Şubat, 2007 için Arşiv

h1

Hayatımın Aşkısın

26 Şubat, 2007

O benim ilk aşkımdı. Hala sürüyor. Ve hep sürecek umarım.

İlk nerede tanıştığımızı hatırlamam mümkün değil tabi. Ailecek görüşürdük o zamanlar. Anlatmadı da bizimkiler. Hatırladığım ilk seferlerden biri E.T.. Çınar Sineması. Sonra teyzeyle ve anneyle gidilen çok iyi bir James Bond var mesela. Yine Çınar. Zamanla ailecek gidişler azaldı, özel izinlerle arkadaşlarla gidilen Cumartesi 12:15 ve 14:30 seansları başladı. Yer, İzmir Sineması.

Arada yazları abimle evin dibindeki yazlık sinema. Devasa bir perde -ki ayakları kale olurdu genelde bize-, kır çay bahçelerinin tahta sandalyeleri. Şimdinin gözüyle anormal rahatsız, ama çok sonraları gittiğim Bahçeli’deki On Sineması’nın fazla konforlu koltuklarından aladır. O yazlık sinemada seyrettiğim filmler -veya o serinin başka filmleri- ne zaman karşıma çıksa o tadı hatırlarım. Çiğdem yerdi herkes (ben değil).

Yüreğimin orta yeri sinema
İstettiler ama varmadım sana

Ortaokuldan çok anımız yok sanki. Bir tek cumartesimiz vardı görüşecek, o gün de yapacak çok şey olurdu. Bir din dersi yüzünden kaçılan okul günü gittiğimiz eski tip bir Bond filmi vardı mesela.

Lisede ilişkimiz hareketlendi. Dersaneye diye çıkılan yatılı okul akşamlarında kaçmış olması bile büyük keyif olan sinemalar, özellikle Tehlikeli İlişkiler. Yine İzmir Sineması.
Sonra sevgiliyle, başta beraber gitmek için gidilen, sonra seçerek gidilen büyük filmler. Bazen İzmir, daha çok (Güzelyalı) Köşk Sineması.

İyi Türk filmlerini oynatan, kurtarılmış bir alandaki, devasa (gördüğüm en büyük) ve %5′ten fazla dolu görmediğim (Yenişehir) Ülkü.

Üniversite ve ilişkimizin baharı. Çok hareketli, çok dolu sinema sezonları, Ankara film festivali ve bilinmeyen sinemalar, farklı dünyalar, klasikler. Hangi seanslara gideceğini planlamak bile ne zevkti Tanrım. Kızılırmak, Kavaklıdere. Bir de sabahları Vakıfbank’ın salonundaki kısa filmler.

Kitapçığındaki kısacık film hikayeleri insanın hayalinde yepyeni dünyalar yaratan İstanbul film festivali. Okul döneminin ortasında, bazen sınavların ortasında 1 hafta ayarlayıp gidebilmek için neler çektim. Ama sonra Beyoğlu’nda o rengarenk festival afişlerinin ortasında bir sinemadan diğerine giderken o ortamı koklamak bile unuttururdu herşeyi. Kocaman perdelerde seyredilen başyapıtlar. Reks. Atlas. Beyoğlu. Ve tabi Emek. Bazı sabahlar da koşa koşa gidilen Marmara Otelindeki büyük yönetmenlerin söyleşileri.

Yüreğimin orta yeri sinema
Yanında bakmadım hiçbir kıza

Peki bizim hiç sorunumuz olmadı mı? Olmaz mı? Hangi aşk ilişkisi dümdüz gitmiş? O bazen tempoyu artırdıkça ilişkimiz de noluyoruz, nereye gidiyoruz dönemine girdi. Veya, sıradan yapımlar başyapıt gibi ilan edildiğinde. Veya en kötü dönemime eşlik eden birkaç film orada burada karşıma çıktığında.

Ama beni bir anlamda hayata döndüren yine bir film olmuştu. Çok kötü bir akşamda karşımıza çıkan Fransız Kültür’de ortasında girdiğimiz çok durgun bir film. Bu özelliğini hep sürdürdü zaten. Burada sinema olmasa yaşama katlanmak mümkün olabilir miydi? Yalnız doğumgünlerine ilaç, can sıkıntılarına birebir, bunaltıcı Pazartesilerine panzehir. Dilini pek bilmediğim ve sinemalarında dublaj yapılan sayısız ülkeden birinde olsaydım halim niceydi kimbilir (İtalya’da filmlerin dublajlı oynadığını gördüğümde yaşadığım hayalkırıklığı mesela, başka sıkıntılı bir dönemdi aramızda).

