Mayıs, 2007 için Arşiv

h1

A’Rıza ölmedi, yüreğimde yaşıyor

26 Mayıs, 2007

Geçen Perşembe akşamı evde film seyrediyordum. Fulya ablamla Hayri enişte, eniştemin kızının nişanına gitmişlerdi. Kapı çaldı. İsteksizce kalkıp açtım. aa-aaa, a-aaaa, aaa-a. O görüntüye ne kadar a desem yetmezdi.

Şöyle olmuş anladığım kadarıyla: Costello konserini bitirip kuliste üstünü değiştirip her zamanki içkisini meyva ile yuvarladıktan sonra arka kapıdan çıkıp limosuna binmiş. Şoföre de “kimseye yakalanmadan bir an önce otele gidelim” demiş. Şoförün önceki adam olmadığını farketmiş. Ama o birşey diyemeden şoför yanındakini dürtüp “Aksak, birşey desene ya şuna, anlamıyorum ne dediğini” demiş. Yan koltukta gömülü olan kısa adam da o anda görüntüye girmiş, azcık Laz İncilizcesi ile “kardeşim, hiç merak etme, sonunda seni oteline bırakacağız. Yalnız, o zamana kadar bizim bir arkadaşımız var, konsere gelemedi, canı da sıkkın. Sen bir iyilik, bir insanlık görevi yapacaksın” diye çat-pat anlatmış.

Costello, kendisi mi ikna olmuş, yoksa korkmuş mu, o konuda rivayet muhtelif. Bir görüşe göre Yakup Abiyle Aksak dönüşte Jilet’e uğrayalım diye konuşurlarken duyan Costello, kabul etmezse ayağındaki ve koleksiyonunun nadide parçalarından olan çizmeyi jiletle çizebileceklerini sanmış. Bilmiyorum, önemli değil. Kapıyı açtığımda önde sırıtan Aksak’ın arkasında duruyordu ya, gerisi hiç mühim değil.

Girdiler. Aksak oturdu bir köşeye. Costello’ya şöyle geç diye gösterdi, o da karşıma oturdu. Rahatsız bir hava vardı başta. “E, bak üzgünüm dedin, kendisini getirdik sana” dedi Aksak. Ben birşey diyemedim. Ağzım açık bakıyordum. Aslında bir yandan da keşke başka gün gelselerdi, film çok güzeldi diye düşünüyordum. Ama bunu söylesem en ufak olasılıkla bacaklarımı kırardı Aksak, o yüzden söylemedim. Bunlar aklımdan akarken dönüp “e, hadi” dedi Aksak, Costello’ya. O da “guitar” dedi Yakup abiye. Yakup abiyi o sırada farkettim. Zaten Elvis girdikten sonra kapıyı ittirdiğimi hatırlıyorum. İyi etmemişim. Yakup abi taşıdığı gitarı uzattı, demek o çarpma sesi ondan gelmiş. Neyse, birşey olmamıştır herhalde.

Elvis gitarı aldı ve bakalım ne çıkacak derken, she may be the face I can’t forget, diye başladı. Sanki geçen konserinde bu şarkının yokluğunu çektiğimi bilirmiş gibi. Gitardan biraz garip sesler çıkıyordu, Elvis de biraz zorlanmış gibi çalıyordu, ama umursamadım, sonuçta bana çalıyordu.

Şarkı bitti, hepimiz alkışladık. Yalnız, alkış çok çıktı. Baktım, Fulya ablam kapının eşiğinde duruyor, Hayri eniştem de. “sen içerden şişeyi bir getiriver” dedi Hayri eniştem eşine. Şişe geldi, sular eklendi, yavaş yavaş buzlar eridi -iki anlamda da. Aksak “tabi bizim sektörde sizin gibi sanatçılar dinlenmediğinden pek tanımıyorduk sizi” dedi, sonra Elvis sektörlerinin ne olduğunu sorunca bizim için çok da karanlık olmayan meşgalelerini anlattı. Elvis bir kahkaha patlattı. Ben de gençliğimde az araba soymadım, dedi. Teyplerini çalar, onların parasıyla da gitar, amfi filan alırlarmış. Bu yakınlık sohbetin samimiyetini artırdı. Arada tercümeler biraz yavaşlatsa da keyifler gıcır, rakılar ılıktı.

