Nisan, 2008 için Arşiv

h1

dün işte sıradan bir gündü. tam geceyarısında patti smith’in elini sıkıyordum

27 Nisan, 2008

Aynen neyzen’in dediği gibi, bazen hayat seni bırakmıyor. (yalnız o bırakmadığı benim).

Yıllardır dinlediğim radyo kanalında Patti Smith konuk. Akşama filmfestivalinde belgeseli varmış. Kendisi de konuk. Tarihi Lincoln Theatre diye bir yerde. Gidelim mi? Film güzel olmayacak, hiç çıkasım da yok. Ama Lincoln Theatre, Lincoln’ın vurulduğu tiyatro -görmüş oluruz (iyi de uydurmuşum, o tabi ki Ford Theatre, bunu hiç duymamıştım), hem kadın kendisi gelecekmiş. Gidelim.

U Street’teymiş tiyatro. Barlar mekanı. Zamanın caz muhiti. Duke Ellington’ın kulübü. Safi siyahtı ve pek tekin değildi. Son 2 yılda hızla değişmiş. Hiç gitmemiştim oralara. Dışarıda oturulan kafeler filan, çok garip. Metro çıkışı karşısı tiyatro, bilet var, iyi, oradan evarkadaşımın bahsedip durduğu kitapçı, kafe, kültürevi BestBoys & Poets’i görelim, birşey yiyelim. Ama karşıdan gelen bu kız ne hoş. Ama tiyatronun önündeki kalabalıkta kaybolur bir anda. Neyse, bir sandviçten sonra belki içerde rastlarız.

Filmden önce sahnede kısacık Patti Smith. Kalırsanız filmden sonra belki 1-2 şarkı söylerim. Belgesel. Vasat. Beat generation, Allen Ginsberg, Burroughs, Sam Shepard, Michael Stipe, hatta Thom Yorke; son 10-15 yılına damgasını vuran kayıpları, kardeşi ve iki çocuğunun babası, konserlere ara, Bob Dylan; şiir, şair mezarları; dağınık, varlıklı gibi değil, ama sanki bir yerden bir kereliğine para gelmiş gibi bir hippi hayatı, politik aktiviteler. 11 yıl kadının peşinde bir kamera. Bush’a giydirdiği bir yerde alkışlar kopar.

Film sonrası, yönetmen ve Patti Smith. Alaycı, rahat, kendi olma sorunu olmayan biri. Biraz soru-cevap, sonra oğlunu da çağırır. Kadın şarkı söylemeyi seviyor.
Önce iki parça halindeki şu şarkı 1, şu şarkı 2. Sonra da özellikle bu şarkı.

[Konser olsa zamanı denk gelse, o kadar parasını versen, böyle göremezsin. O yüzden böyle özel organizasyonlara bayılıyorum. Buraya da aktarayım diye seyretmekten çok kaydettim gerçi -böyle şeylere pek kimsenin tıkladığı olmasa da-.]

Sahneden indi, herkes çıktı. Ben duvarlar filan ne hoş deyip resmini çekiyordum ki kadının oradan geçeceğini farkettim. Filmfestivali başkanı adamla yavaş yavaş geliyorlardı. Etraftaki 3-4 kişi yaklaştı. Bir kadın beraber resim çektirdi. Ben de hayatımda oynadığı rolü, İtalya’da bir yıla yakın hemen her gece Rai2′de gecenin bir yarısı başlayan gayet entellektüel bir kültür sanat programının, içeriğini çoğunlukla anlamasam da hem açılış hem kapanıştaki jeneriğindeki şarkıdan ve kullandıkları film görüntüsünden her seferinde etkilendiğimi; o şarkıyı, Because the Night, onun söylediğini o sırada bilmediğimi anlatmak istedim. Ama resim çektirmek isteyenlere başkaları eklenince no more photographs dedi (bu sözü geçen postta da başkası söylemişti -pis bir söz). İmza isteyenler filan, iyi davransa da bırakın beni hayranlar moduna girmeye yakındı. Yanımdan geçerken teşekkürler müziğiniz için dedim, elimi uzattım, elimi sıktı, bana baktı gülümseyerek, bir gözü sağıma bir gözü soluma bakıyordu. Anormal şaşı. Sonra da yavaşça gitti. Nefesi de çok kötü kokuyordu (bu arada yaş 62). Zaten ilk sahneye çıktığında sakız istemişti seyircilerden. Sonra da ara ara atılan sakızlardan bahsedip durmuştu.

