Ocak, 2008 için Arşiv

h1

Taze sıcak simit, taze sıcak simit, 5 paraya

23 Ocak, 2008

- “Bir akşamüstü, şöyle erken, Göztepe (İzmir Göztepe) sahilinde yürürken… Pek bir şık giyinmişim, keyfim de pek yerinde. Baktım karşıdan hoş bir kız geliyor. Eski model bir tayyör giymiş, sevimli, belli ki tam bir ev kızı, masum birşey. Bana da baktı hani geçerken. Hadi dedim, biraz takılalım. Çabucak koşup yanına gittim. Önce lafa girdim yavaştan, sonra dedim ‘bak, güzel kız, hiç yaşanır mı yalnız.. haydi, birlikte gel yaşayalım, hayatta zevk nedir, biz anlayalım‘. Dedi ‘olmaz mon bey, hayır olmaz mon bey, boşa çabalama, ben aldanmam‘. Olmaz deyişinde bile evet vardı. Ben daha ısrar edecekken yanlardan bir simitçi peydahlandı. Dibimizde ‘taze sıcak simit taze sıcak simit 5 paraya‘ diye bağırırken o da sesini yükseltmek zorunda kaldı. ‘Olmaz mon bey, hayır olmaz mon bey, boşa çabalama, ben aldanmam‘.”

– “Bir akşamüstü, şöyle erken sahilde yavaşça yürürken… Bir iş görüşmesinden çıkmıştım, üzerimde zar zor teyzemden bulduğum eski model bir tayyör. Baktım, karşıdan neredeyse danseder gibi yürüyerek gelen bir oğlan, belli çapkın, şık giyindiğini düşünüyor olmalı, bana da bakıyor. Dedim, şunla biraz oynayalım. Tam yanımdan geçerken çapkın bir bakış fırlattım. Hemen sonra dibimde bitiverdi. Dedi ‘bak, güzel kız, hiç yaşanır mı yalnız.. haydi, birlikte gel yaşayalım, hayatta zevk nedir, biz anlayalım‘. Dedim ‘olmaz mon bey, hayır olmaz mon bey, boşa çabalama, ben aldanmam‘. Gülmemek için çok çabaladım. O daha ısrar edecekken yanlardan bir simitçi peydahlandı. Dibimizde ‘taze sıcak simit taze sıcak simit 5 paraya‘ diye bağırırken sesimi yükseltmek zorunda kaldım. ‘Olmaz mon bey, hayır olmaz mon bey, boşa çabalama, ben aldanmam’.”

- “Bir akşamüstü şöyle erken, sahilde av ararken… Alsancak barlarından atılmışız. Mecburen buralarda bulacağız müşteriyi. Baktım ileride bir kız bir oğlan. Gözlerinden tanıdım. Biri şık giyinmeye çalışmış serseri bir oğlan, diğeri ciddi giyinmeye çalışmış asi bir kız. Dedim bunlar almayacak da kim alacak. Yanlarına gittim. Oğlan dedi ‘bak, güzel kız, hiç yaşanır mı yalnız.. haydi, birlikte gel yaşayalım, hayatta zevk nedir, biz anlayalım‘. Kız karşılık verdi ‘olmaz mon bey, hayır olmaz mon bey, boşa çabalama, ben aldanmam‘. Araya girmeye çalıştım ‘Taze sıcak simit, haydi sıcak simit, mal da var arada, ot da, 5 paraya‘ diye bağırırken kız da sesini yükseltti, duymadılar beni ‘Olmaz mon bey, hayır olmaz mon bey, boşa çabalama, ben aldanmam‘.”
pam pam.

h1

Vizyonumuz şehirdeki sinema sayısı ile sınırlıdır

20 Ocak, 2008

{Filmlere gittikçe bu post’u güncelleyeyim istiyorum.}

Geçen dönem normal vizyonda oynayan hiçbir filme gitmedim. Gidecek de o kadar az iyi film vardı ki. Sadece Lust, Caution’la Eastern Promises, tüm dönem.