variou-059-2.jpgvariou-060-2.jpg

“Çok kral adammış be bu” dedi Yakup abi. “e, karısı da çok Krall” dedim. Çevirince çok güldü Elvis.
Sonra geç oldu, artık ben gideyim dedi. Son bir şarkı için gitarını aldı, o söyledikçe biz de eşlik ettik, what’s so funny about peace, love and understanding diye. Seslere alt kattan Ümit’le A’Rıza da gelmişti, karısı çocukları uyutuyormuş. Bitince heyt be diye bağırdı A’Rıza. İçmişti de galiba biraz. Zaten hepimiz öyleydik. Dostluğun şarkısını, çok farklı yerlerden gelip çok farklı yerlere giden kişiler olarak adını koymadan söylemiştik.

Giderken herkesi tek tek öptü Elvis. Fulya ablamı öperken Hayri eniştem biraz yan baktı ama olur o kadar. Geldiğinde Bay Costello’ydu, giderken Elvis abi olmuştu. Yakup abi onu oteline bıraktı. Biz de aramızda birkaç dakika daha konuştuk, sonra alt kattakiler ve Aksak kalktı, biz de yataklarımıza çekildik. Gülümseyerek uyumuşum.

h1

Simon ve birkaç okuru Pazar günü foruma giderken agorada karşılaşırlar

23 Mayıs, 2007

Simon – Acil bir sapan bulmam lazım.

1. okur – Yine başladık.

2. okur – Neye başladık?

1. okur – Bilmiyor musun canım? Şuna ve şuna. Nasıl hatırlamazsın?

2. okur – Valla ben buraya ilk defa geliyorum. Koltuk hangi ülkeden gelmiştir diye arıyordum. Bana bir özet geçsen..

1. okur – Özetle nasıl anlatılabilir ki? Bir zamanlar olay olmuştu bu yazı. Hatta o yazıdan bir hafta sonra Aydın Adnan Menderes İlköğretim Okulu’nun müdürü öldürülünce wordpress bir hafta kapatılmıştı.

2. okur – yaaa…

1. okur – Hatta müdürün akrabaları hala azmettirici olarak skör’ü suçluyorlar bundan dolayı. Birkaç ay önce arabasının lastiğine sakız yapıştırmışlar. Ama onun hala bundan haberi yok, kazayı kendisi yaptı sanıyor. Öğrenmese daha mı iyi acaba?

P. okur – Bence görmez zaten. Şu sıralar sanırsam skör karakteri altında varoluşsal sorunlar yaşıyor.

2. okur – Benim ilgim dağıldı bile. Ben gidiyorum.

Simon – Heey, ben diyorum.. Benimle ilgilenseniz diyorum.. Burada her gece uykusuzum ben be..

3. okur – İyi de biz buradan napabiliriz ki? Aramızda okyanus var.

Simon – Bir sapan.. bir sapan için krallığımın yarısını veririm.

1. okur – Bence kendi sorunların için masum bir kuşu suçlama.

Simon – O masum dediğin kuşun yaşama sebebi 3 yıldır her Mayıs’ta beni uyandırmak.

1. okur – 3 yıldır mı? Yok artık.

Çevreden geçen 1. okur – Mac Loren neyi bulmuştur?

Simon – Abartmıyorum. Bu, 3. yıl. Her yıl Mayıs ayında geliyor.

3. okur – Kuş kuşa benzer, Çinli Çinliye.

1. okur – O kuş, her yıl aynı noktayı nasıl bulacak? Başka bir kuştur. Aynı sesleri çıkarıyordur.

