Temmuz, 2008 için Arşiv

h1

Yeni Türkü tribüt

26 Temmuz, 2008

Büyük acılar içindeymiş gibi yaptığı çevre temalı ntv spot konuşmasına Şimdi Fethiye’deyim diye başlıyor Vildan Atasever. Herhalde ‘e, biz değiliz, nolcak şimdi’ doğal tepkisini düşünememiş olmalı. Bir arkadaşım var, yıllardır konuşmadığı arkadaşlarını şimdi viyana’dayım filan diye arıyor, onun gibi.

Gani Müjde de öyle. Ben bu adamı bir tek yılın bu döneminde yatıyla bir güzel kız ve dinlemeye değer bir adamı mavi sularda gezdirirken görüyorum. Bugünki konukları Vildan’la Murathan M.’dı. Sert bir rüzgar var denizde. Hiç fırtınada kaldın mı diyor Gani Müjde, M.M.’ye. Sonra doğal olarak konu onun sözlerini yazdığı Fırtına’ya geliyor ve Gani ile Vildan söylemeyi deniyorlar. Bu da bana hadi şu yazıyı yaz diyor. Yeni Türkü tribüt albümü fikirciği. Ege Kayacan’ın mfö albüm önerisinden aklıma gelmiş birşey. (Bu arada doğal ortamda, çalı çırpı, kum taş yolları olan bir adaya, yazın ortasında, rahat 9 sm. topuklu ayakkabı ile mi çıkılır? Tamam kısa bu Vildan kızı ama insan bundan utanmamalı).

- Çember – Kıraç: Kıraç’ın söylediği tüm şarkılar tek bir şarkı gibi. O şarkı da bu şarkı. Cem Karaca türü, bastıra bastıra söylenen dizeler… Yeaağğ dışınnddassınndırr… Uzatılan sonlar ama keskin vurgular. tak tak tak.

- Fırtına – Nilüfer: Şarkının barındırdığı hafiften bir coşku hali, ama dolu dolu değil, yavaştan, iyimser bir halde, tam Nilüfer’lik.

- Destina – Müslüm: Albümün ağır topu. Reklamlarda, hatta ihtiyacım var şu elbiseye derken bile (brrrrr derken değil tabi) duygulandıran insan Deeeeeestinaaaaa dediğinde eririz asfalt gibi.

- Cevriye – Athena: Skunk’ın aptal gibi tekrarlanan ritmleri, bas akorlara fazlaca yüklenme hali bu şarkıya uyarlansa ne eğlenceli birşey ortaya çıkar. Şarkı hiç bitmez, ritmler hızlanır, tepinir dururuz. Bir nevi tarlaya ektim soğanın üst versiyonu.

- Yedikule – Levent Yüksel: Aynı külhani modda devam edelim. Albümde Müslüm’le beraber şarkısına en cuk oturanı Levent Yüksel. Oyuncu, diklenir bir havayla kendisi de inanır, bizi de inandırır. Bu şarkıya Sezen’i veya Duman’ı düşünmüştüm önceden, ama yok, Levent Yüksel müthiş olur. Ondaki yanık coşku ülkede kimsede yok.

- Nakka – Kibariye&Teoman: Şarkıda patlamaya hazır olan, sanki yeterince kullanılmamış bir potansiyel var. Bu defa Nakka! diye bir de Kibariye bağrınsın bakalım. Teoman sakin, bulanık bir kafayla girsin şarkıya, sonra Kibariye coştursun. O zaman görürüz taverna türü patlamaları.

- Göç Yolları/Dönmek – Yaşar: Albümün Yaşar’lı mini bölümüne başlıyoruz. Benim bu adama özel bir ilgim de yoktu halbuki bu albüm öncesinde. Ama iyi uyuyor onun sesine, bir tek Derya’ya uyar sandığımız tane tane coşkular. Bu ikisi de öyle tane tane şarkılar. İkisi de M.Mungan sözleri, beraber olsunlar da gidenler için hep bir dönme muhabbeti varolduğu bilinsin.

