Kasım, 2007 için Arşiv

h1

sine liste

25 Kasım, 2007

- Evet, kelimedeyiz, başlama sırası sizde Sayın Yılmaz
- Sessiz
- Sessiz. S. Sizle devam ediyoruz Sayın Kocabaş
- Sesli.
- Sesli. İ
- Sessiz.
- Sayın Yılmaz sessiz dedi. N
- Sesli.
- E
- Sessiz.
- R. Sayın Kocabaş
- Sesli
- Sesli. İ
- Sessiz
- S
- Sessiz
- T. Sizle başladık, sizle bitiriyoruz, Sayın Yılmaz.
- Sesli
- E. Son harf E. Harflerimiz panoda yerlerini aldı, sürenizin başladığını gösteren müziğimiz de şimdi başladı.
ayfoundmylove in portofino perche nei sogni credo ancora, lo strano gioco del destino, a portofino ayfoundmylove
……
cingcingcong.
- Gongun sesini duydunuz, süreniz sona erdi. Evet, Sayın Yılmaz, sizle başlıyoruz, kelimeniz..
- Senarjist
- Sayın Yılmaz senerjist dedi, 9 harf, j joker sanırım. Gündelik hayatımızda sık sık kullandığımız bir kelime, öyle değil mi Sayın Yılmaz, sinerji veren anlamında. Öncelik sırası Sayın Kocabaş’ta olduğundan onda da 9 harfli bir kelime varsa puan ona gidecek. Sizin kelimenizi alalım, Sayın Kocabaş.
- Sineliste
- Sayın Kocabaş sineliste dedi. 9 harfli bir kelime. Burada da l joker sanırım. Uzmanımıza dönüyoruz, Sayın Tedarik, sineliste, doğru mudur efendim?
- Sineliste, ben şahsen hiç duymadım, Sayın Baygetirir. Hemen siyah kaplı TDK sözlüğümüzü açıyoruz. R, S, Ş, çok gittik, bir yaprak daha geri, iki olmuş, tamam, sinbad, sincap, sinkaf, sinten, sipru, gördüğünüz gibi sineliste yok. Maalesef kabul edemiyoruz.
- Bir saniye Sayın Baygetirir. Ben müdahale etmek istiyorum. Burada matematik için bulunsam da bu tutuculuğu kabul edemem. TDK’ya, sınırlarımızın içine saplanıp kalmayalım. Açın Britanlaurus‘u, orada var sineliste. Gugıl sözlüğüne bakın, hemen kapağın ardından ilk sayfada. Varolan bir gerçekliğe yok demek yokolanı varsaymaktan beterdir.
- Meslektaşım bu kadar önemsiyorsa önemli değil efendim. TDK sözlüğü de esnektir, sürekli değişir. Bakın, hemen bu araya ekleyebilirim. sine.. tam olarak nasıl yazılıyordu? Bir cümle içinde kullanabilir misiniz Sayın Kocabaş?
- Geçen gün yolda giderken Sineliste’yi gördüm, çok hoşuma gitti.

sine3.jpg
liste3.jpg

h1

dalan çan ve kelebek

20 Kasım, 2007

Pazar akşamüstü. 2 saat kadar sonra, 7:30′da görmek istediğiniz bir film var. Ama hava soğuk. Film şehrin öbür ucunda. Gidip gelmesi birer saat. Yapmanız gereken işler var. Gitseniz ancak birşeyler atıştırabilirsiniz, kalırsanız sakin sakin yemek hazırlayıp işleri halledebilirsiniz. Üstelik Pazar akşamının rehaveti öyle bir çağırıyor ki. Film Cannes’da yönetmen ödülü almış ve AB film festivalinin kapanış filmi olduğundan bilet de kalmamış. Kapıda sıra bekleyip belki bulunabilir.

Siz ne yapardınız geçelim, ben giderim. Sizi siz yapan böyle anlardaki kararlarınız değil midir derim. Zaten filmin evin yanındaki sinemada oynayanına ve siz salona girince başlayanına hayat demiyorlar.

