Geçen Perşembe akşamı evde film seyrediyordum. Fulya ablamla Hayri enişte, eniştemin kızının nişanına gitmişlerdi. Kapı çaldı. İsteksizce kalkıp açtım. aa-aaa, a-aaaa, aaa-a. O görüntüye ne kadar a desem yetmezdi.
Şöyle olmuş anladığım kadarıyla: Costello konserini bitirip kuliste üstünü değiştirip her zamanki içkisini meyva ile yuvarladıktan sonra arka kapıdan çıkıp limosuna binmiş. Şoföre de “kimseye yakalanmadan bir an önce otele gidelim” demiş. Şoförün önceki adam olmadığını farketmiş. Ama o birşey diyemeden şoför yanındakini dürtüp “Aksak, birşey desene ya şuna, anlamıyorum ne dediğini” demiş. Yan koltukta gömülü olan kısa adam da o anda görüntüye girmiş, azcık Laz İncilizcesi ile “kardeşim, hiç merak etme, sonunda seni oteline bırakacağız. Yalnız, o zamana kadar bizim bir arkadaşımız var, konsere gelemedi, canı da sıkkın. Sen bir iyilik, bir insanlık görevi yapacaksın” diye çat-pat anlatmış.
Costello, kendisi mi ikna olmuş, yoksa korkmuş mu, o konuda rivayet muhtelif. Bir görüşe göre Yakup Abiyle Aksak dönüşte Jilet’e uğrayalım diye konuşurlarken duyan Costello, kabul etmezse ayağındaki ve koleksiyonunun nadide parçalarından olan çizmeyi jiletle çizebileceklerini sanmış. Bilmiyorum, önemli değil. Kapıyı açtığımda önde sırıtan Aksak’ın arkasında duruyordu ya, gerisi hiç mühim değil.
Girdiler. Aksak oturdu bir köşeye. Costello’ya şöyle geç diye gösterdi, o da karşıma oturdu. Rahatsız bir hava vardı başta. “E, bak üzgünüm dedin, kendisini getirdik sana” dedi Aksak. Ben birşey diyemedim. Ağzım açık bakıyordum. Aslında bir yandan da keşke başka gün gelselerdi, film çok güzeldi diye düşünüyordum. Ama bunu söylesem en ufak olasılıkla bacaklarımı kırardı Aksak, o yüzden söylemedim. Bunlar aklımdan akarken dönüp “e, hadi” dedi Aksak, Costello’ya. O da “guitar” dedi Yakup abiye. Yakup abiyi o sırada farkettim. Zaten Elvis girdikten sonra kapıyı ittirdiğimi hatırlıyorum. İyi etmemişim. Yakup abi taşıdığı gitarı uzattı, demek o çarpma sesi ondan gelmiş. Neyse, birşey olmamıştır herhalde.
Elvis gitarı aldı ve bakalım ne çıkacak derken, she may be the face I can’t forget, diye başladı. Sanki geçen konserinde bu şarkının yokluğunu çektiğimi bilirmiş gibi. Gitardan biraz garip sesler çıkıyordu, Elvis de biraz zorlanmış gibi çalıyordu, ama umursamadım, sonuçta bana çalıyordu.
Şarkı bitti, hepimiz alkışladık. Yalnız, alkış çok çıktı. Baktım, Fulya ablam kapının eşiğinde duruyor, Hayri eniştem de. “sen içerden şişeyi bir getiriver” dedi Hayri eniştem eşine. Şişe geldi, sular eklendi, yavaş yavaş buzlar eridi -iki anlamda da. Aksak “tabi bizim sektörde sizin gibi sanatçılar dinlenmediğinden pek tanımıyorduk sizi” dedi, sonra Elvis sektörlerinin ne olduğunu sorunca bizim için çok da karanlık olmayan meşgalelerini anlattı. Elvis bir kahkaha patlattı. Ben de gençliğimde az araba soymadım, dedi. Teyplerini çalar, onların parasıyla da gitar, amfi filan alırlarmış. Bu yakınlık sohbetin samimiyetini artırdı. Arada tercümeler biraz yavaşlatsa da keyifler gıcır, rakılar ılıktı.
![]()
![]()
“Çok kral adammış be bu” dedi Yakup abi. “e, karısı da çok Krall” dedim. Çevirince çok güldü Elvis.
Sonra geç oldu, artık ben gideyim dedi. Son bir şarkı için gitarını aldı, o söyledikçe biz de eşlik ettik, what’s so funny about peace, love and understanding diye. Seslere alt kattan Ümit’le A’Rıza da gelmişti, karısı çocukları uyutuyormuş. Bitince heyt be diye bağırdı A’Rıza. İçmişti de galiba biraz. Zaten hepimiz öyleydik. Dostluğun şarkısını, çok farklı yerlerden gelip çok farklı yerlere giden kişiler olarak adını koymadan söylemiştik.
Giderken herkesi tek tek öptü Elvis. Fulya ablamı öperken Hayri eniştem biraz yan baktı ama olur o kadar. Geldiğinde Bay Costello’ydu, giderken Elvis abi olmuştu. Yakup abi onu oteline bıraktı. Biz de aramızda birkaç dakika daha konuştuk, sonra alt kattakiler ve Aksak kalktı, biz de yataklarımıza çekildik. Gülümseyerek uyumuşum.