- Günebakan – Yaşar: Kim demiş tribüt albümlerinde her şarkıcı veya grup birer şarkı söyleyecek diye. Hem bu albümün prodüktürü de tonmaysteri de benim. Tüm zamanların en naif şarkısı herhalde bu. Ardından koştuğumuz son zamandır.

- Yeşilmişik – Göksel: Bir önceki şarkının saflığında devam ediyoruz. Bu şarkının çocuksuluğuna sanki doğal ama yaratıcı olmayan bir tercih oldu Göksel. Saf ama aynı zamanda biraz yaramaz. Düşmüşüz yavaşça sakin bir derenin filan… Göksel’deki bariz aşk halinin yansıması

- Mamak Türküsü (Sonbahardan Çizgiler) – Sezen: Politik üçlüye giriyoruz. Bazılarının esas Yeni Türkü dediği Buğdayın Türküsü üçlüsü. Samsun Asfaltı da denebiliyor şarkıya, birçok yerde Mamak Türküsü diye geçiyor ama albümdeki adı, Kemal Burkay’ın şiirinde olduğu gibi sonbahardan çizgiler. Sezen’e politik bir duruş yakışıyor bence. Aslen bir erkek şarkısı sanki ama içli sesini de katınca bir erkektense o olsun.

- Sardunya’ya Ağıt – Şevket Çoruh: Şevket Çoruh, şimdi Arka Sokaklar’da oynayan, zamanının Sultan Makamı’nın Sultanı. Racon bilir, içeri girip çıkmış bir duruşu var, şarkıdaki ironik sertliğe sahip. Özel bir şarkıcılık da gerektirmiyor şarkı, yani iyi uyar. O kabul etmezse Ali Kırca’ya teklif ederim diyorum.

- Mahpusane Kapısı – Erkin Koray (& Haluk Levent): Bu şarkı, şiirin barındırdığı tam Türki hissiyat (ulan, kadını yalnız bırakmış adamı içeride, içelim!) ile hit olmazsa Haluk Levent’in suçu olur. Biraz hızlandırsın şarkıyı, rock vurguları, sert bir söyleyiş, çok da ustalık istemiyor zaten.
ekle: Haluk Levent’e söz vermiştim, tamam ama Erkin Baba’ya da yeraçmamız lazımdı. Sahneyi paylaşacaklar artık.

- Rüzgar – Hayko Cepkin: Duygu salsalası bölümüne giriyoruz. Hayko hem melodiyi biraz esnetip hem de hissini zaten sonuna dek verecektir. ölüm ya da ayrılık, farkeder mi söyle, sensiz…

- Yağmurun Elleri – Teoman: Birkaç yıl önce benim de çalıştığım salona gelmişti Y. Türkü. Bu şarkıdan önce şiirin yazarı da buralarda bir yerlerde, aman duymasın, telif hakkı filan vermedik tabi ki demişti Derya.
Hiçbir şarkıda bu kadar düşünmedim yahu. Neredeyse Yaşar, gelmişken bir de şunu söyleyiver diyecektim. Ama buldum sanırım. Acılı bir aşk modu Teoman’a yakışır.

- Başka Türlü Birşey – K. İskender: Bu öyle bir yorum olsun ki yeni sol bir hareketin bayrağı olsun. Söyleyen de sözlere en içten sahip çıkacak K. İskender olsun. O zaten şiirlerini oynayarak okuyor, bu şarkıya da hakkını verecektir. Arkasında da vokallerde Yıldırım Türker’le solun başına geçecek (geçsin!) Ahmet İnsel olsun.

- Deliler – Harun Kolçak: Ritmli bitiriyoruz.
En çok aklıma gelipduran şarkılardan (sitede ’sayılardan sen anlarsın, konuş onlarla’ diye arayınız). O yüzden ben mi söylesem dedim uzun süre. Sonra Yıldız Tilbe gibi çeşitli deliler geldi aklıma. Sonra oturan biri de gelmedi aklıma. Ama şimdi içime sindi. Harun Kolçak’ın çok iyi bir sesi var. Keşke Aşkın Nur Yengi günlerinden sonra delirmeseydi tabi.