Az sonra tiyatronun fuayesinde yanımdan geçerken bu sefer ben su içiyordum, dönüp bakmadım. Bakıldığımı hissettim, deminki hayran şimdi yüzümüze bakmıyor gibi birşey belki. Duvar resimlerinin çekildiği saate bakılırsa tamı tamına geceyarısıydı elimi sıktığında. Bunlar olunca tabi ne tiyatroda çıkışta ne metroda görmedim bahsi geçen kızı, gerisi hep aynı.
[Bir an için dünyada en yakın olduğum kişi Patti Smith'di. Sonra da işte evsizler, rezil ev arkadaşları, ve genelde kimse.]

h1

h . i . . ç

22 Nisan, 2008

Yapıştırılmış araba camı

Orta halli kasabalarda sık sık görebileceğiniz eski arabalara benzeyen bir yanım var. Çok eskiden, artık neredeyse hatırlanmayan bir zamanda kırılmış camım bantlarla yapıştırılmış duruyor.

- Kalp camdandır, bilirsin? Kırılan cam yapışır? Yapışmaaz.

Kırık bir camın iyi bir tarafı da vardır. Tekrar kolay kolay kırılmaz. Bilmiyorum, belki asıl-eski halindeki gerginliği olmadığından. Ben de eskisine göre daha zor kırılıyordum. Bunun, buradaki ruhsuz hayatla ilgili olduğunu sanıyordum bazı bazı. Diilmişşşşşşşşşşş.

Gece

Geceleri bir türlü yatamıyorum. Gelmiyor içimden. Birşeyler eksik. Tamamlanmamış. Arıyorum. Ne arıyorum, emin değilim. Eşini arayan birşeyler var içimde. Anlamlı birşeyler. Ruhumu doyuracak. Ruhumu doyuracak insanlar tanıyorum. Hergün gittikçe uzaklaşan. Sonunda boşboş ararken buluyorum kendimi. Kabulleniyorum ister istemez. İstemez.

USA

Yıllar geçtikçe buradaki günler daha iyiye gitmedi. Sanki gittikçe de kötüye gidiyor. Özellikle bu dönem hayatımda olan güzel hiçbirşeyi hatırlamıyorum. Beni sevindiren birini, bir sürprizi, bir hediyeyi, sadece özlediği için edilen bir telefonu, bir sevgi gösterisini. Doğumgünümü de bir şekilde tebrik eden bir arkadaşım bile olmadı (eski sevgililerden biri sadece).

Geçen gün bir arkadaşıma, bu dönem iyiye giden tek arkadaşıma sürekli birileriyle dışarıda oturulup içilen sahnelerle dolu idealize bir hayat betimliyordum. Konu farklı farklı yerlerden oraya gelmiş oldu iki kere. Bu o kadar da anormal birşey değil ki dedi. Banaysa o kadar anormal geliyor ki o hayat.

Geçmiş teorisi (ve ilahi adalet)

Buradaki yılların böyle rezil geçmesinin çok da kötü olmayan bir yanı var diyorum. Genel olarak zamanın kötü geçmesinin. Çünkü geçmiş oluyor. Şimdi var, şimdi püff ve yok. Çok güzel de geçmiş olsa sonuçta geçmiş olacaktı. Geleceğe kalan izleri ve direk, somut etkileri dışında bir anlamı yok belki de.

Bunu derken tabi ki biliyorum yaşananların değerini. Görmezden geliyorum. İnsanı ayakta tutanın geçmişi olduğunu kim benim kadar iyi bilebilir ki? Bazı yıllarım var ki 5 yıl boyunca anlatılabilirim.

Bu da bir tür adalet dağıtımı olabilir. Şimdiye dek iyi yaşayan ileride tadacaktır acıyı. Geçmişinde acılar olan ın da yakındır mutluluğu bulması. Ama benim diyet ödediğim yetmedi mi? Hadi ama!

Suret

İnsanlara feci şekilde inanıyorum. Tanrıya inanmak gibi birşey bu. Nadiren de olsa yeni ve güzel bir insan tanıyınca inancın tazelenmesi gibi birşey oluyor bu. Patlak düzen, parasal sistem, egoist toplum, pil halinde kültür, kaba canlılar vs. ama işte orada hala tanımadığın, naif ve çiçek gibi biri var.

