Haziran, 2007 için Arşiv

h1

9.emir: komşunu sev, ama ona oy verme

26 Haziran, 2007

Alt katımızda büyük bir partinin 1. sıradan vekil adayı oturuyor. Zaten ‘87′den beri milletvekili, bir dönem hariç. Ayrıca, partinin ağır toplarından, grup başkanvekili. Seçime girdiği yeri ve sırasını düşününce bu seçimde ülke çapında seçilmesi en kesin 2-3 kişiden biri diyeyim de en azından partisini anlayın.

Severim, iyi adamdır. Eski çevrecilerden. Bir sevgi zinciri eylemi vardı bundan belki 15 yıl önce, bir termik santral yapımına karşı. O organize etmişti. Ama son zamanlarda, özellikle cumburb. seçiminde öne çıktıkça gidince bir rastlasam da napıyorsunuz ya siz, çocuk gibisiniz, demek istemiştim.

Beni tanımıyor ama. Annemi tanıyor da bizim yollarımız bir türlü çakışmadı. Geçen gün tam gelmişlerdi örneğin Ankara’dan arabayla yaz için, ben eve girerken. Birsürü bavul, çanta, yardım ister misiniz diyecektim ki kapıcıyla karısı (of’layarak) geldirler, gerek kalmadı. Birgün ‘my name is luca, i live on the 2nd floor, yes, i live upstairs from you’ olacak ama bakali, ne zaman.

Annem aktardı, geçen seçimde usulca ‘desteğinizi bekliyoruz’ demiş komşulara ki çok kırılgan geldi bana bu hareket. Aslında her yerde propaganda yapan ama burada çekinen, ama bir yandan da ‘belli mi olur, az oy bile etkili olabilir’ şeklinde mesafeli yardım ihtiyacı.

Geleli beri eve girerken adamı evinde atletle görmek, veya aşağıdan hararetli konuşmalarını duymak mümkün oluyor. Ki asıl, eskiden siyasetin daha ateşli olduğu günlerde kulağımı dayar, birşey duymaya çalışırdım.

Bir de geceleri tam yatak odalarının üstünde oturuyorum. Sıcaktan yere serilip bilgisayarda birşey yaparken yerdeki mouse’ın tıklamalarının ince halıdan aşağıya iletildiği ve sürekli tıklama sesinin rahatsız ettiğini hissediyorum. Pek de mantıklı birşey olmasa da ne zaman ben mouse’lu birşeyler yapsam aşağıdan sanki rahatsız olduklarına dair tıkırtılar geliyor. Tabi sesi çok açık olmasa da tv de olabilir rahatsız eden ama bana diğeri gibi geliyor. Farkedince altına minder benzeri şeyler koyuyorum o yüzden.

Dün gece unuttum velakin ve birara durumun alengirli yönünü farkettim. Bilg.da yaptığım, buradaki bağımsız -özellikle de yeşil- adayları aramaktı, bunu yaparken de bölgenin en güçlü -ve eski yeşil- milletvekili adayını rahatsız ediyordum. Güldüm.

Ama şanslıymışım: yeşiller’in iki bağımsız adayı var (açık mavi rengi görünce bi zahmet üzerine tıkla sayın okuyucu), onlar da İzmir 2′den ve Bursa’dan aday.

h1

aferin urfalı türkmucit

22 Haziran, 2007

Böyle programlara bayılıyorum. İki yaz önce de kameramla kampüste/tatilde vardı. Ortak yanları: türki hayatlara dikiz, yaratıcılık, insan tanıma…

Gerçi bu programda beklenebileceği ölçüde yaratıcılık yoktu. Çok genel bir durum: insanımız araştırma yapmıyor, yapamıyor. Bazıları yıllarını vererek bir ürün, bir proje geliştiriyor. Ama o ürün yapılmış mı önceden, birkaç dakika sürecek doğru dürüst bir araştırma bile yapmıyor. (Tabi bu gugıl’da ‘güneşi balçıkla sıvama makinası daha önce bulunmuş mu?’ şeklinde olmamalı). Sunulan fikirlerin %80-90′ı önceden yapılmış şeylerdi.

