Haziran, 2008 için Arşiv

h1

Ay çıktığı zaman güzelliği katedrallerden aşağı atarlar, cam gibi cam gibi.

27 Haziran, 2008

Pazara ilk girişimde gözlerim kamaştı. Renk cümbüşü, insan cümbüşü. Pazarı görmeyeli bir yıla yakın olmuş, Aralık’ta bi anlaşmazlık vardı pazarcılarla belediye arasında, açmamışlardı.
Müze gezer gibi geziyorum ben pazarı, etnografya mübarek. Nasıl steril bir hayat yaşamışım aylarca, gereksiz gereksiz.

Bir süre sonra tekrar gözlerim kamaştı pazarda. Ama göz kamaştıran, deniz tarafındaki olmadık bir çıkıştan çıkıp (kimse çıkmaz o taraftan) sonra da arabalar arasında sırra kadem bastı. Sırra kadem basanlar hep en güzelleri oluyor.

Ω Ω Ω Ω Ω

Orada o kadar yıl görmediğim miktarda uzun saçlı erkek gördüm birkaç günde sokakta. Ve küpe, ve düzensiz karışık saçlar, küpe, ve benzeri birçok şey. Oradaki hayatın sterilliğinin, yapaylığının (hatta neredeyse toplumsal faşizan bir düzenin) daha iyi bir sembolü olabilir mi?

Migros:
- Bu peyniri iade edeceğim.
- Tarihi mi eskiymiş?
- Yok, tarihi yeni de bayatlamış. Rengi resmen gri.
- Belki özelliği odur.
- Hiç sanmıyorum. Zaten adı beyaz peynir. Taahhütlerini tutmamış oluyorlar böylece. Gri peynir demiş olsalardı, neyse.
- Tamam, ürünle kasiyere söyleyin.
- Hangi ürünle?
- Alacağınız ürünle.
- Ürün mü alacağım?
- Almayacak mısınız?
- İyi, alayım.

Praktiker:
- O arabayla giremezsiniz.
- Carrefour arabalarını sevmiyor musunuz?
Güler güvenlikçi.

Banka:
- Annemin kredi kartı ödemesi. İsim şu bu.
- Baba adı ne?
- Bilmiyorum.
- Dedenizin ismini bilmiyor musunuz?
- Bilmiyorum. Burada ailevi meselelere mi gireceğiz? Hiç görmedim ki.
- Doğum yılı?
- Eski bir tarih.
- Burada eski bir tarih -2 diyor.
- Olabilir, büyük gösterilmiş nüfusta, eski zamanlar bunlar.
- Başkasıyla karışmasın diye soruyorum.
- İnanın bizim soyadımızdan başka yoktur.
- Burada birçok çıktı.
- Annemin adı soyadından başka olamaz, merak etmeyin. Diğerleri de bizim ailedendir.

Diğer banka:
- İnternet şifresi alabilir miyim?
- Telefondan müşteri hizmetlerini arayın.
- Aradım, bankadan alın dediler.
- 2 kimliğiniz var mı?
- 1 kimliğim var.
- 2 kimliğiniz olmadan veremeyiz.
- 1 kimliğin nesi yetmiyor?
- Biz hem ehliyet, hem nüfus cüzdanı istiyoruz.
- Peki ya benim ehliyetim yoksa?
- O zaman başka kimlik getireceksiniz.
- Başka bir kimlik çeşidi yok ki. Hadi, neeyyysee.

En basit işlemlerde bile mantığını koruması zor olabiliyor insanın. Bunlar bir yana, bazı genel kuralları kabul etmeyesim var benim. Niye mesela, kasa aralarından çıkamıyoruz da marketin taaa bir ucundaki çıkıştan çıkmalıyız? Niye bazı yerlerde araba almak için 1 ytl atmak zorundayız? Bunun mantığı nedir? Ben hiç para almadan alışverişe çıkamaz mıyım? İlk İtalya’da bir markette görmüştüm bu hareketi. O zamanlar paran arabada kalıyor sandığımdan hiç almazdım araba. Kıl olmuştum bu uygulamaya, gayet az olsa da atılan para.

Θ Θ Θ Θ Θ

Bunların, gereksiz olsa da bir mantığı vardır. En salak argümanın bile bir mantığı vardır. Ama, kırmızıda, birkaç metre  (eşittir birkaç saniye) kazanmak için ışığı görmeyecek şekilde ileride duran, sonra da 30 sn. yeşil yandığını farketmeyenlerin, üstelik bunu bir kere yapınca ders almadan tekrarlayanların en ufak bir mantığı olamaz. Onlar çok seçilmiş salaklar. Üstelik gayet çoklar. (Başvuran herkesi almışlar).