Yüreğimin orta yeri sinema
Oscarları seyretçez yine akşama:)

O benim en büyük aşkım. Işıklar söndüğünde projektörden süzülen mavi-beyaz ışığa birkaç saniye kadar bakmam yeter. Artık uyutulmuşumdur. Hoparlörden gelen ses ne derse onu yaparım. Örnek, kısa askerlikte haftasonları gittiğim filmler. O dünyadan çıkıp gidilince (biri yine bir Bond, bir diğeri eXistenZ) ne farklıdır sinema. Ve bitince ne kadar yabancılaşırdım döndüğüm dünyaya.

Daha televizyonda seyredilen binlerce filmi, TRT ile öğrenilen klasikleri, westernleri, Hitchcock’ları, gecenin bir yarısı başlayan ve uykusuz bırakan ilginç filmleri, (cnbc)e’nin ilk çıktığı günlerde yayınlanan Luc Besson’ları, sinema kanalları ile hoş geçirilen akşamları, unutulan dertleri, geride kalan stresleri saymıyorum bile. Zaten koca bir aşkı birkaç paragrafa nasıl sığdırayım..

Bu yazıya ilham olan, 100. yıl sebebiyle TCM kanalının yaptığı kısa film (yu tüb her zamanki gibi görüntü kalitesini iç etse de). Daha enternasyonal ve daha iyi bir film grubu isterseniz de Süddeutche Zeitung’un paket halinde sattığı bir 100 film listesi.

Yüreğimin orta yeri sinema.
İstettiler ama varmadım sana.


bütün bunları derken bayıldığım bir top oyununa haksızlık ediyormuşum gibi geldi. ama o benim.. çocukluk arkadaşım. kendimi hiç ayrı düşünemediğim, kendisini pek de sorgulatmayan ve çok da özletmeyen yakınım. ilişkimizi adlandırmaya gerek bile olmadı hiç.

ve oscarlar için söylenecek sözlere.. nasıl derler, karnım tok. ben de biliyorum ne mal olduğunu. chicago, halle b erry, c. teta-jones… daha kötüleri de var, örnek yüzlerce. özellikle de sinemanın lokomotifi bu ülkenin pek de özgün birşey üretmediği son 20 yılda.
ama herşeyden önce, sinemanın bayramıdır bu akşam. herşeyiyle, emekçileriyle pelikül kutlanır. bu konuda birçok ustanın da (Truffaut, Fellini, Kurosawa, Melville, vs.) benimle benzer şeyler düşündüklerini biliyorum. ve hem ben forest whittaker’a yıllardır hayranım.

h1

Bir Kilo!

24 Şubat, 2007

Toplam Yorumlar: 988.

1000.ye birşey vermeli. Birşey vermeli. hmmm. Bir de anyone’ın hediyesi var, unutmayalım.

Ama binincisi ‘endüstri mühendisliği nedir? Mail adresime yaz‘ diyen bir yorum olmaz umarım.

Bunu demişken şu yorumu -tabi ki 4.sünü- anlayan varsa bana da anlatsın. Korktuğum gibi, hergün film dağıtıyorum diye anlayıp -üstelik bir de- kendisine göndermemi mi istiyor? Ve de 23:30′da?

ah, onu geçelim. 1000.’ye birşey verelim.

h1

duygusal

22 Şubat, 2007

Önce skoer kaza geçirmişti. Sonra artık çok az yazan, çok sevdiğim biri kötü hissettiğinden bahsediyordu. En son da Peri rahatsızlanmış. Uzun yıllardır tanıdığım kişiler sanki; beraber birçok şey yaşamışız, sıralarda yanyana dirsek çürütüp hocalara lafetmişiz, birsürü akşam beraber içip yüzvermeyen kızlardan (oğlanlardan) bahsetmişiz, ailelerimizden yakınıp sıkılınca birbirimizi bulmuşuz. Beraber gittiğimiz partilerden beraber ayrılmışız. Ama gerçekten öyle.

Burasının benim için anlamını bilemezsiniz. Bilmeniz için aynı şeyleri yaşamanız gerekir.

