Nisan, 2007 için Arşiv

h1

insanımız bir varlık olsa da yanaklarından öpsem

28 Nisan, 2007

Çarşamba 20:00: Evvelsi günlerden kalan yemekler bulamaç halinde ısıtılsın.
20:10: Isıtıldı. Bir an önce yensin.
20:20: Yendi. Hadi çıkılsın.
20:30: Geç ama çıkıldı. DC’nin minik film festivaline, aceleylen.

20:50: Sinema. 20:45′teki film için bilet kuyruğu. Önümdeki yaşlıya çalan çift Türkçe konuşur. Kim der adam, Kim Ki-Duk der kadın. Birşey diyecekken beklerim. Sonra öndeki kız döner ve ‘merhaba, kulak misafiri oldum da’ der. Gülerler. Ben daha çok gülerim. ‘Ben de’ derim. Kadın güler, iki taraflı Türklerle kuşatıldık der. 50′lerinde birçift, kadın gri saçlı, kültürlü duran, tanıdık bir tip, adam kot ve beyaz gömlekli, beyaz saçlı ve sakallı, elleri ceplerinde, kısa boylu, sıkılgan, sevimli; kız cıvıl cıvıl, yanında bir oğlan.

Siz hangisine gidiyorsunuz der bana dönüp kadın. Tüm filmler o sinemada ve birkaç film birden oynuyor. Time derim. Ben de der kadın. Biz de demez.

Bilet alırken bir Time’a, bir de başka birşeye derler. Ayrı filmlere gidiyorsunuz demek, derim ben. E, şey olunca, der kadın. Tercihler ayrı olunca, diye tamamlarım.

Film, kadının söylediği gibi, Kim Ki-Duk’un filmi. Kim Ki-Duk 1, Kim Ki-Duk 2, Kim Ki-Duk 3. Filmdeki adam, unutamadığı kaybolan sevgilisini beklerken karşısına sayısız güzel kız çıkar, kendisiyle açıkça ilgilenen. Hep gittiği kafede, arkadaş toplantılarında, eskiden beğenilen bir kız, vs.. Böyle filmleri dava edeyim diye düşünürüm ben de. Yalan söylemesinler artık insana. En azından abd’deki yalnız türkler için filmin tanıtımına bir uyarı yazısı konsun. Şiddet içermesinden, açık veya küfürlü filan olmasından çok daha tehlikeli be bu.


Neyse. Çıkışta o Türk kızı görür müyüm diye bakınırım. Belki geldiği kişi bir arkadaşıdır. Salonun önünde beyaz sakallı sıkılgan sevimli amca bekliyor. Sonra kadınla ikisi geçerler önümden. Beğendiniz mi der kadın, eh derim, diğer filmleri daha güzeldi. Bence de deyip güler. Sonra artık gitmeden tuvalete gitmek için çantamı koyduğum koltuklarda görürüm kızı. Çok sevimli el sallar, ben selam verirken. Ama, galiba sevgililer. Öyle durdu sanki.

Çıkışta yoklar. Yolda da görmem. Eve giderken içime sinmez, diğer yöne dönerim.
Az sonra karşıdan gelirler, kolkola. Bu sefer biraz zoraki bir selamlaşma olur. Ben de diğer yöne gitmenin anlamı kalmadığından eve doğru dönerim, ama az önümdeler. Tekrar karşılaşmak garip olacak, o yüzden yavaş yürürüm. Ama onlar da gayet yavaşlar. Artı, arada bir durup gülüşüyorlar, sarılıyorlar filan. Çin işkencesi. Aslında Kore filmi olduğuna göre Kore işkencesi. Tam da bu ülkede amma az sarılan, elele tutuşan çift görüyorum diye düşünmüştüm 1-2 gün önce (ve gördüğüm de Türk çıktı).

Tam da bu düşünceden, bu cıvıl cıvıl, birçok zenginliği kanında ve yüzünde barındıran kızdan, hem sofistike hem sıcak duruşlu kadından, aile tanıdığımız olmasını isteyeceğim ‘muhtemelen’ eşinden, başlıktaki cümle geçer içimden. O kadar yılda kaç tane böyle hoş Amerikalı yaşlıca çift gördüm ki (0′la 1 arasında). Veya bana, farklı zamanlarda ‘niye bir Amerikalı kız bulmuyorsun orada kendine’ diyenlerin benim gözümden o sığ çoğunluk ile bu Türk kız arasındaki farkı görebilmelerini isterim, diye düşünerek eve yürürüm. Çiselerken ve genç çift bir yerlerde kaybolmuşken Oysa Ben der Fikret Kızılok. yaşanmamış sevdalardan.. ve yarım kalmış uykulardan.. ve yosun tutmuş bulutlardan..