∂ ∂ ∂ ∂ ∂

Geleli beri gerekli gereksiz insani temas arayışındayım. Bankamatikten yapılabilecek işlemleri şubeden, internetten yapılabilecekleri telefonla yapıyorum. Kasiyerlere, mağaza çalışanlarına aklıma gelen herşeyi soruyorum. Özlemişim. Hele kibar olduklarında arkadaş olalım mı diyesim geliyor. Kaba olduklarındaysa dövesim. Sanki bağışıklığımı -geçici olarak- kaybetmişim kabalığa.

¿ ¿ ¿ ¿ ¿

Geçen gece 3′te dışarı çıktım. Ay vardı, hava çok güzeldi, palmiyeler felan…

ψ ψ ψ ψ ψ

10 temmuzda Caetano Veloso varmış, Açıkhava’da. (Adamın adı bile melodi gibi, öyle deyil mi?) Ben gidemem büyük olasılık, ama ben yine de bunu duyunca cucccurrucccuuu demek istiyorum, Palomaaa. (Bir blog konserine dönse ne güzel olurdu, öyle deyil mi?

h1

New age hislere büründüm

21 Haziran, 2008

Açıkçası, ben ruhani duygulara kapıldım. İsteyerek, inançla, bu pas kesin gol olacak diye verirsen topu, rakibin ayakları bağlanıyor. O topu alan da başka hiçbirşey düşünmeden ya Allah diye vurunca top direğin içine çarpıyor-giriyor, rakibe çarpıp 90′a gidiyor (Semih’in topu), yine rakibe çarpıp kaleciyi yanıltıp giriyor (Arda’nın topu).

Bir maçta olsa neyse, 3 maçta oluyor. Artı, grubun rahat, elemelerde geldiğin grup acaip rahat, çeyrek finalde gelen rakip de ne Almanya ne Portekiz, tam bize göre yumuşak bir takım. Rakibin topları direkten donuyor -5. kere. Dönen topu yine atamıyorlar. Bu kadarı, olsa olsa ruhani nedenler barındırabilir. Tam the secret’lik bir durum var ortada. “Herkesin duaları sayesinde”, “tüm milletimizin pozitif enerjisi” denen şeyler gerçekmiş. Tersini iddia edecek bir tezi çürütmeye yetecek istatiki bir gerçeklik var burada.

Eleme grubunda Yunanistan’ı kaleci Nikopolidis’in hatasıyla yenip Norveç’te 2-0′dan kaleci Mhyre’nin iki topu elinden kaçırmasıyla berabere kalınca ‘Terrim ruhunu şeytana satmış’ diye yazmıştım lise grubuma. Ama şimdi bu kadarını şeytan yapabilir mi, pek emin değilim.

Çok maç seyrettim. İsviçre maçı gibi bir süre çok kötü oynayıp kalesinde inanılmaz goller kaçan takımın son dk.da kazandığını çok gördüm. Çek maçı gibi 2-0′dan sonlarda 3 golle maç çevrildiğini gördüm (gerçi bunu böyle bir şampiyonada görmedim, üstelik maçın çoğunda ezilen bir takımın bunu yaptığını da görmedim). Bu maç gibi son dk.da yiyenin uzatma dk.larında karşılık verdiğini pek hatırlamasam da çok uzak görünmedi (ama tabi, yine böyle bir şampiyonada hiç görmedim, üstelik bunun uzatmalarda olduğunu hiç hiç). Yine de bir takımın bir maçta bu tip inanılmaz mucizeler yarattığını birkaç kere gördüm. Ama bir takımın üstüste 3 maç böyle şeyler yapması, mantık, şans veya geçmişteki benzerleriyle açıklanamayacak boyutta. Olsa olsa büyüler, efsunlar, okumalar, üflemeler, ecinniler, sihir, muskalar, lanet, nazar, kemgöz, ruhunu satmak, psişik güçler, vs…

h1

Whole Foods’un Peynirci Güzeli

20 Haziran, 2008

Geçenlerde Whole Foods’u anlatmaya boşuna başlamamıştım. Şimdi bitirmesem ayıp olur.