Bir yandan birbirini arayıp sormaya, karşılıklı içten bir sohbete dönmeyen şeylerin uçuculuğundan, bu alemin gelip geçiciliğinden yakınıyorum her fırsatta. Belki kısa bir zaman sonra hergün okumaya, karşılıklı yazışmaya alıştığınız ve bir şekilde bağlandığınız biri çıkmaya karar verecek ve bir daha ondan hiç haber alamayacaksınız. Bunla simgelenen bir memnuniyetsizlik. Belki biri geride kalacak ve hepiniz nereye gittiniz birden diyecek.

Ama yine de bazen sıradan bir şekilde günlerce kimseyle konuşmadığım, arada kötü hissettiğim zamanlarda tuz-biber gibi eklenmeye koşan ‘başıma birşey gelse yardım edecek bir Allahın kulu yok’ diye bildiğim (bu bir düşünce değil, bilgi, ve mümkünse yorumsuz kalsın) buradaki dünyamda yaşarken eski yalnızlık hissini alan birşey bu benim için. Örneğin, öyle sanıyorum ki buradaki birçok kişi ellerinden gelse o zor zamanınızda yanınızda olur. Bitmesini istemediğim garip bir sevgi besliyorum bu insanlara.

Tamam, biraz ağır oldu. Yumuşatalım. Demin Harry Potter seyrettim de (Goblet of Fire), ondan duygusallığım. Ve fakat, o yalnız insan, herkesten ayrı Patır bile kendine sevecek birini buldu. Bizse dökülüyoruz patır patır.

h1

Zambrotta: Ümit Özat’ın olmak istediği adam

21 Şubat, 2007

Eleme turları başladı ve bir anlamda futbol geri döndü. Hatta hayat geri döndü be!

Her zamanki gibi bazı sıradan ve sıkıcı eşleşmeler yanında birkaç da çok ilginç eşleşme var. Biri Barça-Liverpool. Fikren ilki ağır basıyor olabilir ama ikisi de iyi dönemlerden geçmiyorlar ve Liverpool’un hocası Benitez eleme turu uzmanı. Son 3 yılda Valencia ile uefa, Liverpool ile -yoktan varettiği- bir ŞL kupası var.
Nitekim 9 dümdüz ve sert adamla (Gerrard da dahil buna) çıktı maça. 10. Kuyt da sertlikten diğerlerin aşağı değil.

Niyeti, Barcelona’nın yumuşak adamlarını ezmek. Gerçekten de Ronaldinho, Messi, Saviola ile çok yumuşak bir takım Barcelona. Ama biz de onu bu yüzden sevmiyor muyuz. Yumuşak adamlarla da üstünlük sağlanabildiğini hatırlattığı için (eski Brezilya takımlarından beri görmediğimiz birşey).

Ama bu yıl geçen 2 yıl kadar iyi gitmiyor Barça. Dünyanın herhalde tartışmasız en iyi kenar beki, sağa da koysan sola koysan aynı şekilde oynayan Zambrotta’nın transferine rağmen. Bence en önemli nedeni, savunmanın kurup oluşturduğu -yani ittirdiği değil- hücumun çektiği bir takım olmaları. Ve bunun en önemli parçası Eto’o sakat. Bu durumda Gudjohnsen ve yıllardır kiralayıp durdukları Saviola’ya mecbur kalıyor Rijkaard. Gudjohnsen çok golcü ama oyuna o kadar katkısı yok. Saviola’nın da ne yapacağını tahmin etmek mümkün değil. Tabi bizim de Saviola’ya mecbur kalan takımlarımız olsa keşke, o ayrı. Bir de takımı toparlayan Edmundo’nun sakatlığı ve bence son yıllarda gelen en önemli yeteneklerden Iniesta yerine tecrübeli diye Xabi’yi tercih etmesi var Rijkaard’ın.

İlk yarı: Barcelona’nın üstünlüğü, Zambrotta’nın yarattığı bir gol, ama defans dağınıklıkları ve Valdes’in klasik garip hatalarından biri. 1-1. Maç sonu edit edilecek.

2. yarı gayet üzücüydü. L’pool oyunu istediği gibi kontrol etti. Hele son 20 dk. gayet acıklıydı, tek pozisyon bulamadı Barcelona. 2. yarı ceza sahasına yaklaştıkları her an etrafta 7-8 Liv.’lu vardı. Liverpool nadiren hücum yaptığında ise bomboş kaldılar hep. Yeni futbol düzeni bu, geri çekilen ve bunu iyi yapabilen kazanıyor. Şimdi 2. maçta işi çok zor Bar.’nın.