h1

Parmak ıslatan* metro maceraları – bölüm: 46

24 Nisan, 2007

Metroda yan duran koltuklara oturdum. Hemen yanımda da ileriye dönük ikili koltuk ve koltukta bir kız uyuyor. İnce yüzlü, kırılgan ifadeli bir kız. Ben kızı seyrediyorum. Mutlak ki o beni seyretmiyor. Arada gözlerini açıyor ama genelde devam ediyor. Sonra, duraklarda durunca ve insanlar binince yer açmak için yana kayıyor, ben de yanına oturayım mı diye ayağa kalktığımda araya münasebetsiz bir kadın giriyor, ve ben de arkalara oturuyorum. Pöf! Neyse, sonra benim durağıma geliyoruz. Benim durağımı geçiyoruz. Sonrakinde de insem çok farketmiyor, hem belki o da iner. O inmiyor. Ben ayağa kalkıyorum, durağa yaklaşırken ve kapının önünde beklerken ona bakıyorum. O da bakıyor. Farketsem ve farkettiğimi farketse de çekmiyor bakışlarını. Doğru ya, zaten bakılmayacak gibi değilim. Tam gözümün altında, hiç alışılmamış bir yerde bir bant var. Cronenberg’in deforme kahramanları gibiyim.

ocak2-3146.jpg

İniyorum bakışarak karşılıklı. Ve tam bu anda, Daft Punk’ın, polisin, yemekte olduğu makarnadan yakasına damlayan domates sosundan o domatesin geçmişine gidilen videosundaki gibi o bantın neden yapıştığının hikayesine gidiyorum.

4 hafta önceydi. Kampüste yürürken biri seslendi. Havana’dan yeni gelmiştim ve sürekli etraftan seslenen (“tobaco, amigo”) bir tür gına durumundaydım. Normalde birşey demeden, selam vermeden geçip gitmem ama bu yüzden bön bön bakıp devam ettim. Zaten kimseyi de çağrıştırmadı. Sonra tekrar seslenince hatırladım, o da söyledi zaten. Geçen dönemki futbol dersinden bir oğlan. Bir futbol turnuvası varmış, sen iyi kalecisin, oynar mısın dedi. Niye olmasın dedim. Filan.

ocak2-3519.jpg

O hafta oynamadım, yorgundum. Maçlarımız hep akşam 9′da. Sonraki hafta çok iyi bir takımla oynadık ve hep önde gittiğimiz maçı son anda kaybettik. 7-6. Salon futbolu, inanılmaz hızlı oynanıyor. Gelen şutların sayısını anlatamam. Zaten maçın sonunda inanılmaz yorulmuştum. Artık zamanı geçiyor mudur, nedir..

Neyse, hala ümidimiz vardı. Bu hafta yenebileceğimiz bir takımla oynadık. Ama fazla kişi çağırmıştı takımı yöneten oğlan ve yönetmeyi başaramadı. 2-0′dan 2-2 oldu. Sonra bir pozisyonda rakip bir oğlan fazla açtı ayağından topu, sonra da bariz benim olan bir topa çok hırslı girdi. Çarpışma ve ben yerde buldum kendimi. Oturmuş, çenemi ve ağzımı yoklarken sanki salon kenarından sağlık ekibinin gelmesini bekliyordum. İlgi ve ihtimam lütfen. Oysa koşarak hakem geldi ve bana kırmızı kart gösterdi. Ne! İtiraz ettik. Hakemler toplandı. Yuh diyordu kenarda herkes. Ben kaymışım da o yüzdenmiş. Kaymadığım gibi bu niye kırmızı olsun ki. Sonra değiştirdiler, sarı oldu. Ve karşı tarafa penaltı verdiler. Ceza sahasında olmayan hareket nasıl penaltı oluyorsa. Ah, Tanrım, bu ülke ve futbol kültürü. Neyse, kabul ettik. Bir saniye bekleyin, yüzümü yıkayayım bari dedim. Yüzünü de göster kenardaki hakeme dedi hakem. O zaman anladım ki gözümün altında birşey var. Neyse, onla ilgilenmedim, yüzümü yıkadım. Başka bir oğlan kaleye geçmişti. Açıl açıl dedim, geçip penaltıyı kurtardım. Yani zaten alışkın olduğum futbol hatıraları böyle gerektirirdi. Ama sonuçta saçma hatalarla maçı kaybettik, elendik, ama olsun. Ben iyi oynadım. (Zaten daha fazla vaktim yoktu bir maça daha).

