Temmuz, 2007 için Arşiv

h1

küçük’üm daha çok küçük’üm

30 Temmuz, 2007

küçük’üm iskender’i en son pamuk’un evinin kapısında bırakmıştım, hatırlarsınız (!). Bu cmt. bir yazı yazmış ki ufuk uras’a…

Kaldır örtüyü Ufuk, ölünün yüzüne bak, tanıdığın ölünün yüzüne bak: O artık ne bir dost, ne bir yoldaş. O öldü diye onlarca yıl önce dolaba kaldırılan, gömülmeyen, çürür diye orada bırakılan, ama hala nefes alıp veren bir inanç; o kavganın ta kendisi.

Kaç kişiyiz sayacağız diyordu ya Ufuk Uras, etnik milliyetçileri çıkarırsak gerçekten azız. Öyle azız ki karşı taraf (sakın karşı taraf diye birşey yok demeyiniz) stadyumlara sığamıyor, bir stadyum dolusu da dışarıda dev ekranlardan seyrediyorken biz minik sinema salonunu dolduramadığımızdan filmi başlatmıyor işletmeci.

Az olmamız bizi de içlerine çekecekleri anlamına gelmemeli. Bir zombi filminde değiliz ki sayımız azaldıkça bizi de yiyip zombi yapacaklarından korkalım. O yüzden hep, her zaman, her koşulda ve ne olursa olsun, sunulan yaşam anlayışlarını sorgulamaktan… yok, cümlenin olumsuz gelmesi gerekiyormuş: O yüzden hiç, ne olursa olsun, sakın ve hiçbir zaman sunulanları sorgulamaktan vazgeçmemek gerekiyor.

Ne zamandır koymak istediğim talking heads şarkısında olduğu gibi:

You may find yourself behind the wheel of a large automobile
And you may find yourself in a beautiful house, with a beautiful wife
And you may ask yourself-well…how did I get here?

And you may ask yourself
How do I work this?
And you may ask yourself
Where is that large automobile?
And you may tell yourself
This is not my beautiful house!
And you may tell yourself
This is not my beautiful wife!

# Solun başına k. iskender geçsin.

h1

sıradan bir seçim günü macerası – veya: bir chp’liye arkadan çarptım

26 Temmuz, 2007

Düğün macerasından sonra ne maceralı hayatın denmişti ya, pazar günü bol bol onu hatırladım. Yıllar önce bir kısa film seyretmiştim, Avusturya’dandı sanırım. Seçim günü oy vermemiş bir adam barda çeşitli muhabbetler ediyor, en çok da ırkçılarla, sonra son anda oy vermeye karar veriyor, bindiği taksinin yabancı şoförü de ters davranıyor, arabadan atıyor, koştur koştur bir durum oluyordu. Okuyunca anlayacaksınız ki hayat sanatı geçiyor.

Cmt. akşamı kötü bir akşamdı. O durum Pz. sabahı da devam etti. Yapılması gereken bir iş ve kısacası kötü bir durum. Eve geldim öğlene doğru, çok uykusuzdum, yattım. Saati 4′e kurmuştum. Derin birsürü rüyadan sonra saat çalınca uyandım. Zorla kalkıp duş, sonra ntv’deki ünlü yönetmenlerden kısa filmlere takıldı gözüm. Bir tanesini hiç beğenmediğimden kalkamadım hemen başından. Neredeyse 4:30 olmuştu. Oy temiz kullanılır diye eve gidip üstümü değiştireyim dedim. Ev, üst değiş, çıkmadan bir de seçmen kartım olmadığından sandık no.suna bakayım dedim ysk’nın sitesinden. Önce nete giremedim, sonra girince direk şifre soran bir sayfa çıkıyordu ysk’da. Annemin kartını alayım dedim, nasılsa aynı yerdedir. Sonra kapıdan çıkarken şu ilköğretim okulu nerede diye sordum ona. Yerini bildiğimi sanıyordum, bize yürüyerek 5-6 dk filan. Mavişehrin karşısında dedi. Mavişehir kocaman bir yer, nasıl karşısı olur ki diyemedim, telefondaydı. Ama sandığım yer değil.

11 dk. vardı, bu durumda arabaya atladım, hızla gittim oralarda bildiğim okula, önüne parkettim. Ortada şekilsiz duran arabalara çıkarken dikkat edeyim dedim. Kapıdan girerken baktım, Sülü Demirel lisesi. Hayyy.. Birilerine sordum, şu ilkokul nerede, şuralarda mıydı, evet, anayol var ya. Bu da nasıl bir tarifse. 6-7 dk. var. Hemen atlayıp geri çıkarken kütt! hoppala. İn, bak. Ezilmiş karşı taraf, hafifçe olsa da. Bende de aynı durum. Napalım? Gidelim mi? Yok, canım, polis. Ama oy? 1-2 dk. içinde atla yine arabaya, diğer okula hemen. Bu arada radyoda 5 haberleri henüz başlamıştı ben okul önüne geldiğimde. Koştum. İsim doğru ama bu lise. Hayyy. Dön. Aynı yere park et. Polisi ara. Bekle. Sahip? İçeri girdim. Oy vermeye mi geldin dediler kapıda. Hayır, kaza yaptım da sahibini arıyorum. Ara 2. ve 3. katta dediler. Ondan fazla sandık var. Tek tek soramadım. Zaten polis gelse geri dönerdi. Dışarıda bekledim. Sıcakta, güneşin altında. Oturamam da böyle durumlarda. Ayakta dolandım. Arada bahçeye girip durdum. Oy veren biri olmadığı belli oldu. Sandık görevlisi herhalde sahip.