[Özetler burada]

h1

geçmiş günlerden bir gün

21 Şubat, 2007

Geçenlerde bir gün doğumgünümdü bildiğiniz gibi (kova olduğuna göre geçen 30 gün içinde olmalı) ve ben doğumgünlerini önemserim. Benim günüm işte.

Bu yıl olabilecek en kötü şey olmuştu ama. Her yıl 2.dönemin başlarında takvime bakarım, doğumgünüm Dr. Z.’nin dersine geliyor mu diye. Bir kere gelmişti ilk yıllarda, ben de sormuştum adama. Doğumgünüm şu gün, gelmesem demiştim, iyi demişti. Sonra bol bol laf atmayı ihmal etmemişti ama olsun, ben yırtmıştım ya. Aslında anlatmıştım ben bunu şurada, oradan anlayabilirsiniz hem, nedir bu Dr. Z. işi diye.

Bu sefer de sorarım, girmem diyordum. Sordum, aslında onu sormadım, bir akrabam gelecek, onu görebileceğim akşam, dedim. Var böyle bir olasılık ama o gün değil. Daha kolay anlatılır gibi geldi. Dr. Z. oh, boy, dedi. Bunu duyunca fena birşey dediğimi anlıyorum. Yerine başkasını bul dedi. Nasıl yani, biz bir kankalar grubuyuz ve ben doğumgünümü kutlayacağım diye kendini feda etmek isteyen birsürü insan mı var sanıyor? Hem ben iyi vakit geçireceğim diye kimsenin işkence çekmesini istemem. Sormadım kısacası kimseye. Çok şart sanki o derse de girmem. Burada 10 okka küfür veya çizgi romanlardaki gibi &%$#!.

Ders akşam 6-10 ve günün en önemli kısmını öldürüyor. Çıkınca herhangi birşey yapmanın olanağı yok. Birgün önce ve birgün sonrası kutlarım diye geçirdim ama bunun kendini kandırma olduğunu bile bile.

Bir yandan da korktuğum birşey, çok sıradan birgün olması. Etraftan kimse gelip kutlamayacak, arayan filan olmayacak, birinden bir hediye almak (lisedeki gibi çukulata bile olsa) maalesef fizibiliteye uymuyor, bilen ve kalan bile az zaten artık, sadece biraz kuru söz (tabi sözüne bağlı).

Neyse, sabah kalktım, eski sevgilim -ki kendisinin kim olduğuna şuradan bağlanabilirsiniz- gerçekten çok güzel şeyler yazmıştı. Gün baştan farklı başladı.

Sonra çıktım. Kar bekleniyordu o gün, ama dışarıda resmen zor yürünüyordu kar fırtınasından. Kütüphaneye uğradığımda Dr. Z.’nin bir öğrencisine yakalandım. Bana bir soru soracakmış sonra. İyi ama hangi section’dasın sen dedim, 6 mı 8 mi? 6′ya az var da, yetiştiremezsin. Dersler iptal oldu, biliyorsun, dedi. Ne dedim. Ne zaman iptal oldu, nereden biliyorsun, nasıl? Bir saat önce mail göndermişler dekanlıktan dedi, okul tatil. Buraya nasıl bir figür koymalıyım bilmiyorum. Şaşırmak veya hemen havalara sıçramak değil. Gülümsedim sadece. Yani, olmayacak, binde bir gerçekleşecek birşey olur ama bu sizi hiç şaşırtmaz, sadece çok manalı gelir ya. Olasılığının neredeyse olmadığını bile bile ancak böyle olmalıydı zaten dersiniz. Bir kez daha Tanrı var dedim. Veya akıllı elektronlar.

Sonra bölümde biraz vakit öldürdüm. Birkaç daha güzel mail gelmişti, bazıları pek beklemeyeceğim kişilerden. Napayım diye düşündüm. Önceden bugüne ayrılmış filme gideyim mesela. Yemek? Ama tek başına yemeğe gitmek sonradan çok hüzünlü hatırlanırmış gibi geldi. Zaten kocaman bir sandviç almıştım okula gelirken. Böylece onun üstüne bölümde güzel bir espresso da içebilecektim.

Yedim, içtim, çıktım. Metroda önümde Asyalı bir kız oturuyordu, melez gibi. Onu da filme çağırayım diye düşündüm, bugün doğumgünüm diyerek. Ama sonra yanına biri oturdu ve o yana doğru bırakmayı kesti, sonraki durakta da indi. En azından gerilim bitti.