Simon – Her yıl binlerce kilometre öteye göç edip bir de geri uçan kuş bu evi mi bulamayacak. Hem başka hiçbir kuş onun gibi ötemez. 9-8′lik aksak ritmle diyorum.

Çevreden geçen 2. okur – MEKSİKA’YA HANGİ HAVAYOLU GİDİYOR?

1. okur – Uyuma sen de dinle, oh ne güzel. Cennet gibi.

Simon – Markette, kasanın önünde çeşit çeşit peluş kuşlar var. Sıkınca farklı farklı ötüyorlar. Her seferinde birkaçını sıkıştırıp öttürüyorum. Garip garip bakıyor müşteriler, kasiyerler büyümemiş bu gibi. Orada öyle ama evde, gecenin bir yarısı, hele bir yaştan sonra çekilmiyor.

3. okur – Pardon yaş kaç? boy kaç?

Simon – Birgün 5 çayına gelirsiniz, mis gibi çay demlerim size, yaşımı da boyumu da görürsünüz. Bir de çaydanlığa yetişebilsem..

İleri köşede soldaki okur – Bu espriyi daha önce yapmıştı.

İleri köşede sağdaki okur – Evet, tükendi bariz.

Simon – Bilmem farkında mısınız, sizi duyabiliyorum.

İleri köşede soldaki okur – Farkındayız, nolmuş?

1. okur – Simon, bak görüyorsun, seni bırakmayan tek okurun benim. Seni severim bilirsin, bir de şu kuş takıntısından vazgeçsen..

Simon – Bir gece burada kalsan saat 04:45′te fikrini değiştireceğine eminim.

1. okur – Peki, al o zaman, burada istediğini bulabilirsin.

Simon – Ah, canım, benim için mi aradın.. Hem de bir kuşsever olmana rağmen..

1. okur – e, birini sevince sevmediğin yönleriyle birlikte seveceksin.

Çevreden geçen 3. okur – Afedersiniz, burada kemanın yanında gül resmi var mı?

Çevreden geçen 2. okur – MEKSİKA’YA HANGİ HAVAYOLU GİDİYOR?

Yunan Korosu – Meksika’ya Sophia Loren gidiyor. Loreal’i Stradivarius bulmuştur. Gülün anavatanı Copa Cabana plajı.

h1

son gelişmeler nedeniyle yayınımıza ara..

17 Mayıs, 2007

Aşağıya IV.yi de yazacaktım. Ama onun acelesi yok, bunların var:

- Birgün, bugünlerde okulu, işi, onu bunu, koşturmayı bırakıp alıp başımızı Cannes’a gitmediğimiz için kendimize çok kızacağız.

- Costello, grubu The Imposters’la bir klüpte çalacakmış yarın akşam. Karşılığı? 75 kaaat. (ben diyim 75, siz anlayın 100 -para çevirme biriminin notu-). Visa Signature sunar, diyor bir de. Bizim neyimize yarıyorsa bu.. Birazdan yazılacak son madde yüzünden -yani acil ihtiyaçtan dolayı- birşeylerden, mesela kokainden filan kısıp gitsem mi diye düşündüm. Ama başka hiçbir şey olmasa, zamanında bedava seyrettiğim akustik konserinin anısına hıyanet olmaz mı bu? Hem de ne biçim olur. Oteline filan girerken görüp Costello, sen bir impostor’sın diye bağırmak istiyorum kendisine. Sen git, ben punk ruhu olan gerçek Costello’yu istiyorum!

- Cmt. demokrasi sınıfı dersbaşı yapıyormuş. SU hareketi ve genç siviller iyi bir program yapmış. Darphane’de (benim bildiğim Darphane Topkapı Sarayı’nın içinde, burada niye Gülhane Parkı içinde diyor? biri bana anlatsın). Vakti olsa da Halid Kardeş bizim için de gidip bir baksa, nasıl geçtiğini anlatsa.. Sonra kimdir bu çocuklar, in midirler cin midirler, bilsek..