Arada gelenler oluyor. Oy veremeyeceklerine göre partililer herhalde. Ama farklı farklı insanlar. Bir baba oğul. Esnaf tipli, sarkık bıyıklılar. Bir ana kız. Böyle kolay mı sandık başına girmek? Kapalı değil mi sayım? Ben de girebilir miyim? Kapalı değil demek ki. Doğru ya, gizli oy, açık sayım. Hem izleyip hem de etki ediyorlar belli ki sayıma. Geçerli olup olmadığı açık olmayan birçok oya etki edebiliyor sandık başındakiler.

6′yı az geçe içeriden sonuçlar gelmeye başladı. Elinde kağıt olanların başına gittim. Kimin yanına gitsem sonuçlar benzerdi. Yaklaşık olarak chp 180, mhp 35, akp 30, dp 30, vs. Chp yaklaşık %60-65 her sandıkta. Diğerleri %10 civarı. Tabi burası creme de la creme. Mhp’liler memnun, 2.yiz diyorlar. TR genelinde de 2.lermiş. Akp %50′nin üstündeymiş. Önce doğu açılmadı mı, normaldir.

Hala gelen giden yok. Polisi aradım, tamam, ben aldım kaydınızı dedi adam. Yoğunuz, gelecek aracın plakası şu.

Nasıl biri olacak acaba sahip? Şu sarkık bıyıklılardan olacaksa gitmiş olmayı tercih edicem. Bir yandan sıkıntım artıyor. Çünkü aracın ruhsatıyla ilgili sorunlar çıkabilir, abime sormam gerek. Ama ulaşılmıyor. Bir arkadaşımla konuşayım bari. Ama ona da ulaşılmıyor. Sadece kazaya değil, oy verememiş olmaktan da sıkıntım. O kadar da sevinmiştim, seçim ben buradayken diye. Kendime göre bir aday da bulmuştum. Patladım. Sanki son anda yetişebilsem sandığa, arabaya rağmen, herşey yerli yerine oturacaktı. Trajikomik olacaktı, şimdi sadece trajik oldu.

Okul önünde beklerken kim park yerine gitse ben de peşinden gidiyordum. Herkes de o arabaya doğru gidip arkasındaki durağa doğru devam ediyordu. Birara bir komiser biten sayımdan sonra sandık görevlilerini başka bir okula göndermekle uğraşıyordu, tartışmalar çıkıyordu. Parkyerine çıktım yine, a, çarpık araba hareket etmiş, çıkıyor park yerinden. Önüne çıktım. Pardon, ben size çarptım, söyle çekin isterseniz. Garipsedi kadın, kararsız kaldı, çekti sonra kenara. Nereyi çarptın? Çok afedersiniz, şurası. Önemli değil, olur öyle şeyler, hiç farketmemişim ben. Polisi aradım. 3 saattir bekliyorum. Rapor tutulsun da sizinkini sigorta karşılasın diye. Sağol canım.

Chp’liymiş kadın. O yüzden oy kullanamama da araba kadar üzüldü. Tipe bakıp tahmin ediyorlar sanırım partini. Sabahtan beri ayaktaymış, çok yorulmuş. Eve gidip oradan ilçe merkezine geçecekmiş. Acele ediyordu o yüzden. Arkadaşları geldi partiden. Muhtar dediği bir adam yardımcı gibiydi. Sonra polisi 3. ve 4. kere aradık. Biraz sonra bir ekip geldi, orası otopark, biz bakmayız, karakoldan gelsinler deyip gitti. Birazdan karakoldan da bir ekip geldi. Gayet sert, pis tipler. TV dizilerindeki polis imajı ne kadar yanıltıcı. Aranızda anlaşın dediler. Abim tam o anda aradı, anlaşma, rapor tuttur dedi. Kadın da polis de şimdi alkol muayenesine gideceksin, mahkemeye çıkacaksın, şu kadar ceza yiyeceksin diye ısrar ettiler. Muhtar şu kadar bırak git diye abarık bir miktar söyledi. Karakola giderken tekrar konuştuk abimle, muhtemelen atıyorlar, en iyisi ben yaptırayım de, birşey tutmaz dedi. Karakoldan aldım ruhsatı, nedense biraz bekleyip. Kadın ben seni nereden bulacağım tekrar dedi. Bakın tam şurada oturuyorum. Hem kaybolcak olsam 3 saat beklemezdim. İyi, ayrıldık. 2 gün sonra kocasıyla yaptırdık. İyi bir adamdı. Kızları varmış bizim okuldan. Ne yapıyormuş, sorsaydın dedi annem.

h1

ülkenin zorlu bir dönemeçten geçtiği şu günlerde

22 Temmuz, 2007

- Simon

- hıı?

- Beni endişelendirdin.

- Yine n’aptım?

- Sizin imam 2 gecedir sabah ezanını okumamış.