Film Volver. [Fena değil. Herşeyiyle bir kadın filmi amaçladığı belli Almodovar amcanın ama bu fikir filmin kendisinden öne çıkmış sanki. Zaten Penelope'den bir Sophia Loren yaratma girişimi hakim filme. Onun gibi erkeklere ihtiyacı olmayacak kadar güçlü, ama aynı zamanda duygusal ve herşeyden önce dişi; yemek gibi kadın işlerinde çok iyi ama gerekirse kamyonet de kullanır, mezar da kazar; dışavurumcu, mahallenin sevgilisi. Aynı gösterişli vücut ("senin önün hep böyle miydi Raimunda, yoksa birşey mi yaptırdın?"), aynı dağınık, terden yüze yapışan saçlar... Veya Anna Magnani de denebilir ki Sophia Loren'den önce de o vardı (filmin sonunda annenin seyrettiği filmi hatırlayınız). Ama tabi ki 2.siyle kalite, ilkiyle de kadınsılık farkı var Penelope'nin. Çok iyi oynadığını da düşünmedim ben. Ki ben beğenirim Penelope'yi. Bir de köyün koyu renk takımlı, beyaz gömlekli erkekleri arasında George Clooney'i gören bir tek ben miyim?]

Film biter, son trene 4 dk. var, istasyon ise 7-8 dk. Koştum ben de. 4 dk.da metroya geldim de asansör gelmedi bir türlü, kaçtı. Asansöre beraber bindiğimiz kıza da söyledim ama o sonra nasılsa kayboldu. Çıkıp taksi. Bulunur mu bu havada? O beni buldu. İçinde müşteri varken. Tam Türk işi. Mısırlıymış adam. Sarhoş müşteriyi yakında bırakınca karşılıklı abd’den yakınarak, karda yavaş yavaş gideriz.

Evde herkes yatmıştır. Dünden aldığım pastayı çıkarırım. Öf, süper görünüyor. Işıkları kaparım. Origami mumlardan birini yakarım. Bölümde bulduğum minik ince mumlarım bile var. Farkederim ki buradaki yılların bu kadar berbat geçmesinin nedeni, burada hiç doğumgünü pastası yememiş olmamdır. Hatta ilk yılımı bile ona bağlayabiliriz, çünkü gelmeden önceki yıl da yememiştim.
Bu güne de pek sıradan diyemeyiz sanırım.

h1

so broken

16 Şubat, 2007

Çöpü atmak için mutfak kapısını açıp bir adım attığımda ayaklarımı yerde hissetmiyorum. Neyse ki tutunup havada parende atmamayı başarıyorum. Ama farkediyorum ki arka bahçemizde (evet, benim bir arka bahçem var, ama yanında 3 tane nurpotu gibi ev arkadaşım da var, en son ne zaman deliksiz uyuduğumu unutturan) yerler kar filan değil, o alan tamamen bir buz pistine dönmüş. Bazı alışveriş merkezlerinin uyduruk buz pistleri kadar var neredeyse. Şöyle bir 3′lü salçov yapılır. Hatta böyle küçük yerde çalışan sonra büyük pistte uçar herhalde.

Ama biz şimdilik şu çöp torbasını hemencecik şuraya bırakalım. Zaten bu havada ne körolası çöpçüler gelir ne de sinek filan yaşayabilir. Uçarken donar herhalde.

Zaten uçarken donmayan bir tek benim. Bu havada bile ona buna kırılmayı başarabiliyorum. So brokeeeen diyorum.

Şarkıdaki gitarlardan, eski salonumdaki Flamenko festivalinin kaçmakta olduğunu hatırlıyor, Penelope’nin söylediği ile yetiniyorum.

Tüm kaçanlar, tüm geçenlerin yanında flamenkonun ne önemi var diyorum. Hayat kaçıyor, Sevgi kaçıyor, Arzu kaçıyor. İndiğim metro hızlanıp uzaklaşırken penceresinden bana bakan gözleri de hızlanıp uzaklaşan kız kaçıyor. Sureti duruyor, ama Aslı kaçıyor.

Volver volver diye bağırıyorum. Aynen. Geri döneceğim. Ama nereye?..

Kanıma çok yoğun bir his yayılıyor, zehir gibi yavaş yavaş tüm organları ele geçiriyor. Artık kolumu, bacağımı, nereyi soktuysa emip atmak için çok geç. Kessek bile işe yaramaz. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, ekran kararıyor, oda kararıyor, dünya kararıyor.

