Mayıs, 2008 için Arşiv

h1

anna karina’nın gözleri futbol topu gibi (metroda aynı koltuktaydık, oradan biliyorum)

31 Mayıs, 2008

Anna Karina’nın bir gözleri var, şöyle bir açıp bana baksa ne dese inanırım. Mesela, dese ki Gök çek’ten daha iyi belediye başkanı olmaz, ne doğru söyledin der, başımı sallarım.

Anna Karina, beyazperdenin en güzel kadını değil. Ama rahatlıkla en Fransız kadını olduğu iddia edilebilir. [O Fransız sineması ki ne kadınlar çıkarmıştır (belki en güzellerini); Bardot, Seberg, Deneuve, Adjani, Beart, Binoche, Tautou, Depardieu...]

Anna Belmondo’ya bozukluğun var mı der. Bir şarkı mı çalayım istiyorsun der Belmondo. Evet diye gülümser Anna. Tamam, ne istiyorsun, itsi bitsi, diye sorar. Hayır, Şaarl, der Anna. Aznavur? Evet, başını sallar sevimlice. Belmondo bozukluğu atmaya giderken de Anna’nın önüne dana gibi bir resim bırakır. Sevgilisi başka bir kadınla. Fair playe uymayan bir hareket. Hiç dayanamadığı şarkıda Şarl ’sen kendini bırakıyorsun’ derken Anna gözlerini resimden alamaz.

Film biter (sonra tabi). Ben çıkmadan, ilk girdiğimde vitamin aramak için boşalttığım çantamı yerine yerleştirirken bir kız beni bekler geçmek için. Pardon deyip çekilirim. Geçerken farkederim, kızın gözleri Anna Karina gözleri. Sonra ben biraz oyalanırım. Şehirde en sevdiğim salona veda etmek için. Sonra otobüse giderken önümde ışıkta durur -otobüs-. Adama el etsem mi, ama bu o mu, hem zaten almaz, derken sonradan kaçırdığımı anlarım. İşin yoksa şimdi şehri boydan boya katet metroylan. Neyse, istasyonda merdivenin başındayken tepesinde Anna Karina gözleri. Tren gelirken yakınız. Sonra kapı açılırken merhaba. Merhaba der o da. -Aynı sıradaydık. -Öyle mi? -Ona benziyorsunuz. -Yok canım. -Gerçekten. Aynı gözler. -Yok, yok. -Ama ne kadın, di mi? -Gerçekten. Sonra aynı sırada oturup konuşuruz. Sert bir aksanı var. Amerikalı, ama değil bir aksan. Yarım saat sonra o iner. Ben yine çekilirim yol vermek için, 1 saatte 2. kere. -Güzel bir sohbet oldu. -Gerçekten gözleriniz aynı. Güler, iner.

h1

wholefoods derken paranteziçiyle atışma

27 Mayıs, 2008

Eğer birgün buradan gidersem (ah nerede, vah nerede) özleyeceğim şeylerin başında whole foods geliyor. Ben ki real’de veya büyük tansaş’larda alışveriş etmeyi bile severim, whole foods’ta dolaşmayı pek seviyorum. Meyve-sebze reyonu için rengarenk, sergi salonu, oyun bahçesi gibi birşeyler demişti ev arkadaşım. Herşey taze, aralarda minik havuçlar, tatlı ve mayhoş rengarenk minik biberler gibi atraksiyonlar var. Ama 1 ve en önemlisi, meyve yok ülkede. 2, bazı fiyatlara alışmak mümkün değil. Domatesin tekine 1 ytl’den fazla verdiğime hala inanamıyorum. Domatesin fiyatını düşünmezsin normalde, alırsın gerektikçe kullanırsın. Yok, burada tek tek düşünüyorum bazen, gerçekten gerekli mi şimdi domates gibi. Elma da benzer. O yüzden buradan ayrılırsam (ah nerede vah nerede, nerede unuttum kalbimi bilmem, ah nerede…) bir dakika ya, birşey anlatıyorum; en çok özleyeceğim kısım o değil de galiba peynir kısmı. Yani birgün buradan gidersem (ah nerede vah nerede, kalbimi verdim onda kaldı, ah nerede vah nerede, ödünç demiştim, rehin aldı…) 70′ler çağırıyor, dayanamıyorum, gitmeliyim, sonra devam ederiz artık.