- Zaten ertelenen programı gelecek dönem sonunda, yani Aralık’ta bitirip bitirdiğim gün de buradan sıvışmak planım vardı. Ama maalesef olamayacakmış. Ondan sonraki dönem de buradaymışım. O yüzden canım cidden sıkkın, sayın okur.
Ben talihin peşindeyim, talih benden kaçar gider. aaa-aa, aaa-aa..

h1

Arada geçen günlerde

15 Mayıs, 2007

III

Programın gereklerinden biri olarak ilgisiz bir sınıfa teknik bir konuda kısa bir seminer verirken araya bir ülke reklamı sıkıştırmayı da ihmal etmedim. “diyelim, İstanbul’a 3. bir köprü yapılacak, Boğaz’a, Avrupa ile Asya arasında”. İşte bu sırada dinleyiciler arasında ben olsam Uzun İhsan Efendi gibi sanal ve hatta astral bir yolculuğa çıkmıştım bunu duyar duymaz. Türk olmasam da konu İstanbul olsa, veya Türk olsam da konu Panama Kanalı, Süveyş Kanalı, Cebelitarık, veya Magellan Burnu gibi, gel beni ye diye maceraya çağıran bir yer olsaydı. Ama dinleyicilerim ben değildi işte.

 

II

Kendi dersimde son hafta, hani şu, kutusunun içinden gizemli bir şekilde kaybolduğu için geçen dönem gösteremediğim filmi gösterdim. Yeni bir tane almıştım, kaybetmedim, evde unutmadım, teknik aletler çalışıyordu ve aksiliksiz gösterdim. Işıkları kapattım, sinema gibi oldu sınıf. Çocuklar (lafa bakmayın, kocaman tipler) da beğendi, arada güldüklerini, tepki verdiklerini filan görmek güzeldi.

Film göstermeyi acaip seviyorum. Benimle yakın bir ilişkide olmanın dayanılmaz (her iki anlamda da dayanılmaz) bir tarafı bu, sürekli birşeyler seyrettirmeden yapamıyorum. Mesela, Liz, unutma, haftaya Çarşamba ŞL finali var. [yazar burada sevgili kraliçeye sesleniyor. yaverleri sürekli hakkında çıkan yazıları taradıkları için benim yazımdan haberi olmuş, gitmeden gelip tanıştı benle. bizde kaldı hatta o gece. yatağımı verdim ona, ben alt katta yattım.]

 

I

Dr. Z.’nin dersine son defa girdim. Seneye olmayacak o, akademik izinli. Şurada anlattığım, toplam 10 dönem, haftada bazen 1 veya bazen 2 akşam 4′er saat süren esaretin sonu geldi. Ve karar verdim ki bir daha kendimi bu durumlara düşürmeyeceğim. Nasihat filan sevimsiz kelimeler ama bu tecrübeden siz de faydalanın isterim, kimseye sizi kendinizi küçük düşürecek, haketmediğiniz derecede salak işlerle uğraştıracak durumlara sokmasına izin vermeyin.

Şu örnek bile yeter: Sondan bir hafta önce Dr. Z.’nin ders saatinde iki farklı dersin öğrenci değerlendirme formlarını yönetmek için biri gerekiyordu. Zaten Dr. Z. de major quiz diye birşey yapacaktı. Ne işim var deyip bu işleri yapacağımı yazdım ona ve sekretere. Cevap sertti. Beni önceden ayırtması gerektiğini bilmiyormuş. Çünkü benim önceki ödevleri dağıtmak için sınıfta olmam gerekiyormuş. Öğrenciler quizlerini verip imza atarken (nedense?) ödevleri geri vermekle uğraşamazmış. Aynı mail sekretere de gittiğinden tabi diğer işler iptal oldu, sadece ödevleri geri vermek için 4 saat derse girdim.