Panzehiri geç de olsa hatırlıyorum. Cause Nobody Loves Me, .and, it’s true,…… not. like. you. do, diyor Beth Gibbons. Hücrelere teker teker, kendinden emin ve sakince ulaşıyor ses. Rahatlıyorum. Kendimi yıllardır hep oturmak istediğim o koltuğa bırakıyorum. Tüm eşyaların üzeri örtülü, dışarda gün aydınlık belli ama içeri az sızıyor kalın kadife perdelerden. Koca malikanede bir tek ben varım. Her yer toz, yer yer örümcek ağları. Bırakıyorum kendimi artık eskimekten yumuşamış koltuğa, örtüsü esniyor, tozlar kalkıyor. Şarkı tekrar ve tekrar ve tekrar çalıyor. Kımıldamıyorum. Maddesini bulmuş keşler gibiyim.

h1

I’m the man who sold the world

14 Şubat, 2007

Bu aralar böyle dönemlere giriyoruz. Bir süre önce gece gündüz Pink diyorduk (Pink deyince tabi ki bir kadın şarkıcıyı anlamıyoruz), bugünlerde de David Bowie gezegeninde yaşıyoruz. (aslında 1.çoğul şahsı hiç sevmiyoruz ama bugün pek bir çoğalmak istiyoruz).

Beni kırmazsanız, rica etsem hep beraber şu şarkıyı çalıyoruz. Hatta şöyle bir fantezi bile kuruyorum. Gecenin bir yarısı karanlık bir odada dinlediğiniz şarkı bittikten sonra aynı melodinin devam ettiğini duyuyorsunuz. Noluyoruz, bilgisayar ele mi geçti şaşkınlığını atlatınca gelen ilk fikirle önce perdeyi, sonra pencereyi açıyorsunuz. Karşıda çaprazdaki apartmandaki başka bir karanlık odada aynı şarkıyı dinliyor birileri. Soğuğa rağmen bitene dek kapatmıyorsunuz pencereyi.

Bağlantı limiti vs. gibi nedenlerle seyretmek değil de sadece dinlemek isteyenlere de bunu veriyoruz. Ama sonlara yakın Bowie’nin de dansettigi -neredeyse zeybek- çok keyifli bölümü kaçıracaklarını hatırlatıyoruz.

Who knows? Not me. I’m the man who sold the world*. Evet, böyle bir karşılaşmamız olmuştu Bowie ile. Gençti o zamanlar. Ve açıkçası, klipteki 57 yaşındaki hali kadar yakışıklı da değildi. Şarkı yapmış kendisi, sağolsun.

& & & & & & &

* bu cümlenin dünyanın doğusunda ihanet, batısında ise para için yapılmış bir hareket olarak algılanacağını söylesem çok mu uydurmuş olurum?

* ve bu videoyu geçenlerde gönderdiğim, o yüzden isim hakkını elinde tutan arkadaşıma anlayışı için teşekkür.

h1

ben bir kaleciyim, kova kaleci

9 Şubat, 2007

Harmony and understanding
Sympathy and trust abounding
No more falsehoods or derisions
Golden living dreams of visions
Mystic crystal revelation
And the mind’s true liberation
Aquarius! Aquarius!
*

Croupier‘de Clive Owen’a sorar tanıştığı kadın:
- Are you a believer in astrology?
- No. But then, I’m a Gemini, and Geminis don’t believe in astrology.

Astroloji fikren tabi ki benim de pek aklıma yakın değil. Ama gel de kova ol -ve benim gibi biri ol- da inanma. (hoş, zaten kovalar da sanırım daha çok mantık insanlarıdır, o yüzden zor inanır). O yüzden geçen Mart civarı kendim ve bildiğim 2-3 kişi dışındaki geniş blog dünyası ile tanıştığımda kendime yakın bulduklarımın çoğunluğu kova çıktığında şaşırdım mı? Pek sayılmaz. Ama anlamlı buldum.
[Böyle bir sözü toplum içinde edince tabi ki açıklamak gerekiyor. Tabi ki sadece orandan bahsediliyor, yoksa ne tüm kovaları yakın bulabilirsin, ne tüm yakın olanlar kova olabilir. Yani gereksiz yere üzmeyin kendinizi, durduk yerde
de sevinmeyin].