nerde bıraktım kalbimi bilmem
ah nerede vah nerede
nerde unuttum kalbimi acaba
ah nerede vah nerede
bir bulabilsem ah nerede

daha dün şuradaydı
bir de baktım yok yerinde
ah nerede vah nerede


kimde unuttum kalbimi bilmem
ah nerede vah nerede

kimlere sorsam nerelere baksam
ah nerede vah nerede
bir bilen olsa ah nerede

taşıdım ben hammal gibi kalbimi bunca sene
tam ona muhtaç olunca çekmiş gitmiş nerede
neredeeee neredeee neredeeee

kalbimi verdim onda kaldı
ah nerede vah nerede
ödünç demiştim rehin aldı

ah nerede vah nerede

sevgilim al kalbimi derken
bir de baktım yok ki yerinde
ah nerede vah nerede
bir bulan olsa ah nerede

kimse bulan kimse alan
alsa götürse ah beni de

taşıdım ben kalbimi hammal gibi bunca sene
şimdi o aldı hem de oturdu üstüne

üstüneeee neredeeee neredeeeee

h1

nezaket bir ayrıntı değildir

24 Mayıs, 2008

Çok yoğun ve stresli geçen geçen haftaya bir de tanımadığım bir kızın eşyaları sıkıştı.
Buradaki Türkler anatemalı bir yahoo grubu var. Türk gecesi düzenleyen Virginia’daki Rosemary Thyme restoran reklamlarıyla, büyükelçinin 19 mayıs beyanı reklamlarıyla, veya new york’taki büyük türk yürüyüşü reklamlarıyla filan hiç işim olmaz da niye üye olmuştum ben buna? Doğru, geçen yıl ev arkadaşı ararken türk olmasın mı demiştim.

Neyse, geçen hafta bir kız yazmış, yaz için TR’ye giderken eşyalarını bırakacak bir yer arıyormuş -yazın sonunda almak üzere. Benzer durumlarda kaldım yıllar önce. Hem biliyorum o gruptaki yüzlerce kişiden başka kimsenin ona cevap vermeyeceğini (öyle de olmuş). Yurtdışındaki türkiş komüniti böyle birşeydir işte. Bazılarının imkanları çoktur, yerleri çok rahattır ama onlar lafta vardırlar. O yüzden “belki bizim bodruma sığabilir, istersen gel bir bak, hem tanışmış oluruz” diye yazdım. Göndermek üzereyken de buraya çağırıyorum, tanışmak filan derken yanlış anlamasın dedim. Sonra da zaten eşyaları bırakacaksa o zaman gelmeyecek mi, biraz medeni olalım, hem tanışmakta ne var, aynı şehirde aynı durumda aynı milletten iki kişiyiz deyip gönderim. Cevap gelmedi. 6 gün geçti. Kesin yanlış anladı dedim. Hiç öyle kalsın istemedim. Ne olursa olsun bir teşekkür gerekmesi bir yana, isim soyadlı bir mail adresinden yazmıştım ona. İleriye belge bırakmamak lazım. Diyelim bir gün Royal Albert Hall’da konsere çıkacağım. Tam konser günü İngiliz tabloidleri bu kızın ağzından “Simon’dan ahlaksız teklif aldım” manşetiyle çıkıyor.

İnce bir şekilde anlatmaya çalıştım bunu, sadece yanlış anladığını değil, bu durumda yanlış anlamasının abes olduğunu. Kısa süre sonra cevap geldi, öyle anlamamış. Ama çok yoğunmuş, hala bırakabilir miymiş eşyaları? Olur tabi dedim, ben afedersin o zaman. Hatta tam 8 dk. sonra cevap vermişim. 2 gün sonra, geçen Cmt., iki gün sonrası için müsait miyim diye sordu. Ben de a, ben mi hep böyle anında mı cevap vericem, biraz beklesin dedim. Sonraki gün daha yazmadan “mailimi almadın sanırım” diye bir telefon mesajı buldum. Numarayı da vermiştim.

