Ağustos, 2007 için Arşiv

h1

güzel çirkin aramam

14 Ağustos, 2007

s33.jpg
bazen bütün dünyayı, bir kızın sana olan ilgisinden ibaret sanıyorsun. senin için hazırlandığını hissetmekten, beraber seyrettiğiniz çok hoş bir sahnede dönüp sana gülümsemesinden, hafif bir meltemle sana gelen kokusundan, babet ayakkabılarından, bir bahane bulup aramasından, aradığında başta çekinerek konuşmasından, ince bileklerinden, sokakta karşılaştığınız bir şeydeki komik yanı bulup sana göstermesinden, gülümseten gülüşünden, söylediklerini beğenip beğenmediğini merak etmesinden, nasıl göründüğünü beğenip beğenmediğini merak etmesinden, senden arkadaşlarına, annesine bahsetmesinden, senin için taktığı kolyesinden, görüşmediğinizde seni düşünüyor olma olasılığından, geçmişini ve ilgilerini merak etmesinden, görüşmek için koşulları zorlamasından, gülen gözlerinden, saç tellerinden…

Bazen hayat gerçekten de bir kızın sana olan ilgisinden ibaret oluyor. Var olsa da olmasa da.

h1

arşivden bir yaprak görürsen beni hatırla demiştim

7 Ağustos, 2007

img_0033.jpgimg_0043.jpg

büyük üstad ve güzel karısı Enrica Fico. Yer Marmara Oteli, zaman eski.
(maksat sayfayı açınca insanın karşısına gökçek herifi açılmasın).

h1

mantık sınırlarını zorlayan

5 Ağustos, 2007

I. Üçüncü döneminin sonları yaklaştı. Ben Gökçek’e hala ve inatla alışamadım. Her görüşümde midem bulanıyor, beynimde no! no! no! neonları yanıp sönüyor. Mesela bu seçimde akp nasıl %47 aldı diye tartışılıyor da Ankara’da bu adam nasıl %55.35 aldı, tartışılmıyor. 3 seçimdir tüm sağ, Karayalçın ve sol bir partiden bir aday seçilmesin diye buna veriyorlar oylarını. Artık nasıl bir nefretleri varsa sola. O zamanlar hala varolan dyp, anap, gp, sp, mhp, tümünün son belediye seçiminde aldığı toplam oy %9 ediyor. Gökçek radikal sağ kimliğinde ve pis sırıtışında tüm sağı toplamış.

Bir Gökçek yazısı buranın sınırlarını aşar, Radikal İki’nin bir sayfasını kaplar. O yüzden burada sadece iki gün önce tv’de söylediği “Biz bu durumu tabi tahmin edemedik, nasıl tahmin edebilirdik ki” sözlerini tekrarlayayım. Bir tahmin edilemeyen, gizemli olay vuku bulsa da meteoroloji, hidroloji, ve forecasting literatürünün en kalın ciltli kitapları bütün gece tavandan kafana yağsalar..

O zaman “Ankaralılara tavsiyem, bu 2-3 ay şehri terketsinler” gibi şeyler demezsin belki.

II. Ben zamanın değiştiğine, yönetimlerin, yine sağcı, gerici, vs. de olsalar artık 80′lerden beri alışageldiğimiz mantıkötesi hataları yapmadıklarına inanıyorum. Çalışıyorum daha doğrusu buna inanmaya. Ama zorluyorlar be!

Tayyip ne dedi geçen gün. Demirel, köşesinden (gaste köşesi değil, evinin bir köşesi) akp’ye oy vermeyen %53 de var demiş, bu da ona sinirlenmiş. “Birileri iki kişiden birinin bize oy vermediğini, bize oy vermeyen %53 gibi bir oran olduğunu söylüyor. Bu seçimde sandık başına seçmenin %82’si gitmiş. Bu oran %100 olsaydı, bizim oyumuz kaç olacaktı? %55.5. Demek ki biz iki seçmenden birinin değil, daha fazlasının oyunu almışız”. hııı, evet. Bu noktada alkışlar, parti meclisindeki milletvekilleri.

Ben ülkenin gelişmişliği böyle demeçlerde belli olur diyorum. Aklı çalışan bir ülkede böyle bir demeç verilemez. Alay edilmekten korkulur çünkü. Bunu ilkokul 5′de biri söylese alay ederdik be. Belli ki adamın aklıevvel danışmanlarından biri, belki de ortaokuldaki oğlunun akıl vermesiyle böyle bir fikir geliştirmiş, başbakan da aferin, demiş, danışmanı yazmış, o da çıkıp okumuş.