- ee? Bunun endişelenecek nesi var? Belki sabah ezanını kaldırmışlardır. Bunu kutlamamız lazım. İçelim.

- Yapma, sen de biliyorsun. Sabah imamımın ezanı okumaması ne anlama geliyor?

- Uyuyakaldığı.

- 1 gece olabilir. Ya 2 gece üstüste?

- Yeni evlenmiştir. Papaz değil ki bunlar. Maça kızı.

- Ya ben nasıl bir olaydan bahsediyorum, korkman gerekirken sen neler diyorsun…

- İyi de bunun benle ne ilgisi var?

- Perşembe gecesi 4 ile 5 arası nerdeydin?

- Evde.

- Şahidin var mı?

- Bildiğim kadarıyla yok.

- O zaman başın dertte.

- Ama sen Burhan Apaydın’ı tanıdığını söylemiştin -son imam muhabbetinde.

- Bunu bir itiraf olarak alabilir miyim? Ben bir suçtan bahsetmemiştim.

- Söylemedin ama ima ettin. Ya burada suç nerede? Benle ne ilgisi var?

- Güvenlik kameraları.

- Ne güvenlik kamerası?

- Camideki.

- Camide güvenlik kamerası mı olurmuş?

- Tabi, yoksa o halıları nasıl koruyacaklar? Saf ipek. Duvardan duvara mı sandın sen bunu?

- Yine koruyamıyorlar. Ayaklarının altına bak.

- Karıştırma, kamera kayıtlarına göre perşembe gecesi 04:20′de camiye usulca süzülen kişinin eşkali sana uyuyor.

- Eşkal, eşkiyadan gelir. Sen bana eşkiya mı diyorsun?

- Karıştırma. Cesedi naptın?

- Hangi cesedi naptım?

- Simon, o geceden beri imam kayıp. Bu artık adli bir dava.

- Eşkali uyuyor dedin. Ben olduğum ne malum? Eşkal denen şey, unisex M beden gibi birşey. Herkese uyar.

- M bana uymaz.

- Farketmez. Hem ben olsam bu ne gösterir ki? Gecenin bir yarısı ibadetim gelmiş olamaz mı?

- Son 20 yılda turistik olmayan bir camiye girmişliğin yok. O gece giriyorsun ve aynı saatlerde imam kayboluyor.

- Hayatta ne raslantılar oluyor:)

- Peki birşey soracağım. Camiye girdiğin görülüyor da çıktığın görülmüyor. İmamın çıktığı da yok kayıtlarda. Polisin kafasını en çok bu karıştırmış. Nasıl yaptın?

- Paragliding. Yeter ki yüksek bir yer olsun. Katlanır malzeme. Üzerine bile sarsan belli olmuyor.

- Zekice. Peki imamı nereye gömdün?

- Bulutların arasına.

- Simon, ciddi bir konu bu.

- İyi. Kuş Cenneti’nin ortasındaki boş alana konduk. Daha önce oraya benim eski balonun brandasını ve sepetini bırakmıştım. Sıcak hava doldurdum. Kloroformdan mışıl mışıl uyuyan the imamı yükledim, düzenli sıcak hava üfleyecek düzeneği kurdum ve ipi kestim. Şimdi Rejkjavik üzerlerinde olabilir.

- Sen naaptın?

- Sor bak, bütün semt mutlu değilse. Yaşasın, kesintisiz uykular.

- Ah Simon, seni birgün Fatih Cami’nden sallandırcaklar.-

- aa, ben zaten sallandım oradan. Topkapı’nın silahtar bölümüne girecektik yakutlu hançer için. İkisinin kubbe biçimleri de benziyor birbirine. O yüzden prova için sallanmıştık o caminin çatısından.

- Yani kubbesinden.

h1

dişçiye gitmişlerin başına neler gelir

20 Temmuz, 2007

- 2. gittiğimde dişçim beni 1.5-2 saat bekletmişti. Üstelik benden sonra gelenleri alınca ‘benim randevum şu saatteydi, isterseniz başka birgün geleyim’ demiştim, içeri uzanıp. Az sonra aldılar. O zamandan beri 1 saate yakın geç gidiyorum. Çok güzel anlaşıyoruz böylece. Gittikten az sonra alıyor.

- Bekleme odasında her bekleme odasında olan 2-3 yıllık aktüeller, alem’ler yok; ilginç kitaplar var. Mesela turkey, from 10,000 feet. Ülkenin düşünebileceğiniz hemen her güzelliği. Çeviriyorum, bayılıyorum, not alıyorum. Bir sonraki gidişimde tekrar açıyorum ve her seferinde farklı, yeni şeyler görüyorum. 338 sayfa, bazı resimler iki sayfa boyunca, yani, görülmesi gereken demeyelim ama, görseniz bayılacağınız 250′nin üzerinde yer. Birçoğu bildikleriniz, antik kalıntılar, kiliseler,camiler, eski, güzel köyler, yeryüzü güzellikleri, koylar, …. Ama deltalar, tuzlalar, pazar yerleri gibi ekstralar da var. Ülkenin her tarafından, ama il olarak en çok Muğla’dan. Sonra tahmini sırayla İstanbul, Nevşehir-İzmir, Mardin, Denizli, Antalya, Antep, Trabzon, Bursa. Ankara’dan hiç yok mesela.

