Aralık, 2007 için Arşiv

h1

les actööğğ e les aktiğis

31 Aralık, 2007

Birkaç yıl önce en sevdiğim aktörlerin listesini yapmıştım. Gayet uzun bir listeydi. Sonra düşündüm, ben -çeşitli tahayyüllerin tersine- eril bir kişiliğim, kendi cinsime özel bir ilgi duyuyor değilim (not that anything’s wrong with that) ama sinemada seyretmeyi en sevdiğim kişiler hep erkek. Şimdi biz biraraya gelsek etkilendiğimiz, bir filmi sürükleyen, seyrettiren 100 aktör ismi sayabiliriz. Ama benzer düzeyde bir filmi sürükleyen, seyrettiren 10 adet aktris zor sayarız.

Her yerde böyle. Arabistan’da bir kasabada “Mel Gibson’ı seviyoruz” diyordu bir adam hatırladığım bir belgesel karesinde. Birsürü benzer erkek oyuncu sayılabilirdi o adam (Tom Cruise, Brad Pitt, Robert de Niro, Al Pacino, Tom Hanks, Kevin Costner, vs.) ama söyleyebileceği bir kadın düşünemiyorum.

Sinemanın bir erkek fantezisi olduğunu birsüre önce farketmiştim. En beğenilen filmlerin büyük çoğunluğu erkeklerin yaşamak istediği fantezilerden oluşuyor. Zor durumdaki güzel bir kadını dibinde buluyorsun, onu kurtarıyorsun, olaylar seni zora soksa da hayran olunan davranışlar sergiliyorsun, kimsenin atılmayacağı maceralara atılıyor ve kötüyü yenerek çıkıyorsun işin içinden. Bu mudur, erkekleri filmin ortasına oturtup bu hayran olunan karakterleri yaratan? Yoksa, liderlerin hep erkek olmasının basit bir yansıması mıdır? Filmler hayatın aynasıysa.

Geniş bir en sevdiğim aktörler listesi sineliste‘de başladı. 3-4 post sürecek.

h1

4.2.2.1

29 Aralık, 2007

Eski blogumu yapmaya başladığım sıralarda beni kimsenin okumadığını, benim de kimseden bihaber olduğumu, kimse okumasa da kendim için yazdığımı (daha doğrusu yaptığımı -çünkü yazılar azınlıktaydı) arada bir yazmışımdır. O yüzden şimdi yasaktan önceki okurların önemli bir kısmını kaybetmiş olmak ‘tiraj’ namına hiç derdim değil. Ama bir kısmını tanımış bulunduğum bu kişilerin şimdi iki fazladan tık uğruna artık hiç (arada bir de değil, hiç) okumuyor olması… Biliyorum, bazen bir fazladan uğraş zor geliyor -blog okumak günün en az elzem meselesi olduğuna göre- ama hep mi? İnsan en basitinden nadiren de olsa bir merak etmez, özlemez mi?

Bu inanması zor yasağın hala sürüyor olması, insanın hele kendi blogunu yönetememesi garip durum. 1 haftadır herbişeyi yönetmeye yarayan sayfalara giremiyordum. Ama okumak için yapılması gereken topu topu bir gizlen.net demek. Hatta adsl kullanıyorsanız dns ayarlarını değiştirince (local area connection-properties-tcp/ip-properties-4.2.2.1) ona da gerek yok. Yan etkisi de yok.

Diğer yandan, kendi okuduğum bloglarda da bir çölleşme söz konusu. En çok okuduğum şu arabayı takip et bölümü mezarlık olmasa da vahşi batının terkedilmiş altın arama kasabalarına dönmüş. Azı düzenli yazıyor. Çoğu duruyor ama artık içine yazı yazılmıyor. Veya ayda, yılda bir. En severek okuduğum iki kişiden biri 10 ay önce yazmış mesela, diğeri 2.
Mesmetin Beyin geçenlerde yazdığı ‘ah, hangi alemlerdesiniz, alıştırdınız, gittiniz, var mı böylesi‘ mealindeki yazısında olduğu gibi kaybolanlar da cabası. Metin Beyle kesişen kümelerimiz ve kendimize has küme elemanlarımız var bu konuda. Sevgili Ece ile başlar benim listem. N’olmuş ablan öğrendiyse, başka bir adreste devam ederdin. Sonra Halid kardeş. Kaybolacağına inanmam, zaten kendisi de öyle söz vermişti. En azından çete ayakta. Veya bir miktar. Ve zuzay. Hani 5 çayına geliyorduk uzay hanım, olmuyor böyle. Şimdi birilerini unutuyorumdur kesin.
Benim için de eski anlamı.. hala çok ama sanki eskisi kadar değil. Yoksa bıkmak, sıkılmak, tükenmek kaçınılmaz mı? Her zaman söyleyecek bir sözümüz, söz yoksa bir resmimiz, bir alıntımız, bir şarkımız yok mudur yoksa? O da yoksa bir liste be!