Bir de genel tabiatımız, dünyadaki bilgi birikimini küçümsemek. Bu da ne yazık ki cahillikten gelir. Öğrendikçe ilk öğrendiğin şey, öğrenilecek ne çok şey olduğu oluyor çünkü. İki Karadenizli adam “dünya güneşin etrafında değil, karşısında dönüyor” dediklerinde ve bunu matematiksel olarak ispatladıklarını, bu konuda nasa’da bile yeterince kanıt olmadığını söylediklerinde üzücü oluyor.

Ama yine de çok yararlı olabilecek fikirler vardı. Uzun farları karşıdan ışık geldiğinde otomatik olarak kısaya çeviren sensör, ve balık çiftliklerinin altına gerilecek branda ve bu brandada toplanacak artıkları bir tüple arada uğrayacak bir atık gemisine aktaracak sistem. İkisi de şu dakika uygulanabilir, biri hayat kurtarır, biri güzelim sahilleri. Böyle durumlarda bu uygulamalara zorlayacak despot bir sistem istiyorum ülkede.

img_1758.jpgimg_1762.jpgimg_1771.jpg

En etkileyici fikirse ki iki haftadır herkese anlattığım merdiven projesi. Proje değil aslında, yapmış adam. Ayağını geçiriyorsun birşeye, yukarı çekiyorsun, tak tak oturuyor yerine. İstediğin kadar çıkıyorsun, elini kullanmadan. Sallıyorsun, devrilmiyor. Bildiğimiz merdiven kavramını değiştirecek bir merdiven. Urfalı mucidi, ürünü çok beğenildikten sonra “evime çok mutlu döneceğime emin olabilirsiniz” derken gözlerim yaşarıyordu. Başı yana eğik, yakında hayatlarımıza gireceğinden habersiz. Buyrun, şuradan seyredin (gerçi pek kimse seyretmiyor böyle şeyleri, ama olsun).

Jüride sol başta bizim bölümden bir hoca var. Betül Mardin oturuyor bazen orada, onu kastetmiyorum tabi ki. Bizim bölümün yarı kaçık, yarı dahi hocasıdır bu adam. Ama çok soğuk, çok ilgisiz. Onla ilgili bir hikayem de var, ama başka zamana…

Final bu gece 9′da ntv’de.

ekle: önceden görmediğim veya dikkatimi çekmemiş birkaç hoş proje daha vardı, bazıları çok yararlı, bazıları hayatı çok pratikleştiren: fidan aşı makinası, anahtarı içeride unutmayı engelleyen akıllı kilit, debriyajı gereksiz kılan verkaç şanzıman, ve baca gazı temizleme filtresi, gibi. Tüm fikirler.

h1

sıradan bir gün

21 Haziran, 2007

Neden saçları beyazladığı sorulan adamın “Görüyorum ki hergün meyhanedesin. yaşamaya küstürüp içtiren mi var?” diye bir soranı olduğuna göre benden şanslı. Nakaratım olan “Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime, bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?” sözünü de beyaz saçlı adamın masasına oturan aynı anlayışlı müdavim arkadaş söylüyor, ve ne iyi bir metod izliyor, kendi derdini anlatıp beyaz saçlının sorunlarını unutmasını sağlıyor.

Somut, sanal, canlı kanlı kimseye yakın hissetmiyorum bu günlerde.

h1

SUNRISE SUNSET

20 Haziran, 2007

Giysi pazarı muhabbetleri, yeni mutsuzluğum, eski güzel anılar, zaman biter mi, tehlikeli sokaklar, garip tv programları, hepsine kafamda dokundum yazar gibi. Ama bunu dinleyince şu an başka birşeyi yazamayacağım belli oldu.