- Bugünlerde otobüste yanınıza ‘şehre resmi bir iş için geldim, hemen döneceğim’ tavrında marsık porsuk bir kızın oturması çok olası. Gerçi bu geçen günler içindi. Önümüzdeki 4-5 günde ülkenin çoğu mobil olacak sanki. Ama buna duygusal mı yaklaşmalıyız, yoksa ne olduğu tam çözülemeyen birşeyden mi rahatsız olacağız..

- Dün yoldan bağırarak geçen onlarca minibüsten biri için ‘ne diyor? kuaför müymüş’ dedi annem. O zaman da beri konuyu eskittim, ‘perma diyor, 1 ytl diyor’ tipi laflarla. Mahallede rekabet artmış anne, böyle müşteri arıyorlar.

- Dişçim en önemli sorunumu çözdü. Aslında dişçiye giden çoğu insanın sorunudur bu, dişçiler de hemen şipşak halleder. ‘Sizin fazlalığınız varmış, en iyisi mi bu fazlalığı bize verin siz. Hem siz kurtulun hem biz mutlu olalım’ dedi. Haklıymış yahu. Nasıl hafifledim çıkışta.

- Geçen gün otobüse bindiğimde bir yaşlı kadın arka sıradaki oğlanla konuşuyordu hararetli. Oğluyla geniş geniş oturdular diye düşünmüştüm ama değilmiş, kadın deliymiş. Yanına oturan zavallı kadını seçti sonra kurban olarak. Evliliği, çocukları, onların evlilikleri… ‘Kocam öldü efendim. Zift taşıyordu Odessa’ya (Odessa File, Odessa merdivenleri, Potemkin Zırhlısı, The Untouchables), orada üşütmüş… Oğlum 92′de evlendi, 97′de boşandı. Evet, boşandı. Düşünmüyor tekrar, yok, düşünmüyor. Birkaç yıl sonra emekli olup tekne ile gezecekmiş.’ Bir de yüzü acaip ekşiterek sözde gülümser gibi takınılan bir mimik vardır ya, sürekli öyle konuşma hali. Bunaldım kendimi öbür kadın gibi hissedip. Sonra altınyolda indi kadın durakta. Daha doğrusu inemedi, kapıya takıldı. Şoför erken kapattı kapıyı, hareket etti. Bağrış, çağrış, pek birşey olmadı kadına ama ben kendi kem gözümden endişe ettim.

İki gün sonra ksk çarşı’da sokakta bir olay. Yine o kadın. Bir çocuk ağlıyor. Kadın çocuğa ve annesine öncülük ediyor, ‘ben karnemi hep yanımda taşırım’ diyerek bir yere götürüyor.Ben de güzel kızlara değil de gidip deli bir kadına tekrar ve tekrar rastlıyorum.

- Gürültülü ev işlerine başlamak için alt kattaki vekilin geçen hafta yazlıklarına gitmelerini bekliyorduk. Gitmediler. Annem gitmiş, sormak için. Adam açmış, bir süre düşünüp başlayın başlayın demiş. Tabi, oy bekliyor ya, diyor annem gülerek.

h1

sabuncubeli’nden ileriye

16 Temmuz, 2007

Onlarca viraj, tırmanılan yüzlerce metre, yandan fırlayıp giden onlarca araba, geçilen yüzlerce kamyon, birsürü Talking Heads şarkısı, birkaç sönmeyen uzun far, çılgın yerel şoförler, 1.5 saat ve Akhisar’a geliş.

Belediye havuzu diyordu davetiye. Benim beklediğim, kasabanın ortasında bir parktaki minik, fıskiyeli bir havuz, tahta sandalyeler ve samimi bir ortamdı. Oysa sora sora bulunca anladım ki şehrin dışında, olimpik bir havuz, üzerine beyaz, saten süsü verilmiş muşamba ve pembe bir tül geçirilmiş plastik sandalyeler, ve fazlasıyla ciddi bir ortam vardı.

1 saatten fazla geç kalmıştım başlangıç saatine. Ama girerken nikah memuru anons ediliyordu hoparlörden. Havuzun dört tarafına da döndüm ama göremedim. Sonra bir tarafta dev bir ekranda gördüm. Gelin kapalı mı? evet. Perukla okuyup diploma almış demek ki. Sonra gördüm ki konukların da çoğu kapalı. Bir kısmı başörtülü, bir kısmı türbanlı (takkeli). Yine iyidir, buralar daha 15-20 yıl önce kara çarşaf doluydu.

Nikah kıyıldı. Havuzun üç kenarı masa masa, hep kasabanın önde gelenleri havası var, belli ki kimse kimseyi tanımıyor. Dördüncü kenarda sadece gelin damat. Bizim okuldan birileri olsa da gidip tanışsam diyordum, genç denebilecek sadece 2 masa vardı. Onlardan biri belli ki damadın çocukluk arkadaşı erkekler, diğeri de 2-3 kızın da olduğu ama çok da davetkar durmayan bir masa. Dolu zaten. Bir iki tur attım. Neyse ki çok da fazla dikkat çekmem böyle yerlerde.

Dönelim mi? Ama açım. Damat adayı ‘ne güzel yemeklerimiz var’ dediği için yemeden geldim. O kadar da yol, aç aç dönülür mü? Yiyelim de gidelim.

