Kendime bir iyilik yapmaya karar verdim (çok çeviri durdu bu cümle, ama diil). Önümüzdeki günleri, haftayı, belki haftaları film festivali ilan ettim. Yok, neymiş efendim, İstanbul’da dünya çapında bir Film Festivali (FF) varmış, şu kadar film oynayacakmış, beyazperdenin en güzel kadınlarından (valla da öyledir) Claudia Cardinale gelecekmiş, şu bu…
Hangi sevdiğim haber sitesini açsam festivalde kaçırılmayacak 50 film listesi, hangi blogu açsak festival biletleri… hepsi böle gözümüze gözümüze sokuyorlar. Sonra filmlere gittikçe de ballandıra ballandıra anlatacaklar. Geldim geleli yılın bu dönemi matem içinde geçiyor, siyahlar giyiyorum, kültür sanat sayfalarından sakınıyorum. Kazara bir Pasolini haberine denk gelirsem paso ağlıyorum, başka bir yerde Miyazaki diyor, gitmek istesem gidilmez ki diyorum, Fassbinder’de fessupenellah çekiyorum.
Ama bu yıl nisan’ın sonundaki kendi kıçıkırık festivalimizi beklemek yerine kendi festivalimi ilan ettim. Vizyondaki, o da yetmez televizyondaki tüm filmler benim listem. Festival 10 sinema ve 8 kültür merkezi-müzenin yaklaşık 90 salonunda oynuyor. Film sayısı artık dağıtımcı firmalar ne bahşettiyse. Süresi, keyfim sürdükçe.
Cuma gündüz 4′lü bir şeyde ilk filmime gittim. Böyle gündüz sinemaya gitmeyeli 1-2 yıl olmuştur. O da tek gösterimler filan olduğunda. Festival de akşam seanlarında oluyor çünkü.
Salona girdiğimde filmin başlamasına 15 dk. vardı. Bu cümlenin bana pek uymadığını farketmiş olmanız gerekiyor. Gitmekte olduğum sinemaya geç kaldığımı farkedince daha yakındaki bir tanesine yöneldim, o da şanseseri yarım saat erkenmiş.
Ben hep gittiğim gecenin son seanslarında toplam 20′den fazla kişi olmamasına alışkınım. Haftaiçi gündüz saatinde de kimse yoktur diyordum. Hele 15 dk. kala pek kimseyi görmeyi beklemiyordum. Oysa salon 3′te, 4′te bir doluydu. Hep de +60. O mahalle zengin mahalle, hepten beyaz. Zengin emekliler yapacak hiç işleri olmadığından çıkıp sinemaya gelmiş yarım saat erkenden. Ama sinemada başkaları cehennemdir (bu sözü ‘şoförler de okur’ diyen Ali’den duydum, arka koltuktaki Nisan’a söylüyordu).
Film başladı ama ben rahatsızdım. Sol arka köşeden bir adam acaip gürültülü popcorn yiyordu. Sinemada popcorn yiyenlerin o popcornları nefes borularına doğru gönderecek bir tim kurayım istiyorum. Sonra sağ çapraza da başka bir yaşlı adam geldi, sürekli de kıpraşıp duruyordu. Sol arkadakinin popcornu bitti, diğerinin kıpraşması bitmedi. Ben de filmin ilk yarım saatini çıkıp gitsem mi diye geçirdim. Saatin de etkisiyle tam giremedim bir türlü filme. Baştan çıkınca da paranı geri veriyorlar hatta. Ama çok güzeldi hikaye. Öyle kararsızlıkla gidemedim. Gideceğime arkaya geçeyim bari dedim, en arkadan bir arkaya oturdum. Bu sefer de projeksiyon gürültüsü vardı ama olsun.
Film, üstelik yakında size yakın bir sinemaya gelmeyeceğinden, hele festivalde filan da oynamayacağından nasıl bir zevkle izledim anlatamam. İsmini de verip ballandıra ballandıra anlatacaktım. Ama gördüm ki maalesef aynı gün TR’de de vizyona girmiş. Tüm hevesim kaçtı. Neyse, festival uzun.





