Mart, 2008 için Arşiv

h1

FFFFF ve dünyanın bütün F’leri

31 Mart, 2008

Kendime bir iyilik yapmaya karar verdim (çok çeviri durdu bu cümle, ama diil). Önümüzdeki günleri, haftayı, belki haftaları film festivali ilan ettim. Yok, neymiş efendim, İstanbul’da dünya çapında bir Film Festivali (FF) varmış, şu kadar film oynayacakmış, beyazperdenin en güzel kadınlarından (valla da öyledir) Claudia Cardinale gelecekmiş, şu bu…

Hangi sevdiğim haber sitesini açsam festivalde kaçırılmayacak 50 film listesi, hangi blogu açsak festival biletleri… hepsi böle gözümüze gözümüze sokuyorlar. Sonra filmlere gittikçe de ballandıra ballandıra anlatacaklar. Geldim geleli yılın bu dönemi matem içinde geçiyor, siyahlar giyiyorum, kültür sanat sayfalarından sakınıyorum. Kazara bir Pasolini haberine denk gelirsem paso ağlıyorum, başka bir yerde Miyazaki diyor, gitmek istesem gidilmez ki diyorum, Fassbinder’de fessupenellah çekiyorum.

Ama bu yıl nisan’ın sonundaki kendi kıçıkırık festivalimizi beklemek yerine kendi festivalimi ilan ettim. Vizyondaki, o da yetmez televizyondaki tüm filmler benim listem. Festival 10 sinema ve 8 kültür merkezi-müzenin yaklaşık 90 salonunda oynuyor. Film sayısı artık dağıtımcı firmalar ne bahşettiyse. Süresi, keyfim sürdükçe.

Cuma gündüz 4′lü bir şeyde ilk filmime gittim. Böyle gündüz sinemaya gitmeyeli 1-2 yıl olmuştur. O da tek gösterimler filan olduğunda. Festival de akşam seanlarında oluyor çünkü.

Salona girdiğimde filmin başlamasına 15 dk. vardı. Bu cümlenin bana pek uymadığını farketmiş olmanız gerekiyor. Gitmekte olduğum sinemaya geç kaldığımı farkedince daha yakındaki bir tanesine yöneldim, o da şanseseri yarım saat erkenmiş.

Ben hep gittiğim gecenin son seanslarında toplam 20′den fazla kişi olmamasına alışkınım. Haftaiçi gündüz saatinde de kimse yoktur diyordum. Hele 15 dk. kala pek kimseyi görmeyi beklemiyordum. Oysa salon 3′te, 4′te bir doluydu. Hep de +60. O mahalle zengin mahalle, hepten beyaz. Zengin emekliler yapacak hiç işleri olmadığından çıkıp sinemaya gelmiş yarım saat erkenden. Ama sinemada başkaları cehennemdir (bu sözü ‘şoförler de okur’ diyen Ali’den duydum, arka koltuktaki Nisan’a söylüyordu).

Film başladı ama ben rahatsızdım. Sol arka köşeden bir adam acaip gürültülü popcorn yiyordu. Sinemada popcorn yiyenlerin o popcornları nefes borularına doğru gönderecek bir tim kurayım istiyorum. Sonra sağ çapraza da başka bir yaşlı adam geldi, sürekli de kıpraşıp duruyordu. Sol arkadakinin popcornu bitti, diğerinin kıpraşması bitmedi. Ben de filmin ilk yarım saatini çıkıp gitsem mi diye geçirdim. Saatin de etkisiyle tam giremedim bir türlü filme. Baştan çıkınca da paranı geri veriyorlar hatta. Ama çok güzeldi hikaye. Öyle kararsızlıkla gidemedim. Gideceğime arkaya geçeyim bari dedim, en arkadan bir arkaya oturdum. Bu sefer de projeksiyon gürültüsü vardı ama olsun.