Boş birkaç masa var. Ordövr tabakları, büyük büyük pepsi, fru ko, yedi gün. Bir masaya oturdum. Yalnız başıma. Biraz garip baktılar yan masalardan, ama çok da fazla değil neyse ki. Yalnızlar bu topluma dinamit gibi. Erkeklerin de farklı bir işlevi var da hele yalnız kadınlar iyice gerekli, alışkanlıkları zorlamak için.

Gelmişken gelin-damatla tanışalım ama. Gittim. Bir resminizi çekeceğim dedim. Sıkılgan poz verdiler. Sonra hem tanışalım dedim. Ben Simon, yazışmıştık sizle hatırlarsınız. Hatırlar gibi durmadılar. Bölüm listesinden. aaa, dedi damat eşine, hatırladın mı sana da gelmişti mail, konuşmuştuk. aa, evet, dedi kız. Bu arada el sıkıştık, önce damatla. Az önce aklıma gelmişti, ya kız el sıkmıyorsa diye. Tayyip’in kızı evlenirken (bu kelimeyi yazdığım an ‘benimle evlenir misin dedi ekrandaki oğlan, karşısındaki kıza) kendisine elini uzatan gelini elinden çekip uzanıp öpen Berlusconi’nin durumuna düşer miydim? Daha doğrusu kız Tayyip’in kızının ‘a, yapmayın sayın Başbakan, nasıl olur, görecekler’ durumuna düşer mi… Neyse, damattan sonra geline uzattım elimi doğal bir şekilde. Sıktı tabi. Abartmayalım. “Çok sevindim geldiğinize. Çok mutlu ettiniz bizi” dedi kız. Sevindim. O anda anlamlandı gidiş.

İzmir’den mi geldiniz demişlerdi. Yakınlarda bir tanıdığımız var, ona uğradım gelmeden, dedim, o yüzden zor gelmedi. Bir bahane bulma gereği hissetmiştim. Bir tanıdığımız var gerçekten, ama uğramamıştım. Sonra nereliler, onu konuştuk. Oralı tabi damat, gelin de Balıkesirli, uzak değil. Orada kalacaklarmış. Biraz şaşırdım. Baba şirketinde çalışacakmış oğlan. Kız da diplomayı başucuna asar herhalde. Girişte süslenmiş bir bmw duruyordu zaten. Benim ne yaptığımı konuştuk. Sonra sıkılmışsınızdır, burada yapayalnız bırakmışlar sizi, akvaryum gibi dedim. Öyle dediler. Sonra hoşçakalın.

img_2050.jpg
Yemeklerin gelmesi çoğu düğün gibi çok uzun sürdü. Tek başına birine servis yapmak da öncelikleri olmuyor garsonların. O sırada trt radyosu sanatçılarından kürdili hicazkar ve oyun havaları. Köfte. Gidelim mi? Pasta da geliyor galiba. Birazcık daha oturup sonra kimseye birşey demeden tekrar yol, 1.5 saat, onlarca viraj, vs. Bir de gece yolculuğunun sakinliği.

Ama gitmesem bilemezdim, öyle değil mi?

h1

mikis

13 Temmuz, 2007

Gündelik konularda yazmaya ve forumlardan ve arama mekanizmalarından bu denli çok kişi gelmesine alışık değilim. (Dünki yazı için) Bugün gugıl’dan gelenler bin’e yaklaştı. Rahatsız oldum, diğer tüm yazılarımı da o kitlelere açmaktan gelen bir açık denizlerde yüzme hissi.

₪₪₪₪₪₪

Bn. E’nin uzun kirpikleri, güzel kolyeleri var. Hepsi Efes’in kırmızı mavi ışığında parlıyor.

₪₪₪₪₪₪

Aşk çöplükte bulunmuyor. Yolda, nette, pazarda da bulunmuyor. Ya denizde? hmm, olabilir. Dibe daldığınızda gözünüzü dört açın derim.

₪₪₪₪₪₪

Konser eleştirmenliğinin etik kurallara ihtiyacı var bence. Anthony’nin konseri üzerine herşeyden kaçınayım diyordum ama mümkün olmadı. Şunun ve şunun gibi yazıları yazarken ‘pagan ayini gibiydi’, ’sahnede büyü vardı’, ’seyirciler arındı, bir oldu’ gibi tanımları kelimeleri biraraya getirip yazmak kolay. Peki ya, çok isteyip de gidememiş kişilerin bu kelimeleri okuyunca hissedecekleri?

Anthony’nin hayranlığını belirttiği transseksüel divamız sahnede kutsanır, evliliği olay olurken Fatih Özgüven’in yazdığı gibi Antalya’da öldürülüp bir dereye atılan bir travestinin varlığı çelişkiden öte. Trajik.

₪₪₪₪₪₪

Yalnız, güzel bir tatilin bir tiyatro festivalinde olabileceğini kurmuştum. Hem de sokaklarda geçen bir tiyatro festivalinde. Kısıtlı, minik bir tatili azcık planladım. Haftaya. Öyle duruyordu. Şu gün şu gün arası. Ama o günlerde birşey vardı sanki. Hatırlayamadım, yoktu galiba. Bir iki gün sonra dank etti. 22’si. Tam da ortasında. Hadi, oy vermenin çok önemi yok (kimse de sizi tersine ikna etmesin, bir oy değersizdir) da o akşamki sabahlara kadar heyecan kaçar mı? Üzüleceğim kesin, ama yine de bundan kaçılır mı? Peki ya, seçim tarihini ayarlarken biraz daha duyarlı olamazlar mıydı?