Yolda aceleyle otobüse yetişmeye çalışırken projektörden gelip salonda süzülen gri-mavi ve yolundaki tüm tozları gösteren ışıkla büyüleneceğimi, hatta kanımın o renkte aktığını düşünüyordum. Sonra 15 dk. geç kalan otobüsü, sinemanın girişinde 20 dk. bilet satmalarını, salonun dışında da 20 dk. çok diplomatik amcaların konuşma arasını bekledim. İçeri girdiğimde Yunan sefir “diversité.. ööö.. culturelle.. ööö” diye konuşmasını uzatmaya çalışıyordu. “AB projesi sayesinde artık sizler emekli olduğunuzda Yunan Adalarından ev alıp oraya yerleşebilirsiniz. Adalarda artık İngiliz belediye başkanı olan kasabalar var” deyip AB ruhundan ne anladığını belli ettiğinde artık tüm hevesim kaçmış, yeter döneyim diye geçiriyordum. Zaten öyle her tarafım insan doluyken film seyretmeye alışık değilim. Ama neyse ki kaldım.

Beklenmedik bir anda, bilinmeyen bir nedenle tümden felç olan bir adam. Tanrım, iyi olabilir de bunların üstüne bir de sıkılacağız demek. Hiç de öyle çıkmadı ama. Benzeri konudaki İçimdeki Deniz’in oyunculuk gösterisine odaklanan ve o durağan duruma çeşitlemeler getirmek için biraz zorlamış havasına göre özgürce uçuyordu. Sadece adamın hayal gücünün dünyayı dolaştığı kısım için bile değerdi. Veya Max von Sydow’lu sahneler için. Veya iletişim hocası duygusal Henriette, konuşma doktoru güzel Marie, ve ilgili asistanı Claude için.

a3-diving.jpg

Gerçek bir hikaye ne yazık ki. Elle’in editörü, sevimli hafif playboy, hafif entellektüel Jean Do bir anda felç geçirir. Ve felçli iken gözleriyle bir kitap yazar. Dalan Çan* ve Kelebek.

Hem ağlatan hem uçuran filmler iyi gelir insana. Velakin, salonda gri mavi ışınların süzülmemekte olduğunu farkettim. Onları görmek için fazla aydınlıktı. Hatta bu ülkede o ışığı görmediğimi, belki de o yüzden son yıllarda gittikçe kansızlaştığımı düşündüm.

Ve çıkarken önümdeki sarışınlar ‘demek Yunan adalarında İngiliz bel. bşk.ı’ diye konuşuyorlardı ki o anda uzamda bulunduğum gerçek yere geri dönmek durumunda kaldım. Siz de nasıl olsa birgün görürsünüz. O zamana kadar hepinizi öperim. Başka bir yerden. yani ben.. başka bir yerde olan.. neyse. hemen filmden tom waits-green grass‘a geçeyim bari.

~ dalan çan kötü bir çeviri oldu. zamanında mantar avcılarının da giydiği ağır dalgıç elbisesidir kasıt. ah, ama sevgili editörüm yok ki ortalarda, doğru dürüst çevirisini söylesin bana.

h1

kaderimiz sensiz olsun

17 Kasım, 2007

kiev-scot.jpg
İskoçlar için son 10 yılın en önemli günü. Dünya Kupasının finalini oynayan iki takım da Avrupa Şamp.’ndaki gruplarındaydı, üstüne bir de çeyrek final oynayan Ukrayna vardı. Bu durumda elemeler başlamadan önce İskoçların bu üçlü arasından, özellikle de Fransa ve İtalya devlerinin arasından sıyrılmasını futbol takip eden kimse aklından bile geçiremezdi.

İskoçların çokça genç bir takımları var, tüm kadroda tek bir ünlü oyuncuları yok. Benim tanıdığım tek oyuncuları Manchester’da yedek bir genç. İtalyan veya Fransız takımının değeri onlarınkini rahat 10′a, 20′ye katlar. Ama işte grupta son maçları ve evlerinde İtalyanları yenerlerse gidiyorlar. Beraberlik İtalyanlara yeterken onları yenmek çok zor tabi. Ama tüm ülke bir inanç yumağına dönmüş. Mucizeyi daha önce gerçekleştirip Fransızları iki maçta da yenmişlerdi. Beraberlikte de küçük bir şansları var, Fransızların Çarş. Ukrayna’ya yenilmesi. O da olmayacak şey değil. Sonrası yine şöyle olabilir:

2669960-scot-foot.jpg

Adaların diğer tarafında koca İngilizlerin şansı ise İsrail’in elinde. Yarın (bugün) İsrail Rusya’dan puan almalı ki şansları sürsün, yoksa Hırvatistan’ı yenseler de işe yaramıyor.