Maç sonu binanın önünde takımdakilerle laflıyorduk. Hava hala güneşli ve sıcaktı. (Bu cümle sanki bir yerden kazındı beynime). Diğer taraftan rakip takımdan biri ‘hey kale’ diye laf attı (kale derler mahalle aralarında, ‘keep’ de tam ona karşılık olmalı). İyi oynadın dedi. Teşekkür ettim. İyi kalecisin dedi. Sevindirik oldum. Oynamayan bilmez tabi, bu bir kızın size çok yakışıklısın demesi gibi birşey. Yaa, işte böyle oldu.

___________________

* parmak ıslatan, pageturner’ın (merak uyandıran?) çevirisi olmuş oldu. sayfa çevirmek için geleneksel olarak şöyle parmak ıslatıl..maz mı yoksa?

** takımdakilerin isimleri Ahmed, Nesim, İdris, Kadir, Yezid diye gidiyordu. Arap genelde. Kadir Azeri bir tek.

h1

Your mission, Jim, tabi eğer kabul edersen

22 Nisan, 2007

İtalya’daki evimizin kapısı çaldığında, eğer belli 2-3 kişiden biri değilse (ev sahibimiz, Said’in sevgilisi Paolo, veya Dirk’in arkadaşı Helga) değilse muhtemelen Yehova Şahitleriydi. Hep takım elbiseli tipler. Daha doğrusu bana hep onlar düşerdi de Dirk gelen yaşlı kadınları anlatırdı arada bir. Ben kendilerini İzmir’den tanıyordum neyse ki. İlgimi çekmişti ve araştırmıştım (internet öncesi araştırma nasıldı ki, herhalde ansiklopediden).

Aslında, kapıda onları bulunca ocakta yemek, altı değişecek bebek, sulanacak çiçek, öldürülecek böcek var deyip bir an önce kapıyı kapamak gerekirdi, ve bazen yapabilirdim bunu. Ama çoğu, dinlerdim ne diyeceklerini. Başka türlüsü ayıp gelirdi. Ama biraz da merak ederdim ne diyeceklerini. Dinleri, farklarını, felsefelerini merak ederim. Okulda geçirdiğimiz yüzlerce din dersi saatinde, asıl en öğrenmemiz gereken konuda afedersiniz bi’ …, neyse… bloody din dersleri, geçelim.

Bir tanesini net hatırlıyorum. İki adam vardı ve Türk olduğumu öğrenince Türkçe kitap verelim demişlerdi. Valla! Biri bir kitap çıkarmıştı, çeşitli dillerde kısımları vardı, kısa kısa. Sonraki gün de gelip Türkçe kitaplar getireceklerini söylemişlerdi. Ve getirdiler gerçekten. Sonra bir daha görmedim ama -neyse ki. Ya da geldiklerinde evde değildim.

Dirk de aynen benim gibiydi. Rahatsız ama kibar bir şekilde ilgilenmiyorum deyip kapıyı kapatmaya çalışıp karşı tarafın ısrarla konuşmasıyla 10 dk. muhabbet ettiklerini hatırlıyorum.

İtalyanlar bildiğiniz gibi Katolik ve Hristiyanlığın saf haline inandıklarını düşünüyorlar. Ama kimse, bu Yehovacılar, Anglo-Sakson Protestanlar, Hare Krişnacılar, şunlar bunlar bizi bozacak diye bir korkuya sahip değildi. Bize geldiklerine göre yan komşumuz inançlı yaşlı komşumuz kadına da geliyorlardı misyonerler ve onun da farklı bir tepki verdiğini sanmıyorum.

ocak2-3583.jpg
Ya bizdeki bu bizi bozacaklar, dinimizi değiştirecekler korkusu nereden geliyor? Sonradan İslam’ı seçmemizden mi? Tarih kitaplarında işgallerle milletlerin dinlerini değiştirmelerinin örnekleri olduğundan mı? Yoksa açıkça hoşgörüsüzlüğümüzden mi?

Daha gerçekten çok yakın zamanda “Bu misyonerler kim? Bizden ne istiyorlar? Kimler tarafından finanse ediliyorlar? Hangi ülkelerden destek görüyorlar?” gibi bağıran ifadelerle dolu haber programlarının yapımcıları şu an neler düşünüyor? “Biz tabi ki bunu desteklemiyoruz, hem yasaklansalardı bunlar olmazdı” mı diyorlar? Ya, yine benzer ifadelerle misyonerlerin engellenmesini isteyen (Ecevit’in de aralarında olduğu) politikacılar? Acaba hiç muhasebesini yapan var mı? Daha çok yakın zamanlarda “herkesin dinini yayma hakkı vardır” sözleri kullanılır oldu, o da AB uyum yasalarından öğrenilmiş, zoraki ve söyleyen ağızlarda eğreti duran bir ifade ile..