Ama en azından kavga çıktı da eğlenceli geçti. Sınıf bilgisayar labı aynı zamanda ve her uzun masada 4′er bilgisayar var. Bir oğlansa önde yer olmasına rağmen 5. kişi olarak arkaya oturmuştu. Görülmemiş şey. Başta birşeyler dağıtırken sordu Dr. Z. Hafif serseri tipli, takım elbiseli oğlan takılıyoruz gibi birşey dedi galiba. Üzerinde durmadı Dr. Z. Sonra ders anlatmaya başlamışken birden geç yerine, dikkatimi dağıtıyorsun, burası anaokulu değil, master dersi diye bağırmaya başladı. Oğlan süklüm püklüm geçerken zaten ders yapmıyoruz ki dedi. Ne yaptığımızı sanıyorsun dedi Dr. Z. Gereksiz, konuyla ilgisi olmayan birşeyler anlatıyorsunuz dedi. 30 yıl önce yaptıkları bir projeyi anlatıyordu Dr. Z., konuyla ilgili ama uzaktan. Açıkladı Dr. Z. ilgisini. Tartışmanın şiddetini de düşürdü bu arada. Oğlan bırakmadı ama. Haklıydı -ama yeri değildi. 3 haftadır bunları anlatıyorsunuz. Sonra küresel ısınma yok diye tartışıyorsunuz, dersle alakası yok, hem o kadar bilimadamı tersini söylüyor. Isınma yok demedim, emin olamayız dedim, dedi Dr. Z. O bir tahmin (forecasting) konusu, bu da bizim konumuzla ilgili filan dedi. O kadar zorlarsan herşey ilgili olur. Oğlan eminim sınıfta birçok kişi benim gibi düşünüyor, bu kadar para veriyoruz bu derslere dedi. O an keşke sınıf ayaklansa, hatta sıraların üstüne çıksaydı. Ama tabi böyle birşey görülmemiştir. Böyle anlarda kimse ses çıkarmaz. Sadece önden bir kız oğlana itiraz edecekti, söze giremedi. Dr. Z. öyleyse üzülürüm, dedi, anlattıklarının konuyla ilgisinden yumuşak bir geçiş yapıp derse devam etti.

Bir de yanlış anlaşılmasın, benim çalıştığım kişi, danışmanım filan değil Dr. Z. Sadece ilk geldiğimde işini yapmak için görevlendirildiğim zat. Kendi hocalarıma durumu anlattığımda hala istiyor mu derse girmeni, peki, o sırada başka işler yapabiliyor musun, diye yaklaşıyorlardı. Evet, yapabildim, lab olduğundan, mail, şu bu. Ama bu fazla pragmatik bir açı. Bu tür durumlara ilkesel olarak karşı çıkmalı. Yoksa benim gibi bir sınıfın köşesinde, öğrencilerin niye orada olduğunu anlamadığı sığıntı biri durumuna düşüyorsunuz.

h1

Oh, I really miss the queen

12 Mayıs, 2007

Kraliçe şehrimizi onurlandırmış. Radyoda ‘markette kendisine rastlayabilirsiniz, bu akşam elçilikte başkana yemek verecek’ diyordu. Ben de gittim tabi marketime. Herkese sordum, tuvalete bile baktım. Markete gidecekse benim marketimden iyisini mi bulacak diyordum. Dedim dedim, sonra ne yazık ki Dean & deLuca’yı hatırladım. Tabi ya, herşeyin 4 kat pahalı olduğu oraya giderdi. Kahpe kader! Şansa bakın, kadın buraya 10 senede bir geliyor, ben de buradayım ama rastlayamıyorum. Londra’da olsam kesin hergün rastlardım. Harrod’s’ta et reyonunda, Kensington Gardens’ın halka kapalı bölümünde ördeklere yem atarken.. Rastlaşmadığımız günlerde de bir şoför gönderirdi bana, 5 çayı için. Biraz daha çay, my love? Teşekkür ederim Liz darling, ama senin kurabiyelere hayır diyemem. Sen mi yaptın? Evet, bizim George’a bizzat ben anlattım ne kadar üzüm koyacağını.

İyi arkadaş olabileceğimizi düşünüyorum.

