Mart, 2007 için Arşiv

h1

PPP, Rainer Werner, ve İFF

31 Mart, 2007

Festival başlıyor. Normalde bu zamanlarda ben kahrın en büyüğünü yaşarım, okuduğum gazetelerin kültür sanat sayfalarından kaçınmak için elimden geleni yaparım. Ah, belki şu yıl derim. Ama, yine dayanamayıp festival sayfasına bakıp yine büyülenirim. Ama uzaklaşmakta olan çok güzel bir yata bakar gibi.

Ama bu yıl, özellikle gitmesi ile sevineceğim bir arkadaşımın etkisi ile programa bakıyorum.

İlk gittiğim festivalden bir yıl öncesinde, bugünkine göre daha dar bir programa Pasolini damgasını vurmuştu. Cüretkar, trajedik Pasolini. Özellikle Salo böyle şeylere alışık olmayan medyamız için bir olay olmuştu. İhtiyaç da vardı bence Pasolini’ye. Çok az oynuyor çünkü bence bizde.

pasolini-1363.jpg
Sonraki yıl, önceki büyük Pasolini programının boşluğunu Fassbinder’le doldurmuşlardı. Ben de ikisi arasında bir paralellik kurdum. İki görkemli, kafiyeli isim (Pier Paolo Pasolini, Rainer Werner Fassbinder), iki erken ölüm, iki çığır açıcı, cesur sinemacı, iki yaratıcı ve üretken yönetmen, iki serseri dahi, iki açık eşcinsel, ikisi de popüler değil, ikisi de bizde yeterince tanınmıyor.

[O yıl Antrakt iki yapraklık festival günlüğü basıp dağıtıyordu sinemalarda. O zamanki heves nasılmış ki böyle birşey düşünmüşler, zararını düşünmeden.]

Ve hop ileri sarıyoruz, bu yıl programda ikisi birden. Yani ben bir festivalden daha ne isterim.. (bir de orada olmayı). PPP’nin tüm önemli filmleri oynuyor, Fassbinder’in programı ise Fatih Özgüven’in oluşturduğu bir program (Fatih Özgüven severim); sadece onun filmlerini değil, onun etkilediği sinemaları da içeriyor, çeşitli sürprizler dahil.

Kısacası, eğer burayı okuyorsanız ikisinden bir film seyretmezseniz çook, çok ayıp olur. Ben diyeyim, Kral Oidipus, siz anlayın Medea, Teorema; sonra Petra von Kant’ın Acı Gözyaşlarında anlaşalım. Aslında bu isimleri her gazete sayfası söyler size ama Serçeler ve Kargalar’ın (Uccellini e Uccellacci) şiddetle önerildiğini ancak burada görebilirsiniz.

uc2.jpgİyi seyirler..

(ilk fotoğraf, sanırım pasol.’nin ilk filmi accattone-dilenci’nin çekimlerinden. 2.si serçeler ve karg.’dan ve toto’nun sağındaki levhayı tabi ki ben koymadım)

h1

Global ne demekti yavrum?

28 Mart, 2007

Dr. Z.’nin dersindeyim ve yine her dönem yaptığı küresel ısınma konuşmasını yapıyor; ben yine kendi kendime sinir oluyorum.

“Gerçek olabilir, bilmiyorum. Ama ısınma konusunda ortalamadan normal bir sapma ile trend karıştırılıyor. 20-30 yıl yeterli kanıt değil, evrenin yaşı içinde nedir ki” diyor her zamanki gibi. Bir de bu dönem şunu eklemiş: “Karbon miktarının artışı ile sıcaklık artışının aynı sürelerde olması aralarında bir neden-sonuç olduğunu göstermez”.

Kısıtlı hocalık tecrübemle bile biliyorum ki sınıfta bir bilen olarak konuşuyorsan -ki öyle konuşuyorsun- ağzından çıkana dikkat edeceksin. Dr. Z.’nin konuyla ilgili teknik bilgisi filan yok. Tüm bölümde de fazla eleştirel, alaycı, bozucu ama hiç yapmayıcı olarak meşhur kendisi. Bu durumda zaten konforunu herşeyden öne çıkarmaya teşne bu ülkenin öğrencilerine yanlış mesajlarla hiçbir şey yapmamaları için bahane sağlamanın alemi yok.

Bir defa, bunun bir trend olup olmadığını görmeyi beklersek biraz geç olur. Sonra karbon gazları ile ısınma arasında sadece rastgele bir bir eş-zamanlılık yok, bu gazlar sera etkisi yaratan gazlar. Aslında dünyada yaşamın sürmesi için bu gazların atmosferde yarattıkları sıcaklığa ihtiyacımız var; ama sorun son yıllarda miktarlarının fazla artmış olması.

Üstelik sıcaklık artışı olmasa bile artan karbondiyoksit asitleşmeye yolaçtığı için denizlerdeki hayatı tehdit ediyor. Bir üstelik daha, intergovernmental panel on climate change‘in Şubat’ta yayınladığı son rapor karbon artışının insan eliyle olduğu konusunda yeterince veri olduğunu anlatıyor.

global_warming.jpg

Bu konuyu bir kere daha yazmıştım. 1 yıl olmuş. O zamanlar TR’de soğuk bir kış geçtiği için çok daha az kişinin umurundaydı, çok daha az geçiyordu ısınma sözü. Böyle işte insanoğlu. Bir süre önce birkaç kişiyle benzer bir konuyu konuşmuştuk, insanoğlu kendi soyunun sonunu getirecek eylemleri yapmaz diyordu biri. Ama bu, tamamen sorumluluğun kimde olması ile ilgili. Eğer soyun devamı sizin yapacağınız birşeye bağlıysa sonuçta zarara girecek olsanız bile sorumlu davranmanız beklenebilir. Ama ya sorumluluk çok fazla kişiye dağılmışsa?.. O zaman kişisel sorumlulukların geri planda kalmasını, büyük çoğunluğun niye ben elimi taşın altına koyayım demesini bekleyebilirsiniz (tragedy of the commons).

Bu konuya, Dr. Z.’nin bu dersi olmasa da gelecektim bugünlerde. Çünkü ‘biz kişisel olarak neler yapabiliriz’ başlığı altında dolaşan listeler canımı sıkıyor. Bu konudaki ilk dersimi çok yıllar önce almıştım. Üniversiteye girdiğim yıl hevesli bir genç olarak daha önce tv’de seyrettiğim Earth Day Special diye bir filmin gösterimlerini düzenlemiştim. Birsürü ünlünün oynadığı skeçler, örneğin Meryl Streep morali bozuk biri olarak bara gidiyor, barmen Kevin Costner da onun atacağı kağıdı geri dönüşüme atmasını sağlayarak iyi hissetmesini sağlıyordu. Benim hoşuma gitmişti ama takdir ettiğim bir oğlan “insanlara birşey yapıyormuş illüzyonu yaratıyor, sistemi meşrulaştırıyor” demişti. Bence bilinç yaratmak iyi birşeydi ve katılmamıştım. Zamanla hakverdim. Kişisel yaptıklarınız toplumsal olmadıkça çok etkili olmuyor. Gerçekten birşey yapmak istiyorsak asıl yönetime ağırlığımızı koymak gerek. Kararlara etki edelim, çevreyi mecburen konu edenleri değil, bu konuda samimi olanları seçelim.