Ayrıca, şimdi farkettim de yasak başlayalı beri, yani Ağustos’tan bu yana yeni okur (en azından yorum bırakan yeni okur) sıfıra yakın. Benim de yeni keşiflerim aynı istikamette. Yine de wordpress’i değiştirmeyi tabi ki düşünmüyorum. İki fazla tıkla gelmeyecek olan bittabi ki gelmesin. Ben kendime yazarım. Kalan sağlar ne ala.

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

tv’lerden bi’kaç çeviri becerisi:
navy blue: donanma mavisi. üzücü olan çeviriyi yapanın yine çekmişsin navy blueları (lacileri) çevirisini bilmeyen biri olması değil, o film çevirisini yapacak düzeyde birinin navy blue’yu bilmemesi.

meccanico: makine-maden işçisi (çevirmen sözlükten not almış herhalde, öyle de kalmış. yoksa kadın, hastanede ziyaretine geldiği adama nasıl görünüyorum dediğinde adam ‘çok iyi görünüyor olurdun, bir makina-maden işçisi olsaydın’ demez herhalde {psst, çevirmen, dil kitaplarının 1. ünitesinde geçer bu, jorge es mecánico, tamirci tamirci}).

tranquillo: keyfinize bakın (adam doktoruyla beyin tümörü olup olmadığını öğrenmek için test sonuçlarını görmeye gidecek. merak edip gelen iki arkadaşına herhalde ’siz gidin ocakbaşına, ben sonra katılırım’ demiyor. ‘merak etmeyin’ diyor).

h1

bir aşk filmine ortasından başlamak

25 Aralık, 2007

Valeria (ne güzel ismi var, malaria’ya fazla benzese de) çok çekingen, durgun, genç ve çok güzel bir yüzü var. Birkaç yıl önce kaybettiği -herhalde ünlü- kocasının hayatını yazan Flavia’ya asistanlık yapıyor. Flavia’nın da ismi güzel, ama kendi çok soğuk. Çok ciddi. Massimo Flavia’nın sevgilisi ve ben açtığımda doğumgününde onu arkadaşlarıyla yemeğe götürmek için eve geliyor. Flavia, Massimo’nun getirdiği çiçeği “özür dilemek için sana getirmiş” diyerek o sırada hala çalışan Valeria’ya veriyor. Birara yalnız kaldıklarında “aslında seni anlıyorum” diyor Massimo, “Ben de çekingenim. Pek kendimi anlatmam. Anlayacak biri olmadıkça. O zaman insan kendine bile anlatmadığı şeyleri anlatıyor. “Hiç başınıza geldi mi?” diye soruyor Valeria. Hayır diyor Massimo. O sırada içeriden Flavia geliyor, çıkıyorlar. Ne konuştuklarını Geldiklerinde Valeria işi bitirmiş ve orada uyuyakalmış. Üzerini örtüyorlar.
Sabah kalktığında iki kadını da çıkmış buluyor Massimo. Ekrandan Flavia’nın yazdırdıklarını okuyor kocası hakkında.

img_0545.jpg
Birkaç gün sonra bir arkadaşlarının düğünü için 2-3 günlüğüne Viterbo’ya gideceklerini söylüyor Flavia, Valeria’ya. Düğün sırasında Valeria da orada, uzaktan onları seyrediyor. Bir sabah pencereden bakarken Valeria’yı görür gibi oluyor Massimo.
Bu sırada bir ev arıyor Massimo. Flavia ile beraber taşınmak istiyor. Böyle iyiyim ben diyor Flavia. İlişkileri yavaş yavaş çözülüyor.
Flavia biraz üsteliyor. Konsere götürmek için evine geliyor Massimo’nun şık şık. Massimo meşgulüm diyor. Valeria’yı arıyor Flavia, biz konsere gidiyoruz Massimo’yla, sen de gel diyor. Numarasını çekiyor. Gidiyorlar, ama Valeria görünmüyor. Massimo konsere girmek istemezken Flavia’nın ısrarıyla giriyorlar.

img_0596-2.jpg
Flavia’nın evinin karşısındaki barda bekliyor Massimo. Binadan Valeria çıkıyor. Hemen az ilerideki otobüs durağına geliyor. Seyrediyor Massimo. Otobüs geliyor. Otobüs gidiyor, Valeria hala orada. Karşıya geçiyor, bara girip sakız alıyor. Dönerken sesleniyor Massimo. Şaşırıyor Valeria. Oturuyor. Çalışmanızın bitmesini bekliyordum, 3-7 arası çalışıyorsunuz diyor Massimo. Saat 7:30 diyor Valeria. Fazla mesai yapmışsınız diyor Massimo. Bugün bir değişiklik vardı, senin telefonun yoktu. Neden aramadın diyor Valeria. Massimo ne diyor hatırlamıyorum. Gitmeliyim deyip kalkıyor Valeria, Massimo da onunla kalkıyor.