Whole Foods’un peynirci güzeliyle münasebetimiz tam ne zaman başladı, emin değilim. Bundan yaklaşık 1 yıl önce (ama 1.5 kadar da olabilir, veya başka birşeyde, hiç emin değilim) bir gün peynir kısmında Oynama Şıkıdım çalıyordu. Orada her zaman olan latin güzel bir kızla aslında kasiyerlik yapan başka bir kız konuşuyorlardı. Çalan Şıkıdım olunca ben de katıldım. Sonra işte, Tarkan, göbek atmak, tüm Türkler göbek atmayı bilir mi, hemen her kadın bilir, erkeklerin de bazıları, a, erkekler de oynar mı, gibi neşeli bir konuşma yaptık. Diğer kız biliyordu göbek atmayı, onu da latin sanıyordum da değildi de Lübnanlı mıydı, tam hatırlamıyorum. Çalan cd de onundu zaten.

Ondan sonra 2-3 görüşmede o muhabbeti sürdürdük. Bazılarında müzik vardı peynir kısmında, birisinde yönetim tüm mağazada tek müzik istemişti. Sonra birkaç karşılaşmada selamlaştık. Ama, zamanla o selamlaşmalar da kayboldu. Benim marketi tekrar tekrar dolanıyor oluşum da pek yardımcı olmadı. Ben bir bölmeden bir kere geçip kısa zamanda marketten çıkan biri değilimdir. Özellikle de böyle hem ekmeklerin, hem tatlıların, hem peynirlerin, hem de şarapların olduğu bir bölüm olunca o. Ama bu yüzden sanki biraz etrafında ısrarla dolaşıyormuş gibi dikkat çektim birden fazla kere. Sonrasında sanki beraber çalıştıklarına bahsedilmiş, onlar tarafından bakılıyor gibi hissettim. Zamanla yanyana bile selamlaşmadan geçer olduk. Nadiren ben selam dedim, o cevap verdi. Ama hafif gerilimli bir ortam.

Sürekli de birilerine yardımcı olurken, birileriyle sesi çıkarken görüyordum. Markette eğlenen, birilerine takılan biri varsa hep o oluyordu. Yakın zamanlara gelince ben biraz laflayalım artık, dedim. Bahane olarak bir Yunan peynirini seçtim. Çökelek benzeri, keçi-inek karışımı müthiş bir tat. Ona anlattım, işte böyle böyle, yok mu bugün, göremedim dedim. Manouri dedi, buldu bir parça. Denemelisin, çok güzel dedim. Bir sonraki görüşümde sordum, denedi mi diye, hayır. Birkaç gün sonra tam marketten çıktım ki biri arkamdan seslendi hey diye. O durumda bugün yanlış birşey yaptık mı, üstümüz aranırsa temiz miyiz diye düşünürüm, meslek gereği. Yok, temizim, iyi. Oymuş meğer. Denemiş bir parça, tortillaya koyup. Harika dedi. Ben tavukgöğsü kızartınca üzerine sürüyorum dedim. Vejateryenmiş.

Neyse, sonraki bir gün peynirleri yerleştiriyordu bir bölmede. Yanına gittim, konuştuk biraz. Birgün görüşelim dedim. Tamam, numaramı vereyim dedi, verdi. Nuiva’ymış ismi. Meksikalı olduğuna emindim nedense. Salvadorluymuş (El Salv. demedi, Salv. dedi). Gündüz de bir İtalyan restoranında çalışıyormuş. Haftada 50-60 saat. Tek boş günü Cumartesi kalıyordu. Ben de haftaya gideceğim dedim. Sanki biraz değişti yüzü.

O Cuma otobüste rastladım. Haftasonu için denize gidiyormuş. Ben de Çarş. dönüyordum. Görüşemedik. Ama Pt. markette gördüğümde ne zaman döneceğimi biliyordu. Ki ev arkadaşlarım dahil, orada gideceğim günü bilen-hatırlayan başka yoktu. Üniv.ye başlayacakmış sonbaharda. Sarılalım deyip sarıldı (amerikan tarzı sarılma, pek sarılmaya benzemez ya, neyse). Öyle işte.

h1

Portakal, hep böyle kal

15 Haziran, 2008

2. yarının başıydı. Fransa bastırdıkça bastırıyor, sürekli gol pozisyonuna giriyordu. Hollanda 1-0 öndeydi ama orta sahası tamamen düşmüştü. Van Basten zaten devre arasında savunmaya dönük bir adam çıkarıp bir hücumcu, Robben’i almıştı. Tüm orta saha-hücumlari Kuyt hariç yumuşak adamlardan kuruluydu. 58-59. dk.da van Persie belirdi kenarda. Herhalde geçen sefer olduğu gibi van Nistelrooy’la değiştirecek diye düşündüm. Ama o ilerideki tek koşan adamı Kuyt’u çıkardı. Çok duygulandım, çok heyecanlandım, acaip keyiflendim.