- Maskeli Balo/Telli Turna – Moğollar (& sürpriz konuk): Bazı şarkılar var, basit veya sabit melodilerinden dolayı hayatboyu ancak belli sayıda (diyelim 100, 200 kere) dinlenebiliyor. Özellikle Telli öyle bir şarkı, artık baydı diye koymayacaktım. Ama bu iki şarkı olmadan Y.Türkü tribüt albümü mü olurmuş! Çok benzer ritmleri var, o yüzden eklenecekler birbirlerine, medley gibi. Ama biraz değişsinler. Mesela Anatolu rock. Moğollar ve albümü alanların bilmeyeceği sürpriz, ilk defa aynı sahneyi paylaşacakları efsanevi bir birliktelik: 3 Hürel.

- Aşk Yeniden – Mirkelam: Son şarkı bir mesaj kaygısı da taşıyor. Sevgili Mirkelam’ın söyleyişi çağıldayan, iştahlı bir aşkın dışavurumu.

___________________________________________________

- Bonus: Destina – Duman: Şimdi tüm anlaşmalar yapılmış, herşey bağlanmıştı ki Duman’ın menejerinden bir telefon geldi. Yeni çıkacak albümlerinin promosyonu için bu projede yeralmak istiyorlarmış. Destina’yı söylemek istiyorlarmış ama ‘hangi oje yakışmaz sana, kız Destina‘ şeklinde. Ben de “Duman’ı bu projede görmeyi zaten istediğimi, ama o fikrin pek yakışık almayacağını, ve zaten o şarkıyı Müslüm Baba’ya sözverdiğimi, şimdi iptal edersem ağlayacağını, Müslüm Baba’nın da ağlamasının öyle birşey olduğunu ki o ağlarsa ülkenin intihar edeceğini” söyledim. Sonunda ortak bir noktada buluştuk. Albüme bonus olarak konacak şarkıda ağlak havalarıyla aynı şarkıyı icra edecekler. Müslüm’ün acıklı söyleyişinden farklı, dumanlı kafalı bir ağlaklık. Ve rock ezgili, bittabi

.

Eksik tabi var. Olmasa Mektubun ve İstersen Hiç Başlamasın acılıları üzmesin, diğerlerinin de aklına yanlış fikirler sokmasın diye yok. Vira Vira eksik, ama benzeri birçok şarkı var. Zaten 19 şarkı oldu. Ve fakat, ülkede ne kadar az baba yorumcu var. Hep aynı isimler. Eklemek isteyeceğim Yıldız Tilbe’den başkasını hatırlamıyorum. Oysa her şarkı için birçok alternatif olmalıydı

h1

the sting

24 Temmuz, 2008

Bugün, gecenin erken saatlerindeki, Michael Caine ve Bob Hoskins’li, ikisinin yeraldığı bir filmin sahip olabileceği tüm sıcaklığa sahip Last Orders’ı haber verememiş olabilirim. Ama ben de seyretmedim. O sırada ağzımın içinde bir adam ve iki el vardı.
Saç kestirmek ve bu. Vücudumu yabancılara teslim etmek her zaman antipatik. O kişiler dişi olunca farkediyor mu, düşünüyorum. Saçımı kestirdiğim bir kadın vardı 1 yıl boyunca. Jean Louis David diye bir zincirin, yakınımızdaki şık şehirdeki mağazası. Tek çalışanı kadın makinayla 5 dk.da keserdi ve birşeye benzemezdi. Ama benim minik şehrimdeki geleneksel İtalyan berberin tas gibi kesiminden iyiydi yine de (işyerindekiler çok alay etmişti).
Kadından işte, daha az rahatsız oluyor insan. Yalnız, o kadın saçımın renginden, özelliğinden Türk olduğuma inanmazdı -kaldı ki ben de sarı değil, sıradan yerel bir saça sahibim-, bu da benim genel imajımızdan dolayı canımı sıkardı.