img_0600-2.jpg
Durakta Valeria’nın nerede oturduğunu konuşuyorlar. Ev aradığını anlatıyor Massimo. Daha önce Torino’da oturduğunu, şehri sevmese de orada iyi hissettiğini söylüyor. Başka birşey diyemeden otobüs geliyor, Valeria hemen biniyor önden. Otobüs hareket etmek üzereyken Massimo da atlayıp biniyor orta kapıdan. Bazen nereye gittiğini bilmemek iyi birşey, diyor, bu otobüs nasılsa beni bir yere götürür. Oturuyorlar. Biz Flavia ile ayrıldık diyor. Belki geçici birşeydir diyor Valeria. Hayır, bunun böyle olacağını biliyorduk diyor Massimo. Sonra da bugün beklediğim sendin, diyor. Birkaç gündür bekliyorum ama cesaret edemedim. Bugün bir an önce o otobüse binmeni istemiştim. Niye böyle yaptığımı bilmiyorum. O anda kız kaçar gibi iniyor otobüsten. Adam da peşinden geliyor.
- Valeria, bekle, seni kırdıysam bunları duymamışsın varsay. Bu saçma biliyorum. Beni tanımıyorsun ama inan bana…
O anda Valeri birden başını adamın göğsüne kapatıp ağlamaya başlıyor. Çok çirkin o sırada ama hep beklediğimiz sahne o değil mi.. Adam sarılıyor kıza. Hayır bakma, yalvarırım, diyor. 1-2 dk. sonra kaldırıyor başını. Başka birşey söyleme lütfen, ne cevap vereceğimi bilemem, diyor, ve gidiyor. Sonrasında metro girişindeki merdivenlerde yağmur altında oturduğunu görüyoruz.

img_0602.jpg
Sonraki gün saat 3′e doğru Massimo bara gelip sabırsızlıkla bekliyor. Valeria da o barda, köşede oturuyor. Bar, onların deyimiyle bar, aslında kafe diyelim. Ama köşede kalıyor Valeria, onu seyrediyor. Bir süre herhalde kızı bekleyip binaya giriyor Massimo. İçeride Flavia Valeria’yı bekliyor ama kız gelmiyor. Kapının altından atılmış bir zarf buluyor. Valeria “bunu ona da anlatabilirdim ama sanırım sen anlayabilirsin” diyor. “Torino’ya dönüyorum, Massimo’nun da geldiği yere. İkinizin arasına girmeye çalıştım ama bu sırada kendi hayatım kalmadı. Suyun içinde yüzüyorum, ne dibe çökebiliyorum ne yüzeye çıkabiliyorum”.
Massimo kapıyı çalıp oradaki bir takım elbisesini istiyor. Valeria’nın çalıştığı odaya bakıyor, yok, soruyor. Bir süre ara verdim kitaba, başka bir iş buldu sanırım diyor Flavia. Hiçbir zaman iyi yalan söyleyemezsin diyor Massimo. Kapının önünde çok ‘bitmiş’ bir şekilde ayrılıyorlar.
Son sahnede Valeria trende gidiyor, burnu kırmızı.

img_0621.jpg
Filmin 3-4 saat sonraki tekrarında biraz evvel seyretmediğim ama gazete özetinde okuduğum kısmı seyrediyorum. Valeria, odasının penceresinden Massimo’yu seyrediyor düzenli. Birgün evin önünde hasta kedisini götürmek için taksi bulmasını sağlıyor. Bir konferanstaki sunumu için mütercim tercümanlık yapıyor, hep uzaktan, tanışmadan. “Bildiğimiz depresyon ile öznel mutsuzluk’u ayıredebilmeliyiz” diyor Massimo konferansta.
Birsüre sonra karşı evin pencereleri kapanıyor ve öyle kalıyor. Roma’ya gittiğini öğrenince birsüre sonra kendisini tren istansyonunda buluyor ve peşinden Roma’ya gidiyor.Valeria’nın hayatına girmek için o kadar uğraştığı adam kendisine aşık olunca çekip gitmesi çok ilginçti. Ama benim çok iyi anlayabilmem gerek onu. Bir insanın yapması gereken en önemli şey, kendi hayatını yaşamaktır.