Film, üstelik yakında size yakın bir sinemaya gelmeyeceğinden, hele festivalde filan da oynamayacağından nasıl bir zevkle izledim anlatamam. İsmini de verip ballandıra ballandıra anlatacaktım. Ama gördüm ki maalesef aynı gün TR’de de vizyona girmiş. Tüm hevesim kaçtı. Neyse, festival uzun.

h1

Hah, işte şimdi Maliye’nin istediği oldu

29 Mart, 2008

Harvard da zamana uydu 06/03/2008 (1396 kişi okudu)

AP – BOSTON – ABD’de açık görüşlülüğüyle tanınan Harvard Üniversitesi, karşı cinsle aynı yerde spor yapmanın iffet duygularını zedelediğini belirten Müslüman kadınlara yer sağlamak amacıyla bir jimnastik salonunu haftada birkaç saat erkeklere kapattı. Öğrencilerin çoğu uygulamadan memnun değil ve bazı kız öğrenciler bunun cinsiyet ayrımcılığı olduğu kanısında. Müslüman öğrencilerse uzlaşma ve başkalarının inançlarına saygı duymak gerektiğini söylüyor. Üniversite sözcüsü, çeşitli dinlere mensup öğrencilerin sıkça taleplerde bulunduğunu ve bu talepleri mümkün oldukça yerine getirdiklerini, bu amaçla Hindu ve Müslüman öğrencilerin dini ihtiyaçlarını karşılamak için onlara özel yer tahsis ettiklerini belirtiyor.

Demek Harvard maliyeden gelen geliri kesmek istememiş. Haber burada, demedi demeyin kısmı da şurrraaadaa (maliyeciler hep bostona gidiyor derken orada harvarda gittiklerini bilmiyordum tabi).

[Bu arada ben hiç de Harvard'ı açık görüşlü bilmiyorum. Öyle bilindiğini de sanmıyorum. Bilakis, Yale, Princeton gibileriyle beraber buranın tutucu ve kibirli Oxbridge'ini (oxford-cambr.) oluşturur Harfırd.]

h1

Plastik Dünyamız

27 Mart, 2008

Gündelik ve kısır yerel çekişmelerden bıktıysanız:

§ Perulu yerliler kendi Amazon ormanlarında petrol çıkarıp kirletip giden Amerikan şirketini Los Angeles mahkemesinde dava etmişler.

Darısı İzniklilere ve Cargill’e olsa.

§ Amerika’daki balarısı popülasyonu 2007 içinde %30 azalmış. Önceki yıl da bir öncekine göre azalmış. Nedeni araştırılırken benim seyrettiğim haberde arıların doğadaki etkisini anlatıyordu muhabir markette ürünleri dolaşıp. Tüm meyva ağaçları, badem, fındık, fıstık ağaçlarının polenlerini dağıtmalarından, otlak hayvanlarının otladığı alanları da polenleyen arılar.

Bizim akp’li güngörmüş, tecrübeli, bilge (koskoca milletvekili olduğuna göre tabi öyledir) muğla milletvekilimiz ne diyordu geçen gün maden aramaları ve kesilecek ağaçlar, zarar görecek arıcılık hakkında?

§ Plastik kelimesini sıfat olarak orada burada kullanmayı pek seviyorum. Ama şimdi geçecek olan, isim olan, bildiğimiz plastik.
Pasifik’in ortasındaki -adı da pek nüktedan- Midway adasındaki milyonlarca albatrosun her birinin midesinde plastik birşeyler varmış. Ada zaten denizden taşınanlarla plastik bir çöplüğe dönmüş. Günlük halinde anlatıyor bbc muhabiri. Şu da sevimli videosu.

§ Angola’da karamayını güzellik yarışması düzenleniyormuş. Katılanlar karamayınlarından yaralanan sakat kalan kızlar. Dünyanın 20. yüzyıldaki en büyük suçlarından birine dikkat çekmenin en güzel yollarından biri.

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Azıcık da içaçıcı haberler:

§ İtalya’da marketlerde kasiyerleri hipnotize edip soyan bir adam varmış. Meslek sürekli gelişiyor, teknolojiyi yakalamak lazım.

§ DB Cooper diye birini duymuş muydunuz? Ben de duymamıştım. Bu adam, daha doğrusu bu isim bir efsaneymiş meğer. 71′de bir uçak kaçırıp 200,000 dolarla mükemmel bir kaçış gerçekleştirmiş. Adamla ilgili aylarca süren araştırmalar sonuç vermemiş. Ama geçen gün inmiş olabileceği yerde onun olabilecek bir paraşüt bulmuş çocuklar. 37 yıl sonra ilk ipucu. Böyle adama saygı duyulur. (Bu adam kendine özel bir postu hakediyor).

h1

Vanessa Redrave ve arkadaş kelimesinin barındırdıkları

22 Mart, 2008

Ben bu filmi daha önce görmüştüm sanki. Ama bu bulanıklığa bakılırsa yeterince keyfine varamamışım. Bazen, sürükleyici birşey istediği zaman yumuşak ve güzel birşeyin yeterince değerini bilemiyor insan (aynısı, karşı cins için de geçerli).