Tevye türlü çekişmeler sonunda büyük kızını evlendiriyor. O ve karısı tören sırasında kendi kendilerine..

- Ne zaman büyüdü bu bu kadar? Daha dün ellerimde değil miydi?
- Ne gibi öğütler verebilirim ona? Hayatlarını nasıl kolaylaştırabilirim?
- Artık birbirlerinden öğrenmeliler, gün be gün.
- Sunrise sunset…

Çok acı, çok ince, çok usulca…

h1

Hazırlan, ortaçağa gidiyoruz

14 Haziran, 2007

Görmediğiniz, ama illa ki göreceğiniz bbc dizisi Dr. Who‘da çok sıradan bir cümle olabilirdi bu. Adını bilmediğimiz zaman yolcusu Doktor, güzel Rose’u yanında sürüklemek için söyleyebilirdi. Oysa söyleyen benim. Ve fantezi değil, gerçek. Evin şiddetli bir elden geçme, toplanma dönemi var ve birşeyleri kurcalamak sık sık geçmişe götürüyor. Aynen (birkaç’ın sınırını zorlayan) birkaç yıl önce bir cumartesi günü ortaçağa gittiğim gibi.

img_1880.jpg

Pisa’da şirkette bir süre esas işim yöredeki gelecek aktiviteleri takip edip listelemekti. İş arkadaşım Demetrio için. Sanırım, o kızları bir yere davet ederken fikirsiz kalmasın diye. Tanıdık bir durum. Birgün ‘Lecore’de bir ortaçağ pazarı varmış haftasonu’ dediğimi hatırlıyorum hevesle. Lecore neresi demişlerdi bana. Floransa yakınında bir köy sanırım.

Onlara birşey ifade etmedi ama ben Cumartesi atladım gittim. Önce tren, Floransa’dan otobüs. Başka da şehirdışı otobüse bindiğim pek yoktur. İndim köyün girişinde. Erken gitmişim nasılsa, henüz aktiviteler başlamamıştı, hazırlıklar sürüyordu. Benim gibi dışarıdan gelen 1-2 kişi vardı anca. Ortaçağ giysili bir yaşlıca kadın sırt çantamdan çıkarıp içtiğim plastik suyu görüp “bunu buraya sokamazsın” diye yanıma gelmişti. Bir adam da “bırak, turist o” diye araya girmişti, ben de çantama koydum, ama ortamın havası belli olmuştu. Etrafta biraz turladım. Son hazırlıklar tamamlandı, gelenler arttı. Girişe dönüp paramı değiştirdim. Liretleri verip kesesiyle özel lecore parası alıyorsun (bin liret = 1 lecorino, bin liret yarım dolardan az fazlaydı).

Nerede neyin olduğunu gösteren planı aldım (şimdi o da bir yerden çıksa işim çok kolay olurdu). Planı takip edip çeşitli sergilerin olduğu evler (pöf, çok sıcak içerleri), yiyecek mekanları (şölensel masaların kurulduğu evler bana uzak -paha’sal bakımdan-, ben biraz daha bakınıp sonunda ancak bir sandviç alayım), ortada birkaç fıçıyla şarap satanlar (küçük bir kupa alalım, şuraya oturup yiyelim). Sonra da şu ilerdeki otlağa gidelim, okçuluk denettiriyorlar. Bir süre bekledim, öncelik tanınan genç kızlardan bana geldi nihayet sıra. Ama çok zor iş. Birkaç denemeden sonra düzgün bir atış yapabildim.

Ama hepsinden önemlisi, bir balkonda uzun, geniş etekli güzel ve gösterişli elbiseler giymiş 4 kız vardı. Gayet güzeller. Şöyle bir durum:

mercato4.jpg
Balkondan sarkıp gelen geçene çağrıda bulunuyorlar. Şunun için: 1 lecorin veriyorsun, sarkıttıkları sepete koyarak. Sana bir bilmece soruyorlar. Bilirsen soran kız tarafından öpülme şansına erişiyorsun. Bilemezsen güle güle.