Peki ya, böyle önemsediğin biri, çok kırarsa seni? Sanki “tanrım, nerede adaletin” dediğin bir gün karşına çıkıyor da “ne adaleti, ben seni diğerlerini eğlendiresin diye yarattım” diyor.

Son günler

Cumartesi, hiç kusura bakmasın, bok gibiydi. Pazar daha fena. Pazartesi okulda beni üzen öğrencilerim ve resmen sinirle ters davranan öğrencilerim oldu. Yorgun argın dönerken metroda yanında yerde oturmuş birşeyler ören bir kadın olan bir adam çigan ezgileri çalıyordu kemanla. Önüne birşeyler koyup uzaktan resmini çekerken no more photographs diye bağırdı sertçe, çalmaya devam ederken. Herşey ne kadar rezil, katlanılmaz, can sıkıcı, sinir bozucu filan derken kendimi gelecek olana hazırlıyordum belki de.

Her canlı ölümü düşünecektir

Yani, en direk, en kısa yoldan. Bunu hiç aklına getirmemiş, kendini buna hiç yakın hissetmemiş birine acımalı sanırım. Çünkü onlar direkten dönmemiş, hayat sonrasında en güzel yüzünü gösterdiğinde yeterince değerini bilememişlerdir.

Ama o anları yaşaması kolay değil tabi.

hiç

Aynı konuşmanın devamında, dışarıda birileriyle oturulup içilen filan, ben hiç kimseyle hiçbirşey yapmıyorum dedim. hiç mi dedi arkadaşım. hiç dedim. hiç’in i’leri uzadı, her yeri kapladı. O uzayıp giden i’ler ve bıçak keskinliğindeki ç’ler üzerine kompozisyonlar yazabilirim. i’ler buradan kıtanın ucuna, Patagonya’ya bir taraftan gidip diğer kıyıdan geri döndü, yukarı çıkıp Alaska’dan arada yüzmekte olan buz parçacıklarının üzerinden Sibirya’ya geçti. Rusya’dan Mongolya, sonra Arabistan (aslında bir süre lütfen kimse Arabistan demesin) yarımadası, oradan Güney Afrika derken… Domino taşı gibi dizilmişti i’ler. En soldakine minik bir dokunuş, hepsi devrildi teker teker. Düzen içinde bitmeyecekmiş gibi gelen, uzayıp giden i’leri birden dev gibi bir Ç kesti. O krater büyüklüğünde Ç bütün i’leri yuttu. Başka da söyleyecek birşey kalmadı.

250

Buranın 250. postuydu bu. Böyle olsun istemezdim. Ama kaderden kaçılmaz öyle değil mi? Bunu da başka bir vesileyle, bir pavyonda çalışan kıza nasıl aşık olacağımı anlatırken yazacaktım. Bir sonraki gün evlenecekken son gece diye arkadaşlar tarafından eğlence olsun düşüncesiyle Ankara’dan binilen arabayla habersiz götürülen bir Sincan pavyonunda, hepsi bir köşede sızıp kalmışken, kapatmaya yakın, çalışanlar etrafı süpürürken ve kötü ve sarhoş bir uvertür bulutların üstünden bıraktım ben kendimi, sonunu düşünmeden duygular sarınca beni derken masanın karşısındaki, bir şekilde orada çalışan kızla bazen konuşup bazen susarken herşey tamamlanacak, diyecektim. Ama işte, kaderden kaçılmaz, öyle değil mi?

h1

Amnezya Anestezya

19 Nisan, 2008

Dün çok uzun bir süre sonra ilk defa yaşadığımı hissettim. Önce film festivalim kapsamında gündüz Rivette’in Langeais Düşesi’ne gittim. Bir Balzac uyarlaması, hoştu. Ama tabi İstanbul’da oynamadığından (festivalde var sanırım ama farketmez) muhteşemdi ve olağanüstüydü ve büyüleciydi. Neyse, sonra tiyatroya gidecektim. Kabul edeyim, film festivali yalan oldu. Ama minik bir tiyatro festivali ışığı göründü gözüme, çünkü 3 oyunuyla Rainpan 43 diye bir grup gelmiş birkaç günlüğüne. Kısacası deli bir ikili.