Vanessa Redgrave 80′lerin ortasında, bir kasabada sevilen, orta yaşlı bir edebiyat öğretmeni. Bir akşam dostlarını yalnız yaşadığı köy evine yemeğe çağırır. İki çift, Judi Dench, Ian Holm; Tom Wilkinson ve Marjorie Yates (tanımıyorum). Kapıda onlara yabancı bir adam da katılır. Onlar Redgrave’in arkadaşı sanar, o da gelenlerin. Yemekte çeşitli konular geçer, mesela birara Ian Holm “bu kadın (Thatcher olmalı) kesin geçmişinde olan birşeyden intikam alıyor” diye anlatır. Genç yabancı adam (o da Notting Hill’deki Charles’ın (Hü Grant) arkadaşlarından biri, sakat kadınla evli olan) fazla konuşmaz.

Sonraki gün tekrar gelir adam Vanessa Redgrave’in evine. Kimseyi tanımadan yemeğe katıldığını anlatır. Regrave şaşırmışken cebinden bir silah çıkarır ve intihar eder.

Sonrası bu olay üzerinedir. Şoku atlatmaya çalışan Redgrave ve yanında olmaya çalışan arkadaşları, geçmişinde sevdiği adamla olan trajik hikayeleri, olaya aklını takmış olan dedektif. Bir de cenazeden sonra Redgrave’i ziyaret eden ve gitmeyen, intihar eden genç adamın obsesif biçimde takıldığı umursamaz tavırlı bir kız. Ona niye takıldığını anlıyorum, o kızda öyle birşeyler var, der Redgrave.

Bir sahnede Judi Dench ve kocası Ian Holm ziyarete gelirler Regrave’i olaydan sonraki gün. Gazeteli birşey geçer, getirmelerini beklemiştir sanırım Redgrave, “gazete yoktu, bugün grevdelermiş” der Judi Dench. Kocasının koltuğunun altındaki gazeteyi görür Redgrave. Ben de filmlerde en çok bundan hoşlanırım.

İşte o Notting Hill’de de en hoş olan, Julia Roberts’ın Charles’a ilan-ı aşk etmesinden çok, Charles’ın bunu arkadaşlarına anlattığı sahne değil midir? (zaten anlatılmayacak olsa ne anlamı kalır?). -Biraz evvel rastladığım o sahnede- Charles ona hayır dedikten ve Julia Roberts gittikten sonra arkadaşlarını aramıştır, hepsi, 6’sı birden toplanırlar hemen. Ona doğru yapmışsın demeye çalışırlar, inanmasalar da. Julia Roberts’ın getirdiği Chagal da orada durur.

P. Mağden de buna benzer birşeylerden bahsediyordu geçen gün (en anlamlı yazılarından birinde): “Hayatınıza yeni ve lüzumsuz insanlar dadanıyor. Ortak geçmişiniz ve hiçbir şeyiniz olmayan insanlar. Sizi tanımayan; tanımasına imkân ve ihtimal olmayan insanlar. Bence bir insanın hayatına ‘bir yaştan sonra’ yeni insan girmesi, inanılmaz güç. Bir kere yeni insana açık değilsin. Hikâyen çok uzun. Hangi parçasını ele versen, diğerlerinde gizlisin. Benim hayatımın eksenini 7 yaşından 17 yaşına kadar tanıştığım kadın arkadaşlarım oluşturuyor. Onlar benim ruhumun içini dışını bilir. Ben ne dediğimde ne kastediyorum, bilirler ezbere. Ben onları bilirim: Avucumun içi gibi.”
O zaman ne kötü.

Ayrıca, filmden: “yalnız yalnızı tanır”,
“yalnız hissetmek istemiyorsan evlenme”.

h1

Of, ateşin 97. Araba olsan bir süre motoru açmamak gerekirdi

19 Mart, 2008

Mail gönderiyorum, gmail’de hemen sonrasında 1 saat önce gönderdin diyor. Veya okul adresinden gönderince 00:40 diyor, oysa saat 01:40 değil mi? Bilgisayarın saati de 00:40 gösteriyor. Yoksa ben mi yanılıyorum, atomik saat ne diyor diye kontrol ediyorum her seferinde. Yani, saatler değişiyor, ben evdeki 10 saati düzeltiyorum, mail sistemlerinin, microsoft’un server’ları habersiz.