Emniyet, MGK’ya haklarında rapor hazırlıyor, Adalet Bakanlığından bir bürokrat “terör örgütünden daha tehlikeliler” diyor, hala düşmek bilmeyen İç. Bak.ı izlendiklerini açıklıyor.
Bunları haber yapan radikal bile “sadece 10 bin kişi Hristiyan oldu” diyor, korkacak birşey yok diye. 10 milyon olsa korkacak birşey mi var?

Gördüğümüz gibi, hiçbir olay (Danıştay baskını, Dink ve bu) birden, durduk yerde gelmiyor. Bağırıyor geleceğim diye. Bazen medya, bazen toplumun geniş bir kesimi çanak tutuyor, ortam oluşuyor, altyapı hazırlanıyor.

Sonuçta da benim sinirim bozuluyor. ding dang dong. Beynim zonkluyor. tik tak tak. Beynim.. Sadece bu şarkıyı söylemek istiyor içim, tekrar ve tekrar. Ve tam da o yüzden antidotunu çalıyorum. Nature Boy. Sakin.

Belgesel kanallarında üstüste Türkiye’den bahislere rastlıyorum; Kızılburun batığından, İstanbul’un yeraltı kalıntılarından, Balat’ta yakın zamanlarda şans eseri bulunan görkemli zindanlardan, metro kazıldıkça çıkan gemi kalıntılarından. Bunlar TR’de birkaç sn.lik haber olarak bile yeralmıyor, çünkü bizim bizimle ve hayali yeldeğirmenleriyle uğraşmak gibi başka çok önemli işlerimiz var.

h1

I don’t like Mondays

18 Nisan, 2007

İki gündür fırtına var. Zaman zaman saatte 80 km.ye varıyor rüzgarın hızı. Herşeyi sayısallaştıran bu ülkede tabi ki rüzgarın hızı ile ilgili de fikriniz oluyor. Kısacası, arabasal hızlarda rüzgar kötü.

Soğuk. Birazdan yine kaşkoller ve eldivenlerle döneceğim eve. Soğuk memlekette yaşarsan böyle olur tabi diye geçmesin kimsenin içinden. Sonuçta burasının havası İstanbul’a benzer ortalama. Ama orada kış bahar gibi geçerken biz abarık soğuk bir kış geçirdik. Şimdi de inatla ısınmıyor. Canım sıkılıyor!

Zaten hep değişkendir bu kıyının havası. Rüzgar, fırtına, ani soğumalar.. Atlantik’ten gelen tüm etkilere açığız. Vahşi bir iklim. Bense yaşadığım yerin havasının aşağı yukarı tahmin edilir olmasını isterim. Görmüş-geçirmiş olsun, kolay kolay etkilenmesin öyle akımlardan, şundan bundan.

Ama keşke sadece iklim vahşi olsa. Tahmin edebileceğiniz gibi, dün az güneyimizdeki bir üniversitede 30′dan fazla kişinin öldürülmesi olayına geliyorum. Artık çoktan biliyoruz ki bu olaylar bu ülkede, yöneticilerin açıklamalarında kullanmayı sevdiği ifade ile münferit değil. Şu listeye de baksanız şuna da (ki ikisi de eksik, birbirlerine eklemek gerek), bu kaçıncı okul cinayeti. Hayır, cinayet yanlış tanım, okul katliamı, çünkü çoğunda bir kişi silah çekilip öldürülmüyor; biri silahı çekip tanımadığı kişileri tarıyor.

Ama niye hep bu ülkede? Niye kafayı yiyip etrafa kurşun yağdıran tipler başka ülkelerde değil hep burada çıkıyor? Tam da Bowling for Columbine’da Michael Moore’un sorduğu soruyu soruyorum. Filmdeki korkunç sayıları hatırlatmak gerek: Niye ABD’de yılda 11,000′den fazla kişi ateşli silahlarla öldürülürken bu sayı Almanya’da 381, Fransa’da 255 Kanada’da 165, İngiltere’de 68? Fark nüfusla açıklanabilecek gibi değil. Avcılık derseniz Kanada çok daha avcı bir ülke. Göçmenlik derseniz Kanada da Avustralya da göçmen. Hızlı gelişme, zenginlikse Japonya da Almanya da öyle, ırksa İngiliz ırkı.