Topu ileride tutarız, hem Fransa da o kadar üzerimize gelemez bu durumda, hem de bir gol daha attık mı çıkmaz artık, demiş olmalı van Basten. Yani: en iyi savunma hücumdur. Böyle bir hareket görmeyeli 10-15 yil olmuştur. Kalesinde pozisyon gören antrenor koşan orta saha adamı alıyor hep, son 10 yılda. Öncesinde de savunmaya adam alırlardı. Ama savunmada sorun yaşayınca oyuna hücumcu almak çok romantik bir hareket.

Maçın kalanında orta-hücumdaki 6 adam arasında sadece de Jong vardı savunma bilen, ki o da çok etkili biri değil. Fransa ecel korkusuyla bastırdı, birçok pozisyona girdi, birini attı. Ama, Portakalların o rüya gibi hücum hattı (van Nistelrooy, Schneider, van der Vaart, van Persie, Robben) rüya gibi 3 gol daha attı: 4-1.

Futbol tanrıları bu sefer iyi futboldan yanaydı. O maçın başka bir oynanışında Fransa golleri bulur, Hollanda’nın o muhteşem golleri bir şekilde girmezdi. Aynı Fransa’nın sadece savunmasıyla finale kadar yükseldiği geçen dünya kupası gibi. Böylesiniyse çok ama çok az görüyoruz.

h1

LAŞATEMİ KANTARE

11 Haziran, 2008

2 hafta kadar önceydi. Uykusuz gecelerin arasında bir gece yatmak üzereyken o sırada öylesine açık televizyonda adımı duydum. Ha, ne, derken meğer futbol kanalında Türkiye-Fildişi maçıymış. U-21′dı sanırım, yani ümit milli. Top sol kanada geldikçe ve spiker Simon mimon dedikçe, sanki uyumak üzereyken tanıdık biri bana sevecen bir şekilde iyi geceler diliyormuş gibi geldi. O gün bir güzel uyudum.

******

Diğer gecelerde ama, bazen acaip yorgun, acaip uykusuz olsam da, uyuyamadığım gecelerde bazen sanki istediysem de hiç yerimden kıpırdayamıyormuş gibi hissettim. Locked-in sendromu denen, Dalgıç ve Kelebek’te de görülen felç haline çok yakın gibi.

******

Son gün koşturmacalar arasında birara otobüs beklerken yediğim elma koçanını çöpe atacakken çöpün olmadığını gördüm. Hemen dibindeki beyaz saçlı, yaşlıca ve hafif meczup siyah çöpçü at, at, buraya at dedi elindeki şey için. Sonra da umarım günün iyi geçmiştir dedi. Yok dedim. Bazen öyle olur, eve git, dinlen, yalnız televizyonu açma dedi. Ama ben televizyonla dinlenirim dedim. Yok, açma dedi. Ya film dedim (movies dedim, televizyonda film diye kastettim, o sinema diye anladı sanırım). Onu haftada bir yaparsın, arkadaşlarınla. Hergün yaparsan özelliği kalmaz, zaten paran kalmaz dedi. Ben otobüse binerken başkalarına takılmaya başlamıştı.

******

Yarım saat-1 saat sonra başka bir otobüs durağına giderken yağmur yağıyordu. Otoparktaki yağmurluklu siyah bir adam, kendi kendine söyleniyordu. Yağmurdan şikayetçi diye yakın hissettim. Bir çeyreğin var mı dedi geçerken. Durağa gitmeden çıkaramazdım. Oraya eşyaları bırakıp dönüp iki çeyreklik verdim. Teşekkürden sonra birşey dedi, anlamadım. Ne? Yine söyledi, yine anlamadım, ne, yine anlamadım. 4.de anladım sonunda. Lotoda sayıların tutar umarım demiş. Sonra da anlattı da anlattı. Hep 1,2,9 oynarmış, 3 kere kazanmış, vs. vs. Herkes bu değerli bilgiye şöyle bir 5′lik filan veriyor dedi. Ya.. ya.. sağol..