Çarş. o maça elenmiş olarak çıkabilirler. O durumda Wembley’deki seyircinin halini merak ederim doğrusu. Baştan beri güvenilmeyen, bir nevi Şenol Güneş olan hocaları Steve McLaren kovulacak tabi.

Biz de Çarş. aynı durumda olabiliriz (inşallah inşallah). Ama o zaman bile McLaren’in alacağı tepkiyi görmez Terrim. O kadar kötü seçilmiş takımlar da çıkarsa, her maçta birçok hata da yapsa, oyun düzenini oturtamamış, takımı gençleştirme adına doğru dürüst hiçbir şey yapmamış da olsa, kendisi ülkenin en dokunulmaz figürlerinden. Ülkenin en güçlü spor yazarları bile onu ancak ismini vermeden eleştirebiliyor.

Gazete ve haber sitelerinde Terrim’in açıklamasının yeraldığı her haberaltı “imparator bizi gruptan çıkaracaktır” tipi insanın ülkeye güvenini zorlayan yorumlarla dolu. Yarın berabere kalırsak Norveç’in Malta’da puan kaybını bekleyeceğiz, o durumda bile benzeri mantıkdışı yorumların süreceğine eminim. (sanki Terrim alacak Malta’da Norveç’ten puanı). Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar’da anlattığı Tanzimat edebiyatından bugüne süren baba arayışımızın nesnesi o.

Bense ilk günden beri aynı şeyi diliyorum, ‘bizi biraz yalnız bırakır mısın Terrim’. O kadar takımın önüne çıkıyor ki onunla gideceğimize gitmeyelim. Bu onun gitmesine yarayacaksa olsun, biz gitmeyelim. Zati hepsi bir Avrupa Şampiyonası, Dünya Kupası değil ki kaçmayacak olsun.

h1

6 gün, sonra 1.2.3.4

15 Kasım, 2007

Geçen haftanın Pt. akşamından bu Pt. sabahına kadar evdeydim. Bir tek doktora gitmek için çıktım; gerisinde, özellikle 4 gün üstüste evde. Durum öyle kötüydü ki bir kere bile içimden konyak (tamam, brendi) içmek gelmedi be dostlar. Ama hiç içmeye alışık olmadığım ağrı kesiciler, parasetamoller avuç avuç.

Bu durumda uzun bir karışıklığa sebep olan Kasım başı planları konusunda iki tatil ve yeni, görülmemiş şehir fırsatını kaçırıp 1 hafta boş boş yatmış oldum. Pişman mıyım? Hayır, değilim.

Bugün derin bir rüyadan uyanıp radyoyu açtım ve hep dinlediğim, her tarafından pas akan kanalda, başta eski sandığım ama belli ki olmayan 1234 çalmaya başladı. Camera Obscura’ya benzeyen hafif ve hoş bir tarzı ve şarkı kadar sevimli bir videosu var. Diyorum ki biz birbirini tanımayan bir Feist hayran grubu olarak bu dansı biliyor olsaydık. Sonra dans salonlarında, kulüplerde bu şarkı çaldığında bu dansı yapabilen seçkin kişiler olarak ortaya atılıp birbirimize gülümseseydik..

h1

elemtere

9 Kasım, 2007

Bu bloğun kem gözlerine iyice inandım artık. Ne zaman iyi, değişik bir şeyler olduğunu yazsam, denizaşırı yörelere, Yucatan piramitlerine filan gitmekten bahsetsem (yoksa ondan bahsetmemiş miydim) kötü birşey oluyor. İki gündür hiç alışık olmadığı derecelerde yaşıyor vücudum.