Michael Moore’un filmde vardığı sonuç, buranın bir korku toplumu olduğuydu. Bunu kolayca farkediyorsunuz. Televizyon “şu yiyecekten zehirleniyor muyuz! dındın-dın!”, “bıçaklı bir siyah şu bölgede dehşet saçtı!” tipi haberlerden geçilmiyor. Sürekli böyle bir korku bombardımanı altında insanlar.

Tüm bunların nedeni, kuruluşundan beri bu ülkenin kültüründe diyorum ben. Westernlere gidelim. Bundan sadece 2 yy. önce boş arazilere yerleştikten sonra ilk iş olarak arazinin etrafını çevirip yaklaşanı vururum levhası diken insanların kanına, başka insanlardan ancak kötülük gelebileceği fikri yerleşmiş. (Ki o gelenek hala sürüyor. Hala başkasının arazisine girmek ciddi suç.)

Bunun karşısında toplum fikri-hissi olmalı. İnsanlardan korkuyor olabilirsin ama insanların toplamından farklı olan bir varlığa inanırsın. O varlığın mevcudiyeti de seni bazı şeyleri değil yapmanı, düşünmeni bile engeller. Ama burada toplum yok ki.

Kısacası, niye burada sorusunun bence kabaca cevabı: Yapabiliyorlar (silaha erişmek kolay), ve bunu gerçekten akıllarından geçirebiliyorlar.

Dün akşamdan bir örnek. Metroya girerken yürüyen merdivenlerde günlük bir bilet duruyordu. Aldım, kullandım. Çıkışta birine vereyim de o da kullansın diye çıktığım asansöre binenlere sorayım dedim. Siyah bir kızla beyaz bir oğlan biniyordu, ayrı ayrı. Günlük biletim var, kullanmak ister misiniz dedim, aralarindan geçerken çekinerek uzatarak. İkisi de hayır dedi. (Sonra marketteki kasiyere metroya biniyor musunuz diye sorup verdim. Ama o da garipsedi, kullanırmış ama teşekkür bile etmedi.) Aynı olayı daha kötü biçimde daha önce de yaşamıştım. Haftalık bilet kullandığım zamanlarda yanımda bulamayınca bir tane daha almıştım. Sonra diğerini evde bulunca sonraki gün birini metroya girişte birine vereyim demiştim. 10 dk. boyunca isteyen çıkmamıştı. Aynı durum. Yabancı birinden ancak kötülük gelir.

Beyaz Saray sözcüsünün olaydan sonraki açıklaması da bu ülkeden nefret etme nedenlerim konusunda manidar: ‘Başkan insanların silah taşıma hakkı olduğuna inanıyor, ancak tüm yasalar takip edilmeli.” Başkanın Bush olması yorumun korkunçluğunu gölgelememeli, birçok zaman olduğu gibi. (Adamla alay etmek, alınan kararların ülke yönetiminin genel kararları olmasının önüne geçiyor birçok zaman). Başkan, akıllı veya Demokrat da olsaydı, aynı silah serbestisi olacaktı. Geçmişte olduğu gibi.

Son söz: Keşke bir Tarantino filmindeymiş gibi hepsi karşılıklı birbirlerini vursa..

____________________

* I don’t like Mondays, sindirfella’nin yakınlarda bahsettiği, ‘79′da bir pt. sabahı okulda katliam yapan öğrenci kızın sözleri -ki Bob Geldof’un şarkısı oradan geliyor.

h1

Haftanın en güzel Arabistanı

14 Nisan, 2007

Haftanın haberi. Ülke yönetiminin görevi nedir acaba? Halkı zehirlemek mi? Kimyasal terörden çekiniyoruz bir de. Kimyasal devletten korkmamız lazım asıl.

Haftanın bravo makalesi. Kültür Sanat sayfası üzerinden İstanbul’un geleceği. Kongre ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Otelciler Birliği’ne, adından ibaret Çevre Bakanlığı da Sanayi Bk.lığına bağlansın. En azından daha samimi ve içten olur.

Haftanın güzel kızı. Bizim maçı seyretmeye gelen bir Arap kız. Ama o yok, o yüzden size 3 hafta öncesinin güzel kızını verelim.

Haftanın kası. Vücudumdakilerin hepsinin yarısı. Ve onların da hepsi nerede, tek tek biliyorum şu an.

Haftanın rüyası. Hangi biri? Hepsi masalsı. Rüyalarım İstanbul’un orta yerinde sinema. Festival oynuyor her seansında.

Haftanın blogh yazısı: zizu Arjantin’den gelecek de, sotiz kış uykusundan uyanacak da, ooo-o. zaten ligeia uzun süredir yok, bayan ç. de yazmıyor artık..