Baykal da dün gazetecilere sormuş, ya bizim oyumuz kaç olurdu diye. %25 demiş gazeteciler. Hayır, aynı kalırdı, biraz matematik çalışın demiş Baykal. Aslında bu, matematik hatası olduğu kadar uygulama cahilliği. Partilerin aldıkları oy oranı, verilmiş ve geçerli oylar üzerinden hesaplanıyor. Yani, 46.6, 20.5, 15.5 şeklinde giden oranları toplarsanız %100 ediyor. Geride %18 sandık başına gitmeyen seçmen, %2-3 geçersiz oy gibi oranlar kalmıyor. Bunu değil bir parti başkanının, herhangi bir parti üyesinin, hatta sonuçları izleyen bir seçmenin bile bilmemesi mümkün değil. Başbakanın söylediğiyse, ‘bizim oylarımız tüm kayıtlı seçmenin %46.6’sına denk geliyor, oy kullanmayan %18′i de aynı oranda dağıtsak gerçek oranımız olan %55.5′a varıyoruz mantığına varıyor ki tek kelimeyle… cümleyi bitirirsem suç olacak.

Bu kadar inanılmaz hatalar yapan kafalar düşünün, ne devasa ölçekte yatırımlara karar veriyor, birçok durumda güvenliğimiz o kafalara emanet oluyor. O yüzden zaten, Ankara’da çevreyolunda hızla giderken sol şeridi birden refüj kaplıyor.

Veya abim anlatıyor: “(Ankara’da) refüjleri suluyorlar kamyonla. Sol şeritte bir adam hortum tutuyor yeşilliğe, ondan 2-3 metre önce de bir adam bayrakla işaret veriyor. Görünce bu adam ölür dedim, adamı gördüğünde kamyonu da görmüş oluyorsun zaten. Birkaç gün sonra gazetede gördüm, bir araba o sulama kamyona çarpmış, o işaret veren kaçmış herhalde, sulayan adam arada kalmış ölmüş”.

h1

Büyülü Fener’in ışığında Cinayeti Gördüm!

1 Ağustos, 2007

Çok güzel bir yılımın özünü oluşturan bir tiyatro grubum vardı. Adı, Persona’ydı.

Ankara’nın en güzel iki sineması, Kızılırmak ve Kavaklıdere’nin işletmecileri Bahçeli’de kendi sinema salonlarını açarken bir isim yarışması düzenlemişlerdi. 1 yıl (yoksa ömür boyu muydu?) bedava bilet dedikleri için hevesliydim. Kazanan Büyülü Fener’di.

Kızılırmak’ta özel bir gösterimde yaşlılık, gençlik, anılar ve geçip giden hayat üzerine daha güzeli yapılamayacak bir film seyretmiştim. Yaşlı adamın kırışıkları grinin her tonunun arasında parlıyordu. Adı, Yaban Çilekleriydi.

Üniversitede birara kaldığım çok kalabalık yurdun televizyon odasında istediğim bir filmi açmayı başarmıştım. Bayılarak seyretmiştik oda arkadaşımla. Trt hiç bir not düşmeden yarısında kesmişti (meğer ikiye bölmüş, bir hafta sonra devam edecekmiş). Adı, Fanny ve Alexander’dı.

Bir kızdan hoşlanıyordum başka birara. Çocukluğunu anlattığı Fanny ve Alexander’ın devamı gibi, hikayenin öncesini, anne-babasının biraraya gelme hikayesini yazdığı ve Bille August’ın çektiği filmdeki kız, yani annesi, tıpkı hoşlandığım kızdı. Ya da öyle görmüştüm. Adı, İyi Niyetler’di.

Ankara’da bir Salı Gösteriminde bir arkadaşımla gittiğimiz filmde tam önüme, zorluklarla ayrılmakta olduğum eski sevgilim ve iki arkadaşı oturmuştu. Azap olmuştu film. Adı, Sessizlik’ti.

Geçenlerde oradaki yalnız odamda acaip ve derin ve karanlık bir film seyrettim. Adı, 7. Mühür’dü.

___________

Bergman’ın haberini duyunca yaşayan en büyük iki sinemacıdan biriydi demiştim. Diğeri de hemen peşinden geldi.

Antonioni için aynı anlatımı kullanamam. Ama en azından, bilmem tam ne zaman, herhalde daha lisenin başlarında trt’de seyrettiğim ve o zamandan etkilendiğim, katmanları sonraki yıllarda zamanla açılan büyük Blow-Up’ın (güzel Türkçesiyle: Cinayeti Gördüm!), bildiğim en turnusol kağıdı filmlerden biri olduğunu söyleyebilirim. (Sinema zevkini ölçmede birebir.)