Enerji tasarrufu, geri dönüşüm tabi ki her zaman yapılması gerekenler. Ama örneğin, yasadığımız belediyenin geri dönüşüm projeleri geliştirmesi, kağıt-cam-alüminyum-plastik şişe toplaması için bastırarak çok daha fazla etkimiz olabilir. Ben de dönünce bu konuda hevesli görünen ama son zamanlarda nedense bırakan KSK belediyesine açıp sormayı düşünüyorum.

Kişisel olarak yapabileceğiniz en önemli şey uçmamak. Uçakların ürettiği gazların karbon katkısı korkunç oranlarda. Ben gidiş geliş bir Atlantık uçuşunun payıma düşeniyle diğer tüm ürettiğim karbon toplamının yarısına ulaşıyorum. İngiltere’de tartışılıyor uçağın özendirilmemesi. Tabi uçuşlara karbon vergisi getirilmesi bir miktar çözüm olabilir.

İlla bir ne yapabiliriz listesi isterseniz Ömer Madra sıralamış. Bu arada tabi, Kyoto’yu imzalattıralım. İmzalatmakla kalmayalım, uygulatalım. Ekonomik büyümemize, bir miktar işsizliğe malobilir ama uzun vadede karlı çıkarız (temiz enerjileri yaygınlaştırarak). Hem bu bir seçimdir (büyüme değil çevre).

Benzer şeyleri şurada da yazmıştım. Ama o zaman herhalde böyle sinirli değildim. Şimdi Dr. Z.’nin sınıfına bunları özetleyen bir mail atayım da biraz kendime geleyim.

____________

- Globali söylemiştin, ama ben unuttum, bir daha desen yavrum?..

- Batsın bu dünya derken bütün dünyayı kastediyoruz teyzeciğim.

- Hep derdim yavrum zaten ben, Gencebay cumhurbaşkanı olacak adam.

- En azından BM temsilcimiz olsun teyze.

3. kişi – O mevkilere oturacağına bizim tepemize otursa ya, kız Mualla. O bekar, biz bekar. Hem bizim Sevim Emre’den neyimiz eksik?

h1

2007: Bir Küba Düğünü Macerası

25 Mart, 2007

[Uzun sürecek, baştan söyleyeyim. Sonuçta bu, orta metrajlı bir film olabilecek bir hikayenin anlatımı.]

Günlerden cumartesi, saat 4. Bundan tam 2 hafta önce, sıradan sefil bir turist olarak Merkez Park’tan kuzeye doğru yürüyordum (ki o gece saatler ileri alınacaktı, orada da bu gece alınacağına göre demek sizin açınızdan aradan hiç vakit geçmedi gibi birşey). O caddenin çıktığı yer, filmlerden (mesela Buena Vista’dan) hatırlayabileceğiniz, denizin duvardan aşıp yolu dövdüğü Malecon bulvarı. Ama o sırada amacım gezmek değil, ev arıyorum. Gitmeden ayarladığım ev pek tekin bir muhitte değil, ve de çok gürültülü. Birkaç eve bakmışım, o cadde üzerinde son bir eve bakacağım, sonra yiyecek birşey arayacağım. Açım, yorgunum, terliyim.

Prado caddesinin kemerli eski binaları arasında yürürken solda adalet sarayı gibi bir levha gördüm. O sırada önünde bir atlı araba durdu. Bir gelin. A, ne güzel, bir düğüne rastladım. Resimlerini çekelim (makinadaki resimlere ulaşabilsem size de gösterebileceğim, sanırım bir hafta kadar sonra). Yanında da … bir adam. Biraz yaşlı da damat olmak için. Belki babadır, ama belli de olmaz bu Kübalılara.

ocak2-2851.jpg ocak2-2861.jpg

Orada bayağı bir süre beklediler. İçerideki diğer nikahı beklediklerini sonra anladım. Ben de girsinler, gideyim dedim takıntılı bir şekilde, içeri girerlerken de çekmek için. Sonra içeri girerlerken ben de akrabaların aralarından geçip gidiyordum ki genç biri beni durdurdu. Resim çektiğini gördüm, ilgilendin sanırım. Evet. Biraz daha kal, töreni de görürsün, orada da resim çekersin, sonra da partimiz var. Teşekkür ettim. Töreni izlemek hoş. Ama parti filan aklımdan geçmiyordu o sırada. Tanımadığım kişiler. Sonra konuştuk biraz daha oğlanla. Annesi de sempatik biri. Bol resim çekmem için böyle davrandığını düşündüm o sırada.

Birkaç dakika sonra içeri girdik, 2. kata çıktık. Bir salon filan değil, küçük bir oda. Bir masanın başında yaşlıca bir kadın, karşısında gelinle damat, evet, diğer adam kızın babasıymış, damat genç. Arkalarında da aileler, akrabalar, arkadaşlar, 20′ye yakın kişi. Bir de ben. Benimle tanışan Damier, sürekli yanında bulunduruyor beni. Damadın yakın arkadaşıymış, kızı da oğlanı da çocukluklarından tanıyormuş. Memur kadın birşeyler dedi. Sonra damatla gelin ’si’ dedi. İmzalar atıldı, alkışlandı. Resmi fotoğrafçı resimler çekti. Benim de çekmem gerekiyordu sanırım ama o sırada makinanın pili bitti. Tam zamanında. Pek çaktırmadım. 1-2 resim çekebildim yine de. Herkesle de tanıştırdı beni Damier, herkes de ilgili davrandı.

ocak2-2854.jpgocak2-2874.jpg

[soldaki resimde fantezi gözlüklü olan Damier, önde sağdaki annesi, önündeki küçük kardeşi, beyazlı kız gelinin kızkardeşi, velet de gelinle damadın çocuğu].

Çıkınca bizim evde partiye gideceğiz dedi Damier, ama böyle uygun olmaz dedim ben. Tamam maceraya hep evet ama çok da kendimi kaptıramam, ilk fırsatta kaçmak isterim. Hem doğru da, ben basit bir tişört ve şortlayım, herkes en cici giysilerini giymiş. Yok yok, çok iyisin, tam Küba tarzı dedi Damier. Pek ikna olmadım ama neye benzeyecek, bakayım, sonra giderim dedim. Çok da erken parti için, henüz 4:30 filan. Bir cocotaxi çevirmeye çalıştı (örnek şu), doluymuş, sonra normal bir taksi buldu, o, ben ve oğlan kardeşi bindik. Yakınmış evleri. Verir misin dedi Damier, hmm, hoş değil, ama napalım, bir yandan da aralarında cebindeki parası en değerli olan benim. Ne kadar, 1 cuc, 5′lik verdim, 4 üzerini alıp cebime koyarken bir bakış hissettim. Neden sorusunu birçok zaman olduğu gibi o zaman da sordum.