₪₪₪₪₪₪

Mikis Theodo. gelemedi ama size selamını yolladı. Şu görüntülerle. Aynı sahneyi biz de seyrettik orada. Sonrasında yaşlı, rahat 80′inde bir Anthony Quinn’le bir konserde karşılıklı danslarının görüntüleri vardı, birbirlerine kafa tutarak, tek yürek gibi. Müthişti.

h1

Bayülgen’in son maceraları

12 Temmuz, 2007

Bayülgen ile ilgili olumsuz fikirlerimi yan sütunda yazmıştım (Basta!). Bunların yanısıra tabi, iyi sorular soran, değişik konularda bilgi sahibi, iyi diksiyonlu ve dinamik programlar yapan biri. Ama ben sürekli onu, özellikle de en rezil, ergen özelliklerini görüp durmaktan bıktım.

Onu geçen gün de yazmayı düşündüm. Makina’nın sonunda, bir yıl aradan sonra sarkıcıların gelip sadece konuştuğu bir program yapacağını söyledi. Fransız tv’lerindeki gibi. Şarkı söyleme sahneleri olmayacakmış, yabancı konuklar ve özel düetler, vb. dışında. Seyirciler fikirlerini beğendiği şarkıcıların albümlerini gidip alacakmış. İyi de şu an şarkıların daha çok cd’lerden çalındığı (“hangi şarkıyı söyleyeceksin abi”, “2 numarayı”) bir program yapan birinin bunu söylemesi garip değil mi? Daha az olan canlı performanslar kocaman yazılarla belirtiliyor, matahmış gibi.

Ama bu akşamki ‘bu sizi ilgilendiriyor’undaki olay konu olarak bastırdı. 4 programdan sonra ‘programın başında hep genç ve güzel bir kadınla açıyor’ demiştim. 5 hafta ve 19 programdan sonra durum aynı. Hemen hepsine karşı da muzır oğlan imajına sığınan -hafif çapkın- tavırlar, yana kayık gülümsemeler, iltifatlar…

Bu akşam o kategoriden gelen konuk akp’nin mill. adayı Özlem Türköne’ydi. Berhan Şimşek’le klasik politikacı muhabbeti döndürüyorlardı, tartışıp durarak. Birara Bayülgen araya gireyim dedi, “Berhan abi, Özlem siyasette yeni” dedi. Kadın Türköne dedi usulca, sonra bozulmuş bir tavır takındı. “Özlem Türköne mü demeliydim?” dedi Bayülgen. “Öyle diyeceksiniz ama soyadımı hatırlayamadınız sandım” dedi kadın. Öyle sanmamıştı, uyarmıştı. “Siz beni eleştiriyormuşsunuz gibi bir durum oldu” dedi Bayülgen, “benim seyircimin önünde beni aşağılamışsınız gibi oldu”. “Ben sadece önismimle anılmak istemedim, Özlem Türköne’yi veya Sayın Türköne’yi tercih ederim” dedi. Bayülgen alttan almadı, kadın istediğiniz gibi seslenin, ben sadece tercihimi belirttim dedi. Arada garip sessizlikler oldu, canlı yayın. Bayülgen bozuk tavırlar takınarak reklam dedi.

Dönünce konu kapanmış olur sanıyordum. Hayır, devam etti Bayülgen, bir süre daha tartışmaya. Ondan sonra normale ve politikaya dönebildiler. Birara da “Programı açarken bir yakışıklı, bir güzel konuğum var demiştim, sözümü geri alıyorum” diyerek intikamını aldı sanırım. Beyhan Şimşek de “Okan Bayülgen, bak sadece Okan demiyorum” diyerek ucuzluğunu sergiledi. Dakikliğe çok dikkatli ntv’de de yarım saat uzadı program.

img_2099.jpg img_2111.jpg

Bu arada Allah için güzel kadın. Kaymakamlık yapıyormuş Kırşehir’de.

h1

iki yazı

11 Temmuz, 2007
h1

Dünyayı kurtarmak istiyorsan zıpla

10 Temmuz, 2007

Madonna’nın böyle dediğini gördüm birara. Şu konserler dizisi pek birşey ifade etmedi bana. Birsürü ünlü şarkıcı-grup toplandı, konser verdi, seyirciler eğlendi, araya kısa filmler girdi. Genelde bu sorunu zaten bilenler, ve de bazı umursamayan gençler seyretti, bunların bir kısmı da bilinçlendi belki. eeee?

Çok daha açık ve somut beklentiler dile getirilmeli, liderlerden direk hesap sorulmalıydı. Filmlerin çoğu ‘kumaşa basmadığında ütünün fişini çek’ türünden anlamsız öğütler veriyordu. ‘Tek fincanlık su ısıt’mış. Öyle yapmayan birkaç aptal davranışını değiştirse ne kadar yarar sağlayacak bu. Daha önce de demiştim, bireysel minik değişikliklerden medet umulması, ‘valla ben üzerime düşeni yaptım’ hissinden başka birşeye yaramıyor.