Attım lecorini. Sordu kız: ‘ağzı var dili yok, 4 ayağı var eli yok. nedir bu?’ (atıyorum soruyu, şimdi nerden hatırlayayım kaç yıl önceki şeyi; bn. Ç bile zor hatırlardı bu kadarını). Çaresizliğimi belli ederek düşündüm bir süre. Hiçbir şey ifade etmedi. ‘Bilmem’. Üzgünüz, güldü kızlar. Yürüyelim. Hayır, dönelim. 1 lecorin daha. Güler kızlar. ‘uzaldıkça kısalırım, girilmem yasal, çıkılmam suçtur, neyim ben?’ ‘Gece’. Yanlış. hahahaa.. Hayyy (napalım, yarım yamalak anlıyorum zaten, İtalyancam ne ki daha, kaç ay oldu daha geleli). Buyrunuz 3. lecorini. Başka bir kız: ‘Bir acaip nesne gördüm, alem bilir ismini. Başını sürter, kendi öldürür cismini’. ‘ne bu ne bu.. hmm.. buldum. kibrit’. ‘Haha, doğru, gel yukarı’.

Kapı açık. Eve girdim, merdivenler jet hızıyla çıkılmış olabilir. Balkonda ‘madem bu kadar uğraştı, hepimiz öpelim’ dedi biri. Bunu söyleyen kızın gönlümdeki yeri ayrıdır, hakkını ne yapsam ödeyemem. Diğerleri de gülerek katıldı. Önce soruyu soran kız öptü. Sonra ikinci kız öptü beni. Beni öptü üçüncü kız. Kız öptü dördüncü beni. Dördüncüye kadar sarhoş olmuştum yani. Bugüne dek de yıkamadım zaten o yanakları (bu espri eskiyemez).

Sonra, diğer nadir biliciler gibi hemen gitmedim. Kalıp biraz biraz sohbet ettim, beni sanırım en sempatik bulan kızla (yabancıyım, doğal olarak sempatiğim tabi). ‘Buralı mısınız, festival için mi geldiniz’ demiştim. Oralılarmış hepsi, Floransa’da okuyorlarmış. Bunun üzerine biraz daha konuştuk ama tam olarak ne hatırlamıyorum. Tekrar görmeyi umarak hoşçakalın..

Sonra biraz daha ortaçağ dünyası.. Sonra, köyün diğer çıkışından çık, otoparkın olduğu. Arabaların sayısına bakılırsa iyice kalabalıklaşmış. Özel, otoparkı organize eden birkaç kişi, ambulans bile var. Medeniyet şehrin dışında bekliyormuş yani. Floransa’ya gitmek için ayrılan arabalara otostop. Floransa’ya değil de Pisa yolunda bir kasabaya gidecekmiş birileri. İyi, daha güzel. Onlarla o kasabanın garı, tren, ev..

Bu tip ortaçağ pazarları birkaç defa gördüm ama bunun özelliği, diğerleri gibi ticari değil de tüm halkın katılımı ve ortamıyla doğal olmasıydı. Ve bu aralar bu tür birşeyi hatırlamaya ihtiyacım vardı.

h1

yine selim arhan, yine esma, yine ben.. bi’ de aksak?