Burada 1 hafta geç ileri alınırdı aslında. Bir haftalığına 8 saate çıkardı TR ile fark (aramız açılırdı). Her saat değişiminde başıma gelen garip olaylar o sırada da sürerdi. Bir keresinde saat 22:30 diye aradığım biri (tamam, bir sevgili) saat geç oldu diye kızmıştı. Konuşmanın sonunda orada 1 hafta önce ileri alındığını anlamıştık. Ben nereden bileyim…

Geçen yıl bir kampanya açıp bu sefer mart başına aldılar. Ama niye uygar dünya ile aynı zamana değil? Nasıl tüm dünyacak aynı Greenwich saatini kullanıyoruz, yani Meksika ile saat farkımız 4 saat 43 dakika 14 saniye, İrlanda ile 2 saat 21 dakika 9 saniye değil,beklersin ki bu yaz/kış saati uygulaması da bir uluslararası standartlar enstitüsünce belirlensin.

Nerdee? Neyimiz düzgün ki bu olsun. Beni en deli eden herhalde kağıt boyutları olmuştu. Şimdi A4 evrensel bir boyut değil midir yani? Uygar dünya, şunun şurasında printer üreticileri bir elin parmaklarını geçmezken nasıl olur da kağıt boyutunda anlaşamaz? Prizimiz farklı, bir tarafta aldığın aleti diğer tarafta takamazsın. Ucuna değiştirecek özel priz alsan, voltajlar farklı, yakarsın uyumlu değilse bobinleri.

En önemlisi tabi, nonmetric bir sistem kullanıyor oluşumuz. Bir pound, kaç ounce, alışveriş yapanların %90′ının bilmediğine eminim (16). Bir de fluid ounce var. Bir galon’un kaçta kaçı, ben de bilmiyorum. Bir pint işte şöyle bir sürahi kadar birşey, ama ne kadar? Sonra, Fahrenheit’ın torpili yüksek yerden mi? Niye su 32 derecede donuyor, 212 derecede kaynıyor? Ayakkabılar, gömlekler, pantolonlar, ceketler, bir bedende de standart olsa.

Anglosakson dünya işte. Yüzyılın ortasına dek İngilizler, sonrasında da Amerikalılar kendini dünyanın efendisi gördüğünden hep bunlar. Ben mi uyacağım, onlar bana uysun diyorlar. Keçi veya salak inadı.

Off. Neyse, ben bu sıkıcı günlerde ilk yıldönümünde geçen yılki gerçekdışı yolculuğumu hatırlayayım. Eski Habana’nın yoksul bir evinde geçen fantastik düğün macerası bir cumartesi akşamıydı. Sonra kendime gelmeye çalıştığım pazar sabahı aynı zamanda kalmakta olduğum ve pek rahat koşulları olmayan pansiyonu (casa particulare) değiştirmem gerekiyordu. Evin salonunda masada geç bir kahvaltı ederken sevgili evsahibesi (kimya doktorası olan, emekli, ama evini pansiyon yapmak zorunda olan) Nora’nın altın kızlardaki anneyi andıran annesi de orada televizyon seyrediyordu. Televizyonun köşesinde saat yoktu da saatbaşı saati gösterip kısa bir haberler oldu belki. Öylece gördüm ki ben 12 sanırken saat 1′i gösteriyordu. Mart ayı ve pazar sabahı. Yoksa saatler ileri mi alındı ki gibi birşey sordum, biraz İngilizce bilen Nora’ya. Ama cin gibi annesi atlayıp el işaretleriyle anlattı, saat değişikliğini. Demek o olaylı gecede bir de saatler ileri alınmıştı. Ondan önce de 3-4 yıl değiştirmemişler saatleri.

Peki, televizyonda ne oynuyordu? Düşünsem merak ederdim, ne tip programları var diye. Oysa ekrandaki yüzü tanıyordum. Dr. House! Kübada televizyonda Dr. House oynuyordu. Ondan önce de Jack Nicholson’ın köpek terbiyecisi olduğu Man Trouble vardı. Bir de ambargo var derler.

Nora ve annesi. ocak2-2900.jpg

Sokağın karşısındaki bina. ocak2-2891.jpg

Zamanında nezih bir mahalleymiş. ocak2-2890.jpg

Artık pek değildi. ocak2-2889.jpg

Binadan bir detay. ocak2-2880.jpg

(elemtere fişş.)

h1

Koca Çınar’ın Sotiz’e yolüstü karaladığıdır

13 Mart, 2008

S: – sizden defterime hatıra birkaç kelime yazmanızı istesem çok mu yersiz olur acaba?