Bu dönemin başı, tam da bu günlerse yılın en iyi film zamanı. Oscara yönelik tabi. O da nasıl oluyor derseniz akılda yer etsin oylama öncesi diye (bir de tatil ve en çok sinemaya gidilen zaman diye) yılın en sonunda sokuyorlar sağlam filmleri vizyona, o da New Y.’ta ve Los A.’da. Buraya da tam bu aralar geliyor işte.

Şu an oynayan iyiler:
Cassandra’s Dream: Ankara’da sinemanın önünde kararsız kararsız durup girmemiştik. Film başlayalı biraz olmuştu zaten. Orada durması da güzeldi. İyi ki girmemişiz.

There Will Be Blood: Daniel Day-Lewis tek başına bir filme görülmeli damgası vurduracak çok az oyuncudan biri. Hemen hiç kötü bir filmde de oynamıyor. Üstüne bu film yılın ya da son yılların en iyi filmlerinden biri olmaya aday sanki. imdb’de tüm zamanlar listesinde 25. Yönetmeni de hep patlamaya aday filmler yöneten Paul-Thomas Anderson.

El Orfanato: Bir üsttekiyle beraber en merak ettiğim. AB film festivalinde kaçırmıştım. İspanyol-Meksika, korku filmi. Gittim. 8. Tahmin ettiğim gibi, biraz fazla Pan’s L. benzeriydi. Daha az büyülü, daha korkunç.

Sweeney Todd: Tim Burton ve Johnny Depp, karanlık, Londra’da geçen, vahşi saçların ve siyah makyajın hakim olduğu bir film yapar. Bu fikir bir tek bende mi bir bayatlık veya tekrarlanmış formül hissi uyandırıyor? Mesela, o makyaja en uygun aktris kim olacak? Tabi ki Helena Bonham Carter. Film iyi olacak, o ayrı ama.

Le Scaphandre et Le Papillon: Hem görüp hemi de bahsetmiştim. Dalan Çan ve Kelebek bence TR’deki vizyon isminden hem daha doğru hem daha güzel.

Atonement: İyi aşk filmi iyi bir deniz levreği gibi. Bulunmuyor pek, o yüzden denenebilir. Keira Knightley’e rağmen. (İngilizmiş film, belli zaten havasından). Gittim. 7. Yine bir formüle edilmiş havası. Pride and Prejudice’in tutan formülü, tutan oyuncusu ve yönetmeni. Hikaye hoş ama bir de geç gittiğimden yarım geldi bana. İyidir.
atonement2.jpg
No Country For Old Men: Coen kardeşlerin gerilimi. imdb tüm zamanlar listesinde hemen there will be blood’dan sonra. Tam iyi bir western ismi var. İnsanları İstanbul’a gelmekten caydırmak istiyorlar ya, giriş tabelelarına böyle şeyler yazsalar: Yabancı, geldiğin yere geri dön, yaşam beklentin artsın. Veya, İstanbul, No country for old men.

Persepolis (haftaya başlayacak): görmedim hala.

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (2 hafta sonra başlayacak): Yılın en iyi 2-3 filminden biri sanırım. Ama TR’de sadece İstanbul’da vizyona girmesi sinema kültürümüzün son 20 yılda hiç gelişmediğinin, olsa olsa geriye gittiğinin göstergesi değil mi?

Ayrıca, vasatüstü görünen birkaç film de var:
Youth Without Youth: Coppola’nın filmi. Başka söze gerek yok. (Hangi Coppola demezsiniz umarım).
Savages: Laura Linney ve Philip Seymour Hoffman’dan kara bir komedi.
Juno: 16-17 yaşında bir kız hamile kalır. Valla komedi.
The Kite Runner: Afgan iki arkadaş oğlan.

h1

Yol Hikayeleri – Havaşşş

17 Ocak, 2008

Gece yolculuk edip üstelik sabahın uykusuzluğunu çekmemek, yani gece çıkıp gece varmak ne güzelmiş.