Sonra Pt. değil de Salı oldu, eşya taşıma işi. “7:30′ta buradan çıkarız, müsaitsindir umarım” diye yazmış. “Bu durumda müsait olacağım artık” dedim. “8:30-9′da anca gelirsiniz buraya”. “Yok, 8′de orada oluruz” diye cevap yazmış. Birkaç saat sonra da bir telefon geldi, “mesajı aldın mı, google maps 40 dakika diyor, dediğin saate kalmayız” diye. Ki geldiğinde kapıda beklemek zorunda kalmasın. Pek ikna olmadım ama nasılsa evdeyim diye anlattım. Nitekim, 8:30, 9 geçti, gelen giden yok. Haber veren de yok. 9:30′ta geldiler. Tuttuğu bir adam ve bir arkadaşıyla. Taşındı eşyalar filan. Sığdırdık zorla bodruma. Önemli birşey yapmış olmadım ama içime sinmedi tüm durum. Kendi hareketim değil. Karşı tarafın bu nezaketsizliği ve sadece kendini düşünmesi ile yardım teklif etmeyenlerin umursamazlığı aynı şey aslında.

h1

Gamzedeyim, deva bulmam

20 Mayıs, 2008

İleride bugünlere baktığımda bunları nasıl yaşadım ben diyeceğim. İleride dediğim, yıllar sonra değil, buradan kaçar kaçmaz.

Yaşamayan bilemez. (Artık bir blogdan anlayış beklememeyi öğrenmeye çalışıyorum zaten, ama) 3 tam Amerikalı Amerikalı ev arkadaşının olmasını, birinin sevgilisinin sürekli evin bir parçası haline gelmesini, sıradan düşüncesizlikleri – ayıpları bir yana, yeni ev arkadaşı kızın sürekli kapı çarpmalarını, bunu çok olağan bulmasını, diğerlerinin de çok olağan bulmasını, o, diğer bir ev arkadaşı oğlan ve birkaç gün kalan annesinin aralarında kapı çarpma yarışması yapmalarının bünyede yarattığı gerilimi, çok serin geçen günlerde sırf Mayıs diye sürekli pencere açık yaşamalarını, evin bazen Ocak’tan beter soğuk olmasını, ev demişken burayı hiçbir zaman evim olarak görmediğimi, buradaki her ince detayı, hayatımın diğer kısmı ile hiçbir şekilde karıştırmadan hayatımdan çıkarmak istememi, o yüzden güzel geçmesini değil, sadece geçmesini istememi ancak benim anlayabileceğimi farkediyorum. Hayatın yaşanmayan geçici dönemlerini kabullenmeye çalışmak birşey, ama sonra başkalarının aynı dönemi yaşayarak geçirdiklerini görmek
yaraya kezzap atmak gibi geliyor.

Bitse de gitsek diyorum. Ben sınıfça götürüldüğümüz sinemada o eğitim programını seyrederken. “Alkol kötüdür, öldürür, süründürür, bünyede tahrip olunmaz yaralar açar”. Ama sonra film bitiyor ve ışıklar yanınca görüyorum ki herkes, tüm sınıf arkadaşlarım, hatta öğretmenler dahil, yan salona kaçıp Kutsal Hazine Avcılarını seyretmiş. Biri diğerine Indy’nin içkileri nasıl diktiğini anlatıyor, diğeri trende başka bir maceraya doğru giderken çok sevimli Karen Allen’a yaralarını öptürdüğü (bir de şurası çok acıyor) sahneyi. Bilinçaltım tahrip oluyor, artık ömrüm boyunca neden olduğunu anlayamadığım bir eksiklik hissi eksik olmayacak, o yaşta bile biliyorum.

h1

ılıktı ve yağmur çiseliyordu (bir grup için kapanış şarkısı)

16 Mayıs, 2008

Pazar gecesi saat 1. Virginia’nın orta yerinde devasa bir park yerinde arabada oturmuş, birkaç saattir öyle bekliyoruz. Hala yağmur yağıyor. Biraz yavaşlamış mı? Çok hafif belki ama rüzgar yine yerinde. Ayakkabılarım ve çoraplarımı çeşitli su birikintilerinde yüzmüş olduklarından çoktan çıkarmışım. Neyse, üstüm kuru, ıslak kazağı ve montu yanıma sermişim. Yanımdaki çantam ve içindeki herşey su içinde. Sırılsıklam pantolonumu da arada bir ovalayıp kurutmaya çalışıyorum. Arada arabanın önünden arkasından yalınayak, seke seke birileri geçiyor, yanımızdaki ağaçlık alana ihtiyaç molası kabilinden. Sinir bozucu da olabilir durum ama bir yandan da huzur verici. Öndeki, o güne dek sadece bir kere 5 dk. görmüş olduğum çift uyumuş. Kız arabaya girer girmez uyumuştu da İngiliz oğlan biraz evvel daldı. Dışarıyı seyrediyorum. Damlalar, bekleyen diğer arabalar, çalan burada hep dinlediğim rock kanalı, araba içi sessizlik…

Ondan 3.5 saat kadar önce gişelerden geçmek için yağmurun altında sıradayken önümdeki genç çift biz de sığınabilir miyiz şemsiyene diyor. Kız pek iyi görünmüyor. Tabi, ama zaten onla da farketmiyor diyorum. Battık tamamen diye cevap veriyor.