YK (yapı kredi): – yavaş konuş yavrum, dur da anlayayım ne dediğini.

S:- şey diyordum, ne olur benim için şuraya bir şeyler karalasanız?

YK (yekta kopan): – hehehe, zaten yazdım yazabildiğim kadar bunca zaman, sevmem ben öyle şeyler.

YK (yakup kadri): – (saçını okşar) Ama madem çıkmışsın karşıma, seni mi kırcam be kız, ver bakalım, bu da ilk olsun:

Dersin ki Asyanın bozkırından çadırlarını alıp, atlarına binip, devesini, koyununu, keçisini, malını toplayıp Anadoluya bir periler kavmi geldi. Her biri bir taşa dokundu, nakış oldu. Tuttuğu taş nakış oldu. Sonra kümbet oldu, cami, tımarhane, kervansaray, han oldu… Perilerden biri de burada karşıma çıktı, bana bir defter uzattı.”

h1

su değil aslında, sultan

9 Mart, 2008

Geçen akşam Katie Holmes’un yan bir rolde olduğu bir film seyrettim (Go!). Küçük, kara birşey o zaman, ama o olduğunu farkedince baktım, ilk filmi Ice Storm’dan 2 sonraki filmiymiş, Dawson’s Creek’i çekmeye başladıktan sonra. Ice Storm’da onu hayal meyal hatırlıyorum, ama filmi nasıl seyrettiğim çok net. Oradaki, oğlanın geç saatteki  son trenekoştur koştur son anda yetiştiği sahne çok hoşuma gitmişti, benim de benzer onlarca anım olduğundan. Ayrıca, gecenin o yalnızlık, boşluk, sessizliği arasındaseni gideceğin yere götürecek medeniyetle aranızdaki o saat anlaşmasının ilginçliği -hep yakalar beni-.

Filmden gecenin bir vakti, yalnız başıma döndüğümü hatırlıyorum da bunun hangi şehirde olduğunu bayağı bir düşündüm. Vizyona giriş tarihlerine baktım, TR’de 27 Şubat 98. 10 yıl olmuş. Ama hayır, ondan birkaç ay önce başka bir şehirde, başka bir ülkede gitmiştim ben, muhtemelen aynen öyle son trenle, belki aynı şekilde koştur koştur yetişerek dönmüştüm.

Sonraki yıl oradan dönmüş, sonraki yıllarda da ilgiyle Dawson’s Creek seyreden bir sevgilim olmuştu. Ben de arada seyrederdim o diziyi. Oğlanın ikinci kattaki odasına ağaçtan tırmanırpencereden girerdi Katie Holmes. Bebek yüzlüydü de bir gözü kayardı, ağzı yamuktu.

Arada geçen 10 yılda Katie Holmes 5 yıl o diziyi yaptı, sonra iyi birkaç film çevirdi, Tom Cruise’u kaptı, çocuk doğurdu, Beckham’larla birbirlerine oturmaya gider oldular. O sevgilim -sonradan çok memnun olmasa da- istediği, girmesi cefalı işe kavuştu, evlendi (hani) (ve öncesinde sık sık arardı, bir süredir kayıp, doğumgünümü de atladı, belki şimdi de bebek bekliyordur).

Peki bu zaman diliminde, ya sen ne yaptın mösyö? Ne balta ne sap, öncesinde yaşadığın mutluluğun 100′de birini yaşamadın, öncesinde bildiğinin 10′da birini öğrendin mi, meçhul. Şimdi de Dawson’s Creek’in yerli versiyonunu seyrediyorsun, nerdeyse oradaki bi kıza gönül vereceksin. Yarın doğacak bebekler büyür, sen büyümezsin.

h1

sevil-sevin

6 Mart, 2008

Şimdi sahne şöyle: Saat 03:58′i gösteriyor. Evde benim dışımda herkes uykusunun orta yerinde, çıt çıkmıyor, bir tek önümdeki televizyonda spiker ispanyolca sürekli konuşuyor, dani alves geçiyor bir cümlede. Pek sempati beslemediğim, Boys From Brazil’de Mengele Gregory Peck’in yetiştirdiği çocukların büyümüş haline benzeyen Dani Alves topun başına geliyor. Kaçırırsa bitecek, kaçırmazsa son penaltıya -tahminim Deivid- kalacak -çok stresli. Volkan moralli. Onun kaçırmasıyla biterse ne hoş olur diyorum. Alves topun başına geliyor. Bir kaleci için en kolay yere vuruyor, az sağı, yerden az yüksek. Volkan kurtarıyor. Zıplıyorum yerimde sessizce. Ağzımdan birşey çıkmıyor. Volkan sevinçten uçarken ben de onun gibiyim.