(sonuçta o, bir önceki gün beyaz saray’daki konuşmasında “kraliçe, bize 200. yıl kutlamalarımızda destek oldunuz, 1776′da, pardon, 1976′da” diyen Bush’a, bahsettiğim yemekteki konuşmasında “sözlerime 1776′da buradaydım diye mi başlamam gerekiyor diye merak ediyorum” şeklinde zarifçe cevap veren biri.)
queen-wedding.jpg

Ona rastlayamadım ama metroda treni beklerken arkamdan bir adam ‘afedersiniz, panoda Shady Grove 4 dk. ve 17 dk. diyor. Hangisi, yoksa 2 ayrı tren mi? dedi. 2 ayrı tren, biri 4 dk., diğeri 17 dk. sonra dedim. Bana birşey sorulmasını severim. Herşeyi bilirim ben, o takım elbiseli adama sormayın, bana sorun. Ama bu aksan.. Sorsam mı? 2 adım arkada, kasketli, beyaz saçlı yaşlı adam. Afedersiniz (Sir), İrlandalı mısınız? Yess, Sir. Ama gurur dolu bir vurgu. Burada sir deyince hep garipsiyorlar. Gişede çalışırken sir diye seslendiğim müşterilerden bazıları sir, yes, sir derlerdi askeri vurguyla, çünkü sir onlara ancak askeri emirleri çağrıştırıyor. Sir dediğim Amerikalı hocalarım da garipserdi. Bu konuşmanın akşamında düşündüm de sir tamamiyle İngiliz bir ifade. abd’de karşılığı da kendisi de yok.

Neyse, ülkenizi çok seviyorum dedim. Teşekkür etti. Hiç gittiniz mi dedi. Hayır, istiyorum çok dedim. Çok değişti, dedi, şu an İrlanda’da en büyük nüfus Polonyalılar ve Litvanyalılar. AB’den sonra. Evet. Üretimde onlar çalışıyor hep. İrlandalılar öyle işler için fazla eğitimli artık. Hepsi ellerinde pda ve telefonla dolaşıyor. Birçok fabrika da başka ülkelere taşınıyor. Özellikle küçük kasabalar için çok şey farkettiriyor bu. Ama eminim Dublin hala heyecanlı bir yerdir, şehirde 40,000 müzik grubu varmış. Öyledir, zamanında tabi dans salonları vardı. Aynı gelenek, onlara dönüşmüştür zamanla. Öyle.

Tren geliyordu. Konu aradım. K. İrlanda’da da ilginç gelişmeler oluyormuş, Sinn Fein’le muhafazakarların masaya oturması. Evet, onlar anlaştığına göre Filistin-İsrail de anlaşır. Benim geçmemi istedi önden. Bindim. İkili boş koltuk yoktu. Adamın da önde oturacağı bir yer görünce biraz arkaya oturdum. Öne oturdu. Yol boyunca inerken iyi yolculuklar mı dileyeyim (Perşembe gidecekti İrlanda’ya) yoksa burada iyi gezmeler mi diye düşündüm. Ama o benden bir durak önce ayağa kalktı. Ben koridordan uzanıp bakarken o da bana doğru döndü ve kimsenin birbiriyle konuşmadığı yabancılar treninde sağ elini kaldırıp avuç içi bana doğru işaret ve orta parmağını V şeklinde açtı. Ben selam verdim elimle. Çıktı. Ben pencereden bakıyordum. Geriye doğru yani bizim tarafa doğru yürüyordu, yine döndü ve etrafımdakilerin bakışları arasında yine çok göstererek bir barış işareti daha. Gerçekten çok duygulandım.

Kraliçe bana dönüp peace yapsa bu kadar duygulanırdım anca.

========

Sonunda konuşan amcayı duymanız için an englishman in new york.

bu da sözlerini hep yukarıdaki şarkıyla karıştırdığım (boşuna değil, aynı şeyi anlatıyorlar) başlıktaki london.

h1

bi’ film sorcaktım

8 Mayıs, 2007

Bilmece için değil. İki gecedir tam uyumak üzereyken aklıma takılıyor.