Eve girdik, biraz daha parti yapılabilir bir ev bekliyordum sanırım. Yoksulluk, sefalet demeyeyim ama yokluk had safhada. Pek partilik bir alan da yok açıkçası. Evde kardeşim dediği bir oğlan vardı, sempatik bir tip, Elsiy. Ama kardeşi olamaz, alakaları yok. Hem Damier melez, Elsiy resmen beyaz. Onun resmi yok (gerçi şimdilik diğerlerinin de yok ya), o yüzden tasvir: üzerinde bol bir pantolon, spor ayakkabılar, Juventus (del Piero) forması ve bir kasket var, güleç bir tip.

Bira mı boca mı dediler. Bocanın rom olduğunu düşündüm, bira dedim, aç karnına. İçeride bir masada sandviç-kanepe tarzında kesilmiş iki dilim ekmek arası birşeyler vardı. Portakal renkli, ezme birşey. O birşeyin ne olduğunu sorgulamadan bir iki tane ağzıma attım, iyi geldi. Bira da fena değildi. Yalnız, evdeki başka bir adam, pek de sevimli olmayan, kutuyu bardağa boşaltmam için çok ısrar etti. Porque? Cevabı anlamadım ama hemen aldığına göre alüminyum kutu çok değerliydi herhalde.

Henüz kimse yoktu, ama herkes buraya gelecek dediler. O sırada çok emin olamadım açıkçası. Arada muhabbet ettik Elsiy’le, Damier’le. Evli misin? Değilim. En iyisi. Kız arkadaşın var mı? Hayır. A, neden? Bilmem. Bilmem değil de ne cevap verdim, hatırlamıyorum şimdi. O kadar doğal gibiydi ki soruşları. Ayrıldım, zor bir ayrılık oldu dedim sanırım. Bunun kaç yıl önce olduğunu söyleme gereği duymadım. İkisi de bekardı. Damier İtalyan bir kadınla evlenecekti yazın gidip (o yüzden İngilizce İtalyanca karışık konuşuyorduk onla ama dediklerinin yarısını anlamıyordum). Elsiy’in hikayesi farklıydı, ona gecenin ilerleyen noktalarında geleceğiz.

Birşeyler hazırlama değil de kontrol etme durumu vardı, sürekli bir içeri bir geri gidip geliyorlardı. Girişte dev kolonlar filan, müzik sistemi kuruluyordu. Ben arada saatime baktığımda a, buradayız bütün gece, yiyecek, içecek her istediğin var diyordu Damier. Biten bira yerine yenisini getiriyordu. Şüphelenmedim mi? Tabi ki biraz.

Sonra yavaş yavaş birileri gelmeye başladı. Herkesle ben de tokalaşıyordum. Böylece bir süre sonra evin sahanlığı diyebileceğim bir bölmesinde, girişten sonraki koridor da denebilir, karşılıklı iki bankta oturuyoruz. Bank gibi değil de ensiz iki uzun tahta oturak. Dar bir yer, üstü açık, biraz ileride yerde sular, pek de hijyenik veya nezih değil. Bazı konuklar gerçekten ilgili davranıyor, çok konuşmasak da. Çoğunluk melez veya siyah olsa da karşımda beyaz genç bir kadınla sanırım annesi var (ki onları bizde bir düğüne koysan hiç dikkat çekmezler kıyafetleriyle). Irk ayrımının olmadığı bir ülke sonuçta burası. Belli eğitimli duran siyah bir çift geliyor sonra. Müzik yok. Gelinle damat da. Sonra müzik olunca nasıl olacak, böyle resmi durulacak mı, yoksa birden herkes ortalara (hangi ortaya?) mı dökülecek, merak ediyorum. Cevabı az sonra alıyorum. Sırt çantam var yanımda, oturağın altında duruyor. Gelenler artıp oturacak pek yer kalmayınca Elsiy yer açmak için çantayı alıp içeri odaya koyuyor. Aklım biraz orada kalmıyor mu? Evet, tabi. Ama makina cebimde, çantada pek birşey yok. Bir tek cüzdan. Onda da çok fazla para yok (yaklaşık $30′la 30-35 cuc-o da dolardan azcık daha değerli-yani kaybetmek hoş olmaz, özellikle kartları, ama sonuçta yaşarım). Dolaba kitledim diyor Elsiy.

Gelinle damat geldiğinde resim çekmemi istiyorlar. Makinanın pilinin bittiğini anlamıyorlar. Damier çekilenleri görmek isteyince pil bitmek üzere, çekiyor ama gösteremiyor diyorum.

Müzik başlıyor. Konuklar artınca kalkıp 0 sahanlık kısmının az ilerisindeki bir geçiş odasında Damier, Elsiy’le ayaktayız, arada bir de arkadaşları sarı elbiseli bir genç kadınla daha yaşlı, başka bir kadın arkadaşları gelip gidiyor. Ben bir rom içiyorum 2. biradan sonra. Bocanın da rom olmadığını öğreniyorum (nedir hala bilmiyorum).

Biraz biraz salınıyoruz başta. Sonra salsaya geçiş oldukça hızlı oluyor. İçki de etkisini gösteriyor. Salsa hocası dedikleri diğer kadın bir adamla, sonra da bu iki oğlanla çeşitli figürler sergiliyor. Aslında bakıyorum da bir süre sonra etrafta herkes figürler sergiliyor. Salsa da bayağı yakın yapılıyor. Benle de dansediyor birara o kadın, ama pek beğenmeyip bırakıyor.

Rom bardağını dansetmek için bir yükseltiye bırakınca biri kendisinin diye alıp içiyor. Sonra ben de orada dolu bulduğum çeşitli rom-bira bardaklarını içiyorum. Arada küçük kutularda sanırım öğle yemeği kutusu denen şeylerden geliyor. Az tavuk göğsü, pilav ve siyah fasulye. Karnım doyuyor. Bir ara da yuvarlak köfte tipli şeyler geçiyor, lezzetli.

Bir süre sonra o sahanlık-koridorda danseden insanların arasındayım. Yaşlılar dışında çoğunluk dansediyor. Herkes çift halinde, ben tek başıma dansediyorum o sırada. Uzun yıllardır toplum içinde dansetmediğimi de ekleyeyim. Daha da uzun yıllardır da sarhoş olmadığımı. Çok da değilim ya, yakındır.

Önlerinde dansettiğim bir adamın hoşuna gidiyor, yanındaki karısına kalk kalk diyor. Karısı dünden razı. Bir güzel dansediyoruz karısıyla. Bir güzel çünkü çevreden de beğeniyorlar. Kadın teşekkür ediyor, oturuyor müzik bitince, 2 küçük çocuğunun yanına.