Haftanın film eleştirisi. Fatih Özgüven yine yapacağını yapmış, Pan ile şu diğer filmin ne kadar birbirine benzediğini görmüş. Ben farketmemiştim, oysa ki iki filmdeki küçük kıza da hayatımda gördüğüm en güzel şey demiştim.

Haftanın golü. Biri Manchester’ın tek pas futbolundan gelen golü, biri de Kanoute’nin ‘çift’ vuruşu.

Haftanın ‘futbol’ beyanatı: Sarkozy’ye en iyi tepkiyi kim verebilirdi? Tabi ki adamım Thuram.

Haftanın tepkisi: Herşeyin belli bir yeri ve zamanı, saati olması, ama birçok zaman hayatın o belli yer ve zaman’da olmaya izin vermemememesi.

h1

Şarap mahzende yıllanır, Björk kalbimde yıllanıyor

12 Nisan, 2007

Şarap mahzende yıllanır, aşkım kalbimde yıllanıyor. İkisini bir anda içtim, inan içim yanıyor.

Bu şarkıyı yılbaşı civarı mutlak içki masası/efkar şarkısı olarak koyacaktım bir de. Ama kaldı. Herşey kalıyor zaten. Zaman geçiyor, kalanlar hep birikiyor. Yaşanmışlıklar iyi ama burada sadece yaşanmamışlıklar artıyor. O bir yerde yaşıyor, benim içim yosun tutuyor. İnsan dudak kadeh, kadeh dudak sanıyor. Benim gönlüm sende yıllanıyor.

Biricik Björk albüm çıkarıyor. Şurada ne güzel anlatıyor.

h1

Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar

10 Nisan, 2007

Yuvamı çiçekledim, aşağıları resimledim. Hepsi sen bir meleksin diye. Yollarını bekledim. Görüneeceksin diye. Senin için, kandiller. Tutuştu. Kendisinden. Resmine sürme çektim. Kandilleerinden isinden.

Yana yeni sayfalar ekledim. Hepsi senin için. Saksıda, incilendi yapraklar. Söylendi, gelmez diye. Uzaklar. Senin içiin.

h1

2010: First Lady Gül, First Gentleman Clinton’a Topkapı Sarayı’nı Gezdirir

7 Nisan, 2007

Böyle bir yazının amacı ileride ben demiştim demekse ben bir safha daha ileri gideyim, şimdiden ileride diyeceğim ben demiştim’i diyeyim. Ben demiştim.

Gelecek başkanlık seçimi tahmininden bahsetmiştim şurada. 3-4 yıldır gelecek başkanın Hillary olacağını söylüyorum her fırsatta. Ki o zaman Demokrat adaylar arasında ‘kendine güven’ kitapları yazan Senatör Obama ve Cumhuriyetçiler arasında da neredeyse Demokrat, orta yolun adamı John Mc Cain yoktu. Olsun, hala en kuvvetli aday Clinton. Bir noktada ‘artık bir kadının B. Saray’a çıkma vakti geldi’ye dayanacak iş. ‘Artık bir siyahın çıkma vakti geldi’ye de dayanabilir (Obama) ama kadınlar siyahlardan (nüfusun %13′ü) bayağı daha fazla. Ne yazık ki kadınlar Clinton’ı pek sevmiyor, ve fazla şehirli, fazla doğu kıyılı bulunuyor ama olsun. Balon olup olmadığı belli olmayan Obama ve geçen seçimi kaybeden Edwards’a göre daha inandırıcı.

Demokrat Parti adaylığını kazandıktan sonrası daha kolay bence. Artık bir Demokrat kazanacak seçimi. Çoğunluk ülkenin yurtdışındaki imajından utanıyor şu an. Mc Cain iki tarafın da güvendiği bir isim, ama Amerikalılar hep iyi görünen adamları seçer. Son birkaç seçimdeki başkanlara bakın, hepsi bir genel tipi izler, bir kısanın başkan olma şansı çok değildir. Hillary ise beyaz ırkın iyi görünen bir temsilcisi.

Gelelim TR’ye. ABD’de seçim 2008′de ve adaylar tartışılıyor. TR’de seçim? 3 hafta sonra mı dediniz? Bir yanlışlık olmalı. Biz niye adayları bilmiyoruz? Tamam, oylamayı biz yapmayacağız, ve seçtiğimiz icracı biri değil, sembolik Cumhurb. Ama onun bizim için önemi varsa bu kadarı da millete açıkça saygısızlık.

Neyse.

