsle devam etti. En son eve dönerken çarşıda palyaço bir kız yerçekimsiz bir ortamda sekiyor, zıplıyor, uçuyor, konuyordu. (resimleri yükleyebilince).

h1

şaşıfelek başlıyor

6 Ocak, 2007

Kanaltürk’te Salı 9:30′da Uğur Yücel (ve Haluk Bilginer)’in dizisi Karanlıkta Koşanlar, Çarşamba 9:30′da Yeditepe İstanbul, bugün 8′de de Şaşıııfeleeek Çıkmaaazzııııı başlıyoooorr (Kermit sunuşu tadında).

Duymadıysanız bitpazarına tabi ki nur yağıyor, o özlü söz de postmodernizmin henüz parmağının ucunu bile göstermediği devirde kalıyor.

[Karanlıkta Koşanlar'da (sen: U. Yücel & Ahmet Ümit, yön: U. Yücel) Naz Erayda da var.]

h1

Benim bir fikrim var.

4 Ocak, 2007

‘Benim bir fikrim var’ diye yerimden fırlayıp sonra da etrafta kimsenin olmadığını görüp kös kös/sus pus/gerisin geri yerime oturmanın zamanı geçti, efendiler! Artık bunları gerçekleştirme zamanı. O yüzden EPT’nin sürekli ena due tria diye giden aerobik programlarından gelen Yunancamla ena diyerek ritmik bir şekilde başlıyorum:

~ ~ ~

Bayülgen’in yaklaşık 1.5 yıl önce ntv’deki temalı programlarından biriydi. Konu, işitme engelliler. Stüdyoda bir işaret dili çevirmeni vardı, Bayülgen de “bu kadar program yaptım, daha önce bir çevirmen bulundurmadığım için kendimi çok aptal hisseediyorum” demişti. Tabi ki bu sözü unutması 1 haftayı bulmadı. Derdimiz Bayülgen değil de program, ülkedeki en az 2.5-3 milyon engellinin en basit gereksinim/zevklerden biri olan televizyondan bayağı bir mahrum olduğunu gözüme sokmuştu. Bu noktada kimse ‘ne iyi, aptal kutusu zaten’ demesin. Yoksa ben de ‘tüm yanlışlara kapıyı kaparsan doğrular da giremez’ derim. Bu bir haktır hem.

Oysa bunun çözümü kolay. Yayınlar altyazılı olabilir. O altyazı da sürekli ekranın altında olup şımarık bizleri rahatsız etmek zorunda değil, çünkü teletekst diye televizyonların önemli bir kısmında bulunan ve hiç kullanılmayan bir fonksiyon var. Fransız TV5′in veya BBC’nin filmlerin altyazılarını yayınlamaları gibi tüm programların altyazıları teletekstten yayınlanabilir.

Kayıtlı (banttan) programlar kolay da peki canlı programlar? Onun da çaresi var. Bizim okulun, türlü fast-food zincirlerinin geçit töreni yaptıkları ultra-sevimsiz kafeteryasında devasa iki ekranda sürekli cnn açık. Öyle bir yerde ses açık olamayacağı için de altyazılı gösteriliyor programlar. Ve dikkat ettim, buna canlı olduğu belli birçok program da dahil. Yani böyle bir teknoloji var, sesi yazıya dönüştüren.

Ben de bunu yapsa yapsa NTV yapar, onlar başlatırsa diğerleri de bu insanların ratingi uğruna takip eder dedim, ve yazdım onlara. Sonra aradım. Sonra bir daha aradım ve bir daha yazdım. Otomatik cevap maillerinden ve iletelim başlıklı telefondaki sesten başka hiçbir şey olmadı. Birara araştırdım, sesi yazıya dönüştüren programlar var birçok dil için. Türkçe de geçiyor aralarında. Yaptıkları başarısız bile olsa nedir yani, canavar birkaç gencin olduğu küçük bir firma bile pat diye halledebilir bunu. Pahalı birşey olacağını da hiç sanmam. Öyle bir şirketin pazarlayıcısı gibi görünür müyüm diye de dikkat ettim.

Bu arada yazın konserde Banu Güven’e rastlayınca arada yanına gittim -tabi ki rezervlerde kalan tüm cesaretimi toplayıp-. 4 kişilik bir grupta sohbet ediyorlardı. Öndeki koltuk boştu neyse ki, oraya ilişip afedersiniz, rahatsız ediyorum, 1 dk.nızı alabilir miyim dedim. Tabi dedi, resmi ve kibar. böyle böyle dedim. Sizden gelmesi daha etkili olur, yazın, arayın, dedi. ohoo dedim, çok, hiçbir şey çıkmıyor, yukarıdan kimseye ulaşamıyorum. Yine de bizden gelmesi değil de sizin böyle bir yakınınız olduğunu iletmeniz daha önemli dedi. Öyle bir yakınım yok, dedim. Bana çok garip gelen birşey bu, insanın böyle birşey düşünmesi için ailesinde filan olmasına gerek yok ki.

Neyse. Böyle basitçe yapılabilir birşeyden başlayarak artık birşeyler olsun istiyorum. Ama sesimi duyurmak için n’apmalı acaba?