Sonra twist çalıyor -biliyorum zaten bu ülkede zamanın 30 yıl öncesinde donduğunu-, la bamba çalıyor, bayılırım, birçok kişiyle dansediyorum. Beyaz kadınla da dansediyoruz, hatta başta onunla danseden bir adam (çok sempatik biri) da var, ama ben de oralarda olunca gelinin babası o adama otur diyor, bizi başbaşa bırakmak için. Hoş.

Sonra içeri kısım da Elsiy’le konuşuyoruz. Evliymiş. İsviçreli bir kızla. Sonra 2 yıl önce ölmüş kız. Zor bir hastalık dönemi de geçirmiş ondan önce. Henüz kendime gelemedim diyor. Hergün başka bir kızlayım ama henüz unutamadım, beni sevecek birini bulamadım. Havanalı kızlar hep para istiyor. Zamanla diyorum. Ses teknisyenliği yapıyormuş, mitinglerde, diskolarda. Damier? O da keman ve şimdi unuttuğum başka bir çalgı hocasıymış üniversitede. Neden bu bana çok uydurma geliyor?

Neden buradayım, beni böyle ağırlıyorlar diyorum tabi, daha önce tanımadıkları ‘tam bir yabancıyı’. 1-Arada pansiyon anlamında casa particulare lafı da geçiyor. Onlarla kalıp onun ücretini vereceğimin hesabını yapıyor Damier. 2-Gecenin sonunda 5 parasız kendimi sokakta bulacağım. Giysileri ve böbreğimi kurtardığım için şanslı olduğumu düşüneceğim. (Veya düşünemeyecek miyim?) 3-Yok artık daha neler. Burası Küba, başka yerlerin, kültürlerin bakışıyla yargılama, insanlar sıcakkanlı işte. (Zaten dürüst olayım, aklıma böbrek filan gelmedi o akşam, gelmez zaten öyle şeyler). 4-O geceki harcamaları yapacak biriyim ben (örneğin, disko lafı filan ediliyor). 5-Resimleri çekecek. Bu çok da mantıklı değil. 2.si de değil. Damier hesapçı dursa da etraftaki birçok kişi hiç de öyle değil. Geriye 1, 3 ve 4 kalıyor. 1′den sıyırırım, o gece kalacağım bir evim var, zaten ‘birazdan gideceğim’ modundayım. 4′te de fazla harcamam, olur biter. [Bilmiyorum, bunlar değil de belki de ben sıcakkanlı, arkadaş canlısıyım.]

Ama önce şu cüzdanı alalım. Elsiy’e söylüyorum, hemen Damier atlıyor, ne gerek var, aradığın herşey burada diyor. Ya, olsun. İçerideki bir odaya gidiyoruz, çocukların oynadığı (çocuklardan biri 3 yaş civarında, gelinle damadın çocuğuymuş). Çantam dolapta veya kitli değil, dolabın ilerisinde. Alıyorum cüzdanı. Ondan biraz önce dansettiğimiz sarılı arkadaşları da geliyor, çantayı dolaba koyuyor, çamaşırların üzerine, merak etme diyor. O odaya girerken de ailesiyle tanışıyoruz. Damier’in annesi de geliyor odaya, anladığım kadarıyla, “ben dikkat edin dedim çantaya, ne olacağı belli olmaz” gibi şeyler diyor.

Yakındaki bir diskoya gideceğiz, ama önce jo int diyorlar. Sağolun, ben almam diyorum. Siz gidin. Yok, sen de gel. İyi, mecburen. Çıkıyoruz, Damier ve Elsiy’le. Karanlık sokaklarda birsürü kişi ile selamlaşıp birsürü kişiye takılıp (Elsiy’in takıldıkları hep kız) birkaç eve uğruyoruz. Birileri birilerine gönderiyor, tekinsiz diğerleri başkalarına. Kolay bulunuyor mu diyorum Elsiy’e. Her zamanki rahat, umursamaz tavırlarıyla evet diyor. Polis birşey yapıyor mu? Sorun olmuyor diyor.

Girdiğimiz bir evde Damier merdivende biriyle konuşurken ben de kapıya yakın duruyorum, daha önce Damier’in bir onluk verdiği Elsiy sokakta bir kızla konuşuyor. Damier dönüp benden para istiyor. Iyyyy, hiç hoş değil. Ne kadar diyorum. 10 diyor. Ben de 4 var diyorum. Hiç de gecenin parababası olmak istemiyorum. İyi ver diyor. Veriyorum 4. Elsiy’i çağırıyor, gerisini de ondan alıyor. Sonra da söyleniyor kendi kendine. Hiç umurumda değil. Ama sonra dönmüyoruz, yine evlere uğruyoruz, içecek ev arıyormuşuz. Uğradığımız 2. eve giriyoruz, iç kısma geçiyoruz. İnşaat alanı gibi izbe bir yer. Damier beceriksiz hareketlerle sarıyor malı. Yakıp içiyorlar, evdeki bir oğlanla, ama daha çok ikisi. Bana uzatıyorlar, hayır, neden diyor Damier, onun söylediği seçeneklerden birini seçtiğimi hatırlıyorum sadece. Neden evde içmiyorsunuz diyorum, annem öldürür diyor Damier.

Bitip çıkınca birşeyler içelim diyor Damier, bende para yok diyorum. Eve dönüyoruz o yüzden. Sarılı kız beni görünce seviniyor. Bir yere gitmesi gerekiyormuş. Beklemezsen öldürürüm diyor çevirilere göre. Hoşuma gidiyor ama düşününce pek de hoş anlamı yok benim için. Sonra biraz içki, biraz muhabbet, biraz dans, sarılı kız gelince onla da dans. Sonra oğlanlar diskoya gidecek, sarılı kız da bana dışarıda bir içki ısmarla diyor (kızlar için çok önemli sanırım bu). Ben önce eve gideyim diyorum, hem para alırım, hem üstümü değiştiririm (evet değiş diyor Elsiy:). Artık kaçayım diyorum, hoş olmayan noktalara doğru ilerliyoruz. Kız ben de geleyim diyor. Yok diyorum, yakın değil. Olsun diyor. Kaldığım yerin sahibi kadın hoşlanmaz diyorum, dışarıda beklerim diyor. Sandığım kadar kolay olmayacak mı acaba? İçeri gidip çantamı alırken Damier de biz de gelelim diyor, veya o senle gelsin. Bırakmayacaklar beni, belli bir şüphe var demek. Gerek yok diyorum, yakın değil ki. Ben gider gelirim. Israra ısrarla karşılık veriyorum, sonunda kurtulmayı başarıyorum, evin önünde.