Ondan yarım saat kadar sonra ise Thom sahnede “I know, you guys had a hard time coming here. Sorry” diyordu, sonra önlerden biri I love you demiş olmalı ki We love, you, too, diye cevap veriyordu. Bense Fuck you diye bağırıyorum. O kadar da içimden gelerek söylüyorum ki.

Sen ki sitende konser turlarının çevre etkileri için incik incik araştırmalar yayınlamışsın, harcanan enerjinin çok büyük bir bölümü seyirci ulaşımı diyorsun, sonra da washington konseri dediğin konseri yaptığın yere bak. Şehirden 70-80 km. uzakta (Çeşme’de konser yapıp İzmir’de demek gibi), üstelik anayollara tek şeritlik tek bir bağlantısı olduğu için, ve saçmasapan bir park yeri olduğu için her seferinde, yağmur filan olmasa bile trafiğin kitlendiği bir yer. 20-25 bin seyirci varsa rahat da onbin araba var demek. Onbin arabanın gidiş gelişte 5 saat dururken, veya dura kalka ilerlerken yaktığı benzin herhalde bizim küçük bir şehrimizin bir haftada yaktığından fazladır.

Bir de bu konser için tavsiyede bulunmuşsunuz, toplu taşımayı tercih edin diye. Toplum taşıma mı? Acaba vapurla mı gitsek, banliyö treniyle mi, halk otobüsü mü, sahilden bir tekneye mi atlasak, yoksa dolmuş mu daha çevreci olur? Alay eder gibi. Şehrin iyice dışında, kuş uçmaz kervan geçmez (bazılarının in the middle of nowhere dediği) yere ne taşıması? Sonra da toplu taşımayı açıklamışlar, araba paylaşımı yapın, 3 kişiyi arabasına alana poster göndereceğiz diye. Onbin arabadan kaçı böyle paylaşılmıştır? 5? 10? Amerika’dan bahsediyoruz. Burada arabalar paylaşılmıyor, olmayan gidip kiralıyor.

Hepsi niçin? Yeter ki en büyük kapasiteli yer seçilsin de sen iki saatlik şarkı söylemen karşılığında en büyük parayı al, menajerlerin, organizatörlerin, tur şirketi, alan sahipleri, biletçi şirket, bilet mafya şirketleri olabilecek en büyük parayı kazansınlar diye. Demek bu alemde Eddie Vedder dışında güvenecek adam yok. Çok yıllar önce üniversitede oda arkadaşım demişti, plak şirketlerini, büyük turları reddediyorlar diye. Dediklerinin tam karşılığı böyle anlaşılıyor işte.

Bu durumda az bile diyorum sana. Dediğim sırada da ayaklarım ve pantolonum ıslak, park yerinden hızla yürümesi bile 20 dk.yı bulduğu için. Hele kendimizi içeri attığımızda oturacağımız yere de yağmur yağdığını görmek tam trajikomik. Ben orayı bırakıp ortalara doğru süzülmenin yollarını buluyorum neyse ki.

Ama asıl bir de arabaya dönüşün nasıl olduğunu bilsem daha neler derdim sana. Hava soğuk, Mayıs filan değil, 8-10 derece, yağmur yine deli, artık aralarda göller ve nehirler oluşmuş. Battı balık yan gider diyen birileri kendilerini sulara bırakıyor, bunun görüntüsü bile bana hastane koridorlarını hatırlatıyor, bir sonraki gün ne kadar hasta olacağımı düşünüyorum. Arabaya bir türlü ulaşamıyoruz, aslına bakılırsa yerini de tam bilmiyoruz. Kaldı ki ben yağmura gelemem. Çekerim.

İşin en garip yönü de o rezillikte ve o can sıkıntısında, konserin zaten bir kısmını kaçırmışken (gerçi biz yine şanslıymışız, bizden 10 dk. sonra çevirmeye başlamışlar arabaları, park yeri dolmuş, yolları su basmış) keyif almaya çalışmak. İyi ki çantaya bir su plastiğinde bourbon atmışım. Ondan yudumlar alıp hem ısınıp hem havaya girmeye çalışıyorum. Ama ben havaya girdiğimde konser bitiyor zaten. Yani, gel de nazara inanma.