Varışta bavulunu bekleyen topu topu 3-4 kişiyiz. Sevimli bir çift var ileride, benden biraz büyük, 3-4 çantaları var. Aynı çift dışarıda ne yapacaklarını bilemez gibi duruyor. Havaş önersem mi, ama bilir herkes zaten, diye düşünürken geliyorlar. Kırık bir İngilizce ile anlaşıyorlar adamla durakları konusunda. Türk sanmıştım ben. Otobüste de yan tarafımdalar. İtalyanlar. Gaziemir yolu kapalı, aralardan, arkalardan dolaşıyoruz. Dar dar sokaklar. Adam endişeli yola bakıyor, önündeki koltukların üstünden. Kadın nispeten rahat gibi. Yabancı, hele bir batılı için tam yabancı bir ülkeye geliyorsunuz, dilini, yolunu yordamını bilmediğiniz; ineceğiniz durağın yerini de bilmiyorsunuz, ve bindiğiniz otobüs daracık sokaklardan, kenar mahalle atölyelerinin, depoların arasından ilerliyor.

Gördükleri manzara pek gelişmişliğimizin manzarası da değil. Normalde iyidir yollarımız manasında ‘bu asıl yol değil, o kapalı, o yüzden arkalardan dolaşıyoruz’ demek istiyorum. Bunları değil de güzel birşeyleri görseler. Buralarda da güzel bir tek, kentin girişindeki su kemeri var. Bakın bakın. Bu Romalılardan kalmış, sizlerden yani. Hayır, görmüyorlar, karanlık oralar. Sonra, Basmane’de fuarın önünde zevksizce ışıklandırılmış palmiyeleri görünce ‘bella’ diyor kadın.

Efes durağında (o Efes değil, eski otelden gelen bir durak ünvanı -2. kere yazıyorum, öğrenin artık-) soru işaretleri belli ki artıyor. Ben de dayanamayıp nereye gidiyorsunuz diyorum. Kadın benim tarafımda. Bana bakıp gülümsüyor. Yabancı bir ülkedesiniz. Dilini, yolunu, yordamını bilmediğiniz, size göre gelişmemiş yabancı bir ülkede. İngilizce zor anlaşıyorsunuz. Ve biri size dilinizde yardım teklif ediyor. Ben olsam boynuna atlardım be! Gülümsüyor kadın. Adama bakıyor, bak anlamında. Sonra ikisi birden Egepark diyorlar. Zor anlıyorum. Son durak diyorum. Yarım saat sonra. Daha mı diyor adam. Uzun gelmiş belli. E, burası büyük kent, ne sandın. Evet, 20-30 dk. diyorum. Rahat yolun gerisinde.

Altınyol’da giderken denizi görseler bari diyorum, ama yok, yanlış taraftalar.

Onlardan bir durak önce iniyorum. Sizinki bundan sonra, diyorum ayağa kalktığımda, muhtemelen yanlış bir ifade ile. Teşekkür ediyorlar, iyi yolculuklar. Aşağıda bavulumu alırken el sallıyor adam. Ne sosyal yaratıklar bu İtalyanlar. Çok seviyorum ben onları.

* * * * * * * * * *

img_0527-2.jpg {-havaalanı önünde komutanını bekleyen- arkadaşın elindekine dikkat}

Aynı havaalanına 3 hafta önce indiğimde gündüz saati olmasına rağmen ayaz var. İzmir’in de ayazı fena. Havaş ne zaman gelecek, koydunsa bul. Biliyorsan söyle. Neyse, o tip bir ifade işte. Havaalanından da bir çıktın mı bir daha giremiyorsun. “Ya, soğuk işte, içeride bekleyeceğim”. “Olmaz, yasak, iki kapı arası bekleyemezsin.”

Uçaktan 100’den fazla kişi inmemize rağmen bu otobüsü bekleyen 3-5 kişiyiz. Herkesi birileri alıyor. Tam bir yardımlaşma toplumu. Havaalanlarına evden alan, dolmuş gibi çalışan bir şirket kurulsa diye düşünmüştüm bir aralar. Yok, bu yüzden anında batar.