- – -
bir de hayat ne garip. bir günde neler olabiliyor..

h1

Amaja de Miguel Sanz güzel kızdı

1 Ocak, 2007

Bundan birkaç yıl önce bir başka şehirde yaşarken pek arkadaşım yoktu. Daha doğrusu arkadaşım değil de akranım yoktu. Genelde benden büyüktü etrafımdakiler. Henüz Erasmus’lu öğrenciler gelmemişti şehre. Sonra yaz bitti, önce güz döneminde gelen yabancı öğrenciler oldu. Alman ev arkadaşımız, Dirk de o zaman gelmişti. Sonra bahar döneminde İspanyol grup geldi. Peki onlarla ilk nerede tanışmıştım? Sanırım Dirklerle gittiğim, yakın bir kasabadaki ismi heyacanlı ama kendisi keyifsiz geçen bir konserden sonra son trene koşmak içimden gelmeyince garda geçirdiğim gecede. Benim gibi yetişemeyen bayağı bir kişi vardı. İçlerinden benim yaşlarımdaki kalabalık bir grubun çoğu İspanyol, ikisi de Belçikalıydı, hatta onlarla birkaç gün önce oynadığımız ve kötü kaybettiğimiz milli maçı konuştuğumuzu hatırlıyorum.

Sonrasında İspanyol grupla okulun yemekhanesinde karşılaşıp beraber oturmaya başladık. Bir kere beni bir partiye davet etmişlerdi. Bol içkili, vasat geçen bir şeydi. Amaja ile de orada sohbet etmiştik. Bizim sokakta bir evde oturuyordu üçü, ve bir keresinde mutfaklarında oturup evdeki oğlanın o gün çaldırdığı cüzdan yüzünden ülkenin yerli gençlerine laf edip durduğumuzu çok net hatırlıyorum.

Amaja, benim o aralar birbirine benzettiğim 3 aktrise benziyordu. Yoksa o, hepsine benzediği için mi bu kadınları birbirine benzetmiştim? Neyse, Penelope Cruz, Demi Moore (gençlik zamanı, Ghost’taki) ve biri daha: o birini bir türlü hatırlamıyorum. Beğenirdim yani Amaja’yı ama ne yazık ki başkaları da beğenirdi, yanından erkek eksik olmazdı. Hatta biriyle beraber gibiydi.

Sohbetimiz hoştu ve birgün onu yakın bir şehirdeki bir kukla gösterisine davet ettim. Cladio Cinelli daha önce bir tiyatro şenliğinde görüp hayran kaldığım bir adamdı ve kuklalarla yaptıkları resmen çığır açıyordu. Sanırım 2 bilet almıştım önceden gidip. Gelecekti Amaja. Yalnız, sonra, gösteri günü buluştuğumuzda dedi ki ‘şu (bir erkek) da gelecek, olur, di mi?’. Bilet bitmiş olabilir filan demiş olmalıyım ama pek vazgeçecek gibi değillerdi zaten. Oğlan klasik İtalyan çapkın tipine sahipti, baştan kıl olmuştum. Gara zorca yetişecekken bir barda durup kahve içmesi gerektiğini söyledi. Biz biraz itiraz ettiysek de o vazgeçmedi, diğer hepsi gibi 10 sn.de kahvesini içti; tren, diğer şehir, gösteri salonu. Maalesef bilet vardı. Olmasa napacaktık ki zaten..

Gösteri beklediğimden farklıydı. Kuklalar yoktu pek, daha çok ellerle yapıyorladı gösteriyi. Değişikti, ilginçti. Yine de ben beklediğimi tam bulamamıştım. Onu net hatırlıyorum da o sıradaki iletişimimizi, neler konuştuğumuzu filan pek hatırlamıyorum. Belki de sonrasında çok baskın çıkan bir an yüzünden.

Gösteriden sonra bir yere oturmuştuk. Onlar karşıdaydı, aramız bir masa ile kaplıydı. Birara bana Kürt kadınlarının yaşadığı zorlukları sormuştu Amaja. O aralar bu konular çok yeralıyordu medyada. Ben de biraz diğer tarafı anlatmaya çalışırken alt taraflarda birşeyler oluyordu. Amaja oğlanın elini ittiriyordu, bana çaktırmamaya çalışarak. O an kalbimde bir yara açmadı mı? açtı.

Sonra son trenle döndük. Ben pek konuşmadım o, her kasabaya uğradığı için 1.5 saat süren yolculukta. Vardığımızda birşey içelim dediler. Saat 2′ydi, geç oldu dedim ben. Israr ettiler, ben de ısrar ettim, eve gittim, canım sıkılmıştı.

Kalan son günlerimde birgün ona not bırakarak sevdiğim sinemanın kulübünde düzenlenen quize davet ettim, cevap gelmedi. Birkaç gün sonra da Fransız Kültür’den Chabrol söyleşisi sırasında yürüttüğüm ve çok hoş ama götüremeyeceğim kadar ağır film kataloglarını bıraktım evine (onun annesi filan gelecekti, yeri vardı). Yine hiçbir haber çıkmadı. Bozuldum tabi.

Ta ki artık dönmeden önceki son akşama kadar. Eve geceyarısından sonra geldiğimde mektubunu buldum. sooo thank you ve sooo sorry dolu bir yazı. Uğramış, kimseyi bulamamış birkaç kere. Bir arkadaşı gelmiş, onunla geziyorlarmış ülke içinde.. Yaz, diye bitiriyordu, adresleriyle. Mektubu aldıktan birkaç saat sonra evden, şehirden ve ülkeden ayrıldım.

amajamektup-003.jpg

Şimdi bu kadar yıl sonra merak ediyorum, ne yapıyordur. Bir şirkette insan kaynaklarında çalışırken geçirdiği kaza yüzünden sakat kalmış olabilir mi?.. Aldatıldığı için acı çekiyor olması mümkün mü?.. Veya hayatta olmayabilir mi ki?..