12 Haziran, 2007

İnsan gelecekte olacağı kişiyi biliyorsa ve o kişiden nefret ediyorsa nasıl yaşar yahu? Oysa ben Aksak olacağımı farkedeli kaç ay olmasına rağmen hergün nefes alıyorum. Neyse ki yeni bir alternatif daha geldi aklıma: Selim Arhan. Tamam, aileden gelen bir holdingimiz yok. Ben de o holdingin yönetim kurulu başkanı değilim. Ailenin de büyük değil, herşeyiyle küçük oğluyum. Ama bunlar sonuçta fiziksel durumlar. Oysa biz kalpten benziyoruz. Sonra koca dünyada tek bir arkadaşı var. Ve üstelik tam olarak aynı kravata sahibiz. Evet, ileride birgün Selim Arhan olacağım. Hayatımı yalnız geçirmeye kendimi hazırlamışken birkaç gündür çektiğim uykusuzluğun üzerine yardımcılarımdan birinin evinde, kızı Esma bana çay yaparken uyuyakalacağım. Sonra, uykusuzluk nedeniyle tek arkadaşımın zoruyla gittiğim psikiyatrist, bunun lafı geçince “demek onun yanında huzurlu hissediyorsunuz” diyecek. Yavaş yavaş aklıma ve gönlüme girecek Esma (Şekspir’in Kuru Gürültü’sündeki metod). Esma Esma diyerek devam edecek hayat. Çok çeşitli sorunlardan sonra biraraya geleceğiz. Sonrasını bilmiyorum, o noktada filmler biter, hayatın da bittiğini sanıyorum.

Tabi, dizilerde ve filmlerde yaşamayı bırakmak gibi bir 3. seçenek daha olabilir, ama bu olasılığı elimin tersiyle ittirdiğimi söylemeye gerek yok sanırım.

h1

yine federer, yine nadal, yine enan-arden

10 Haziran, 2007

Geçen yıl Nadal-Federer finalini hevesle yazmıştım. Bu yıl yine aynı final, hala biri klasik tenisin ve istikrarın sembolü, diğeri coşkunun, enerjinin ve hoş eşofman altlarının karşılığı.

İki yıldır da Henin-Hardenne kazanıyor turnuvayı (gerçi yine Henin olmuş). Justin Henin’ı ilk gördüğümden beri seviyorum. Kaç yıl geçmiş, ben 3 yıl filan sanırdım, Wimbledon’da iki katı Venus Williams’la oynuyordu finalde, yenildi. Küçük bir oğlan çocuğu vücutlu görünümlü, bir erkek hareketliliğine ve backhand’lerine sahip. 19 yaşındaydı ve tribünde nişanlısı vardı. hmm, peki demiştim.

O zaman Henin’dı, sonra evlendi, Henin-Hardenne oldu. O sırada evliliğe onay vermeyen ailesiyle görüşmemeye başlamış. Annesi ve ablası zaten o küçükken ölmüş, babası ve 3 kardeşiyle de arası böylece bozulmuş. O yüzden bu kupayı aldıktan sonra ailesine teşekkür etmesi, onların da tribünde olması hoştu. Boşanmış meğer, ’sen haklıymışsın baba’ durumu yaşanmış.

Bizimse bir grand slam kazansak seyircilerin üzerine basa basa tırmandığımız tribünde kime sarılacağımız sorunsalı hergün kafamızı karıştırıyor.

|||||||||||

İşitme engelliler için televizyonda yayınların altyazılı yapılması (ve bunun teletekstten yayınlanması) fikri bir bayülgen programından çıkmıştı. Bu gece yine işitme engelliler var programda; aradım bunu anlatmak için (kendisini yeterince samimi bulduğumdan değil de maksat fikri duyurayım) ama maalesef…

h1

kulağıma para kaçmış

8 Haziran, 2007

{gidemeyenler üzülmesin, ben çalarım size: toi et moi}

||||||||||

Geçen gün kulağım tıkandı. Söylüyorum, papix hoş birşey değil. Duymuyorum resmen bir kulağımla. Saat 04:50 civarı iyi olabilir tabi, imam sahneye çıktığında, ama onun dışında çok rahatsızlık. Akşamüstüydü, yakındaki bir polikliniği aradım, bir doktor hanım aldı sekreterden telefonu -o kadar küçük bir yer-, bir ilaç damlatın, birkaç saat sonra gelin. Ben geceyarısına dek buradayım dedi.