O noktada taksicilerin, önceki gelişlerden bildiğim bir değnekçisi var. Sürekli musallat bir tip. “Karşıyaka mı? Bak, bu arkadaş gidiyor, sen de bin, 20’şere gidersiniz”. “Hayır, istemiyorum” kısa piyesini oynamıştık geçen sefer. O yüzden hiç yaklaşmıyorum. Ama diğer bekleyenlerin kanına giriyor adam. “Bugün arife, trafik tıkalı. Yolda kalmıştır Havaş.” 2 kişiyi kandırıyor ama birinde pek TL yok, birini daha arıyorlar. Bana soruyor değnekçi. Karşıyaka ama gitmeyeceğim diyorum.

- Gel, bak, şu fiyata. – Hayır.
- Havaş şimdi gelse bile yolda kalır. – E, siz de kalırsınız.
- Bizimki küçük araba, aralardan kaçar. – Hayır.
- Bizimki küçük taksi, aralardan kaçar. – Hayır.
- O daha Efes’e girecek, biz Altınyol’dan kaçacağız.

Sonra bunu duyan yolcu ısrara başlıyor.
- Hadi, sen de bi hocam. – Yok, sağolun.
- Bak, o kadar yoldan geldik. – Olsun, ben de geldim, kusura bakmayın.
- Sen 15 ver, ben artık bozuk mozuk ne varsa toparlayayım. – Yok, parasından değil, istemiyorum.
- Hadi bir iyilik yap hocam bize arife günü.
A, bi durun yahu! Zaten kimsenin kimseye ilişmediği bir ülkeden gelen birine ne kültür şokudur bu, ne toplum baskısıdır. Bi rahat verin.

Sonra, neyse, birini buldular. Zaten benim bavullarımla sığmayacağımı anladılar. Onlar gittikten 2 dk. sonra Havaş geldi. Yollar tıkalı değildi. Efes’e de uğramadı. Paşa paşa geldi KSK’ye. Yolda da şoförle değnekçiyi çekiştirdik.

h1

mickey briggs

8 Ocak, 2008

Dolandırıcılık sanatçısı Mickey Briggs’e bir bankanın güvenlik uzmanı gelir ve elinde grubuna yeni katılan asi ruhlu Danny Blue’nun hırsızlık sırasında çekilmiş bir videosu olduğunu söyler. Onu vermek karşılığında isteği, bankasını soyacağını bildiği bir adamın planını kendisine bildirmesidir. Mickey soygunu planlayan ve bir alarm uzmanı arayan Sam Richards’la buluşur. Adam bankaya girmesinin nedeninin zamanında babasına verdiği kredi yüzünden iflasına neden olup dededen kalma elmasa el koymuş olmaları olduğunu söyler. Sadece elması alıp çıkacaktır. Babasıyla ilgili benzer hassasiyetleri olan Mickey adama yardım olacak, hatta bankaya beraber girecektir. Grubun yaşlı ustası Albert Mickey’i uyarır ve 3 adet zayıflığı olduğunu söyler. Ben de kendimi yarı Mickey gibi gören biri olarak dikkatle dinlerim: 1- sadık oluşu 2- egosunun büyüklüğü 3- kimsenin sözünü dinlememesi. Zaten o pis güvenlik uzmanının da planı bu şekilde ikisini birden yakalamaktır. O, aynı zamanda şimdiye dek Albert’i yakalamış tek kişidir. Mickey, aşağı tükürsen şu bu şeklindeki bu planı bozmak için ne yapabilir?

Bir önceki yazın sonunda da bahsettiğim hustle haftaiçi her gece 9′da ve 12′de bbc prime’da.

h1

maliye bakanlı’ı, achtung!

5 Ocak, 2008

Eğitim illa iyi birşey midir? Yoo, hiç de değil.

Maliye Bak.’nda devletin abd’ye master’a göndermek üzere olduğu birini tanıdım. Helali hoş olsun, işine yarayacak biri. Ama dediğine göre, gittiği Boston’da maliyeden tanıdığı 10-15 kişi varmış. Hatta gazetede çıkmış, devlet personeli Boston’da kötü kötü okullara gönderiyor diye.