Hastalık, insanlara karşı tam bir turnusol kağıdı, rengini sevmediğim. Çok anlayışlı, neredeyse çocuk gibi davranan doktor kadın ne kadar iyi idiyse “hala bulaşıcı mısın” deyip 5 adım geri giden bölüm başkanı hocam da o kadar kötü. Pek iyi olduğunu düşündüğüm yeni ev arkadaşımın sınırları benden çok ileride çizilen ilgisi ise tam bir hayal kırıklığı. Neyse ki kimyasallar var, mesela üzerinde Penu Silun yazan minik şişe. (Aksak’ı özledim!)

bats_7cm.jpg
Bloğa gelince.. ekrana doğru camgöbeği camı tutuyorum. Dikkatli ol, benim de gözlerim gayet kemdir. Tam benden daha fazla ilgi çekiyorsun sen diye imrendiğim sıralarda yasaklandığını unutma. O zamandan beri yasaklısın, biliyorsun.

h1

ne Türkü diyorsun ya, benim ruhum Latin

5 Kasım, 2007

Ekim sonu, Kasım başı planları yılan hikayesine (kuyruklu yılana da denir miydi) döndü. Geçen yıl Meksika’ya gidememiştim ya, o sıralarda Kasım başındaki Ölüler Günü törenlerini öğrenmiştim, iyi ben de seneye o zaman giderim demiştim teselli niyetine.

Bu sefer 1 ay önceden Meks. elçiliğine gidildi.
- Vize?
- Artık 2 günde veriyoruz.
- Hayyy, geçen sene niye öyle acı çektirdiniz peki?
- Prosedür değişti, artık Meksika’ya gitmiyor pasaportlar.

Neyse, bilet ayarlandı:

- Hep sizinle uçuyorum, servisiniz berbat, hep aç kalıyorum, koltuk aralarınız çok dar,…
- Tamam tamam, sizi hatırladım, alın biletinizi.

Ama hepsi hepsi 4 gün. Üstelik hemen sonrasında Seattle’da önemli bir konferansımız varmış. Hiç içimden gelmiyordu ama benim için çok yararlı olabilirdi. Seattle? Meksika? Meksika, Seattle? İkisi birden? Üstelik aynı günlerde Bayan Ç. gelecekti ve bir de Caetano Veloso konseri vardı. Herşey karıştı kısacası bir süre.

4 gün çok kısa geldi. Sonra birsürü şey kaçırılacak, ayarlaması sorunlu. Üstelik, madem önemli, gideceksek ona değil, Seattle’a gidelim. Vazgeçtim. Bir süre planlanan Seattle’ın da ‘gelişmeler ışığında’ bana fazla yararlı olmayacağı anlaşıldı. Zaten içimden gelmiyordu, rahatladım. Hem orada da 2 gün birşeye benzemeyecekti, ne gezmeye ne konferansa. O da kaldı. Böylece dün Bayan Ç. günü oldu. Sürekli yoldan şundan bundan şikayet etse, Amerikan hallerini pek güzel aşağılasa da (ben burada yaşıyorum, acı çektirme bana) hoş oldu onu görmesi.

Bugün de Caetano Veloso. Bu adam birkaç yıl önce de gelmişti bizim salona, o zaman ben de orada çalışıyordum. Biletleri birkaç hafta önceden bitmişti. Ama dikkatimi bilet almaya gelenler çekmişti. Şehirdeki her türlü Brezilyalı. Ama toplumun aklınıza gelebilecek her kesiminden. Bizde böyle her kesimin bayıldığı biri var mı diye düşünmüştüm. Biraz Sezen ama o da bu kadar değil. Sonra sonra anladım ki adama G. Amerika’nın yaşayan aktif en önemli müzik efsanesi demememiz için tek geçerli sebep, onun yanında ‘eski yol arkadaşı’, şu anki Brez. kültür bakanı Gilberto Gil’in de ismini anmanın gerekmesi olabilir.

Ama o konsere gidememiştim, nalet Dr. Z. derslerinden birinin akşamına geldiğinden (istesem de zor olurdu bilet meselesinden). O zamandan beri de birçok yerde karşıma çıktı. Konuş Onunla’da dışarıda verdiği minik konserde, Lila Downs’la söylediği Frida şarkısında…

Bugün için de plan karışıklığından bilet almamıştım önceden, tükenmişti. Ama orada konserden 1-2 saat önceden satarlar bir miktar. Erkenden gidecektim ama birşeylere daldım, olmadı. Bn. Ç. de gelmedi. Gittim, 8′e az kala.