Sonuçta sitenden özür dilemen yetmiyor. Gel de benden özür dile. Gel de bak ben sana bahçede yağmurda şarkı söyletmiyor muyum? Çirkinliğinle ve kulaklarınla da alay etmezsem neyim…
(aşağıdaki yazı bu fikirden çıkmadı. bu fikir aşağıdaki yazıdan çıktı).

h1

thom’un kulakları eşşek kulağı

12 Mayıs, 2008

Geniş arka bahçemizde birşey yapalım, ama ne yapalım ne yapalım diyorduk, düşündük, düşündük. Ben burnumun solunu kaşıdım, sonra burnumun sağını kaşıdım, sonra yanlamasına altını kaşıdım, ve buldum! Thom Yorke’u çağıralım! Olur mu olur dedik, giriştik. Artık feysbuk, linkettin, şevkettin, mayspeys mi, yorspeys mi, yoksa otele mi gidelim, oraya not bırak, ondan öbürüne atla filan, oh nihayet ulaştık thom’a. Dedik ki thom, thom, bak, biliyoz, şehiriçinde yapmak istiyosun sen konserlerini, karbon ayakizi filan, bak işte böyle mekan mı olur. Düşündü taşındı, bu sırada biz de ağzından girdik, burnundan çıktık, sonunda olur mu be, olur, tamam dedi. Sözleştik.

Geleceği tarihte yollara döküldük, ne zaman köşebaşında bir araba belirse heyecanlanıyoruz filan. Ama sonunda yürüyerek geldi thom. Güneş henüz batmışken, gözünde güneş gözlüğü, başında yüzüne dek inen şapka. Hemen arka bahçeye alalım dedik, ne zaman istersen başla. Yalnız dedi, thom, ben orada söylerken sizin başka yerde olmanız lazım. Ama dedik, neden thom? thom neden? Thom dedi, ben güzel değilim, görmezseniz sevinirim. Hem kulaklarım da eşşek kulağı. Birimiz dedi, ama thom, biz ne yapalım dünyevi güzelliği, yeter ki sen aç boğazının derinliklerini. Birimiz dedi, ama thom, hangi yüzyıldayız, ne varmış kulakların eşşek kulağıysa, gidip bağıracak mıyız kuyuya? Bizi dinlerken gözünü kırpmaya başladı thom, gözlüğü çıkardı, şapkayı attı, gözünü ovmaya başladı. aa, dedik ikimiz de. Birimiz dedi, hahaha thom, annen güzel, sen çirkin. Diğerimiz dedi, thom’un kulakları eşşek kulaaa, thom’un kulakları eşşek kulaaa. O zaman anladık, bazı şeyler insanın elinde değil. Verdin mi eline bir gücü, durduramıyorsun içgüdüyü. Ne kadar bilsen de önceden yanlış olduğunu, insanlığın her zaman yapageldiği hatalardır sonu.

Alındı sanki thom, ama geçti arka bahçeye. Biz de suçlu suçlu salonun dışarı bakan kısmına. Ama o tarafa değil, diğer tarafdaki ekrana bakacaktık. Thom arkası bize dönük, bir kameraya doğru söyledi. Kırmamız işe yaramıştı sanki, çok içli söylüyordu. Bir yandan soğuktu ve yağmur yağıyordu. Biz sıcakta mayıştık. Ben ikinci şarkıda uyumuşum. Uyandığımda gitmişti thom. eh be thom, eh be thom…

{bahçemiz biraz büyük demiştim. thom kendini kötü hissetmesin diye de bol bol manken koyduk önüne}

h1

Gratitütitüt

11 Mayıs, 2008

Tam hocalık, öğretmek üzerine yazacakken History Boys tam üzerine geldi.

Birinin iyiliği için uğraşınca bazen tek beklentiniz biraz ‘gratitütitüt’ oluyor. Özellikle de bu, daha önce tanımadığınız ve sonrasında da tanımayacağınız kişiler olunca. 43 tane.

Bu dönem sınıfı sevmedim. Çoğunlukla alaycı, sevimsiz tipler. Zaten lisans öğrencilerinden genelde hoşlanmıyorum. Ama ne hissettiğin zaten belirleyici olmuyor. 25-30 arası dersin hemen hepsine uykusuz gittim. Bazılarına mutsuz, bazılarına biraz hasta, bazılarına acaip keyifsiz. Ama farketmez, sahnedeyseniz herşeyi geride bırakıp iyi performans göstermeniz gerekiyor, gösteriyorsunuz da. Sonra, dönem boyu binin (1000′in) üzerinde mail cevapladım. Bazılarıyla uzun uzun telefonda konuşup birşeyler anlattım.