Maç vardı, devrearasında gittim. Fatih Terim sevmiyorum. Girdim, kimse yoktu poliklinikte. Sonra bir sekreter, sonra konuştuğum doktor hanım geldi. İçeriden dizi sesi geliyordu, Şehrazat “ben bir tek Onur’u seviyorum” diyordu. Afedersiniz, tam dizi sırasında gelmiş oldum dedim. Yok, ben maç seyrediyordum, tam maç sırasında geldiniz, dedi doktor. O sırada biri diziden maça çevirdi kanalı. Gol var mı, ben çıkarken yoktu dedim. Yok dedi, zaten yeni başlamış olmalı 2. devre. O anda spiker sesini yükseltti, Sabri vuruyor, gol mü, diye, kadın da gitti baktı, değilmiş. Bir de adamın sesi geliyordu içeriden. Sonra hemşire ılık su getirdi çaydanlıkla. Sonra da gayet ilkel mekanik bir alet. Sonra ben bir koltuğa oturdum, kulaklarımı yıkadılar. Kulağım açıldı birara, sonra sudan tıkandı yine.

Sonra giderken sekreter söyleyince anladım, para sıkışmış meğer kulağıma. Verdim, açıldı sonradan. Eğer bir dönem iş ararsanız, veya acil para kazanmak istiyorsanız tavsiye ederim, çok karlı iş. Hemşireyle doktorun tavırlarından anladığım, çok yaygın bu. Uzmanlık gerektirmiyor, yatırım gerektirmiyor (o alet birkaç lira olmalı), işlem 5 dk.-bir güne bissürü iş sığar. Sokak sokak dolaşıp kulakları tıkananların derdine çare olup kısa zamanda köşeyi dönebilirsiniz. İğrenç mi dediniz? Ayıpsınız, diğer işler daha mı az iğrenç? Ben Dr. Z.’nin işlerini yaparken daha çok iğreniyordum.

Kapıdan çıkmadan doktor geldi tekrar. İçine sinmedi sanırım kulağımın hala kapalı olması, şu damladan tekrar damlatın, sonra bir süre yatın, bir gün sonra açılmazsa tekrar gelin, dedi. Benim de içimde kalmıştı, Brezilya 2. takımıyla çıkmış, yani çok ciddi maç değil, çok şey kaçırmadınız dedim. Önemli değil diye güldü. Sonra çıktım gittim. Birilerinin hayatına birden girip sonra usulca çıkmış oldum. Hep öyle yaparım.

h1

demek hepimizin kurtuluşu ingiltere

6 Haziran, 2007

Hırsız Polis’ten bu anlam çıkıyor. Bir süre öncesinde Mafi ile Çinar arasında teslim olma sorunu vardı. Mafi’nin zenginden çalıp mağdura verme suçlarından dolayı teslim olmasını, cezasını çekmesini istiyordu Çinar. Yargıçlara, avukatlara sormuştu, 9 ayda filan çıkar diyorlardı. Mafi ise pişman olmadığından karşı çıkıyordu. Aynı zamanda bir sisteme inanış-hayır, inanmayış karşıtlığı.
En sonunda Mafi teslim oldu, mahkemeye çıktı, pis bir yargıç geldi, 12 yıl verdi. Temyiz filan da fayda etmedi. O zaman sistemi savunan Çinar’a da Mafi’sini kaçırmaktan başka bir çözüm kalmadı. Herhangi bir şekilde yakalanmak, ara bir çözüm, vs., olmadı, ikisine yurtdışından başka seçenek kalmadı. Başka hiçbir dizide göremeyeceğiniz şeyler.

Ama aileyi burada mı bırakacağız? Onları da aldılar yanlarına. Buradan çıkan sonuç? Bu ülkede kurtuluş yok bize, kapak ingiltere.