İyi hissediyorum uzaklaşırken. Köşeyi dönüp yürürken peşimden hey diye biri sesleniyor. Başta üstüme alınmıyorum, çok müzik geliyor zaten evden. Tekrarında dönüyorum, Elsiy. Damier de ileride. Yaklaşıyor Elsiy. Dönecek misin diyor. Benim hiç umurumda değil de sadece boş yere beklemek istemiyorum diyor. Ona söyleyebilirim diye düşünüyorum. Sanmıyorum diyorum. Para işin içine girince iyi hissetmiyorum. Aynen, anlıyorum, ben de para işinden hoşlanmam diyor. Para lafları geçiyor, sonra sanırım o kız para bekliyor filan diyorum, senin dediklerin gibi. Benim umurumda değil de böyle şeyler, ben sadece beklememek için soruyorum diyor. Tamam, diyorum, kendine iyi bak. Kaçıyorum.

Bir köşeyi dönüyorum, bir köşeyi daha dönüyorum, tamam, artık kurtulmuş olmalıyım. Of, iyiydi ama kaçmış olmak da o kadar iyi. Adreslerini bir yere kaydedeyim ama, onun için dönüyorum birkaç dk. sonra. Sokakta, evin çevresinde daha önce dikkat etmediğim, mahallenin gençleri var. Daha yaklaşınca lafatmalar başlıyor. Numarayı görüp dönüyorum hemen.

Sonra hareketli sokaklara dal, saat 9 civarı, bir sokak kitapçısında kitaplara bakın, Çin lokantalarının olduğu sokağın sonunda kaldırıma oturup yakındaki müzisyenleri dinle, sonra da merkez parkta sakinleşmek, kendine gelmek için otur, daha doğrusu yat bir süre (rejimin polisleri oturulan yerlere ayak koyan Kübalılara hemen lafediyor da yatan turistlere hiçbir şey demiyor).

Uzun zamandır böyle bir macera yaşamadığım gibi, dökülecek kurtlar da birikmiş belli ki. İçilmemiş içkiler de birikmiş bolca. Ama hepsinden önemlisi, -hele şu an bulunduğum, bunca yıldır pek fazla kabul görmediğim, benim de kabul etmediğim ülkenin insanlarından sonra-, daha önce hiç görmediğim ve görmeyeceğim, ve dilini de pek konuşamadığım kişiler tarafından (birinde-ikisinde bir miktar para kaygısı olsa da) genelde sorgulanmadan kabul gördüm. Demek ki olabiliyor hala.

h1

konuk yazar

24 Mart, 2007

Konuk yazar aldım. Geçen gün Peri ile oturuyorduk. Peri, bildiğiniz Perihan, karışmasınlar diye Peri Hanım’a Peri Hanım diyorum zaten.

Peri, dedim, benim için Jel’i yazsana. Yazı bekler benden. Olmaz, senden istemiş, kişisel, dedi. Ama, sen Ajda’yı da yazmıştın. Jel de bu alemin süperstarı, bir nevi Ajda’sı. Süperstarlardan sen anlarsın, konuş onlarla, nasıl muhtacım buna, dedim. Olmaz ya, dedi, değiştiremedim fikrini.

Söyle, başka şey yazayım, dedi. İyi, dedim, “çok meşgulüm, hiç vaktim yok” cümlesini yaz dedim. Demin tam baskıya girerken göndermiş kızıyla. Şeyediyorum ilginize.

Bi de Zamanın Patronları çok meşguldürler. Onlar aşırı meşguldürler arkadaş! Onun için ‘En geç yarına kadar cevap veririm’ dedikleri durumda, bir hafta-on gün kayıp kayıp gidiverir. Önlerinden, berilerinden. Saygısızların.
E, çok meşgul, çok dalgın, çok MÜHİM, çok çok mühim, senin cevabınla mı uğraşacak? (O cevap azami beş dakikasını alacak ve sana tonla zaman da kazandıracak olsa.)
Meşgul İnsanlar’dan da ağır kıl kapıyorum. Kimsenin iddialadığı kadar meşgul olması gerektiğine inanmıyorum zira.
Mutsuz/bahtsız/früstre (tatminsiz) hayatları yorganlamanın bir yöntemi meşguliyet.
Bi sürü gereksiz işle meşgul edip kendilerini, bi sürü konuşmayı uzatıp, geyiğin dibine vurdurup, bi sürü kapının ipini çekme zaruretini sokarak hayatlarına-
İlla billa çok meşgul olduklarına dair bir illüzyonla korumaya filan alıyorlar kendilerini. Hayatlarının ne berbath olduğunu vs. sorgulayacak vakitleri, dolayısıyla bir şeyleri değiştirecek/yerinden oynatacak; kalmamış oluyor böylece.
Onlar da ‘içgüveysinden hallice’ yaşamlarını hiçbir yüzleşmeye girişmeden sürdürebiliyorlar.
Tebrik ederiz.
Meşgul Mühim İnsan Miti’ni de yıktık mı? Yıktık! Geriye ne kalıyor? Şu peçeteye yazılmış tavsiyeler: Zamanla oynayanlarla oynamayın- biiir. Bekletenleri asla beklemeyin- ikiii. Bi randevu iptal ediliyorsa, yenisini kabul etmeyin. Hele buluşma saatini zırt pırt değiştirenlere asla taviz vermeyin. Kaderde yokmuş! vs. deyin. Sırf onlar mı mistik/Doğulu/zamanı iplememekte mahir yani?
Meşgul etmeyin kendinizi saçma sapan şeylerle. En sağlıklı insan meşgul olmayan, vakti olan, ne zaman neyi yapmak istiyorsa tam da onu yapan/yapabilen insandır.
İyi geceler Seattle! Her nerde yaşanıyor ve yaşatılıyorsan.
Dr. Frasier Crane.

Sonraki yazı siparişini veriyorum Peri, nasılsa okursun burayı, yazım nasıl çıkmış diye bakmak için. “Bende anlatacak hiçbir şey yok”. Buyur.

Yaz, sonra da beraber let’s get out of this country diyelim.

h1

ekinoks, şey mevsimi

21 Mart, 2007

Dün gece 03:15′te evin önüne çıktım. Aylardır o saatlerde dışarıda donmaya alışmış biri için hava acaip derecede ılıktı. Sakindi. Güzeldi.

Ama amacım o hoşluğu içime çekmek değildi, 4 gündür kayıp olan çantamı bekliyordum o saatte. Sol sokak başında 70′lerin polisiye filmlerinden kalma eski ve spor bir Dodge belirdi. Çok yavaşca. Sonra orada durdu bir sure. El sallayan beni görünce döndü sağa, evin önünde durdu. İçinden inen adam da 70′lerin polisiyelerinden kalmaydı. Deri ceketli, kocaman gözlüklü, sevimli bir siyah -sanırım Afrikalı. Ne yazık ki bir sonraki sahnede bizim polisi korumaya çalışırken böğrüne bıçağı yiyecek uyuş.turucu kaçakçısı heriften. Kızamadım o yüzden 2 saat geç kaldığı için. Daha önemlisi çantanın içindeki birkaç gündür listelediğim ve kaybetmiş olma fikrinden ürktüğüm 50 kadar zımbırtıma kavuştum. Küçük bir çantaya ne kadar çok şey sığdırabiliyor insan.