İlk yılımda neredeyse şehir dışında oturduğum eve giderken 10′da derslerden çıkınca bindiğim ruhumu donduran soğukluktaki metroda önümde oturan kadının okuduğu kitaptaki Kova sayfasından dolayı lafa girmiştim. Tabi ki özgürlük düşkünüdürler diyordu sayfa. Çeşme’den alınıp sonra kırılan bir bardağın üzerinde, gazete eklerinde, ve her burç kitabında yazdığı gibi. Özgürlük kolay bir kelime. Bir kovanın özgürlük anlayışıysa kendine göredir. Saf hissedilen birşey.
Zaten kendine göredir harbi bir kova. Kendine ait kuralları olan, zamanın akmadığı, herşeyin sonsuz olduğu, günlerin birbirinden mümkün olduğu kadar farklı olduğu dünyasında yaşar. İnsanlar tek tek vardırlar, bazen biraraya gelip güzelleşmeyi, bazen tek başlarına çoğalmayı seçerler. Kendi dünyaları çok geniştir. Zaten daydreaming, Keltçe kova-dreaming’den gelmektedir.

İdeal’e, hep ulaşılacak, yaşanacak, koklanacak bir ideal’in varlığına inanırlar. O ideal ulaşılır olsa bile zaten ondan da diğer herşey ve herkesten olduğu gibi bir süre sonra sıkılmaktan korkarlar. (Hair’dekiler Kova Burcu’nun güzelliklerini yaşıyor olabilir ama bir kova öyle bir komünün parçası olmaya en fazla birkaç gün dayanabilir). Ah, anlaşılmaz zaten kovalar.

Garip, farklı, şokedici, radikal, sosyal olarak kabul edilemez, aynı zamanda arkadaşlığın burcu diyor bir site. İnatçı ve ortodoks karşıtı diyor biri. Mottosu ‘insanlığa bayılıyorum, katlanamadığım insanlar’ diyor bir diğeri. Biliyor olma tutkusundan bahsediyor hepsi. Bense kim olduğumu biliyorum bana anlatmayın diyorum.

Kapatırken şu şarkıyı çalıyoruz. Ayrıca, bu bahaneyle Halid‘e de mutlu yıllar dilemeyi ihmal etmiyoruz.

___________________

* ekleyelim: şarkıdaki (ve klipteki: seyrediniz!) age of aquarius’tan dolayı ‘68-69′da dünya Kova burcundaymış derdim. Oysa o, öyle değilmiş. Dünya bir burca girince ikibin yıla yakın bir dönem sürüyormuş. Şu anki Balık burcu karanlık döneminden sonra bazı astrologlar ‘60′larda, bazı -loglar 2000′de başladığını düşünüyor Kova Burcunun ve getireceği barış ve aydınlanmanın. Wiki‘ye güvenirsek 2600 civarı diyor ki bu bana şu dünyaya bakınca daha mantıklı geliyor.

h1

Radikal Mağden

6 Şubat, 2007

Dışarı çıktığımda sadece gözlerim, yanaklarım filan açıkta olacak şekilde dolma gibi sarmalanıp giyindikçe, ve öyle bile üşüdüğümden benden çok daha az giyinenler nasıl hayatta kalır anlamadıkça kendimi balıklar -20 derecede yaşar mı benzeri bir testin öznesi gibi hissediyorum. O yüzden bir an önce konuyu değiştirip ısınalım.

Aşağıda hakkımda merak etmediğiniz ama benim yazmadan duramadığım şeyler arasında da yazacaktım, unutmuşum. Hergün bir gazete almadan rahat edemiyorum. Orada Radikal burada Washington Post. İzmir’de Ankara’da geldiğimi gören kapıcılar ‘Radikal geliyor di mi yarın?’ diyorlar. Burada sabahın 5′inde geçerken arabadan gazeteyi kapının önüne fırlatan adamlar ne diyor bilmiyorum, kendilerini hiç görmedim.

Bu gazete alışkanlığı bayağı uzun süredir sürüyor. Gazeteleri dikkate alırsak Cumhuriyet 2′nin çıktığı günlere gitmeliyiz (renkli cumhuriyet 2′yi hatırlayan var mı? duruma bakılırsa internet hatırlamıyor). Yurtta düzenli alıyorduk. Sonra Yeni Yüzyıl çıktı. Hatırlamıyorum, ikisinin arasındaki zamanlama nasıldı, biri bitti de mi öbürüne geçtik, yoksa Y.Yüzyıl’ın verdiği İletişim’in Cep Üniversitesi kitaplarından mı etkilenip değiştirdik? Sonuçta Yeni Yüzyıl aldık bir süre. Sonra o battı, Yeni Binyıl olarak devam etti. O sıralarda da Radikal çıktı zaten.