h1

mellow is the man who knows what he’s missing

18 Aralık, 2007

Dünyanın en sevmediğim ülkesinde (peki, tam doğru değil, düzeltiyorum: 2. sevmediğim ülkesi, başa bae’yi koymalıyım, zaten sevmezdim, üstelik nasıl üzmüşler dünya tatlısı kızı), ne diyordum, işte orada oturup sorunlu öğrencilerin sınavlarını okurken yaşasam en seveceğim şehirlerden birinde (barrrçelona’da) tam anlamıyla hayatını yaşayan bir grup erasmus’lu öğrenciyi, dostane ev ortamlarını, bir süredir görmediği arkadaşına sarılanları, birşeyleri paylaşmalarını, beraber içmelerini, sokağa işemelerini, yolun ortasında sızıp kalmalarını, aşk ilişkilerini, sevgilisi ziyarete gelen kız odasında bir başkasıyla yakalanmasın diye 6 kişi eve koşturup sevgiliyi oyalamaya çalışmalarını, şunu, bunu, ve özellikle de yabancı bir yerde en güzel biçimde kabul görüp varolmalarını seyredebildiğim için ödülü hakettiğimi düşünüyorum.

Bu arada sorunlu derken tüm sınıfı kastettim. Ne biçim şeymiş şu lisans öğrencisi denen şey. Hep master’larla muhatap olan biri için tam kültür şoku oldu. Sırf final sınavında arıza çıkaranların listesi:

Biri (Steve Amerikalı), tam sınavı yaparken bilgisayarı bozulmuş. Ama resmini çekmiş o durumdayken, istersem gösterebilirmiş. Birkaç gün sonra gönderebilir miymiş… Apple store’da çalışıyormuş, o yüzden hemen yaparlarmış.

Biri (WooHyuk, Koreli), Georgia’daymış, ablasının düğünü için, o yüzden sınavı getiremeyecekmiş. Aslında mail atabilirsin, zaten bilgisayarda yapmış olman gerekiyordu; ama sanırım senin derdin daha çok bu aktivite dedim. 2 gün sonra eliyle yazıp getirdi.

Biri (Angela, Koreli-Amerikalı),vaktinde bitirdim -heey diye mail atmış, ama mailde herhangi birşey iliştirilmemiş. O gün hemen haber vermek için yazdım, 3 gün sonra görmüş. “Bitirince beni strese soktuğu için sildim dosyayı, hemen tekrar yapayım” diyordu, o gün bu yana da 3 gün geçti, haber yok.

Biri (Mustafa, malum), hocam, yarın şuyum, 2 gün sonraya buyum var, şimdi yapsam birşeye benzemeyecek. En iyisi ben Pazar’a (4 gün sonra) vereyim dedi. Hayyy, dedim, iyi ver.

Biri (Alex, Amerikalı), tam sınavı getirmesi gereken saatte, sınavın bugüne olduğunu yeni anladım. Ben 17’sine sanıyordum. Hemen yapıyorum diye yazmış. 2 gün sonra eee? dedim, gönderdim o gün diye cevap verdi. Yoktu ortada öyle bir mail, tekrar gönderdi.

Biri (Bryan, Amerikalı), üzgünüm, yapamadım, işle beraber olmadı bu ders dedi. Son sınavda bıraktı.

Biri (Allen, Koreli), dönem boyu başı mahkemeyle, bir sosyal hizmetler mecburiyetiyle dertteydi. Önceki, iyi, geç verebilirsin dediğim quizi de vermedi. Sınavdan da haber yok. Hoop? dedim, cevap çıkmadı.

Biri (Katherine, abd), posta kutunuza bıraktım dedi. Yoktu, bugün aramalar sonucu bir başkasının sınavları arasından çıktı. Bu sekreter hatası ama.

Ay, sıkıldım. Daha listenin ortasındayız halbuki. Dönem bitti, notları verdim, hala sınavından haber alamadığım kişiler var. Dönem boyunca da sürekli hastanelik olanlar, sevgilisi hastanelik olanlar, kişisel sorunları olanlar, psikolojik sorunları olanlar, ailevi sorunları olanlar, ne kadar sorunlu ülkeymiş. Hiç uzaktan zengin, ferah gözüktüğüne bakmayın dedirtiyor insana. Bunların çoğu doğruysa -ki ben hep inanma yanlısıyım, ama hepsinde küçük bir olasılık kalıyor- normalde 40 kişide 1-2 kişide olacak sorun oranı bunlarda neredeyse yarısında.

Ah, bunlarla uğraşmak yerine nasıl bir hayat yaşıyor olabilirdim kısmına pek de geri dönmeden birazdan bu yazının şarkısını söyleyecek olan adama zıplayayım. Yazın ortasında Efes’te tuvaletteyken yanımdan kumral, kıvırcık uzun saçlı bir adam geçti. Ben de bir süre kendisine bakakaldım. Aynı saçlar, benzer bir yüz. Afedersiniz ama, şu ileride işeyen adam Robert Plant mi şimdi diye düşündüm. Daha bir hafta kadar önce İstanbul’da konserdeydi. Kalıp Theodorakis konserine bu antik şehre gelmiş olabilir miydi? Röportajlarında iki kere GS maçı için kalkıp İstanbul’a geldiğini söyleyen bir adam bu. Bayağı bir baktıktan sonra değil diye karar verdim (emin miyim, ya yüzü yaşlanınca hafif değiştiyse, saçların gerisindekini biliyor muyum?). Robert Plant’e çok benziyorsunuz demekten de vazgeçtim.