Sürpriz son diyordu kanal d’nin sitesi. Bakalım ne diyeceksin o sona diyordu ekmekç’anım. Ben de sürpriz olduğuna göre Mafi Aksak’ı tercih etmesin diye korkuyordum. 2 senarist kadından biri de aylar önce aksak’ın tarafını tutuyorum demişti hem. Olacak iş değildi tabi. Tamamen mutlu son olmasın sorununu meğer başka türde çözmüşler. Çok mantıklı olmayan bir sahneydi. Son bariz aceleye gelmiş, yoksa acı, efkar, gözyaşı potansiyeli pek yansımamış. Benim son sahnelerde gözüm yaşardı, o başka tabi.

Bir de benim aşağıda öngördüğüm sahne son bölümde gerçekleşmiş, Aksak, Fulya Teyzem’le Hayriye Enişte’min kapısını çalmış. Sanırım dizi boyunca ilk kez.

img_1725.jpgimg_1731.jpgimg_1712.jpg

Ve de Mafi’yle Çinar’ın kaçtıktan sonra yurtdışına çıkana dek orada burada saklandıkları, çadırda, kullanılmayan kıyı lokantalarında, boş bir villada uyudukları, bir markete geceyarısı girip aldıklarının parasını bıraktıkları tek başlarına iki kişilik özgür hayatları, hiç dizi sevmeseniz bile çok hoştu.

h1

Globalizm karşısında boynumuz kıldan ince

3 Haziran, 2007

- Son günlerimde her yerden Türkler çıkıyordu. Metroda “buraya borç harç geldim ama hiç pişman olmadım” diyordu kadın yanındaki adama. Bir alışveriş merkezindeki İstanbul isimli mağazadaki Ahmet Ankaragücü’ne transfer olmayı planlıyordu. Kütüphanedeki Starb.’ın önünde piyasa yapan kızlar bir oğlandan bahsediyordu.

img_1659.jpgimg_1662.jpgimg_1664.jpg

İstanbul’un tek pazarlanabilir markamız gibi bu kadar öne çıkarılmasından zaten rahatsızım, İstanbul ismi direk marka olmuş bile. Yanında da Amerikan ordusunun mağazası vardı. TV’ler ordunun, denizcilerin, Marine’lerin reklamlarından geçmiyor zaten, adam bulmak için bir de dükkan açmışlar.

- Uçakta yerime oturdum. Bir adam geldi. Elindeki biniş kartını gösterdi, 36H. Herhalde yabancı, o yüzden işaret dilini tercih ediyor diye düşündüm. Benimki de 36H dedim. Çıkardım, 39′muş. Afedersiniz deyip eşyaları aldım. Adamın yukarı sığdırmaya çalıştığı bir bavulu vardı, elimdekileri bırakayım, ben çantamı alınca buraya koyarsınız dedim. Bir kadın da ileriden adama “İhsan yanım boş, buraya geçebiliriz” gibi birşey seslendi Türkçe. Çantamı alırken buyrun, burayı kullanın dedim, bu sefer Türkçe. A, siz de Türksünüz dedi adam. Bana pek de ilginç gelmedi bu durum, özellikle son günlerden sonra. Oturup yanımdaki, bir geziye çıkan bir çok sesli koronun üyesi olan liseli kızla sohbete başlamıştık ki adam geldi, pardon, sen bana çok tanıdık geldin ya, dedi. Sen’li hitabı biraz garipsedim. Ankaralı mısın, dedi. Hayır, ama Ankara’da okudum uzun yıllar dedim. Nerede dedi. Şurada ve şurada derken dank etti adamın kim olduğu. Hocam, pardon, şimdi hatırladım, sizin bölümde dedim. İşte, simalar unutulmuyor kolay kolay, dedi. Evet hocam, bizim dönemin danışmanıydınız hatta siz.