1 saatten fazla vardı. Yakındaki sevdiğim bir mağazaya girdim. Daha önce aldığım, boyu kısa mı ki dediğim pantolonun uzununu buldum. Sonra kasada tuvalete gitmiş kasiyeri 10 dakika, sonra 10 dakikada bir gelmesi gereken otobüsü 20 dakika bekleyince küçük bir festival koşturmacası bile oldu.
Tam oyun saatinde tiyatroda oldum, biletim de yoktu oysa. Ama gişedeki oğlan sağolsun, toplu bilet kesti, yoksa 3′ü birden astronomik olacağından hangisini elesem diyordum. Oyun (Amnesia Curiosa), festival bitince anlatırım, tam kafama göreydi. Bitince biraz oyalandım. Çıkarken oyuncular da fuayede sohbetteydiler. Küçük tiyatroların özelliği.

Oradan metroya doğru giderken karşıma pek sevdiğim süpermarketim çıktı. Şehirde tek gitmediğim şubesi. İçerisi benim güvenli ama diğer yandan fazla seçkinci ve sıkıcı muhitime göre çok daha kaotik, hareketli (vibrant diyelim en iyisi) ve mülti-kültürel birşeyler barındırıyordu. Çilek parçalarını tattığın kasenin başında iki siyah oğlan -biri feminen görünümlü- onlardan önceki asyalı kızlara güzel miydi diye laf attılar, kızlar kıkırdadı, uzaklaştı. Sonra ben de başında ağzımıza bir yerine birsürü atarken aşık oluyorum buna dedi biri, ama unutma tek taraflı olacak dedim ben. Genç, yaşayan bir kitle vardı içeride.
Metroya kadar sokak genel olarak hareketliydi zaten. Cafeler, restoranlar, barlar. Sokakta yürüyenler vardı bir defa. Ve benim oradan olsa olsa 2. geçişim filan.

(Şu tarzda) Çok güzel bir gündü. Ama bir yandan da acıklı. Anlatabiliyor muyum?

h1

bir kuş, bir kuşun susturulması için krallığımın yarısını veririm

17 Nisan, 2008

Sıcaklık beni bu yıl feci vurdu. Her yıl Mayıs’ta iltica eden kuş, bu yıl Nisan başında buyurdu.
Ama doğal olarak merak ediyorum. Bu kuş deli mi? Niye yaşıtları derin uykudayken güneşin doğmasına saatler kala şakıyor? Ve niye tam ben uyumak üzereyken başlıyor? Benle bir derdi mi var? Varsa niye gelip açık açık söylemiyor? Sonra binlerce km.lik göç yolunda niye bir kere olsun yolunu milim farkla şaşırıp başka bir evin arkasındaki tellere konmuyor? Her yıl tekrar tekrar bunu yapmak zorunda mı? Kuşların yaşam beklentisi kaç yıldır? Bunun başka bir aleme göçme zamanı gelmemiş midir?

Arada bir ötme kesiliyor ve ben canlandırmaya başlıyorum. Belki aynı anda basmaması gereken iki tele basıp kavrulmuştur. Belki aşağıdaki bir solucana doğru alçaldığında solucanı yem olarak kullanan bir kedi… Ya da en zevklisi, kuş sakin sakin telde dururken arkasında kocaman bir gölge belirir. 10 katı başka bir kuş. Şöyle Amerikan kartalı filan. Ama maalesef az sonra o aksak 9/8′lik ritmli düzensiz şakıma tekrar başlıyor.

Belki bilmiyorsanız bizim bu kuşla geçmişimiz eskilere uzanıyor. Bizi Larry Bird tanıştırmıştı. Alan Parker’ın Birdy’sine gitmiştik ilk çıktığımızda. Şarkımızı Charlie Bird Parker çalardı. Merak edenler için en eski, en güzel günlerimiz ve daha az eski, daha az güzel günlerimiz.

h1

biz bir gün skör’le

15 Nisan, 2008

Bir arkadaşıma yazdım: “Geçti ama hala iyi hissetmiyorum. Çok uykusuzum belki ondan, çok yalnız hissediyorum, belki ondan, hala buradayım ve yapacak çok işim var, belki ondan, hala buradayım ve ev arkadaşlarının salak seslerini çekiyorum, belki ondan, gelecek için vaat eden birşey yok, belki ondan.”