İşte o adamın sesinden mellow is the man who knows what he’s missing. Ve geçen hafta bugünki tarihi Londra konserleri öncesinde Trafalgar Meydanı’nda buluştuklarında kimbilir nasıl heyecanlıydı zeplin üyeleri.

h1

sittin’ on the dark side of the bay

13 Aralık, 2007

Ω Radikal’de bugün günün sözü: “Yanlışlıklar denizine gömüldüğü halde, umutla bekleyebilen insan ne talihlidir. Goethe.” Genel olarak şanslı biri olduğumun farkındayım.

Sevgi fiziksel birşey değildir. Hiç görmeden de sevilir. Bazen küçük bir an için binlerce mil gidilir.

© Dün gece 1′de telefon çaldı. Ondan az sonra seyredeceğim Coupling’de Jeff kapı çalınca evde ne ötüyor diye aranıyordu. Bir an öyle oldum. A, bu şey ötüyormuş da. Hem de 1′de. Annem, abinin doğumgününü unutma diyor. Annelik böyle birşey işte. Kendi hatırlaman yetmiyor.

≈ Uyumadan önce durduk yerde aklıma sittin’ on the dock of the bay geldi. Yıllar önce bir gün, daha önce Roma’dan dönerken tanıştığım İranlı-Amerikalı bir oğlan, İtalyan sevgilisi ve Amerikalı arkadaşıyla içmeye gitmiştik. İlkinin sevgilisinin doğumgünüydü. Küçük kasabalarındaki barda çalan gruptan şarkılar istiyorduk. Bu şarkıyı söyledi Amerikalı oğlan, ben de sesimizi duyurmak için tekrarlarken hatalı söyledim. Tam hatırlamıyorum, ama komik olmuştu, alay ettiler. Zaten öyle hayal meyal bildiğim birşeydi. Hatta ondan sonra uzun yıllar da sittin’ on the dark side of the bay diye biliyordum. Dün gece de oradan aklıma geldi. Körfezin karanlık yerinde durduğunda en ışıltılı yüzünü görebilirsin.
Bu kadar bilgece değilmiş belki şarkı ama pastoral, hikayesiyse trajik. Otis Redding şarkıyı kaydettikten 3 gün sonra uçak kazasında ölüyor. Şarkı ölümünden sonra çıkıyor ve soul müziğin başyapıtı oluyor. San Fran. körfezinde bir tekne evde yaşarken yazmış. Bu videoyu da tam evinin olduğu yerlerde çekmişler.

Neyse, ne diycem, bazen karanlıkta kalsanız bile ışıltılı bir gelecek kurmak (kafada ve gerçekte) o kadar da zor diildir. (Goethe tam bunu dememişti, biliyorum ama..). skör sana söylüyom, ben de bi zahmet kendime anlayayım.

h1

meydan faruş

12 Aralık, 2007

Efendim burada LaRuş isimli bir şahsiyet var. Ben diyeyim Yalç ın Küçük, siz anlayın Perin çek. Komplo teorisyeni, akademisyeni, duayeni. Bir tür klanı var kendisine bağlı. Kendisine medyada rastlamak mümkün değil de (zaten düşündüm de medyada alternatif hiçbir sese rastlamak mümkün değil burada) metro çıkışında dergisini dağıtıyorlar bazen. Felsefik birşey, alıyorum ben de, niye geri çevireyim. Ama adam o kadar mimlenmiş ki elimde o dergiyle görülürsem ben de nasibimi alır mıyım demeden edemiyorum (ama bölümün karışık saçlı delisi olarak öyle endişelerin üstündeyim neyse ki).

Velhasıl, son sayısının kapağında Noösfer vs. Blogosfer (is the dev il in your laptop) diye başlık atmış. Ne lafuzatıyorsun benim gül gibi bloğuma diye baktım. Mayspeys, faysbuk gibi yerlereymiş garezi, onlara demek istemiş kabaca (ama çok kaba) blog diye, ayrıca hiç geçmiyor yazıda, kaynamış kısacası arada blog dünyası. “Feysbuk is a tombstone with a picture” sözünü sevdim ama.