******

Orada böyle yarı deliler dışında da kim konuşursa sizinle o konuşma orada kalacaktır. Geçenlerde bir alışveriş merkezinden dönüşte otobüste iki siyah adam bir önceki geceki maçtan konuşuyordu. Biri yaşlı, beyaz saçlı, diğeri orta yaşlı, Beyaz Gölge günlerinden kalma bir tip. Son pozisyon fauldu dediler. Ben de daldım konuşmaya, Beyaz Gölge adamla. 5-10 dk. konuştuk. İşte, şöyle fauldu, adam gösteremedi filan dedikten sonra 1-2 dakika geçti, adam kalktı, indi. Ne iyi akşamlar ne bir dönüp selam vermek. Sanki bir aynayla konuşuyor adam. Nerdeeee, Havaş’ta iki cümle yardım ettim diye 3 kere teşekkür edip inerken tekrar tekrar selam veren caanım İtalyanlar.

******

Son sabahımda 4-5 saatlik bir uyku ayırdım diye sevinirken orta yerinde kırar gibi çarpılan bir kapı. Uykum kaçtı ama bir yandan da gülümsedim. Artık istediğin gibi çarp Eric.

******

Geldim, evden ilk çıkışımda 5 dk. içinde 2 kişi yol sordu. Boğaziçi Restoran şurada, Sir Winston Tea, valla biraz geride ama yerini tam hatırlamıyorum. Pek iyi geldi. Çok özlediğim, dayanışmaya dayalı hayatın izleri sanki.

******

Ama neredeyse 1 hafta olacak, arayan soran arkadaş yok. e, 1 geliş, 2 geliş, 4 geliş, 14 geliş olunca böyle oluyor işte. Bu arkadaş grubunu ne yapsam diye düşünüyorum. Gerçeklikten uzak biri olunca da aklıma gele gele What Not To Wear geliyor. Trinny ve Susannah önce hayatımı gizlice kaydetsin. Aralarında çekiştirdikten sonra bir anda gelip “Simon, seni kaydettik, bu arkadaşlar sana yakışmıyor, çok eskide kalmışlar, artık yenilenmen gerekiyor” desinler. “Al şu 2000 poundu, kendine sana vereceğimiz tavsiyelere göre yeni bir arkadaş seti oluştur, yalnız önceki arkadaş koleksiyonunu çöpe atacağız”. “2000, olur, ama eskileri atmasam?”. “Olmaz, eskilerden kurtulman gerekiyor” desinler ellerinde makasla. Bir tek Liz’i kurtarmaya çalışsam dolaba saklayıp.
- Niye Liz?
- E, O kraliçeliğe kadar yükselmiş, halka malolmuş biri. Benim anlatmama ihtiyacı olmayan biri.

******

Geleli beri neye elimi atsam alçı tozu, herşeye sinmiş bir cila ve vernik kokusu, biraz hastalık… Ama olsun, burada hayat ne güzel. Bir arkadaşımın dediği gibi, Akdeniz’in ışığı çok farklı. Bugün pazar da kurulu. En iyisi, çıkıp biraz erik alayım. Çıkmışsa şöyle sarı, yarı tatlı, yarı mayhoş.

h1

Güzelim Portakal Renkli Tişört – 2

9 Haziran, 2008

Güzelim portakal renkli tişört geri döndü. Hem de ne dönüş. 2 yıl önce güneşte bırakılınca fena solmuşlardı. Ama bu sefer akşam maçlarına kadar formaları güneşe çıkarmamışlar.

Uzun yıllardır tek sevdiğim Avrupa takımı Hollanda. Her Avrupa Şampiyonası’na Hollanda ne yapar diye başlarım. Ama bu sefer 2006 deneyiminden çok ümidim yoktu. Van Basten’ın durağan futbolundan. Ama bu sefer başta 2 teknik cambaz sayesinde çok üstündüler. Littbarski veya Sergen tipi çok teknik ve kısa top cambazları pek kalmadı bugünün futbolunda. Ama Hollanda’da iki tane var onlardan. Van der Vaart ve Sneijder ilk defa beraber oynuyorlar.