Ama bunların üzerine dönem sonu değerlendirmelere bakıyorum. Baktıkça da insanoğluna güvenimi kaybediyorum. 5 üzerinden değerlendirmeler ve silme 1 verenler var. E, o zaman hiç uğraşmasaydım be anacım. Herhalde birinin 1 haketmesi için ya derslerin yarısına gelmemesi, ya da tahtada kendi başına birşeyler karalayıp sonra da kelalaka sorular sorması gerek. Hatırlıyorum, TR’de iken 5 der geçerdik bu sorulara. Hocalara bir garezimiz olmadığından, onlar da sonuçta bize birşey öğretmek isteyen insanlar olduklarından, vs. Ortalamalar 4 civarında çıktığından, tek bir 1 bile bozar hocanın ortalamasını. Bu durumda 1 vermek için resmen kötü insan olmanız gerek.

Harika değilim. Ama kendime özgü buluşlarım var (anlatmıştım biraz) ve lisansüstülerle uğraşırken fena değerlendirmeler almıyordum. Ki zamanla hatalarını görüyor insan, olsa olsa iyiye gidiyor.

Farklı görüşlere, eleştirilere, kanaatlere tamam da yalana hayır. Mesela, kimse ders dışında bana ulaşma sorunu olduğunu söyleyemez. Hangimiz hocalarımızı evden arayabiliyorduk? Veya, zaten email de yoktu o zaman da, diyelim olduğu master sırasında da şu ödevi yapamadım, anlamamışım, hadi anlatın diye mail atabiliyorduk?

En büyük yalan da “hiç birşey öğrenmedim”. Demek bunlara gereken her dersin sonunda ‘bugün şunu öğrendim’ diye yazdırıp imzalatmakmış. O kadar kitaplar okudun, film seyrettin, birçok program kullandın, birsürü metod öğrendin.
Bir diğeri de “bize hiç birşey öğretemedi”. Bu zaten mümkün birşey değil. Öğrenme denen şey, kendi başına yapılır. Öğretmen ancak materyalleri sunar ve düşünme şeklini gösterir. Öğrenci ancak düşündüğü zaman öğrenir (amiyane tabirle kimse kimsenin kafasına birşey sokamaz). Düşünme, içselleştirme ve uygulama-uyarlama gereklidir öğrenme için. Ben de bunun için derslerde sürekli tartışma soruları soruyorum. Sonunun nereye gideceği belli olmadığı için çok riskli olsa da. Veya ödevlerde hep sorulan salak tekrar soruları yerine konunun özüne inmeye çalışan uyarlama soruları soruyorum. Zor geliyor tabi onlara. Düşünmeye alışkın değiller çünkü. Tek bekledikleri, aynı basit şeyler 10 kere anlatılsın, aynı basit sorular 10 kere sorulsun, sınavlar da aynı salak sorulardan oluşsun. Bu notların nedeni de o zorlanmalar.

Trajik mi komik mi bilmiyorum, en kötü notları verip en çirkin eleştirileri (bazıları buraya yazamayağım kadar sinirimi bozuyor) yazanlardan birisi biraz evvel bir sınav sorusu için beni ara diye yazmış. Bu harekete ne demeli? Dönem içinde her ödevden önce her soruyu bana uzun uzun soran, bazılarında uzun uzun telefon eden bir oğlan bu. Ama demek ki takdir bilmek için belli bir zeka seviyesi, yani en azından aptal olmamak gerekiyor. Durumu tüm olumlu ve olumsuz yönleriyle iyi tartmak. Yoksa mesela, olumsuz bulduğunuz tek birşeye göre karar verip yargılamak da mümkün. (aptallık da bir mazeret değil).