8888888

Tabi sonunda ılır hava. Ekinoksa geldik artık. Hatta şu an tam 34 dk. sonra imiş ekinoks, yani güneşin ekvatorun tam üstüne denk gelmesi (bu yıl 21 mart-00:07, Greenwich).

9999999

Takvim değil ama içimde bir pıtırtı, kıpırtı, çırpıntı.. ne demek bu diyorum içerlerden gelen elçilere? bünyecek aşk mevsimindeyiz diyorlar.

OOOOOO

benim bloğumda bir süredir hergün aşk mevsimindeyiz. istatistik kısmı var wordpress’in, kaç defa ne aranarak gelinmiş. çok ayrıntılı değil ama yeter. gün içinde baktığımda farklı aramalar önde oluyor -benzer şeyler hep, fame tv series, günün filmleri -ve filimleri-, mardin, dark side of the moon, sevmediğim ‘end. müh. nedir’, vs..-, ama günün sonunda kazanan hep -ama hep- aşk oluyor. bu bir aydan fazla böyle gitti. geçenlerde azalmaya başlamıştı ‘aşk’ arayıp gelenler, herhalde gugılda sonraki sayfaya filan düşmüştü; ama son günlerde yine kazanıyor. burada zaten hep aşk kazanıyor.

h1

castro gibi fidel

18 Mart, 2007

ocak2-3649.jpgocak2-3647.jpg

Dönmeden Perşembe öğlen dışarı çıktığımda 30 dereceydi, tişörtle terliyordum. Birgün sonra yani dünse burada dışarı çıktığımda dolu yağıyordu, 0 (sıfır) dereceydi, yine kalın gömlek yine kalın kazak iki kaşkol eldiven bere şeklindeydim. Bunun ruhumda açacağı yara bir süre kapanmayacak sanırım.

Onun kadar feci olan da etraftaki insanlardaki değişim oldu. Daha birgün önce sürekli konuşan, dışavurumcu (müzik ve dans ilgileri de bundan sanırım) insanlar arasındayken, tanımadığım kişiler sokakta gelip konuşurken.. birgün sonra burası ve soğuk kapalı insanlar, tanısam da konuşmayanlar..

ocak2-2546.jpgocak2-2575.jpg

Bahsedecek çok şey var, ama burayı bir Küba bloğuna dönüştürmek istemem. Bir yandan gündelik hayat sıkıştırıyor. Züppece geliyor zaten bana, bir tatile gidip 10 kere anlatmak. 5 gün görüp de ‘şimdi Amsterdam böyle bir yer, Hollandalılar şöyle insanlar’ gibi şeyler diyenleri de fazla bilgiç buluyorum.

Ama diğer yandan, burası Küba. Gitmesi gelmesi kolay değil. Ben çok merak ediyordum örneğin, şusunu busunu. O yüzden arada bir birşeylerden bahsetmem gerek. Bir sayfa yapayım diyorum, sağda linki olur, haftada bir filan birşeyler eklerim, isteyen bakar. Tabi yalnız, bunlardan önce, mutlaka yazılması gereken bir akşam var.

₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪
– merhaba, ben bir kenar süsüyüm. celatin’i özledim.
₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪

Gelirken Toronto’da ilginç bir uygulama vardı. Başka bir ülkeden gelip ABD’ye gidiyorsanız (gerçi Kanada’yı kim transit kullanır ki -İzlanda, Grönland?- diyebilirsiniz ama Toronto ABD’ye çok yakın ve çok işlek) bir salonda bavulunuzu alıyor, pasaport ve gümrük kontrolünden geçiyor, sonra bavulunuzu başka bir yere bırakıyorsunuz. Yani ABD’ye giriş yapıyorsunuz. Toronto’da. Demek öyle kolaylarına gelmiş. Ve iki ülke arası uçuşları, en azından Toronto’dan olanları iç hat uçuşuna çevirmişler.

Yalnız, o bölümde benim çantam çıkmadı. Uçağa yarım saat kalana dek bekledim sabırsızlıkla. Sonunda gelmeden pasaport kontrolüne gittim mecburen. Hala da yok zaten meydanda. Ama o akşam bunun kadar canımı sıkan Wash.’daki havayolu görevlisinin ben “yarın gelir herhalde” deyince “sanmıyorum, Havana bu” demesiydi. Önyargı, gelişmemiş diye aşağılama. Tecrübeyle böyle birşey dediğini hiç sanmam. Wash.-Hav. uçan pek kimse yok çünkü (bknz. aşağıdaki yazıda Küba vizesi diye tutturan kadın). Oysa Havana’da hata yapmış olmaları zor, oradan birkaç uçuş vardı sadece. Oysa Toronto’da o valiz bekleme bölümünde birsürü kişi benim gibi uçağını kaçırmak üzereyken bekliyordu.

ocak2-3651.jpgocak2-2453.jpg

Toronto-ABD ilişkisinin benzerini dün gazetede gördüm. Artık Batum havaalanını iç hat olarak kullanabilecekmişiz. Ne güzel böyle esneklik, pratik zeka gösterebilmemiz. Bölgede yaşayanlar kadar Artvin’e gitmek isteyenlere de yarayacak bu. Artık çok uzaktaki bir havaalanına gitmek veya 24 saat otobüs yolculuğu çekmek yerine Batum’a uçabilecek isteyen.

22 yorum gelmiş habere. 20’si çok olumlu. Biri Batum’u alalım diyor. Buyursun, kendisini cephede en ön safta görmek isteriz. Böyleleri başlarına gelince anlarlar durumu. Askerlikten kaçan militarist ruhlular gibi (askerlikten kaçmak herkesin hakkıdır da bu, onların ne kadar boş salladığını gösteriyor). Biri de yabancı bir ülkeyi ne güçlendiriyoruz, Trabzon’umuz varken diyor [Trabzon-Artvin 4 saat, ayrıca Trabzon’dan günde kaç uçuş var acaba, kaç yurtdışı bağlantısı var?]. Ben de böyle insanlarla aynı sayıda oyum olmasından hicap duyuyorum.

h1

Simon Küba’ya gidiyor

16 Mart, 2007

Öğrenir öğrenmez rapor ediyorum şirkete. Acil emir geliyor hemen, hazırlan sen de gidiyorsun, diye. Birşey karıştırdığını biliyordum veletin, anlaşıldı şimdi, masum olsa niye gitsin Allahın Kübasına? Demek çabaları sonuca ulaşmış bu arada.