LaRuş bizim interneti temiz tutalım hareketi yanında hiçbirşey değil tabi. Şuradaki sitelerinde neye karşı savaşacaklarını açıklamışlar. Sekiz maddelik liste sanki her kötüyü kapsıyormuş gibi, di mi? Birşey eksik olmasın? Silah gibi? Ben şimdi size megik maşrum hangi parklarda yetişir, en ucuz ot nereden alınır diye anlatıcam ve kapatılacağım, veya konyağı övdüm diye wordpires yasaklanacak ama birileri özgürce kalaşnikof satabilecek mesela. Gerçi bu iş o kadar ucuz ki internete ne gerek de diyebilirsiniz. Malatya’daki katliamı gerçekleştiren efendi kullandığı smit vesson’u malatya manifaturacılar çarşısından kaça almış dersiniz? Ntv’deki haberde anlatıyor bakın (çıkmazsa zirve yayınevi deyiverin oradaki arama kutusuna), alış belgesinde yazıyor. 20 ytl. Cebimde bir yirmilik kaldı, eve giderken bakkaldan bir şişe şarap mı alsam yoksa önce bir smit vesson alıp bakkaldan kasayı mı götürsem? Kasa demişken şarap yani. Şarap kasası. Yoksa bakkalla hep gözgöze bakıyoruz mahallede, ötesi ayıp olur sonra.

Aynı internet temiz hareketinin sitesinde güvenli web diye bir link var, tıkladım. Şu çıktı. Zaten guvenliweb diye bir isim kullanan insanlara neyimizi emanet edebiliriz ki? Hadi web’i, w’yu geçtim -ki istemiyorum aslında geçmeyi, guwenli de diyebilirlerdi- ü’nün noktalarını koymayı beceremeyen ve Türkçe karakterlerin sayfa başlığında çıkmayacağını düşünen akılları biz ne yapalım.

Kulağa da öyle garip geliyor ki. w’yu abartınca guvanıwab guvanıwab.. yok, ne kadar uğraşsam venedik olmuyor. Guantanamo’ya benziyor ama (gerçi ona daha çok vantana mena, aia vantana mena diye giden şarkı benziyor). Guantanamo’nun Küba’da olduğunu biliyor muydunuz bu arada? Amerikalılar 50′lerde kiralıyor yıllığı 2000 dolara, sonra da bildiğimiz arsın kiracı modeliyle üzerine yatıyor.

Bu aralar yüksek mahkemede davası görülüyor Guantanamo yargılamalarının, ve orada görevli olan teğmen avukat ne kadar berbat yürütüldüğünü anlatıyor. Gazetelerse bu mahkemenin haberlerinde Gitmo diyor. Herşeyi kısaltan bu ülke, ben otobüs şoförüne Massachusettes Avenue’dan geçer mi demek için cefa çekerken Mass Avenue dediği gibi, sadece varlığıyla büyük bir utanç ve insani hakların en temellerini çiğneyen bir işkence mekanının ismini söylemeyi de zor buluyor. Aferin, bu da bir tek burada olur.

Bu arada Smit Vesson’un hikayesi de ilginç. Vahşi batının yeni kurulmakta olan kasabalarının hemencecik konan saloonlarında french cancan dansçılarına, çeşitli şarkıcı ve şovmenlere gösteriş yapayım diye, getirilen şampanyayı uzaktan açacak ve cebe girecek bir zamazingo bulayım derken tabancayı buluyor. yaaa…..

Ya yukarımda ve yan odamda gürültü edenler, yeter yahu. Yine bilincim akıyor sizin yüzünüzden. Sıkıldım be, gidin… get a room. Bana ne, aaaaa. Ben dedim ya, Brad Pitt’le Helena B. Carter olsa hoşlanmam, siz kimsiniz ki…

h1

We all shine on

8 Aralık, 2007

Daha önce de bir yerde demiştim, dibe vurmanın çok iyi bir tarafı var. Sonrasında, çok özgür çok güçlü hissediyorsunuz. Skör’ün koyduğu şu videoda Steve Jobs’ın anlattığına benzer birşey bu (biraz uzunca birşey ama değiyor).

Bu haftanın ilk üç günü, herşey berbat gitti. O kadar ki sinirimin birçok şeyden iyice bozuk olduğu bir anda -durduk yerde- tepe raftan kafama kalın bir kitap düştü. Bayılmışım. Hayır, ama -henüz kimsenin ne oldu demediği- izi duruyor. Sonra herşeyin nasıl kötü gittiğini ev arkadaşıma anlattıktan hemen sonra tabaktaki yemeği yere döktüm. (Bunlar tabi, canımı sıkan şeylerin yanında birşey değil, sadece herşeyin ne denli ters olduğunu simgeliyor).

Steve Jobs’ın söyledikleri ağlattı beni. Sevdiğiniz, ilgilendiğiniz şeyleri seçin, herşey hiç tahmin etmediğiniz şekilde yolunu bulur, demek. Ben öyle yapmadım. Bunun ağırlığı hayatıma damgasını mı vuracak? Hepsinin altında yatan bu işte. Amerika’da olmasam başıma sürekli bu nahoş şeyler gelmezdi.