Bütün bunları niye taktığımı da bilmiyorum. Geçen dönem başında ilk defa lisansa verildiğimde (daha önce hep lisansüstüneydi derslerim) böyle olacağını biliyordum. (Hatta daha kötüsünü bekliyordum, daha çok devamsızlık ve derslerde gürültü mesela). Ama yaşarken umursamadan yapamıyorsunuz. Tek tek tanıyorsunuz karşınızdaki insanları. Bir grup isimden bir bireye dönüşüyorlar.
Fikren bu düzeydeki hocalığı pek önemsediğimi de söyleyemem. Yani ilkokulda bir çocuğa birşey öğretmek, veya lisede ilham kaynağı olmak kutsal şeyler, ama bu düzeyde herşey not, not ki para getirecek iş, vs. oluyor. Biri bir metodu öğrenmese ne olur ki sonuçta… hiç. Ama işte yine de bu fikir geride kalıyor, anlasın diye uğraşıyorsunuz. [Aynı History Boys'ta dediği gibi "all knowledge is precious, whether or not it serves the slightest human use"]

Sonraysa Sheffield Cutler Lisesinin entellektüel öğrencilerine bakıyorum, ve imreniyorum. Düzey farkına. Soykırımı tartışırken biri diyor ki mesela, “anlaşılırsa, mazur da görülebilir” (“if it can be explained, it can be explained away” – hatta “tout comprendre c’est tout pardonner” diye ekliyor bir diğeri). Bazı konularda gerçekten böyle. O kadar korkunç oluyor ki karşınızdaki durum, anlamayı reddetmek gerek.
Ben de bazı öğrencileri anlamayı reddediyorum.

Keyfimi değiştirmek için de sahne alan iki öğrencinin pek başarılı Brief Encounter sahnesine atlıyorum.

h1

bu ülkeyi takdimimdir

7 Mayıs, 2008

43 öğrencim vardı bu dönem. Şimdi TR’de 43 kişilik bir sınıfta ve sıradan bir bölüm dersinde olsanız ne olur? Bunların 3-4′i ile yakın sayılırsınız. Sürekli birşeyler konuşur, dışarıda birşeyler yaparsınız, o gün hayatınızda dönenleri bilirler. Beraber oturursunuz. Başka bir 8-10′u ile aranız iyi olur. Futbol, müzik gibi ortak konularınız vardır, her karşılaştığınızda sohbet edersiniz. Sonraki bir 10′u gördükçe lafataşırsınız, çok durup konuşmazsınız, ama gülümsersiniz, arada kafeteryada aynı masada oturursunuz. Sonraki 10′luk grupla farklı taraflardansınızdır, selamlaşırsınız sadece. Sona kalan 8-10′luk grupla hoşlaşmazsınız, selamlaşmazsınız. Tanımadığınız, kim olduğunu bilmediğiniz (yeni, transfer, vs.) 2-3 kişi de olur.

Ya, bu sınıfta? Çoğunluğun 1 yakın arkadaşı vardı. 2-3 de konuşabildiği kişi. O kadar.

Bir değil, birkaç kişi sınıfta kimseyi tanımadığını söyledi çeşitli gerekçelerle. Arada boşluk olduğunda, ders başlamadan mesela, bazen çıt çıkmıyordu. Arkasına dönüp konuşan, ayakta başkalarının yanında sohbet eden gibi şeyler yoktu. İlk defa, ders sınırlarını aşıp tanışın, arkadaşlık edin, böyle zevki çıkar okulun demeyi düşündüm. (Demedim, anlamazlardı).

Budur, uzaktan bakıldığında hep parti ortamı olarak görülen buranın üniversite gençliği. Çok rezalet.

h1

BOPE

4 Mayıs, 2008

Hayatın, insana birçok zaman hiçbirşey sunmazken bazen de birçok şeyi aynı günlere denk getirmesi haksızlık değil mi?
Geçen hafta birgün Duman konseri vardı. Aynı gün, bir süredir aklımda olan Zakir Hussein konseri. Gerçi onun kararı baştan verilmişti sanki. Duman’ın turunu fazla para niyetli buldum. Ama o gün biraz uykusuz geçip akşam saatlerinde a bu konserler yarın di miydi, neyse geçmiş deyince ortada verecek karar da kalmamış oldu.

Dün de aynı saatlerde hem filmfestivalinde Yaşamın Kıyısında vardı hem de Wizards yılın en kritik maçlarından birine çıkıyor, yenilirse yılın son maçı. Seyredelim, maçın durumuna göre karar veririz dedim. Son çeyreğe girerken fark yemişlerdi, filme hala yetişebilirdim. Son bir şans vermek için 8-9 dk. kalana dek bekledim, birşey değişmeyince, tam filmin başlama saatinde çıktım. Evden yürüme mesafesinde bir sinema. İlk taşındığımda 4 sinema vardı yakınlarda, bu tek kalan. Hiç de gitmemiştim. En kestirmeden, karanlık bir caddeden giderken kenardan 250 kiloluk siyah bir arkadaş laf attı, ne dedi pek anlamadım. Gülümsedim. “You smiled, god bless your day” dedi. Kimse gülmemiş şimdiye dek be adamım sana. Kader gülsün bari. Kalıp tek tek değiştirsem mi acaba ülkeyi?