Temkin futbolunun dünya şampiyonu İtalya’ya 3 attılar, 3-4 tane de yüzde yüz kaçırdılar. Beklenenden çok daha tempolu ve eğlenceli geçen Avrupa Şamp.’nda (en son hangi Avrupa Şamp.’nda zevk almıştık, 20 yıl önce mi?) sonunda bir beklentimiz var. Oranje oranje derken 2 yıl önce Van Basten’a 2 yıl süre veren Halid’in de geri dönmesini bekliyorum.

h1

milli takımı tutmamak

7 Haziran, 2008

Bilinçli bilinçsiz, en başından tuttuğunuz takıma duyduğunuz sevgi ve bağlılık saf, sorgulanmış birşey. Ama sorgulanmasını gerektiren şeyler çıktıkça o bağlılığı kaybedebiliyorsunuz. Mesela şöyle şeyler:

1. Yerimizi bilmeyişimiz. Toplum olarak her alanda olan mantıksızlığımız, perspektif eksikliğimiz, karşılaştırmaların çok daha kolay olduğu futbolda çok kolay ortaya çıkıyor. Her maça kesin kazanırız diye çıkıyoruz, yenemeyeceğimiz takım yok diyoruz, bu turnuvada final oynarız diyoruz. Ya, biz Avrupa Şamp.’na iki kere katılmışız. Yaptığımız 7 maçta 1 galibiyetmiz, 5 mağlubiyetimiz var. Son 50 yılda tek katıldığımız Dünya Kupasında da hiç Avrupa takımıyla oynamadan yükselmişiz. Yani turnuvalarda yendiğimiz Avrupa takımı sadece 1. Üstelik Malta gibi en basit maçlarda bile zorlanıyoruz. Artık yerimizi bilelim, şans galibiyetleriyle mantığımız, algımız yerinden oynamaya devam etmesin istiyorum.

2. Hamaset: Yükselen milliyetçilik milli takımı tutmayı zorlaştırıyor. Milli takımı tutmamak bir alternatif değil ülkede. Portekiz milli marşını söylerken bir birlik duygusu hissediyorsun, bizimkilerde ise ezberletilmiş bir hamaset, nefret, hırs. Yediğimiz gollerde susan spikerlerden, çok kötü oynadık diyemeyen yorumculardan bıktım.

3. Terrim’in kişiliği: Kenardaki her duruşu kabadayı duruşu. Her hareketi, her mimiği, her sözü, her yukarı kaldırılmış kaş kılı karşısındakini ezmek üzerine kurulu. Mantıksızlık onda da dolu. Neyse, bu aşağıdaki madde.

4. Terrim taktikleri: 3 yıldır takımın başında tekrar. Hangi maçta doğru adamlarla çıktı, hangi maçta doğru taktik uyguladı? Mesela, her dünya kupası eleme maçında eksik bir orta saha ile çıkıp devre arasında orta sahaya Hüseyin’i alıyordu. Kimse ne sistemimizi biliyor, ne takım iskeletini. Turnuva başlamadan yeni bir diziliş ve yepyeni adamlar deniyoruz. Afrika takımlarına dünya kupası başlamadan getirilen Avrupalı hocalar son 1 ayda yepyeni bir yakım yaratırlar, aynen öyle.

5. Kadromuz: Fatih Tekke’nin olmadığı bir takıma zor ısınırım ben. Ama Terrim’in taktıklarından o da. 90 dakika oynattığı hiçbir maç hatırlamıyorum. O bir yana, Anadolu takımlarından kaç oyuncu var 23 kişilik kadroda? Şampiyonluk kovalayan, 3 puanlı sistemde şimdiye dek en çok puan alan ‘öteki’ takım olan Sivas veya en iyi oynayanlardan Kayseri dahil, Trabzon’un, oynamayacağı belli kalecisi Tolga dışında Anadolu’dan kimse yok. Çünkü 3 büyük takımda veya yurtdışında oynamayan adamı almaz Terrim. Aynı adam Anadolu takımlarındayken milli takımı göremez, ama 3 büyüklere transfer olduğunda hemen kadrodadır. Mesela, tüm Anadolu’da milli takımda oynayabilecek defans oyuncusu yok herhalde ki GS’nin 2 yedek savunmacısı kadroda.
Sonra, Yıldıray filan olsanız haklı olarak çıldırırsınız. Almanya’nın başa oynayan takımında yıldızsınız. Ama siz yokken takımda Tümer, Uğur Boral ve Kazım var. Adamın kendine göre bir mantığı olabilir, ama bari tutarlı olsun. Portekiz maçına ilk 11 başlayan Mevlüt diyelim milli takımda oynayabilecek kadar iyi. Peki şimdiye dek kaç resmi maçta oynatmış Mevlüt’ü? 0. Kazım’ı? 0.