Budur ruhhali. Ama arada o kadar güzel şeyler seyrediyorum ki. Mesela geçen gece skör’le istanbul’da buluşmuştuk. O istanbul’lu -orada yaşıyor-, ben değilim, gezmeye gelmişim. Bir yerden dolmuşa binmemiz gerek. Ama binmek için gelen trafiğin birkaç şeritini geçip ortada bir yerde binmemiz gerek. Çünkü en sağdaki şerit başka yöne doğru ayrılıyor filan. Bu kadar yaya düşmanı bir trafik ancak bu şehirde olur diyorum filan. Sonra biniyoruz dolmuşa, öndeki 3′lüye oturuyoruz. Az sonra boğazın yanından geçiyoruz. Küçük bir koy, hemen ilerimizde, ve deniz o kadar güzel parlıyor ki. Masmavi ve Gözkamaştıracak kadar muhteşem. Bu da ancak burada diyorum.

Sonra ilerlediğimiz yerde hemen dibimiz deniz. Yüzenler var. Hava sıcak sayılır, ve şoförün de canı var, öyle değil mi? O da boş olan sağındaki koltuğun yanındaki kapıyı açıyor ve kendini sulara bırakıyor. Dolmuş yavaş da olsa giderken. Yerine de bir arkadaşını ayarlamış. Yüzmekte olan bir şoför birazcık koşup dolmuşa yetişiyor ve aynı kapıdan atlıyor içeri. Hemen koltuğa kurulup kontrolü alıyor. Ya yetişemeseydi filan diye düşünüyorum.

Kontrolü alıyor ama hemen karşımızda yüzmekte olan bir grup var. Direksiyonu kıvıracak alan yok gibi. Gerisi daha çok düşünerek, canlandırarak. Sağa kesiyor hemen ama yetmiyor, katliam olmuyor ama iki kişi arabanın pervanelerinden yaralanıyor. Peki, biz birşey yapabilir miydik, mesela, adama hemen motoru kapat diye bağırsaydık? Motoru kapasa pervane de birden durmazdı ama yavaşlardı en azından. Biraz farkedebilirdi.

Her neyse, deniz güzeldi. Şurada olduğu gibi.

h1

sürecek

9 Nisan, 2008

Bazen, bazı hassas zamanlarda dost bildiklerin pek uzak geliyor. Şu: beni anlamıyor hiç; bu: hiçbirşeyimi yanıtlamadı uzun süredir; o: kendi derdiyle meşgul, beni dinlemiyor. Ben de bu durumda önemli zamanlarımda derdimi bir… bir… bir blog parçasına anlatıyorum.

TS- Teessüf ederim, çok alındım.
ST- Nedenmiş?
TS- Öyle demenden.
ST- Yanlış mı dedim?
TS- Yanlış diyemem. Ama ifade şeklin kırıcı.

ST- Hadi şimdi devam edelim.
TS- Hep sen ne istersen onu yapıyoruz zaten.
ST- Seni kırmak istemem. Ama diğer yandan benim iznim olmadan nasıl kırılabildiğini de anlamış değilim.
TS- Yine yaptın işte. Beni aşağılıyorsun.
ST- Sen benim bir parçamsın, seni nasıl aşağılarım ki?
TS- Parçan değil de malın gibi görüyorsun sanırım.
ST- Öyle de denilebilir. Seni ben yarattım. Senin herşeyinim ben.
TS- Ben de bir varlığım. Kendime ait bir bilincim var.
ST- Kaderin benim elimde.
TS- Bulunduğun ülkenin bireyciliği ve hiçkimsenin kimseye ait olmamasından nasibini almamışsın sen.
ST- Bireycilik dediğin gibi kimselerle ilgili, şeylerle değil. Ama tabi ki almadım, sapına kadar Anadoluluyum ben.
TS- Sapına kadarmış. Anadolu yana dönük bir yüz olsa senin geldiğin yer burnunun yukarı doğru kalkık ucu olur. Estetikli.
ST- Ya Ankara’ya ne diyeceksin? Tam göbekte.
TS- Ankara da o kafanın ortasındaki bir ur. Onu alır gibi şehirdeki tüm gri binaları havaya uçursan ülke nefes alır.
ST- Anarşist.
TS- Beni sıfatlayarak bir varlık olduğumu kabul ettin sanırım. Evet, sonuna kadar anarşizm. V for…Venezia.
ST- Cıvıdın. Kapatıyorum.
TS- Dur tamam, silme.
ST- Kendi yaptığım birşeyi nasıl silerim? Bilgisayarı kapıyorum sadece.
TS- İyi o zaman, birileri okudukça ben devam ederim. V for Vindicta.
Simon Templar- İstediğin kadar konuş ama senin o vendetta’nın sözlük karşılığı kan davası. Tam lümpen.
The Saint- Züppe.

h1

hayat bu, ben bir tane daha alayım diyemiyorsun

5 Nisan, 2008

Bu hafta iki kızı ağlattım. Diyeceksiniz ki senin için ne farkeder, toplamda ha 200, ha 202… e, haklısınız tabi.