gecme.gif
Ondan önce, gün içinde maçları veren kanalın Sevilla-Fener’i gece 2′ye attığını (doğal olarak, diğer takımlar dururken kim seyreder, kulüp futbolu isim futbolu oldu zaten) öğrenip günboyu maçın sonucunu öğrenmemek için elimden geleni yapmıştım. Yalnız, Milan-Arsenal’i seyrederken alttan her türlü sonucu geçen bantta (illa bilgi bombardımanına tutacaklar ya) Fenerbahce 2 diye görür gibi olmuştum (sonra o bantı bir bantla kapadım). Bu durumda normalde 3-2′nin rövanşında a, tur atlamışız der insan. 0-2, 1-2, 2-2 gibi her insancıl sonuç bize yarıyor çünkü. Ama oynayan bir Türk takımı, rakip de ateşli bir İspanyol olunca 4-2, 5-2 filan da o kadar olası. 3-2 olamaz, o zaman uzar ve penaltılara bile gitse onun sonucunu yazarlar, 8-8 filan diye.

Ama 14:45′te oynanan maçı günboyu bekledikten sonra geceyarısından sonra günlerdir biriken uykusuzluğun etkisiyle bitkinlik çökmüş, neredeyse hiç alışkın olmadığım saatlerde yatacağım. Ama sonra vefakarlık-cefakarlık-forma aşkı-damarlarımdaki sarı-mavi kan (benimki mavi, Arjantin etkisi olmalı) ağır basmış, seyretmeye karar veriyorum. Bir yandan da neyi tuttuğunu bilmeyen, takım tutmayı sadece rakiplerle didişmek sanan yeni nesil taraftarların (önemli bir kısmı dişi) kaçı bu durumda uyanık kalıp seyreder diye düşünüyorum. Seyretseler bile 8 dk.da 2 golü görünce bırakırlar.

Sonra ilk devrede 3 olmuş, bu durumda eleneceğimiz belli olmuş, 4. ne zaman gelecek diye bekliyorum. Uzatmalara gidince demek uzatmada yiyeceğiz diyorum. Futbolun ince zevkleri başlıyor bir yandan. Fener benim gördüğüm ilk defa uzatma oynuyor Avrupa’da (bildiğim bir Gençler var Valencia maçında, bir de GS, Real’e karşı). 120′de de gelmeyince 4. gol, bu demek ki o skor 3-2′ydi, yani benim için maç yeni başlıyor. Ve ilk defa bir Türk takımının Avrupa’da penaltılara gittiğini görüyorum.

İşte sonra Volkan kurtarıyor ve ondan sonra Sevilla daha iyi oynamış, haketmiş filan kalmıyor. Zaten bu kulüp futbolu o kadar adaletsiz ki şu an, ne hakkından bahsediyoruz? Sevilla’nın 6-7 yıldızından birini bile, mümkün değil alamaz Fener. Türkiye’ye gelmezler, 3-4′üne de TR ölçülerinde eşek yüküyle parası olan Fener’in bile parası yetmez.
Hem Sevilla hakedecekse kalelerindeki bir duran topu karşılayabilseydi. Bu takım çıksa bizden çok yerdi çeyrek finalde İngilizlerden birinden. Üstelik, o kadar yıldızlarına rağmen turu en çok belirleyen adam da bizdeydi. Her duran topu ölümcül kullanan Alex. Ve bu hak işine minimal ölçüde de bakmalı. Son haftalarda mükemmel oynayıp iki maçta da şanssız goller yiyen Volkan kadar hakeden olmadı turu geçmeyi.

Zaten elensek ateşli İspanyollar coşarken oradan zaten kimsenin ne tanıdığı ne de şans verdiği bir takım olarak çıkıp dönecek olmamızı düşünmek bile son derece hüzünlü.