Yine de herşeyin kötü gittiği günlerden sonra gayet iyi hissediyordum. O günler geçti işte, üstelik hala ayaktasın. Evden çıkarken akşam Marlowe’un Tamburlaine’ine gitmeye karar verdim. Oyunları genelde anlamadığımdan -hele ki 16.yy. İngilizcesini- kitapçıya gidip oyunun kitabını aldım. Kasadaki kız ‘a bu kitap bende vardı. Bir derste okumuştuk’ dedi. Ben de peki Edward II’sini mi yoksa Tamburlaine’i mi tavsiye edersin dedim. İkisini de oynuyorlar Shakespeare Theatre’da. Tamburlaine dedi. Birazcık daha konuştuk. Sonra çıkmadan döndüm, sıradaki müşterileri bekledim ve bekleyen kimse kalmadığı bir anda gidip kıza bu akşam Tamb.’e gitmeyi düşünüyorum, ilgilenirsen dedim. Kapatana dek yani 10:30′a kadar çalışıyormuş, ama çok teşekkür etti. Öylesine bir sahneydi biraz, sorması hoş olur diye düşünmüştüm. Çok heyecanlanmadım bile.

Bu ülkede bile olsanız başınıza güzel şeyler gelir diyemem. ‘Göreceli olarak’ gelmez. Ama nerede olursam olayım, sonuçta ben değil miyim.. Ne diyordu, Cezayir Sokağı’nın karşısında oturan Mösyö Graffiti: ‘sen küçük olduğunu sanırsın. ama bütün kainat toplanmıştır sende‘. Veya bugün radyoda Lennon’ın dediği gibi

♫ We all shine on. Like the moon and the sun and the starz ♪.

(Değişik bir enerjisi var bu Lennon’ın. Neredeyse benim gibi).

h1

sınıfın önünde bir meddah

6 Aralık, 2007

Film gösterimleri yapmaktan anlatılamaz bir hazalıyorum. Her dönem gösterdiğim filmi bu hafta pt. gösterdim ve sınıf neredeyse kapalı gişe oradaydı. 2 kere seyrettiğim için genelde sınıfta değildim, ama olduğumda çok hoşlarına gittiğini gördüm. Sınıfın en şımarık kızı sürekli gülüyordu. Kime seyrettirdiğime bakmadan bundan niye keyif alıyorsam.. Hele bu sınıf doldurdukları değerlendirme formlarıyla bu hafta canımı iyice yakmışken…

§ § § § §

Dün yapılacaklar işler ve o işler için ayrılmış zaman vardı. Herşey yerindeydi. Ama sonra ödev sorusu sormak isteyen öğrencilere dayanamayıp okula gittim. Üstüste gelenlerle birkaç saat kal, git gel derken gün bitti. Ödevleri oku, diğer hazırlanacak şeyleri bitir derken gece 4 oldu. Başım ağrıyordu, biraz oyalandım, 5′e doğru yattım. Huzursuzluktan uyuyamadım. Kalkıp salaklığıyla beni birsürü zarara sokan sekreterimizi ikna için bir dökümanı bulayım bari, kafam dağılsın dedim. Bodrumda karışık kutular arasında aranırken bastığım bir çantanın arka taraflarından viyik gibi bir ses geldi. Böyle basınca ses çıkaran oyuncaklar gibi. Ama bana daha çok minik bir fare gibi geldi. O saatte hiç ürkecek halim yoktu. Biraz daha arandım. Biraz sonra yine aynı ses geldi. Üstelik bastığım birşey de yoktu. Tamam be, gidiyoruz dedim. Çıktım, yatağa yatacaktım ki saate baktım, alarmın çalmasına 10 dk. var. Alarmı kapattım, birsürü giyinip dışarı çıktım. Yılın ilk karı yağıyordu, çok soğuktu. Kopyalarla canımı sıktıkları için ilk defa farklı farklı finaller basıp derse girdim. Birsürü çözüp birsürü soru cevapladım. Bir soruda başta hata yapınca homurtular yükseldi, alaylar geldi. Canım sıkıldı. Ondan çıkıp bir recitation’a girdim. Hoca gelene kadar öğrencilerini eğlendirmek için. Onlara da öyle dedim. Onlarla da pek de fazla bilmediğim bir alanda sorular yaptım. Sonra bir kadın girdi, kulağıma birşeyler fısıldadı. Sınıfa dönüp hocanız karda takılmış. Cuma buluşacakmışsınız dedim. Şikayetler yükseldi. Benim kalıp onun yerine birşeyler işlemem işgüzarlık olurdu. Hiç halim de yoktu. Bölüme dönünce sekretere nasıl bir hata yaptığını anlatmaya çalıştım, yine pek anlamadı sanırım. Metroda uyuyakalmamaya çalışıp eve geldim.