Merakta kalmayın ama siz, ben önceden söyleyeyim. Köşke Gül çıkacak. Erdoğan’ın tek derdi üzerinde uzlaşılacak ismi bulmak. Kendi çıkmayacak. O politik bir intihar olur. Kendisi üzerinde uzlaşılmıyor, bu belli. Ama Gül toplumun genel kesiminin daha yakın bulduğu bir isim. Tam bir devlet adamı. Erdoğan’la uyumlu. Eşi örtülü. Ama parti içinde örtüsüz ve oraya yakışır pek biri de yok. Hem bu da akp’nin tabanına mesajı olacak. Oraya örtümüzü gönderdik diye. Tek engel, kabinede Gül gibi birini ister Erdoğan.
Gerisi Radikal‘den: “Liderler zirvesi sürerken Hayrünisa Gül, ‘ilk eş‘ Bill Clinton’a Topkapı Sarayı’nı gezdirdi. ‘Bill’in Hayrünisa Hanım’a fazla yaklaşmadığı gözlenirken Bayan Gül de utangaç tavırlar sergiledi. Harem Dairesi’ni gezerken ikili arasında hiç konuşma olmadı.”

h1

Yavrum Be!

6 Nisan, 2007

Meğer dizi sona ermiş. Kimse de söylemiyor. Benden başka seyreden yok galiba. O zaman konuya gelirken hızlı bir özet geçelim:

Mafi, etrafında gördüğü haksızlıklara dayanamaz, kendince hakarayışına soyunur. Maaşları ödemeyen atölye sahibini soyar, maaşları dağıtır, dolandırıcı kooperatif sahiplerinin de başına aynı şey gelir, vs.. Bir süre sonra bu olaylar birleştirilir, medyanın da ilgisini çeker, Robin Hud ismi atılır ve olay olur, ve tabi polis de alarma geçer. Çinar, yapma der, Mafi inkar eder, tersler. (Arıza’yı haksızca tutukladığı için) Kendi arabası da çalınan Selahattin Başkomiser gurur meselesi yapar, Çinar vurulup gideceksin pisipisine, gel teslim ol, birkaç ayda çıkarsın der, Mafi artık reddedemeyince pişman değilim ki teslim olayım der, Çinar onu tutuklamaya karar verir, Mafi kaçar, Aksak’ın bulduğu bir takada saklanır. Ama sonra hep kaçarak yapamayacağını anlayıp Çinar’in da özlemiyle teslim olur. Savcı, avukat olumludur, soyulanlar şikayetlerini geri alır, 8 ay bekleniyordur, aile zor da olsa katlanacaktır, Çinar’la Mafi duruşmadan sonra evlenecektir, Aksak çoktan üzüntüden dağıtmıştır. Duruşma günü son anda kaymak hakim değişir, bir gestapo gelir, herkes senin gibi yapsa anarşi olur be der, 4 hırsızlıktan 3′er yıl, artı 4′te bir artırımla 15 yıl verir. 12 yıldan fazla yatacaktır. Tüm sevenlerine bir balyoz iner, Çinar’ın önerip durduğu yasalara bağlılık yolunu ve adalete inancı biraz fazla düzgün bulmamız boşuna değildir. Olsun, daha temyiz vardır. Ama temyizde de sonuç değişmez ve karar onanır, benim de mideme büyük bir yumru yerleşir.

Hala dağıtık duran Aksak “Mafi’yi Çinar’in askı içeri soktu, benim askım çikaracak” der, böyle gözlerini aça aça. Mafi cezaevi arabasıyla Çankırı’ya sevkedilirken maskeli biri arabanın lastiğine ateş eder, şoför polisi ve iki jandarmayı etkisiz hale getirir, Mafi’nin bulunduğu bölmenin kapısını açınca maskeyi çıkarır. Çinar! Yavrum be’yi ilk o zaman patlatırız. Sanki ‘50′lerde bir Anadolu sinemasında Errol Flynn’in kızı kötü korsanların elinden kurtardığı sahnedeyiz. Salon alkıştan inliyor. Neredeyse tezahürat yapacağız Çinar Çinar diye.

Komiser yardımcısı Bünyamin’in evinde saklanırlar. İşte sürekli rol yapmak zorunda kalan Bünyamin üstelik hoşlandığı Polis Leyla evine gelmek istediğinde özür dileyerek reddetmek zorunda kalır. Üstelik, “ama bu kadar yeter, bana bir tepki ver” diye eve gelen kıza da bir an önce gitsin diye “ben birşey hissetmiyorum” der. Senaryo icabı. 2. Yavrum be’yi de o hakeder. Ve bu gece yarım bıraktıııın dizeleri eşliğinde içilen her kadeh tüm Bünyaminlerin sağlığına içilir. Eğer hala bir yerlerde yaşıyorlarsa..