Sonraki karşılaşmamızda başka biri daha vardı yanında. O da mastera gidecekmiş bir süre sonra. ‘İllinois veya Boston’a’ dedi. Niye oralar ve nasıl biliyorlar daha başvurmadan? Tanıdıkları hep oralarda diye mi? Adamı görseniz üzülürsünüz bu duruma. Okul paraları en az 15,ooo papeldir yılda. Bir o kadar da harcırah veriyor olmalı devlet bunlara. Üstüne buradaki maaşları da işliyor, ona karşılık birşey üretmeseler de. Aynı zamanda o mevkilere birileri alınıyor birçok zaman, yapılması gerekli işlerin yapılması için. Biz bu kadar zengin miyiz?

Paralel (ama asimetrik) bir başka örnek hatırlıyorum. Odtü’den iki hocam konferansa gelecekti bizim şehre. Bana otel sordular. Ben şehirdeki kalınabilecek düzeyde en ucuz otelleri söyledim, ama onlara pahalı geldi, şehir dışında bir yerde kaldılar. Çünkü bölümün parası o kadardı. Topu topu 3-4 gece için.

<>*****

Bakanlık girişindeki ilk odanın kapısında Berber Salonu yazıyordu. Çok normal birşey yazıyormuş gibi hem de. Aslında, o kadar çalışan dışarıda kestireceğine filan, zaman kazancı mı… yok, yine de garip. Hem, bir de kadın kuaförü yok sanki.

Aynı koridorun sonundaki camlı kapının üstüne bir A4′te “spor salonumuz açılmıştır. Salı-Perşembe günleri bayanlar, Pt.-Çarş.-Cuma erkekler için hizmette olacaktır” yazıyordu. Öncelikle, bir bakanlıkta spor salonu olması hoş tabi. Ama şimdi burada bir acaip durum var mı-yok mu? Yani, orada çalışan kadınlar, erkeklerin yanında aletli jimnastik (bu gerçi bana yer minderinde kurdele -ve lobut, top, çember- çeviren 16 yaşındaki incecik kızları çağrıştırıyor) yapmaktan rahatsız olurlar mı-bu hesaba katılmalı mıdır-ona göre mi davranılmalıdır? Oradaki erkeklerin onlara hep yiyecek gibi bakacak olmaları mıdır kabul edilen durum? Peki bu durumda, o aynı erkeklerin mastera gittikleri üniversitelerin spor salonları nasıl davransa’dır? Mesela, maliyenin yoğun olarak beslediği küçük Boston üniversiteleri de benzeri haremlik-selamlık düzene mi geçmelidir? Yoksa, maazallah mıdır?

h1

[geleneksel yılbaşı yazısı]: İyi de biz Ebru’yla hiç buluşmadık ki

2 Ocak, 2008

Bir gelenek yaratmak için bir yıl uzun süre. Hele blog gibi kısa sürede herşeyin değiştiği bir mecrada. Ama geçen yılki hikayeyi hatırlamak iyi gelmişti. O yüzden.. buyrun:

Eski İst. film festivali katalogları var evde. Birinin arkasında ‘Ebru’ ve altında üç telefon numarası yazıyor. Garip ama numaralardan birini hatırlıyorum. Oysa çok yıllar öncesinden geliyor o üç numara.

İstiklal’de, film festivalindeki bir filmden çıkıp yürüyordum. Filmi de hatırladım, sevgili Truffaut’nun Yeşil Oda’sı. Çok hoş bir havası olan, uzun etekli bir kız gördüm. Caddeden yan bir sokağa saptı. Tarlabaşı’na doğru. Ben de peşinden gittim. Demek o zamanlardan geliyor bu huyum.