637589_biglandscape2.jpg
Sonuçta, Atlas Okyanusu’na bir saat mesafedeki Sevilla’da bir avuç Türk (Türk? takımdaki Türkler gerçekten bir avuç, daha çoğu Brezilyalı, biri Uruguaylı, biri Kıbrıslı Türk-İngiliz) sevinirken Atlas Okyanusu’nun diğer tarafında, takımının maçını kıtadaki Latin Amerikalılara hitap eden kanaldan İspanyolca seyreden bir Türk onlarla beraber havalara uçabiliyor. Sonra da hayata ne sıkıcı filan diyoruz.

h1

kuzenlerim

4 Mart, 2008

Arada bir, nadiren filan değil, gayet sık sık kuzenlerim diye inliyorum. Kuzenlerim.. Kuzenlerim.. Kendi kuzenlerim filan değil canım, ne alakası var. Herhangi bir gündüz trt1 seyretmişseniz mutlaka biliyor olmanız lazım neyden bahsettiğimi. İstanbul’da, aynı evde yaşayan 3 kuzen kız (iyi kuzen Sevinç Erbulak, gıcık kuzen Süper Baba’daki ablası ve şaşkın sevimli kuzen Şeref) bir yakın arkadaşları (Çiçek Dilligil-belli ki annelerinden dolayı küçüklükten arkadaşlar Sevinç Erbulak’la) ve sevgilileri.

Süper boş ve süper bağımlılık yapan birşey. Kaç tatil günü dışarı çıkmak üzereyken, dişçiye geç kalırken, havanın güzelliği çağırırken oturup seyretmişimdir. Bazen de gündüz değil ama gecenin bir yarısında tekrarını.

Zaten hangi tatilde dönsem o olurdu. Her seferinde başka bir sezonun başka bir yerinde, sonra tekrar başa dönmüş olarak. Bir geldiğimde gıcık, kimseyi beğenmeyen kuzen bir sevgili bulmuştur, bir sonra geldiğimde evlenirler. Bir sonrakinde artık onlar diziden ayrılmıştır. Veya karşı dairelerinde konservatuarda okuyan bir kız kalmaktadır -ki bunların tombul arkadaşıyla beraber olur-, sonra o kız ortadan kaybolur, orası gıcık kuzenin evleninceki evi olur, bir sonrakinde hepsi kaybolur, ama üst kata garip ve diziye pek uymayan gençler taşınır.

O yüzden olmalı, bazen bombardıman gibi aklıma geliyor, kontrol edilemez bir şekilde. Bizimkiler gibi 20 yıl durmadan oynasın istiyorum. O kadar boş, fazlasıyla hafif, tasasız bir dünya isteği belki de.

Tabi, iki tane bile seyretseniz vücudunuza bağımlılık maddeleri yerleştiğinden normalde sinir olacağınız birçok şeyi görmezden geliyorsunuz. İlk dikkat çeken, 4 çift de birbirlerine sürekli aşkım diye hitap eder. Birgün uyanıp yanımda bana her cümlede aşkım diyen bir sevgili bulma olasılığı, ajanken birgün uyanıp kendimi kurtulması imkansız görünen, truman şov’umsu bir adada bulma olasılığı ile aynı be! (eski the prisoner dizisinin konusu).

Sonra 4 kızın da hemen kendilerini seven oğlanlar bulup sevmeleri bir dizi için bile fazla. Bu çiftler arasında da hiç kültür, gelir farkı yaşanmaz, kimse sevgisini sorgulamaz filan. Hepsi adım adım evliliğe gider. Sonra kimse parasızlık çekmez. Çiçekçi, kafe filan işletirler, işler hep yeterince iyidir. Ve ucuzcu bir dizi olduğundan dış çekim apartman önü dışında yok gibidir. Herşey bir salonda geçer, arada bir de çiçekçi ve okul kantini çekimleri olur.

Ama düşünürseniz en garip şey, bu 4 çift de ne öpüşür ne başka birşey yapar. Sadece aşkım derler. Oğlanlar kızların evinde kalmak ister geceleri ama kaldıklarında salonda çayla börek kek yerler. Kızlar istemez kalmalarını ama durum öyle gerektirirse sabah salonda onları kaldın ama şımarma diye uyandırır. Trt tipi, hatta dünyalı olamayacak kadar soğuk hareketler.

Kuzenlerim’i inlediğimi farkettiğim zamandan beri yazacağım da şu sahneyi izleyince kaçınılmaz oldu. Bu gençler sahici, kanlı canlı. Sevince öpmek filan istiyorlar. Aralarında öyle sorunlar bile çıkıyor.