6. Hak: Açık ara en kolay eleme grubundan zar zor çıktık. Turnuvaya gelen takımlar arasında eleme gruplarında en kötü puanı biz aldık. Onlar da Yunan ve Norveç kalecilerinin anormal kötü maçlar geçirmesiyle, Macaristan maçında skandal hakem kararlarıyla buraya geldik. Burada olmayı hakettiğimiz şüpheli. Hele tur atlayacak düzeyde hiç değiliz. Nitekim Portekiz maçında da ezildik. Ki Dünya Kupası’ndaki iki Brezilya maçında böyle ezilmemiştik. Gol pozisyonlarımız vardı, rakibin 3 topu direkten dönmemişti, top hakimiyeti sürekli rakipte değildi.

Yalnız, Böyle önceden tutmayacağını söylemesi ile seyrederken hislenmesi farklı oluyor. Dünya Kupası’nda Senegal maçında mesela, iyi oynadıkça dayanamamıştım. Ayrıca, bunlara rağmen tabi sevmeye iten faktörler de oluyor. Tuncay’ı severim. Volkan’ın hakettiği saygıyı görmediğini düşünüyorum. Sonra, genlerine işlemiş veya aşılanmış bir içgüdü var. Kazanırsak sevdiğin yurt insanının sevineceğini düşünüyorsun. Ama bu sefer yetmiyor. Şimdiye dek bir de Brezilya yarı finalinde korkmuştum, kazara tur atlarsak diye. Bu sefer de, milli takım tarihimde 2. kere içtenlikle kaybetmemizi istedim.
Terrim’in saha kenarı tepinmelerini bir rakip olarak seyretmesi bile iğrenç ama.

h1

Uçak Sırtı

4 Haziran, 2008

Hırsız-Polis’le yazarlarımız aynı der gibi, tamamen aynı denklem (plot): İki adam ve bir kadın. Adamlardan biri oturaklı, güçlü, kadınla bir geçmişleri var, kadını saplantıyla seviyor, ama kadın istemiyor. Diğer adamla çalkantılı bir ilişki, gel-git sonucu birbirlerini seviyorlar. O adam harbici, güvenilir, işinde iyi. Sevdi mi tam seviyor, sildi mi bir kalemde. Kıskanç da. Genç yaşta yaptığı ilk evliliği onun hiç katkısı olmadan bitmek durumunda kalmış. Kadın, orijinal ve hoş bir isme sahip (Mai ve Nisan), çok naif, çok doğal. Daha önce hiç sevmemiş (Nisan bile böyle dedi geçen bölümde), duygusal olarak dokunulmamış yani. Kadının çok düşkün olduğu çocuğu veya yeğenleri var. Şimdiye dek tek aşkı oymuş-onlarmış.

Oturaklı adam çok güvenilir değil. Daha önce çeşitli yalanlar söylemiş, birilerini kaçırmış. Ama şimdi harbici. Asıl kötü başkaları, o da, o kötülere karşı ‘bizim çifte’ yardımcı oluyor, bir yandan isteye, bir yandan istemeye.

Ana temalardan biri, babalık. Oturaklı adamın babasıyla zor bir ilişkileri olmuş hep. Hep kendini kabul ettirmeye, sevdirmeye uğraşmış. Babalar kaybolmuş, kimsesiz kalmış. Aksak babasını Darülaceze’de bulurken Ali’nin babası da Manisa Kimsesizler Evi’nde bulunuyor. İkisi de pek kendinde değil, ikisi de çocuk gibi iyimser, ikisi de yardıma muhtaç.

İlk dizide ailenin babası sonradan ortaya çıkıyor, DNA testleri filan. İkincide de esas konu babalığa oturuyor, Ali çocuğun babası mı diye DNA testleri.

Babalık filan bu kadar öndeyken annelik çok daha geride kalıyor. İlkinde ailenin annesi ölmüş. İkincide de Ali’nin annesinden haber yok. Mavi’nin eltisi, yeğenlerinin annesi silik bir rolde kalırken Ertuğrul ailesinin annesi de silik bir rolde gelip geçiyor (ölüyor).

Ayrıca, iki dizide de yan öykülerde orta yaşlı çiftler oluşuyor, bir yandan da genç çiftler oluşuyor (ikisinde de kızkardeşin ilişkileri).

Bir de tabi, başlangıçtan benziyor iki dizi. İkisinde de sakince akan ve ismi anılan kişilerle ilgili objelere yakın plan yapılan, özenli, hoş jenerikler. Sevgili Ümit Kıvanç çekmiş ikisini de.