Salonun önünde değil beklenen sıra, kimse yok. Ne bilet gişesinde ışık var ne rezervasyon. İçeride, fuayede bir iki kişi görünüyor, ışıklar var ama o kadar. Kapıdaki bilet kesen genç siyah görevliye sordum. Bu akşam konser yok muydu? Var. Caetano Veloso? Evet. 8′de değil miydi? Hayır, 7. Hay Allah (ama 7′de olmaz ki hiç konser). Peki, bilet var mı veya boş koltuk? Sen burada çalışmıyor muydun? Evet, ben de seni hatırlıyorum. Ee? Ama artık çalışmıyorum. Olsun ya, sen çaktırmadan geç. Allah ne muradın varsa versin.

Girdim, hiç olmadığı üzere hiç boş koltuk görünmüyor. Sakin bir şarkı bitti. En hoş şarkılarından ‘kukkurukku’ başladı. Ayayayay Paloma. Aynen şu sahnede Marco’nun dediği gibi ‘bu Caetano tüylerimi diken diken etti’.

Hepsi usul usul yerinde oturan kocaman salonda bir köşede kenarda dikilen tek kişiydim. Sonra daha hareketli ve deneysel şarkılarına geçti Caetano. Sanırım hayranlarının ülkenin tüm kesimlerini kapsamasının nedeni de bu. Sezen gibi toplumsal gönül dünyamıza telaffuz olması yanında daha hareketli ve rock’a uzanan yönleri de. Tabi ayrıca, 40 yıldır üretmesi ve ülkenin de kadir bilir olması.

Seyirciler genelde bu şehirde olduğu gibi iyice uyuzdu ama. Böyle bir adamın şarkılarının marş olmasını, herkesin beraber söylemesini beklerdim mesela. Ama hareket yok gibiydi, çok az ses çıkıyordu. Koltuklu sandalyedeki 90′lık bir dede ve ondan ayrı, yine koltuklu sandalyedeki 90′lık bir nine simgeliyordu sanki seyirciyi.

Daha ben geleli 1 saat olmadan bitirdi Caetano. Ve konser havasını bis’te buldu. En uyuzlar çıkmıştı sanırım. 65 yaşında ama oradan oraya koşturan adam 1-2 derken 4 tane söyledi, ve o sırada herkes söylüyordu şarkılarını. Bu sırada adamla aramda 9 metre 15 santim olduğundan foto. makinesini evde unutmuş olmam pek yazık oldu.

Daha önce çaldığım ve sanırım en sevdiğim şarkısı Cajuina’yı duyamadım. Ama burada dinleyelim bari hepimiz. Onun yanında bir de Carolina.

Ve keşke Portekizce anlayarak dinleyebilseydim konseri.Veya anlayan biriyle.

h1

gitmeliydik, dalgalar kanatlarımızdı

1 Kasım, 2007

tatminsizlik, mutsuzluk, burada oluşuna farklı farklı yerlerden gelip tekrar tekrar kahret, birgün geçse de geçen yılların burada geçmişliğine hep kahredeceğini farket; katlan, katlanılmaz ev arkadaşı sevgililerine katlan, katlanılmaz öğrenci bozuntularına katlan, düşüncesiz hocalara katlan, arkadaş olmayan arkadaş bozuntularına katlan, televizyon reklamlarına katlan, çalmayan telefonlara katlan,… derken bir yerden mozaik çıktı.

mozaik, lise’nin harala gürele yurdunda sakince dinlenen mozaik. sonra üniversiteyle birlikte herşey değişse de değişmeyen, üniversitenin yurdunda dinlenen mozaik. bahar şenliğinde odtü mimarlık amfiye gelen mozaik. orayı mesken tutan sevgili sayesinde önlerde seyredilen mozaik. huzurla yanındakinin omuzuna başını yaslayıp dinlenen mozaik. aa, davulda ümit kıvançvar.

henüz herşeyin taze olduğu günler. daha yanlışlar yapılmamış. karanlıkta gecenin bir saati çalar mozaik. geceyi derinleştirir. zamanda yolculuk için birebir.

sapho ile konuşma

onüç

emekli albay hilmi ertunç

__ __ __ __ __ __ __ __ __

bir perküsyon piyano grubu ile caza devam eden ayşe tütüncü, metis’in yayın yönetmeni, hoca bülent somay, her türlü şeyden vurmalı yapabilen timuçin gürer, ayrıca saruhan erim, ve kuzu.

en azından çaldıkları ülke sınırları için zamanının ötesinde oldukları söylenebilir. o yüzden de naif ve zaman zaman çiğ gelebiyorlar kulağa.