Çok somut beklentilerimiz olmalı. Şunlar gibi:

- Tüm uçak biletlerinden km.sine göre karbon vergisi alınmalı. Uçak şirketlerinden de.

- Araba satışları, ve benzinden de.

- Dizel benzinlerde zamanla en az %10, 20, ve 50 ve daha çok biyo yakıt kullanılması şart olmalı.

- Araba üreticileri hibrid ve dizel araçlara ağırlık vermeye özendirilmeli. Ne ile? Tabi ki benzinli araçlara ek vergi koyarak. NY bel. bşk.ı Manhattan’a girecek araçlardan ek vergi alacakmış. “Bunun adı, kapitalizm, insanların davranışlarını ekonomik yollarla değiştirme metodu” demişti.

- Kömür tüketimi hızla azaltılmalı, 5 yıl içinde de yasaklanmalı.

- Termik santraller tamamen kapatılmalı.

- İsteyen istediği kadar elektrik tüketsin. Ama tüketim arttıkça artmak üzere, karbon vergisi de versin.

- Yeni olsun, eski olsun, belli daire sayısının üzerindeki apartman sitelerine rüzgar türbinleriden yararlanma zorunluluğu getirilmeli. Güneş panelleri sübvanse edilmeli. Bu havada bu güneşin altında hala suyu gazla veya elektrikle ısıtmamız komik değil mi?

- Ağır sanayi acilen daha temiz üretime geçmeli. Geçemiyorsa da ekstra vergisini vermeli.

O parayla ne yapçaz, para mı kurtaracak dünyayı demeyin. Sorun ekonomik. Bu dünyada davranışlar gerçekten ancak ekonomik tedbirlerle değiştirilebiliyor. Ayrıca, temiz enerjilerin kullanımı, temiz olmayanların kaldırılması, oluşacak işsizliğin telafisi, direk ekonomik sorunlar. Zamanla da çevreci bir diktatörlüğe doğru yelken açsak ne iyi olur.

Yine bireysel çözümleri anlatsa da 7-7 gününden iki hoş kısa film. İlki, kısa ve etkileyici Think. İkincisi, 10′ süren çok sevimli ve başarılı Rubbish.

h1

hadi, düğüne gidiyoruz

6 Temmuz, 2007

Ben ne zamandır bir düğün olsa da gitsek demiyor muyum? Hatta kışın evleneceğinden bahseden bir arkadaşıma her konuştuğumuzda ısrar ediyorum, sen yazın evlen diye (zaten hiçbir düğün tiril tiril giyinilen yaz düğünleri gibi olmaz).

Neyse, bizim bir mezun listemiz var, üniversiteden (hani şu, uçakta rastladığım hocanın kurduğu). O hocanın duyuruları dışında birşey gelmiyordu aylardır. Ama sonra, gazete okuyorsanız biliyorsunuzdur, cumhurb. adayımızın kızı bizim bölümden mezun olurken diplomasını türbanla alınca olay oldu, rektör (doğramacı’nın oğlu, o da bizim bölümden, baba adamdır) hakkında soruşturma açtı yök. İki uçtan birsürü mail geldi bu konuda -neyse ki iki kutupta olmayanlar da vardı birkaç-.

O maillerin hızı kesilir kesilmez bir davetiye geldi, bu yıl mezun olan bir kızla geçen yıl mezun olan bir oğlan evleniyorlarmış 7-7-7′de, Akhisar’da, herkesi çağırıyorlardı. Ben de hiç tanımasam da bir kutlama maili gönderdim, ve ‘çekici bir teklif ama ben uzaktan kutlayayım’ gibi birşey dedim. Dikkatli gözler bu cümledeki, elini kaldırmasa da defansın arkasına sarkıp pas bekleyen tavrı, verkaç için pası verip boşa kaçan hareketi farketmiştir. Ama iyi bir pas için akıllı bir pasör gerekir. Damat adayı oğlan da “aman Simon abi, İzmir neresi, atla gel, hem tanışırız, bu çekici teklifi kaçırma” demiş. e, iyi dedim ben de.

Yalnız gitmek hafifötesi buruk ama. Gelmek isteyen lütfen atla’yıp gelsin. Atla gelmek de yakışır hani, kasaba düğününe. Yapmayın canım, uzak değil, İzmir neresi, mesela Bursa’dan topu topu 4 saat. Aslında basıp bir gün sonraki Anthony & The Johnsons’a mı gitsem diyordum ama sanırım bir düğün Anthony’nin kırık sesine basar.

Düğüne git, oradan da İstanbul’a gidersin mi dediniz? Siz beni genç mi sandınız koalisyon ortakları? Ama yine de bakın, siz gelin, düğünün sonuna doğru kafalar mayhoş (pardon, politically correct olalım: kafalar içilen onca koladan cin gibi) arabanın kapısını açarken istikamet Ses Tiyatrosu demezsem ne olayım? Gelmezseniz de nazar etmeyin n’olur, evlenin sizin d’olur.

h1

ha eski dişçi ha eski sevgili

3 Temmuz, 2007

Aşağıda (hemen altyazı, ilk madde) bahsi geçen dişçime ‘geçen geldiğimde bana morfin veren hemşireyi hala unutamadım’ demiş miydim? O yüzden mi dişime 3 defa anestezi iğnesi yaptı? Yoksa o uyutulduğum anlardan birinde farkında olmadan eski dişçilerimden birinden mi bahsettim? Onu mu kıskandı? O yüzden mi dilim eşşşek arıları ısırmış gibi 3 gündür? Değil yemek keyfi, yaşam keyfi bile kalmadı.