§ § § § §

Bütün bunlar burada olduğum için oluyor biliyorum. Bu ülkenin öğrencileri böyle (verilmeyeni görüyorlar sadece, verileni değil), başkalarınınki bu kadar değil. Bir noktada alacakaranlık kuşağına girip buraya düşmüş olmalıyım. Kimse de farkında değil nerede olduğumun.

§ § § § §

Metro girişinde özellikle dönüp baksam da kar ve buğulanan gözlükler yüzünden göremedim, yürüyen merdivenlerin hemen dibindeki battaniyenin içinde biri var mıydı? Sanırım vardı, zaten oradaki -daha önce bahsettiğim- girintide yine battaniyelerin üzerinde oturan biri daha vardı. Herşey ne kadar perspektif meselesi.

h1

avare avare gezer gönlüm

2 Aralık, 2007

Fight Club’da evi paylaştığı Tyler Durden (Brad Pitt) ve Marla Singer’ın (Helena Bonham Carter) abartılı gürültülerini duyup katlanmak zorunda kalan ismini bilmediğimiz Edward Norton karakteri “ben artık zen ustasıydım” diyordu. O zen ustasıysa ben meditasyon sırasında havalanıyorum.

Gerçekten öyle birşey var mı diyebilirsiniz tabi. Ben resimlerini görmüştüm uzun yıllar önce, Transandantal Meditasyon tanıtımlarında. İzmir’de ve Ankara’da yerleri nerede bilirdim. Alsancak’taki reklam afişlerinden. Hayır, reklam afişlerinde Ankara adresi niye yazsın, gazetedeki reklamlarından. 2 kere gitmiştim tanıtımlarına. 2. sine iyi bir arkadaşımı götürmüştüm galiba; evet tabi, başka türlü herhalde bir filme 2. kere gitmek gibi gitmemişimdir.

2 yıl önce ülkeyi kampüs kampüs dolaşıp TM tanıtımı yapan ve dünyada 7 büyük TM merkezi açabilirsek rezonansla dünya barışını sağlarız diyen David Lynch baba (sen çok yaşa) TM ile meditasyon yapan bir genç ve yapmayan bir gencin beyin dalgalarını kanıt olarak göstereceğine yanında uçan bir rahip niye dolaştırmıyordu k? Çok daha etkili olurdu kesin. (gerçi onlar uçmuyor, zıplıyordu, di mi?)

O tanıtımlar sürmüyor sanki artık. Hiçbir yerde ilanı yok. Yeterince kaynak mı bulamıyorlar ki. Mahesh’in parası mı bitermiş, ilgi görememişlerdir yeterince.

Her Çarşamba 6′da ve Pazar öğlendi sanırım tanıtım seansları. Sıralı 20-30 sandalye dizilmiş büyük bir odada farklı farklı toplum katmanlarından gelen 8-10 tip olurdu. Alsancak’ta bir arkadaşımın evinin yanındaydı daireleri. O, ilkokul 5′teki en iyi arkadaşımdı. Eli. Çok eğlenirdik beraber. Evlerine giderdim bol bol. Kızkardeşi de hoş kızdı. Sonra ilkokuldan sonra da aynı ortaokula girdik. Hazırlıkta da aynı sınıftaydık, ayarlanmıştı herhalde. Sonra 1′de onlar birkaç kişi 2. dil Almanca yerine haylaz spor sınıfına geçmişlerdi. Ama sonra Eli bizim sınıfa geri döndü, 2. sınıfta. Ama döndüğünde artık iyi arkadaş değildik. Aramıza birşey girmişti. O öyle davranıyordu. Niye, bilmiyorum. Sınıfın en karizmatik oğlanıyla arkadaş olmuştu ve ben, belki çok fazla popüler değilim diye öyle istedi diye düşünmüştüm hep. Öyle bilmiştim şimdiye dek ama bunları düşünürken acaba farkında olmadığım birşey yapmış olabilir miyim diye düşündüm. Kim bilir? Eğer gerçekten akaşik kayıtlar diye birşey varsa evrende varolan herşeyin kaydının tutulduğu, birgün açar bakarız nedenmiş diye.

Hatta, yan apt. kapıcımızın oğlu Yılmaz’a ne olmuş, ona da bakarız. Sonra bir sonraki apt. kapıcısının kızı Figen’e de. Ki ikisi de bizim sınıftaydı ilkokulda. Yine de beraber gidip geldiğimizi hiç hatırlamıyorum okula. Ama tam olarak nedeni ne, bunu bilmenin imkanı yok, öyle değil mi… Unuttuğum rüyaları da öğrenmenin yolu yok. Akaşik kütüphane bile bilmez onları. Sanmıyorum ki Eli’nin aklından geçenleri de bilsin. Hepsi, herşey çok arkaik gerçekten.