Ayrıca, güçlü adamı oynayan iki adam da çok iyi oynuyor. Fikret Kuşkan -her zamanki gibi- çok iyi, Uğur Yücel zaten tüm zamanların en iyi dizi performansına aday. İki dizinin paylaştığı tek oyuncu İpek Bilginse kötü bence saraylı kadın rolünde.

Ama tabi, Hırsız Polis’in özelliği yanında Bıçak Sırtı sadece seyrettiriyor. İyi, ama o kadar. Hırsız Polis’in pek keyifli ve içaçıcı zenginliği yanında büyük bir ağırlık çöktürüyor insanın üstüne. Hafifletsin diye konan yan hikayeler (Erkan Can’ın aşkı) o ağırlığı hafifletemiyor. Hayri Bey’in “sen bana iyi geliyorsun” demesi yok, ömre bedel Yakup Abi yok, ondan laf yiyen Jilet yok.

Yine de hoş bir iki sahne:

§ Oğlunun Orhan Ertuğrul’u ilişkisi konusunda sıkıştırdığı sahne: – Siz piyano öğretmenimle sevgili misiniz? – Bir isim koymasak?

§ Ali ile Nisan’ın gizli evliliklerinden sonra gittikleri taverna. Sonra da sabah evde Çiçek’e yakalanmaları.

§ a, bir de Mehmet Ertuğrul’un yerdeki uyku tulumunun üzerine uzanıp boya yapan Çiçek’i seyretmesi hoş bir fanteziydi.

___________________________________

(pek önemli not: henüz son bölümü seyretmedim, ona göre yani. sonu hüzünlü demişti kristensen, onda da Aksak’ın ölümü benzeri birşeyler olursa şaşırmam. zor görünen çözümü böyle basitleştiriyor bu yazar iki kadın. gerçi öyleyse de en iyisi seyredip şaşırmamak.)

h1

Hayatta seyredilmemiş bir Bond filminden daha güzel ne vardır?

4 Haziran, 2008

- Seyredilmemiş bir Hiçkok? Olabilir, ama iyilerinden olursa. Ama onları da trt nasılsa vermiştir zamanında. Hem Hiçkoklar sayılıdır, ama Bondlar sürekli artar.

- Seyredilmemiş bir Indiana Jones? Pek gerçekçi değil. Gerçi şimdi bir tane var benim için, ama o pek sahici sayılmaz (koka kola reklamında dediği gibi “it’s not the real thing”).

Roger Moore’un İngiliz beyefendisi, asil ve alaycı tiplemesiyle büyümüş, Sean Connery’nin çapkın ve sert rolünü de takdir eden benim gibi birine Daniel Craig baştan fazla kas yığını görünse de sonradan alıştım belki. Alışmaktan çok senaryo da ona göre belki. Smokinle etkileyen biri olması gerekmiyor. Ama zaten ondaki eksikliği karşısındaki güzellik unutturuyordu. Güzellik, ama ne güzellik:

Film, iyiydi, hoştu. Bond yendi, dövdü, kurtuldu, paralar da güvende, kadın için gizli servisten ayrılmaya başvurmuş, yatla Venedik’e giriyorlardı (Ne fantezi!). Ben de orada bıraktım. Daha 20-25 dk.sı vardı rahat. Ve bu ilk yazılan roman olduğuna göre ve diğerlerinde bu kadını görmediğimize göre ölecek, belli. Zaten bir filmin sonunda Bond bir kadınla beraberse o kadın, sadece o günlerlik bir kadındır. Okyanusun ortasında kocaman bir yataktan oluşan bir kapsülün içindedirler, filan. Bond’un tek ciddiye dönüşen ilişkisinde nasıl olur dedirten bir şekilde evlendiği (o da pek de Bond olmayan George Lazenby’nin tek filminde) kötü adamlar Fransa’nın güney kıyıları gibi hoş ve dağ yamaçlı bir yolda giderken arabalarını tararlar, kadın ölür. Bunun da
öyle olacağını düşünüp gerisini seyretmeye gerek yok dedim.

Dün, yaklaşık 1 ay sonra bitirmeye hazır hissettim kendimi. Kadın aldatmış. Ama tam da değil. Yarım çözümler bulmuşlar, zorlanmış buna. Ya, kadının kurtulmak istememesine ne demeli? Evet, o kadar güzel, o kadar yaşam dolu, muhasebeci kadınlar o durumda suyun altında boğularak ölmek isterler hep. Sonu olmamış. Hele Bond’un M ile konuşurken daha dün sevdiği kadın için “the bitch died” demesi.