Şimdi, 20.yy. başlarında, İngiltere’de alt sınıftan gelen akıllı bir genç var. Bu genç oğlan, bir banka veya finans kuruluşu gibi bir yerde çalışmak istiyor. Bunu yapabilecek kapasitesi de var. Ama sosyal sınıfı yetersiz. Küçük bir şans edinmeye çalışıyor kendini göstermek için. Başarıyor. En alt dereceden işe başlıyor. Şu, beyaz gömleğin kolu mürekkeplenmesin diye üzerine birşey geçirilen, tüm masaların geniş bir salonda aynı yöne doğru baktığı işlerden, bir muhasebe işi.

Çalıştığı bankanın veya finans kuruluşunun sahibinin kızıyla da arkadaş bir yandan. Bir yılbaşı şirket partisinde ikisi çatı katında terasa çıkıp konuşuyorlar mesela. Oğlan hedeflerini anlatıyor (her zaman işe yarar), kız yavaş yavaş ona aşık oluyor.

Şirkette (bankada) çeşitli yolsuzluklar oluyor. Oğlan hem bunları ortaya çıkarıyor hem de küçük numaralarla hızla yükseliyor. Bu sırada kızı babası evlendirmek istiyor. Oğlan da kızdan hoşlanıyor ama tüm hırsını işine verdiğinden kızın uyarılarına rağmen durumun farkında olmuyor ve kız evleniyor.

Bir yumruk atmak için bu oğlanı arıyorum. Bilmem benim gibi böyle film dedektifliğinden hoşlanan biri var mı burada.. Bir keresinde çocukluğumdan hafızamda yer etmiş süper bi film noir’ı ve o zamanki sevgilimin annesinin etkileyici bir sahnesini anlattığı bir westernin isimlerini bulmuştum, bilkent kütüphanesinde arayıp. Çok zevklidir.

Bi de, yaklaşık 5-8 yıl önce TR’de tv’de seyretmiştim ben bu filmi. Ve nedense Soderbergh’in Kafka filmi gibi bir havası varmış gibi geliyor şimdi.

h1

pencere önü çiçeği

6 Mayıs, 2007

img_1233.jpg

img_1214.jpg

h1

1 Mayıs: – Hare Krişna! – Sana da!

2 Mayıs, 2007

Şüphesiz ki (kendinden menkul bir ifade) Tayyip demokratik eğilimler taşımıyor. Aynen tüm sağcı liderler gibi. akp de demokratik bir parti değil. Aynen benzerlerini çokça gördüğümüz gibi.

Şüphesiz ki (kendi kendini sağlayan ifade) Tayyip -ve Gül- cumhurbaşkanlığı sürecinde sadece kendilerini ve partilerini düşündüler. Aynen Özal -ve bence Demirel de- gibi. Ama Özal’ın cumhurbaşkanlığına tepki çok cılız kalmıştı. Alışamadım diye telgraf çektiği için sürülen bir öğretmen (teğmen?) vardı bir tek. (Zaten Tayyip’in de güvendiği buydu zaten, kendi özel konumunu düşünmeden. İstediğimi yaparım, zaten yapabilen istediğini yapmış.)

Oysa şüphesiz ki (kendi kanıtını kendisi yapan ifade) Tayyip ve Gül onların görmediği tepkiyi görüyor. Bu durumda şüphesiz ki bu tepkilerin önemli bir bölümü, son kaleleri olarak gördükleri bir mevkiyi ‘diğerlerine’ kaybetmek istemeyen seçkincilerin, dinlerinin elden gitmesinden korkan kemalizm dinine inananların, ve akp seçmeninden, en çok da başörtüsünden uyuz olanların.