Son birkaç aydır bir mezun ağı kurmaya çalışıyorlar, arada boş geçen onca yıldan sonra. Başını da bu adam çekiyor, sürekli sevgili mezunlarımız ifadeli mailler geliyor, her şehirde buluşmalar ayarlıyorlar filan. O buluşmaların resimlerinde de bu adamın gençliği dikkat çekiyordu. Bütün o ağların, buluşmaların nedeninin zaten kendi estetik sonrası halini göstermek olduğunu yazmıştım sınıftan birilerine. Ona da eskisinden daha genç görünüyorsunuz dememek için zor tuttum kendimi.

- Raslantının ilginçliğinden şaşkın yanımdaki kıza anlattım. Bir süre sonra kaç yaşındasın ya sen, dedi. haha, neden, dedim. Üniversiteden kaç yıl sonra dedin de, ben seni bizim yaşlarda sanmıştım, dedi, tabi bu iyi birşey mi bilmiyorum. Yok, iltifat kabul ediyorum, dedim. Senin yaşın kaç? 17.

- Orada, uzaklarda diye beni farkında bile olmadan başka kategorilere atan, hatta direk unutan insanlara dayanamıyorum. Oradan veya buradan arayınca “aaa” diyerek belli ediyor kendilerini bu insanlar. “Sen nerden çıktın ya”. Aramıyorum zaten öylelerini artık. O ilişkiler yavaş yavaş, bazen de çok hızlı eksiliyor.

Bazıları da tam tersine. Gelir gelmez bir arkadaşım aradı. Haber verdiğim biri de değildi. Liseden arkadaşım. Geçen yaza dek yaklaşık 10 yıla yakındır görmemiştim. Ama görünce bırakmamıştı, küçük evinde kalmıştım, kendisi iki koltuğu birleştirip yatarken bana yatağını vermişti birkaç gün boyunca. Ah, eski arkadaşlar…

- Geçen gün eski sevgilim çeşitli tatil resimlerini gönderip nerede olduğunu tahmin etmemi istemiş. Palmiyeler, güneş, saraylar, vs… Yalnız yukarı yüzlerce ve geniş basamakla çıkılan, etrafı yeşillik yer birşey ifade etmedi. Ama hayat ne garip.. Birkaç yıl önce olsa o fotoğraflarda kaybolurdum ben.

Ve hayat yine ne garip.. Bir de daha da eski bir sevgilim mail atmış. İki soyadlı, tanımıyordum neredeyse. Ve onla beraberken mail diye birşey yoktu tabi ki. Bir yerlerden bulmuş, nasılsın diyor. İlginç. Ama bu duruma çok sevinesi gelmiyor insanın, onlar zaten tanım itibariyle eski. Onların yerine mesela eski arkadaşlar yazsa? Veya aradaki çeşitli aşamalarda elenen, tamamına erdirilmeyen sevgili adayları yazsa olmadık bir anda?..

- Bacardi ailesi, Küba’nın eski zenginlerinden, devrim sırasında Amerika’ya kaçıyorlar, kaçırabildiklerini kaçırıyorlar, kalan varlıklarına el konuluyor, tüm zenginler gibi, ve üretime abd’de devam ediyorlar. Ve orada da en ciddi devrim karşıtlarından olarak çeşitli direnişlere ve Castro’ya suikast girişimlerine para yardımı yapıyorlar
Bacardi binası şehrin sembollerinden, turistik mekanlarından:

ocak2-2915.jpg

Gelirken havaalanında renkli renkli, elmalı, limonlu, jazz, vs., değişen zevklere ve gençliğe yönelik Bacardi’ler. Tam 2 raf üstlerinde de devrimin içkisi Havana Club’lar, iki çeşit. Fiyatlar eşit.

- Alsancak garının karşısında elarabasında tek tek torbalanmış tenis topları satıyordu bir adam.

- Sokakta yürürken birden yan tarafınızdan davul sesleri geliyor, oyunumuz başlıyoor diye çığırmaya başlıyor kızlar. Sokak tiyatro festivali var, pek hoş oluyor.