Şimdi bu kadar fanatiğiyken (ama eleştirmeyi bırakmadan, neydi örneğin, Cumartesi günü manşetteki cezaevi haberi saçmalığı?) zamanında bir süre pek ısınamamıştım. Sanırım en çok dizgisindeki fontların koyuluğu itmişti beni. Hem taklit bulmuştum, bir yandan Y.Binyıl yaşamaya çalışırken.

Ama kısa süre sonra kaçınılmaz oldu Radikal’i takip etmek. Sevdiğim ‘ben radikalim’ reklamı zamanları. Bir de tabi, Okudukça programında “klasikler de klasikler” diyen inanılmaz şirin sesiyle ilgimi toplayan Perihan Mağden’in varlığıyla.

Hindistan maceralarını ağzım açık hayranlıkla izledim, Gökkafes yazıları hala taze. Kendisini sevdim. Ama sonra, sürekli ve fazla sık yazmaktan dili yorulmadı mı? Yoruldu. Orada burada fazla hafif köşe yazarlarına yolu açmadı, bazı kolaycı ifadeleriyle birçok blogçuyu etkilemedi mi (‘şimdi ne yiyeceğiz ey okur’)? Yolaçtı, etkiledi, yes.

Ama şu an, faşist eğilimliler, bir suikastin duyarlı havasına bile saygı göstermiyorken, maça değil, kendileri gibi olmayanlara gözdağı vermeye beyaz bere giyerek giden Trabzonspor tribünleri bende kusma isteği uyandırıyorken cesur birilerine, en çok da sesi çıkan kadınlara ihtiyacımız var.

İyi ki döndün Mağden. Bir de şu arasına pardon konmuş teşbihleri (“Sinan Cihangir, pardon Çetin”) daha az yapsan öpeceğim seni…

h1

kendi huzurunu kendin yaratırsın

2 Şubat, 2007

Pan’ın Labirenti. Yakında hepiniz bu ismi birden çok kere kullanacaksınız. Bazı filmler akıl sır ermeyen şekilde gelmiyor TR’ye, ama bu onlardan biri değil. Gelecek ve çok konuşulacak. Birçok insanın en gözde filmleri arasına girecek, bazıları tekrar tekrar seyredecek.

pan1-4.jpg

Bu kurak ve hep kopya filmler diyarında, oldum bittim sinemanın sürükleyici olmuş ülkede yıllardır doğru dürüst birşey üretilmemişken, fantastik filmler bile plastik bir tat veriyorken, Scorsese’nin bir Hong Kong filmini uyarladığı, sayısız mantık hatasıyla dolu Depar ted ve Doğu Avrupa filmlerinin mizahını ve yakın dönem İngiliz toplumsal komedilerinin etkileyici sonlarını başarısızca taklit eden Little Miss Sun shine yılın filmleri olarak görülüyorken, ben böyle bir filme çok açtım.

pans-54240_bd.jpg

Bir masal Pan’ın Labirenti. Öyle ise öncelikle ona inanmanız ve içine girip yeralmanız lazım. (Hem gelirseniz size “I’ve decided to give you a second chance” derim.) Ben inandım.

Sonra da geceyarısını geçe son metroyla eve dönerken yanımdaki koltuğa doğru uzandım. İneceğim istasyona geldiğimizde vagonun bizim yarısında benimle 12 yalnız adam gördüm. Hepsi ya dalıp gitmişti bir yerlere ya da sakince birşeyler okuyordu. Hepsi huzurluydu. Bu huzurun benden geçtiğine emindim.

panslabyrinth2.png

Geldiği zaman bir sevdiğinizi alıp gidin Labirent’e. Gerilimin dayanılmaz olduğu yerlerde elini sıkın. Ben yapamadım, siz benim için yapın isterim. Derken de kağıda bir -ama sadece bir- damla yaş dökerim. Bu arada evet,  kağıda yazarım ben. Sonra o doğru iksirin uygulandığı kağıdı tutup elimi hafif kaldırıp başparmağımla hafifçe ileriyi gösterince ekrana yazdırırım. Diğer parmaklarımla da gerektiğinde sayfa düzenini ve fontları ayarlarım.

pans-51272_b056b.jpg
Sağ köşedeki çarpıya tıkladığı anda okurun yanağına belli belirsiz bir öpücük konmuş.