Ama dün birara çıkayım dedim bunalıp. Yürüdüm, hızlı yürüdüm, sonra baktım, koşmak için herşey var yanımda, koştum. Koştum, koştum. Durakta bekleyenler baktı. Durakta bekleyenler garip garip baktı. Neyim garipti, benim koşmam mı, onların durması mı? Çok rahatsız oldum. Sonra bir sokak girişinde bir kız gördüm, bana farklı baktı, alıcı gözüyle, diğer bakanları unutturdu. Öyle bakanlara da dayanamam, kimse eksik kalmasın, herkes alabilsin isterim.

Sonra balıkçı barınağına gittim. Şehir ortasında kıyı kasabası. Azdır, orası da birkaç cafe-şu bunun eline geçmesin.

Bowie dinliyordum koşarken. Eve geldim, trt2′de Bowie programı vardı. Onun yarattığı dünyalar benim dünyayla ilişkime ne kadar uyuyor (C.R.A.Z.Y. filmini de o yüzden sevmiştim ya). “Ground control to major thumb, take your protein pills and put your helmet on” mesela. ‘Stars look very different today’ dediğim de az değildir. Space Oddity bana uyuyor belki ama ben Starman’i çalayım:

There’s a starman waiting in the sky
He’d like to come and meet us
But he thinks he’d blow our minds

h1

nokta nokta

1 Temmuz, 2007

- Birkaç günde bir buluşuyoruz. Hep akşamları. Çok yorucu bir ilişki. Ayrılırken hep tükenmiş oluyorum. Benim genelde gözüm kapalı oluyor. Açtığımda zaten hep elleri ağzımda oluyor, dibimden ağzımın içine bakıyor. Sormak istediğim ‘ne bakıyorsun hep ağzıma ya’ sorusununsa o sırada ne yeri ne zamanı ne de alemi oluyor.

- Parfüm endüstrisi devrim yapmış. Hepsi ünlü markalarını kalem tipinde çıkarmışlar. Eşitlik olsun diyedir ki hepsi o markalarla ilgisiz birbirine benzer kokulara sahip. Sanırım doğal olsun diye de bol sulular. Ayrıca, kadın erkek eşitliği de sağlamışlar, ayrım yok. Sadece pazarlarda satılıyor. ‘Kenzo 1 ytl olacak’a meydan kalmamış, gerçekten 1 ytl.

- Onları gördükten sonra ilerideki bir masada bir kadın da gerçek şişelerinde satıyor parfümleri. Ne kadar diyorum, telefonda olduğundan 3 ve 4 yapıyor parmaklarıyla, iki farklı boy için. Neyse ki ben karar verip bir 5′lik çıkarmadan bir başkası gelip fiyat soruyor, kadın da 30 ve 40 diyor ki rezil olmuyorum. Gerçekmiş meğer sattıkları, ne bilelim anacım.

- Anneme telefon ediyorum sokaktan, ‘anne, alsancak’ta tommy neredeydi?’, ‘geride geride’ diyor, yandan geçen alsancak kızı. Kendisini haziran ayı ödüllerine aday gösteriyorum.

- Ama haziran ayı ödülü, şimdiye dek aldığım en anlamlı yorumlardan birine gidiyor. 2 alttaki yazıya inerseniz görebilirsiniz. İnsanın, yazıda anlattığı kişiden yorum alması ne güzel birşey. Keşke hep böyle olsa; bayülgen desem, hemen cevap verse -kavga etsek, gelecek maddedeki gibi p.mağden desem, nasılsın ablacım dese (tam da kesinlikle onun demeyeceği birşey olduğu için beklenebilir bu söz). Ayrıca, ne güzel, adam yapmakla kalmıyor, bir de kendi hakkındaki yazıları araştırıp buluyor.

- Yandaki basta! köşesinde bahsi geçen hürriyet vakasını p. mağden de yazmış dün.

- Mojito’nun en iyi yapıldığı 3 yerden biri: bizim ev.

ocak2-3344-2.jpgAma herkese öneremiyorum, çok tehlikeli. Taze naneyi atıyorsunuz bardağa, içine şeker. Ama eğer şart malzeme beyaz romun 35′liğini Havana Club’ın müzesinden yürütmemişseniz (tehlikeli) migros’ta 70′liği 40 ytl (çok tehlikeli). Bu anda isterdim ki hep beraber ayağa kalkıp oha diyelim. En az yıl bekletilmişi (3 yıl) olduğu için en ucuz rom olan beyaz rom, orada 7-8 cuba convertible iken (diyelim $9-10), buraya gelince nasıl 40 ytl oluyor, hesabını bilmek isterdim. Tabi, havana club rom şart mı (mesela bacardi olmaz mı) derseniz, romun ruhu eksik olmasın, sonra Ernest baba çarpar sizi rüyanızda.