(Bir de benim yıllardır tüm aradığım böyle “eğer amerika’dan dönmezsen o suya atlarım, amerika’ya kadar yüzerim, seni bulurum, annenden emdiğin sütü de burnundan getiririm” diyecek biri değil mi, sevgili blog?)

h1

endişelendirmek gibi olmasın ama

2 Mart, 2008

Şubat kadar iyi bir ay var mı… Maaşınızdan mı şikayetçisiniz, hemen aybaşı geliveriyor; bahar mı gelsin istiyorsunuz, hemen bitiyor; veya vakitsizlikten mi şikayetçisiniz, 4 yılda bir bir gün hediye ediyor -her yıl etse onun adı hediye olmaz. En önemlisi de ortalama %8 az sürdüğünden harcamanız az oluyor, o ay %8 fazla kazanmışsınız gibi oluyor.

Neyse, ben şey diyecektim. Melatonin. İlk olarak 1-2 yıl önce buradan dönerken uçakta yanımdaki amerikalı kız söylemişti. Babası vermiş, saat farklarına karşı alması için. Bana da 1-2 tane vermişti de denememiştim. Hormon değil mi melatonin, hormonlarla oynanır mı diyerek.

Sonra geçen yıl taşınan Kate söyledi, uykusuzluk çektiğinden alıyormuş melatonin. Reçetesiz satılıyor burada -marketlerde. Ben de aralık’ta dönüşte aldım. Yıllar geçtikçe kolaylaşacağına zorlaşıyor dönüşlerde saat farkı. Acı çeker oldum hatta bazen uyumak için. Öyle 1-2 gün aldım, iyi oldu. Başından beri de yan etkileri var mı diye araştıracağım. Aldıktan sonra araştırdım sonunda. Araştırdıkça bissürü şey öğrendim.

Aslında tam da o sırada gelen bir forward mailde konu ediliyordu melatonin. Çocuğunuzu karanlıkta yatırın, karanlıkta salgılanıyor melatonin, kanseri önlüyor diye. Unutmayın, körler kanser olmaz diye bitiyordu. Orası abartma tabi, bu tip araştırmacı olmayan genel ifadeler forward maillere uygun zaten. Ama konunun özünde doğruluk var sanırım.

Melatonin geceleri karanlıkta salgılanıyormuş. Ve uykuyu, vücudun günlük ritmini düzenliyormuş. Salınımı da gayet karışık bir şekilde antioksidan etkisi yaratıp vücudu kansere karşı koruyormuş. Benim gibi uzun yıllardır (çok uzun yıllardır) geç yatan biri için hiç hoş değil yani.

Bunları öğrendikten sonra geçen hafta washington post’un ön sayfasındaydı, ışığın kanserle bağlantısı diye bir başlıkla (kaydolmak gerekebilir ama ücretsiz). Uydu görüntülerinden daha ışıklı bölgelerdeki kadınlarla az ışıklı bölgelerdeki kadınlar arasında çok farklı çıkmış gö ğüs kanseri oranları. Tabi, evin içindeki ışıklandırmayı katmıyor ama o da bölgenin genel ışığı ile orantılı olsa gerektir. Gece vardiyası işlerini yoğun asbestli ortamlardaki işler gibi kanserojen riskli işler arasında saymayı düşünüyormuş dünya sağlık örgütü.

Sonuç, diyorum bu noktada. Geç yatıyorsanız mümkün olduğunca ışığı az tutun. Oda ışığı yerine hafif bir gece lambası. Çocuklar da -ve biz de- tam karanlıkta yatsın. Ayrıca melatonin alımının ne kadar yararlı olduğu bilinmiyor. Sürekli alınması önerilmiyor sadece melatonin haplarının.

İlginç bir nokta daha var. Gazete haberinde göreceğiniz gibi, daha az yaktığı için önerilen yeni tip florasan lambalar daha çok engelliyormuş melatonin salgısını. Zaten o lambalarda insanı bitkin düşüren birşey vardır (en hoş ve en az bilinen tom hanks-meg ryan filmi joe yanardağa karşı’da da vardı bu). Ve nasıl da herşey birbirine bağlı -aynı aşağıdaki haberdeki biyoyakıtlar için ekilen mısır sonucu tahıl fiyatlarının yükselmesi gibi.

Ayrıca, alkol, sigara ve kafein de melatonini bastırıyormuş. Kok ain ve amfe-taminse salınımını artırıyorumuş. Hani vardır belki okurlar arasında düzenli kullanan.

Neyse, şöyle geceleri makyajlı yatan biri hoş birşey olsa gerek diyeyim de iç karartıcı bir şarkıyı neşeli bir nota ile bitirmek gibi olsun.
sleep21.jpg