En çok kullanılan gerekçelerden biri Tayyip’in veya genel olarak akp’nin niyetleri. akp’nin bu ülkeyi İran yapmak istediğine, Tayyip’in de Ayetullah olmak istediğine cidden inanan var mı? Onların niyeti açıkça, küçük dini kazanımlarla, örneğin imam hatipleri normal lise statüsüne büründürerek veya türbanlılara üniversiteleri ve memuriyet yolunu açarak aynı düzeni sürdürmek. Dini eğitimin ‘normal’ eğitimin yerini almasının iyi olduğunu iddia etmek mümkün değil. Başörtüsü konusu da zamanla başörtülülerin işe alınmada örtüsüzlere tercih edilmesine, ve genç kızların örtünmesinin özendirilmesine gider mi? Gidebilir. Ama ben Nuray Mert gibi “kendilerini merkez sağda tanımlıyorlarsa öyle kabul etmeliyiz” diyorum.

Şüphesiz ki (hem söyleyip hem onaylayan ifade) halk gidişattan endişelenip tepkisini verebilir. Şüphesiz sivil tepkiler iyidir. Ama bu tepkinin ne kadar sivil olduğuna emin değilim ben. akp’ye karşı yeralanların ne kadarı ordunun muhtırasına sevindi acaba? “Bunlarla 200 yıl geri gideceğime ordu ile 20 yıl geri giderim” demiş Ferhan Şensoy. Bu ne aymazlıktır? Ülkenin eğitimsizliğinin, gelir dağılımı çarpıklığının, bunların sonucunda da patlamış radikal milliyetçiliğin, solun dağılmış halinin ve hatta akp’nin şu anki gücünün önemli sebebi 80 darbesi ve yarattığı sağ iktidarlar değil midir?

Ve gerçekten bu sivil tepki, 80 sonrası tüm sağcı iktidarlar (dsp dahil) oy uğruna imam hatip açarken, dincileri palazlandırırken neredeydi?

__________________

‘Futbolun ne kadarsa o kadar gelişmişsindir’ miydi söz? Aynı günlerde karışan politik ortamımızla aynı dönemde karışan ligimiz, ordunun muhtıra vermesinden bir gün önce federasyona muhtıra veren Fener’imizle bu sözün canlı kanıtıyız biz.

__________________

Financial Times’a manşettik bugün. Gelişmelerin TEK sevindiğim sonucu tekrar oy verebilecek olmam. Hep dışarda oluyordum seçimlerde. Ama eşitliğe, özgürlüğe ve kardeşliğe duyarlı insanlar için herhalde hiç bu kadar zor olmamıştı durum. Hiç bu kadar alternatifsiz kalmamıştık. chp’nin haline bakın. Şu (herhalde bildiğiniz) haberdeki gibi akp ile evin huysuz iki erkek çocuğu gibiler. ‘Bugün bakkala ben gitmiycem’ diye tutturuyor biri, ‘önce ben dedim’ diyor diğeri. Asıl kararı verecek olanın kendileri değil anneleri olduğunun, bu kadar yaramazlıktan hoşlanıp hoşlanmayacağının (kör göze parmak parantez açıklaması: halkın niyetlerinin) farkında bile değiller.

________________

Misyonerleri yazarken dinlerini açıkça yaymaya çalışan Hare Krişna’cılardan bahsetmek geçmişti aklımdan; sahi nerede onlar, uzun zamandır görülmüyorlar diyecektim. Bugün okula giderken karşıma çıktılar. Bir broşürle küçük bir kurabiye verdiler. İyi olmasa da kurabiye, açtım, iyi oldu. Gerilen politik ortamımıza öncelikle Hare Krişna Hare Rama Hare Hare gerekli diyorum buradan.

Sinirim bozuk. Önce bana gerek. Hare Krishna.

________________

- Burada ne oluyor yavrum?

- 1 Mayıs’ı kutluyorlar teyzecim. Bahar Bayramı.

- Kutlasınlar yavrucum, kutlasınlar. İyidir. Ama ah, nerde o eski 1 Mayıslar? Meydanlara kocaman yataklar kurulurdu, yer bulamayan çiftler için. Sevgilimizi alıp gider sevişirdik. Kimse dönüp bakmazdı bile.