Bir yere sapmadı, bir yerde durmadı, Tarlabaşı Bulvarı’na kadar geldi. Kırmızı ışıkta durdu karşıya geçmek için. Ben de yanına gittim ve “afedersiniz, bir filmde oynar mısınız” dedim. Sonra da yanlış anlamayın, böyle böyle diye açıkladım. O sırada Ankara’dan geldiğimi de söylemiştim sanırım ki pek film konusu olmadı, benim festival için oraya gelmiş olmamdan bahsettik. Çok ilginç buldu bunu. Neler seyrettiğimi, nelere gideceğimi sordu sanırım. Yeşil Oda’dan bahsettim biraz. Elince festival kitapçığı vardı. O yıl kitapçık çıktıktan az süre sonra tükenmişti (ah, eski festivaller). O da benimkini al dedi. O bir arkadaşından alırmış. Üzerinde işaretlerin var dedim. Yok, hatırlarım dedi. Gideceği bazı filmlerin adı geçmiş miydi emin değilim, ya da gerek kalmadı. Karşılardaki (geçen yıl kapatıldığına üzüldüğüm) İstanbul Sanat Merkezi’nde bir dans kursuna gidiyordu, belki görüşürüz demiş olmalıyız.

Sonraki günlerde neye gidecek diye işaretli filmlere baktım. Ama gidebileceğinden fazlaydı. Benim gittiklerimle çakışan filmlerde salonlara, girerken içeridekilere, bitişinde çıkanlara baktım, gitmediğim bir ikisinin de giriş, çıkışlarına dikkat ettim ama göremedim 1-2 gün.

En çok yıldız verdiği filmlerden biri de İnek (veya Öküz) diye birşeydi. O gün Celluloid Closet gibi bir ismi olan bir filme gittim, Hollyw. filmlerindeki gizli eşcinsel imalar ve aktörlerle ilgili bir belgesel. O bittiğinde aynı sinemadaki (herhalde Fitaş) İnek (veya Öküz)’ün arasıydı, ona girdim. Yarım anlasam da çok hoş filmdi gerçekten. Bittiğinde büyük merakla baktım. Orada olacağına emindim, o doğru filmi seçen biri olarak o salonda olduğuna. Buna bir türlü emin olamıyorum ama galiba buldum o gün. Fazla kalmamış olmalı birşey hatırlamadığıma göre, herhalde sonraki gün Glenn Gould Hakkında 32 Kısa Film’e gideceğini söylemiştir.

Sonraki gün 7 seansındaki Glenn Gould benim de dikkatimi çekmişti. Gördüm içeride. Konuştuk. Ama benim yerim önlerdeydi, yanlarım bomboştu ama gelmedi. Hıck. Arada konuştuk yine ve bu sefer ben onun yanına oturdum sanırım, eşyaları önde bırakıp. 32 Kısa Film harikaydı bu arada. Çıkışta ona, o gün filme gelmeden festival merkezinden yürüttüğüm kataloglardan ikisini verdim, o seçti daha doğrusu. Bende kalanlardan birinin arkasına da telefonlarını yazdı. İkisini de bir arkadaşıma verdim, arkasında numara yazmayanlardan tabi.

O gece, ancak başka bir hikayede anlatabileceğim absürd bir şekilde gözümün altı yarıldı. Acil, vs. İki gün evde oturmam gerekiyordu. Zaten oturup festival yüzünden ektiğim ve dönünce makeup alacağım differential sınavına çalışmam gerekiyordu. -Diff almadıysanız nasıl bir bela olduğunu bilmezsiniz. Ne ocaklar söndürmüştür o-. Bir yandan da telefon bekledim. Arasın da olanları anlatayım. Yaralıyım ben.

Ne gün buluşacağımız belliydi, o 2 günün hemen sonrası, da ayrıntılar için konuşacaktık. Sonunda aradı, “afedersin, görüşemeyeceğiz. küs olduğum yakın bir arkadaşım vardı, onunla buluşacağız. biliyorsun, seninle o kadar yakın değiliz” dedi. Bir çizgi filmde olsaydık, içimden kalbimi alır, ekranın yukarısına çıkartıp parçalar, sonra parçaların hızla aşağı düşüşünü gösterebilirlerdi. Evinde kaldığım arkadaşım da safha safha takip etti, bu gizemli, hatta varlığı bile gizemli kızla olanları.

Ebru’yla o yıl öyle bitti. Sonraki yıllarda da benzeri hikayelerle devam etti.