Sinemanın olduğunu sandığım büyük binaya geldim, 2. kata çıktım. Ama ortalıkta iyice egzotik görünümlü bir uzakdoğu restoranından başka birşey yok. Dışarıda masalar filan. İçeri girip sordum, karşı bina dediler. Çok garip, o binada afişler gördüğüme eminim sanki. Yok, afiş değil de sinemanın ismini. Ama bir an düşünseydim, sinemanın isminde geçen binanın karşı bina olduğunu bilmem gerekirdi. Garip. Belki taşınmıştır. Gerçi sinema dükkan değil ki kolayca taşınsın.

Girdim, 15 dk. geçiyor. Bir bilet. Sıra var dediler. Bekleyenler var, ama meğer bilet kalmamış, onlar belki niyetine bekliyormuş, ama almayacaklarmış. İyi, ben zaten daha çok birilerine, mesela geçen dönem garip bir şekilde tanışamadığım çifte filan rastlarım diye gelmiştim. Aynı tempo ile ev. Henüz bitmiş, fark yemiş Wizards’ımız.

¼ ½ ¾

Bugün çifte seçenek yoktu. Tek alternatif Elite Squad. Bilet biter belki diye erkenden gitmiştim. Patti Smith’den sonra başka birşeye gitmemiştim, bari bunu kaçırmayalım.

Büyük salon. Geç de başlayınca tam doldu. Yanımı boş tutmak için koyduğum çantamı bile almak zorunda kaldım son anda birileri gelince. Üff püff. Hiç sevmiyorum salon dopdolu olunca. Görmemekten değil, sesten. Popcorn’a çok takmamak niyetindeydim, ama yanımdaki geç gelen çift fısır fısır konuşuyordu arada. Arkamda da yine geç gelen sarışın aptal kategorisinden iki kız bayağı sesli konuşuyordu. Bu noktada en güzeli, filmin gücü ile herkesi susturması olur. Film de susturacak filmdi gerçekten. Hem heyecanlı hem şiddetli. Ama bunlar yine de akıllanacak gibi değil. Öyle ortamlarda kaçmam gerek gibi hissediyorum, küçük bir koltuğa sıkıştırılmışsın filan. Film de bırakılacak gibi değil. Kalktım, geçerken ayaklara basıp sıradan çıktım. Hiç yer yok, zaten yer aramıyorum.

Tek katlı, yukarı doğru hafif yükselen bir salon. Ortadan bir koridor ile ikiye ayrılmış. O koridorun en arkasında yere çömelmiş bir kadın vardı, kapıda bilet kesen gönüllü. Birara onun yanında durup sonra ortaya yürüyüp salonun en ortasında yere oturdum. Herkesin ortasında koridorda tek başıma.

Diğeri nasıl bir kıstırılmışlık hissi ise bu da o kadar özgür. Birgün bir mevkim olsa bile en önemli prensibim yine böyle yere oturan biri olmak olacak.

Elite Squad: Ne zaman bir filmin Rio’nun farfella’larında geçtiğini duysam TanrıKent’ten sonra ne gereksiz diyorum. Ama bu çok sağlam, bayağı iyi bir filmdi. TanrıKent, içerden gösterirken bu polis bakış açısı. (BOPE isimli özel bir polis kuvvetinin).

Brezilya’da gişe rekortmeniymiş film. Anlattıklarına benzer bir hikayesi var bunun da. Daha gösterime girmeden 3 ay önce birçok kişi kopya dvd’lerden seyretmiş. Altyazıları yapan firmadan çalınmış-veya sızdırılmış. 3 milyon kişinin kopyalardan seyrettiği düşünülüyormuş, sinemada seyreden ise 2.4 milyon. Bununla bile yılın en çok seyredilen filmi olmuş.

Aynı TanrıKent’teki gibi hikayenin özü neredeyse tamamen gerçek (mesela filmden sıçramış gibi duran yukarıdaki kare filmden değil). Aynı TanrıKent’te olduğu gibi -hikayenin gerektirdiği üzere- çok şiddet dolu. Sadece onun kadar özel değil belki.