Ama birsürü aksilik yaşıyor Simon. Önce -Küba, Bush’un sıkılaştırdığı ambargoya karşılık dolara ek vergi uyguladığı için- önceden aldığı yuro’ları evde unuttuğunu farkediyor. Sonra check-in’de Küba vizeniz yok, sizi uçuramayız diyorlar. Gerekmiyor ki diyor Simon. Sizin bildiğiniz ülkelerden değil Küba, ne ülke ayırt ediyor, ne de turistlerden vize istiyor. Kadın inat ediyor, neredeyse döndürecek Simon’u. Sonunda zorla yolun ilk ayağına, Toronto’ya kadar gönderiyor.

Sonra çanta kontrolünde kolonya-diş macunu gibi şeylerini çöpe atmakta sakınca görmüyor bir güvenlikçi. Aynı sırada bense sekreterimizin -sevgili Moneypenny- ayarladığı bilet ve şirket kartıyla önümde açılan kapılardan geçip vip salonunda içkimi yudumluyorum.

Aynı ilişkimiz Habana’da da devam ediyor. Simon tatili boyunca kalacak ev arayıp değiştirmekle uğraşıyor, bense otelimdeki jakuzili odamda uzanıyorum. Onu takip etmesi işini de ülkedeki ucuz işgücüne ihale ediyorum. Ancak arada bu taraflara geldiğinde dürbünle, karşı evdeki güzel esmerin pencere camından yansıyan görüntüleri de kullanarak izliyorum kendisini.

O, yolda kendisine taksi amigo diye lafatan 600, puro diyen 500, kadın diyen 300, restoran-200, ev-100 kişiden (sayılar, raporumda geçen resmi sayılar) usanıp sonunda “ilgilenmiyorum” diyor, Türkçe; bana fazladan sorulansa sadece “one more mojito, senior?” oluyor.

Ama, kahpe felek, o velet bir düğüne gidip eğlendiğinde çok sonradan haberim oluyor. Meğer peşindeki eleman da takılmış düğüne, bana haber vereceğine. Eski meydanlarda sakince gitar tıngırdatan adamların da keyfini o sürüyor, zengin turist otellerin hep aynı şarkıları çalan piyanistlerini dinleyen ben değil.

Şimdi buraya döndükten sonra bunu okuyanlar kısacık bir merhaba desin diye rica ediyor, aşağıda sorgu odasında son gördüğümde. Tanıdık sesleri özledim diyor. Bir de bir parkta yanına oturan orta yaşlı adam hasta siempre (comandante)’yi gitarla çalıp söylediğinde iyi ki gitmeden koymuşum o şarkıyı dediğini de aktarmamı da istiyor. Bense politbüro’dan kimlerle görüştü, fidel’in kardeşi ile neler konuştu, onları öğrenmeye çalışıyorum hala.

h1

soy capitan soy capitan

9 Mart, 2007

- Halat çözülsün.
- Halatı çözün.
- Halat çözüldü.
- Halat çözüldü kaptan.

- Demir alınsın.
- Demiri alın.
- Demir alındı.
- Demir alındı kaptan.

- Sırada ne vardı kaptan?
- Demir almak zamanı gelmişse bu limandan…
- Bir gemi kalkar ha bu diyardan.
- Ha bu diyardan ya, ha bu diyardan. Ulan 2 yıldır öğretemedim sana bir şiiri.
Bak bakalım, tornistancıbaşıyı meyhanaden toplamışlar mı?

- Tornistancıbaşı yerinde kaptan.
- O zaman üzerine bir kova su dök, ters gidiyoruz.

- Makina dairesinden yön soruyorlar kaptan.
- Kapitalizmden mümkün olduğu kadar uzağa de.

- Koca George “ben böyle anlamam, bana koordinat versin versin” diyor kaptan.
- İyi, 82 derece 50 dakika batı de, ona. Anlasın artık bundan.

- Kaptan, tayfalar huzursuzlanıyor. Gittiğimiz yerde kola olmadığını duymuşlar.
- Orada kola yok mu? Bana niye kimse söylemedi bunu.
Şunu diskçibaşıya ver o zaman, bu sakinleştirir onları.
- Emin misin kaptan, bu hatırlatır gibi geliyor bana kolasızlığı?
- O zaman söyle bamba‘yı çalsın.
- La bamba mı?
- Hayır, le bamba. Fransızca bomba. Müfettiş Clouzot’nun deyişiyle bombe. Merak ediyorum, diğer kaptanlar da aynı şeyi çekiyor mu?
_________________

birkaç gün yok’um. öper koklarım.

h1

bu yazı nereye gidecek bilmiyorum

7 Mart, 2007

Son aylarda çok uykusuz yattığım geceler, sanki ateşliymişim de öyle uyumuşum gibi oluyor, sürekli rüyalar, bi’ heycan bi’ heycan, ikide bir uyanma,… uyanınca hatırlıyorum da çoğunu. Uzun da uyusam öyle olunca uykumu aldım mı hiç bilmiyorum.

Dün gece mesela, Serpil Çakmaklı ile röportaj yapmak için bir gazetedenim diye uydurdum bir arkadaşım sayesinde, ama anlaşılınca yapamadım, başkası yaptı, sonra gerçeği söyleyip bir sonra yayınlanan röportajı ancak 2 yıl sonra olur diye 2 yıl sonrasına sözleşmeye çalıştım…; ileride sarılan 2 adamdan birini Brezilya milli takımının 94 ve 98′deki bence efsanevi kaptanı ve şimdiki hocası Dunga’ya benzettim, öyle dedim arkadaşıma, sonra diğeri çıktı Dunga, ben de gidip büyük hayranınızım diyeyim diye düşündüm…; bir kızla beraber birkaç maceradan paçayı sıyırıp sonra yakındaki ve dev örümceklerle dolu bir adadaki büyük bir altın parçasını ele geçirmeye gittik, oysa bir önceki adada bir pırlanta parçasını önemsemeyip bırakmıştım…; yan komşumuz kadına evin önünde rastlayınca çitimiz yapıldı mı diye sordum (gerçekte yapmam gereken birşey)… Bir de otomatik silahlarla birilerini öldürmeye çalışan birileri ile ilgili karışık birşey vardı, ama o derinlerde kalmış, unuttum.