Dersten sonra bir kızın ödev sorusuna cevap veriyordum. Soruyu anlattım. İyi de ben bunu nereden bilebilirdim dedi. Sonra da o kadar çalışıyorum, iyi alamıyorum, çok kırıyorsun, herkes beraber yapıyor, iyi alıyor diye ağlamaya başladı. Hiç sempati duymadım. Terslik hiç hoş değil. Hem kopya da bir hak değil.

O sınıfta olan bir diğeriyle sınıftan bölüme çıktık. Gelecek olan başkaları da vardı. Yolda hiç konuşmadım. O kızın da çok ters bir tavrı vardı. Bölümde sorusunu yanıtlarken gözleri doldu. A alması gerekiyormuş ama çok zorlanıyormuş. Ama en basit şeyleri bile anlamıyordu. Nasıl bir hak görüyorlarsa A almayı. Ayrıca, bu duygusal dışavurum anlarında tam bir üste çıkma çabası vardı, sinir göstermek gibi birşey.

Bir sonraki dersten sonra take home sınavda kopya çekmiş olan iki oğlanla konuştum. Biri ters şapka takan bir Amerikalı, diğeri İran asıllı Amerikalı. İlki çağırınca ben kendim yaptım demişti. Ama ikisinin de hem diğerleriyle aynı cevapları vardı hem ikisi de bir dizi garip işlem hatasını aynı şekilde yapmışlardı. Üstelik, söylemeden grup yapmıştım ve ikisi de bazı sorularda diğer grupların sayılarını kullanmışlardı. Komik de durum yani. Yapılabilecek her hatayı yapmışlardı kısacası. Gösterince, diğer oğlanla telefonda konuşmuştuklarını söyledi. Açık birşey geçmemesine çalışmış ama biraz abartmış olabilirlermiş. Bir daha çekersen sıfır alırsın, şimdilik biraz kırıyorum dedim. Bu da derslerimde şimdiye dek kopya ile ilgili yaptığım en ağır hareket (ama bir sınavda gördüğüm de en açık kopya). Aslında tabi şikayet etmem ve ceza almaları gerekirdi. Uzaklaştırma alabilirlerdi veya atılabilirlerdi de.

O gittikten sonra İranlı olan yalan söylüyor, telefon filan değil, hepsini benden geçirdi dedi. Kendisi de başkalarından almış. Sadece onlar değil, şu şu şu da çektiler, şunlar beraber yapıyor, şu henüz hiçbirşeyini kendisi yapmadı diye devam etti. Böyle gerçek anlarını çok seviyorum. Sanırım doğulular olarak genlerimizde var bu. Tamamen gerçeği söylemek, herşeyi itiraf edip kendimizi karşı tarafın vicdanına bırakmak için dayanılmaz bir içgüdü duyuyoruz. Bu, somut olarak çok riskli olsa da. Çeşitli skandallarda, mafya davalarında, skandallarda da hep böyle bu. Batılılar böyle değil. Onlar başlamışlarsa sürdürüyorlar. Menfaat meselesi.

Sınav, ödevler böyle sorunlu olunca finali sınıfta yapacağımı söyledim derste. Zaten önceden de belli birşey söylememiştim. Birkaç gün sonra bölüm başkanından bir mail geldi, beni gör diye. Tamam dedim anlaşıldı. Şikayet etmişler hemen, söz vermesine rağmen finalin tipini değiştirdi diye. Hiç şaşırmadım. Daha önce çok daha kötü vakalar görmüştüm. Çok da dert edemedim bu yüzden. Zaten hepsi yakında fani bir geçmişin parçası olacaklar. Ama bunlar tarafından yönetilecek ülke ile iş yapanların vay haline. Zaten düşüşe geçmek üzereler, o zamana dek batmamışsa ülke, bunlar batırır. Endonezya’daki, Mısır’daki, Denizli’deki işçileri etkileyecek olması dışında ekonomik durgunluk haberlerini öyle sevinçle karşılıyorum ki.