(demiştim ama di mi, Çinar’la Mafi sonunda Zapatistalara katılacak diye..)

h1

Gerçek Celatin’i Takdimimdir

3 Nisan, 2007

Yarın bu sütunlarda Celatin’in gerçek kimliği ifşa edilecektir. Şimdi uykum geldi de.
O zamana dek size Azize‘yi çalayım ben. Kimin söylediğini dinlerken anlarsınız.

(biri bana kolonya gönderse ne güzel olur. bitmek üzere ‘olonyam ve hiç de türkish lokum sitelerinden alışveriş edesim yok.)

₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪

Bu blog eleştirisine bir süre önce gördüğüm bir rüyayı anlatarak başlamam gerek. Ve şart!

Rüyada etrafta gugıl adamlar dolaşıyor ve onlardan kaçınmak gerekiyor. Gugıl’ın kutu reklamları beyaz ve boştur, bulundukları sitede ’sakil’ dururlar ya. Sayfanın arka plan rengiyle uyumsuzdurlar, veya arka plan beyaz bile olsa geç yüklenmeleri, yüklenirken gidip gelmeleri dikkat çeker. O sayfaya ait değil gibidirler. Bu kutu sayfanın bir parçası mı diye bakarsınız, hayır değildir.

Tam o günlerde seyrettiğim, II. dünya savaşı sırasında geçen bir Dr. Who bölümünde ağzında gaz maskesi olan ve “mommy, are you my mommy?” diyerek yaklaşan çok tehlikeli çocuklar vardı, yakalayınca kendilerine çeviriyorlardı. Ve bu korkunç birşey çünkü onlar insan değil, başka birşey. Onun gibi, üstleri gugıl’ın içi boş kutularından oluşan ve gidip gelen şeyler yazan insanlardan kaçmak gerekiyor, yoksa kendilerine çevirecekler.

Gugıl’ın o reklamları ile olan hislerimi en iyi bu rüya açıklayabilir. Aynı şey, popup reklamlar için de geçerli.

Şimdi gerçek Celatin’e geçebilirim. İfşa ediyorum:

Blogda güzel resimleri olan Bilkentli kız bir tapon,
Asıl sayfayı yapan gerçek ismi Seiko olan bu Japon:

gelatine.jpg
İnanmayan su siteye bakabilir. Ne diyor resim altinda: “Seiko – the amazing force behind Gelatine”.

Hatta bir şarkısını da dinleyebilirsiniz gerçek gelatine’in (ama çok da tavsiye etmem).

__________________

Celatin’e “eskisi kadar güzel yazamıyorsun” demiştim bir süre (o yüzden açıldı başıma zaten bu eleştiri işi). Bilmiyorum, bunun bir süre okuyunca yazarı çözümlemekle (numaralarını öğrenmekle) veya beklentini ilk zamankine göre yükseltmekle ilgisi var mı.. Bu kaçınılmaz olarak böyledir. İlk filminde herhangi biri olarak değerlendirilip çok beğenilen bir yönetmen bir süre sonra o filmlerin yönetmeni olarak değerlendirilir, çıta yükselmiştir.

Olabilir, ama sanırım objektif bir tarafı da vardı bunun. İnsan güzel şeyler yazınca bir süre sonra ne yazsa kendine has dokunuşuyla minik güzel bir inci yaratacağını sanıyor ama her zaman öyle olmuyor. Veya çok sık yazmak vasata doğru götürüyor yazarı (P. Mağden’in önceki bırakışının nedeni, sık yazmaktan geçici olarak tükenmek). Sonuçta şu yazıda olduğu gibi inciler çıkmıyor.

Çok da ince eleyip sıkı döküyor Jel. Okuduğunuz her kelime bir sonraki bakışınızda değişebilir, gördüğünüz fotoğraf kaybolabilir. Bazen de bu yüzden çok şey dolmuş oluyor bir posta. Ama o öyle biri. Mükemmeliyetçi.

Ben olsam şu an onu Harp er’s’a veya Marie Cla ire’e yardımcı editör yapardım. Birkaç yıl içinde de editörlüğe atlardı. Çok iyi yapar bence. Ve bir bloğu, yazanı eleştirmeden eleştirmek ne kadar zor. Hele hele bu, en son bir yorumuma cevap yazdığında listelerde Yeliz’in şarkılarının olduğu Celatin olunca.

[yanlış birşey dediysek sürç-i lisan kabilinden.]