Kalkınca mailler, okunacak ödevler, az sonra da perdeleri yani onların yerine asılı şu zımbırtıları çekelim. Çünkü maç başlıyor. Liverpool-Barcelona. Gerilim üst düzey. Barcelona’nın gollü veya 2 farklı kazanması gerek elemek için. Ama Barcelona’nın teknik adamlarına 1 m² alan bile bırakmıyor Liv.lular, disiplinleri üst düzey. 2. yarı, biraz düşüyor Liv.’un defans bloku (10 kişilik bir blok bu), arada boşluklar buluyor Barçalılar. Gol geliyor. Ama fazla pozisyon bulamıyor Barça ve bu 2 maçın iyi olanı tur atlıyor. O anda tribünler, ama istisnasız herkes şu şarkıyı söylemeye başlıyor (şu şarkı deyince üstüne basmanızı bekliyorum).. Atmosfer inanılmaz. Çoğunda kırmızı-beyaz kaşkoller var, başlarının üzerinde tuttukları.

ocak2-2072.jpgocak2-2096.jpg

Bir süre sonra İspanya’dan gelen Barcelonalılar da etkilenip alkışlıyor. Kaybedeceksen Anfield Road’da kaybet diyorum. Rakibine saygı duyulacak yer. (bu aşk şarkısını söyleyen o aşık insanların yüzlerini görmek için şunu da seyretmeniz gerekiyor -hele hele klibin başlarında solda görülen beyaz ceketli gözlüklü tombul adamı, ve ortalarda birbirine sarılarak bir kaşkolü paylaşan iki arkadaşı-. bu da sözleri.)

ocak2-2127.jpgocak2-2158.jpg

Günün kremi erkenden yenince olmuyor. Akşam Dr. Z.’nin dersini nedense ben anlatıyorum. Nedense, çünkü o da orada. Uzun zamandır yapmak istediğim espriyi yapıyorum. Adamın derslerde yapmayı en sevdiği şeylerden biri “If you need help, we have Simon here, raise your hand” demek. Ben de “If you need help, we have Dr. Z. here” diyorum. Bence komik ama öküz ülkenin öküz öğrencileri pek gülmüyor (bir iki kişi, bir de Dr. Z. gülüyor). Zaten çok alaycı onun öğrencileri. En sevmediğim öğrenci tipi. Binadan çıkarken ilk sınıfımdan bir oğlana rastlıyorum. Gülerek nasılsın diyor. Benim öğrencilerim işte hiç onunkiler gibi olmuyor, genelde çok daha efendiler nedense. Üstelik aynı programda derslerimiz, hatta bu dönem aynı ders. (Ya ters tipler yabancı soyadını görünce o dersi almıyor, ya da bir şekilde ben içlerindeki iyiyi ortaya çıkarıyorum:).

Dönerken metroda bir meczup birşey istiyor, duyamıyorum tam, ortada yürüyerek ‘anyone’ diyor herkese. Bilet parası olmalı metrodan çıkmak için. Kimse ilgilenmiyor. Bir genç kadın rahatsız olup diğer tarafa gidiyor. Ben de vermiyorum birşey. Oysa diğerlerinden, özellikle de şu kadındansa ona daha yakın hissediyorum. Metro çıkışında 3 kişi uyuyor battaniyeler içinde, her zamanki noktada. Televizyonda eski bir Mayk Hammer filmi başlıyor.

Jean Baudrillard’a saygılarımla

h1

Beni arayın anacım

4 Mart, 2007

Telekom’un arama ücretleri, en çok da yurtdışını arama ücretleri, yahoo’nun bedava email hesaplarına verdiği kota kadar saçma bir gelişim izliyor.

Yahoo’nun saçmalığına da başka dikkat edeni görmemiştim. Önce 6 mb bahşediyorlardı, biliyorsunuzdur, hısımı hotmail’le beraber. Uzun yıllar böyle gitti. Sonra zamanla kimseye yetmemeye başlayınca 6 mb, daha fazlasını isteyenden para kazanma hevesine düştüler. Yeni hesaplara da 4mb vermeye başladılar.

Ben daha çok okul hesaplarını kullanırdım, ama birine mail atarsınız, over quota diye geri döner. Özellikle ilk geldiğim zamanlarda sevgilime yazarım, zaten geç cevap verir, birkaç gün de sadece mail gidebilsin diye birşeyler silmesini beklemekle geçer. Ki fazla birşey tuttuğu da yoktu kızın, bir benim maillerim, bir de 1-2 oğlanın daha yazdıkları.

- Konu farklı bir yere gidiyor sanırım.

- Farkettim.

Neyse, ne zaman ki 2004′te gugıl geliyor, 1 gb, lafı çıktı, birden dönüverdi yahu’cuk (ki gugıldan önce spymac 1 gb vermeye başladı, ama pek takan olmadı). Önce 100 mb’a çıkardılar kotayı alelacele (25 kat). Daha kimse farketmeden de birkaç gün içinde 250 mb’a (62.5 kat). 1 gb’a çıkacağız diye reklam etmeye başladılar. Nasıl yapabiliyorlar dedim bilecek birine, maliyeti çok ucuzladı dedi tutmanın. Madem verebiliyordunuz, ne diye bize çile çektirdiniz demedi kimse, kimse tepki vermedi bu ilkesiz, şerefsiz kuruluşa. Yapabilince de, 1 ay kadar sonra 1 gb yaptılar (4 mb’a göre 250 kat).

<>Aynı durum, telekom. Ben buraya geldiğimde abd’yi aramanın dakikası normal saatlerde 2.50, indirimli saatlerde 1.25 ytl’ydi. Kimse de kolay kolay aramazdı dışarıyı. Birkaç yıl sonra telekom yasası çıktı, rekabetin daha ucu göründü, ilk vurulacakları yer yurtdışı arama olduğundan büyük bir indirime gittiler, 25 kuruş oldu dakikası (öncesinin 10′da biri). Karşılaştırmak için, şehirlerarası arama 21 kuruştu. Veya örneğin, evden cebi aramak fahiş bir 72 kuruştu. Yani yurtdışını (Avrupa’nın çoğu ve abd, kanada) aramak, şehirlerarası arama gibiydi, cebi aramaktan da birkaç kat ucuzdu.Turk cell ve a vea’nın tarifeleri de, telekom’a bağlı olduklarından, benzer seyir izledi. Örneğin Turk cell’de yurtdışını aramak 30 kuruş dakikası, tarifenize göre herhangi bir cep telefonunu aramakla ya aynı ya da daha ucuz (hala da öyle).

Bunu söylediğimde inanan kimseyi görmedim. O an biraz inansalar bile böyle yerleşmiş işte, yurtdışını aramak pahalı diye, pek bir değişiklik olmadı. Beni yakın zamana dek buradan hiç aramamış olan abimin bahanesiydi örneğin ücretler. Sen ara, ordan ucuz derdi. Aç bak telekomun sayfasını, birşey değil maliyeti dediysem de farketmedi.

Evvelsi gün başlayan yeni tarife ile durum daha dramatik oldu. Artık şehiriçi ve şehirlerarası arama 8 kuruş, abd 10 kuruş. Aynen böyle.

Niye anlatıyorum böyle bunca meraklı? Çünkü beni TR’den ilk defa biri önceden habersiz aradığında burada 4. yılımdaydım.

_________________

Phil Collins aman sonra aksilik olmasın diyor – Don’t you lose my number. Daha doğrusu söylemiyor, oynuyor. Bu bahaneyle belirteyim ki şarkı linklerini bulduğum singingfish’i sahibi aol kapattı diye matremdeyim.