Herneyse, maksadım Cuma akşamı Sting’i kaçırmayın demek. Sting’i Police dışı dinlemeden önce hayatımda bu Sting vardı benim. Oscarlı filmler kuşağında seyrettiğim, tüm zamanların en eğlenceli filmlerinden the sting-düzenbazlar. Daha sonra okulda tarih dersinde tekrar tekrar seyretmiş, gruba katılan yeni elemanlara eğitim niyetine seyrettirmiştik.
Paul Newman ve Robert Redford hiç bu kadar iyi (çekici) olmamıştı. Yönetmen, Sundance’te de ikisini yönetmiş olan George Roy Hill. Yazının üstünde de çalan ragtime müziği, yüzyılın başlarından Scott Joplin’in. tnt, 21:15.
Sineliste’de gelecek program en eğlenceli filmler olsun bari.

h1

filmi değil dizisi

22 Temmuz, 2008

25 Kavak Yelleri, 15 Bıçak Sırtı, birkaç bbc dizisinin yaklaşık 10′ar bölümü, ve bol bol top gear.
Geçen dönem böyle geçti. İyi dizileri çocukluktan beri severim ama belki de ilk defa sinemada veya evde film yerine dizileri tercih ettiğimi ve hayatımda bu kadar önemli bir yer kapladıklarını farkettim.

Neden dizi, ne farkı var? Filmlerde karakterler gelir… ve geçer. Blade Runner’daki Harrison Ford karakterinden etkilendim. Ama hepsi hepsi 100 dakika tanıdım. Ama diğer yandan o karakterin her hafta, üstüste 40-50 hafta hayatına girmesi var. Artık aileden biri oluyor o kişiler. Yani, sebep çok açık. Hayatımda (özellikle oradaki hayatımda) eksik insan sıcaklığını canlı tutuyordu diziler.

Dizi muhabbeti çok kapsamlı. Şimdi neresinden tutsam yetmez. Mesela, yabancı dizi deyince de sadece abd malı dizilerin algılanması ne can sıkıcı. Cnbce’nin dizileri diyor herkes, hatta neredeyse dizi=lost oldu. Zamanında dallas mallas’ın yanında bol da İngiliz dizisi oynardı trt’de (tatlı sert, malumunuz the saint, aşağıdakiler yukarıdakiler, bulunmaz uşak, emret bakanım, vs.). Hala çok iyi şeyler çekiyor bbc. Amerikanların yapmacıklığı yanında çok daha içten işler. Kim farkedecek onları diyordum birkaç yıldır. Şimdi en amerikan kanal tnt oynatmaya başlamış bazılarını (8′deki dizi kuşağında pt. ingiliz gizli servisi spooks, çarş. daha önce bahsedip durduğum hustle, perş. sevimli bir romantik komedi cold feet, cumartesi ustamız, hoodların en büyüğü robin hood).

Yerlilerdeyse bu aralar düzenli seyredecek bir dizi bulamıyorum ve bu hayatımda bir boşluk yaratıyor. 2-3 hafta başlayan 2 yaz dizisine gözattım. İkisinde de kızla oğlan otostopta tanışıyorlardı. Motorları bozulan kızları köy yolunda cipine alıyordu adam. Otobüsten atılan oğlanı köy yolunda cipine alıyordu kız. Cip Türk toplumunda arzu nesnesi. Üstelik kız kendini zincirleyecek kadar çevreci.

Avrupa Şampiyonası biteli beri televizyonda saatini beklediğim tek şey, şov tv’nin gecenin bir yarısı, o da yer kalırsa oynattığı uy başuma gelenler. Son günlerde bu diziyi arayıp buraya gelen birçok kişinin gösterdiği gibi (daha önce biraz bahsetmiştim diziden) sevilmeyecek gibi de değil. Çok orijinal birşey yakalamışlar ama kadri bilinmemiş zamanında, 13 bölümü var sadece.

Son yıllardaki en sevdiğim yerel dizileri şurada listeledim (hani şu, artık bir tek korku filmi arayanların geldiği yerde).

h1

kaç para kaç demeden önce

20 Temmuz, 2008

Dün bir arkadaşımın nişanı vardı, yine İstanbul’da. Çok eski, arada kopar gibi olduğum, iki yıldır da yine çok iyi olduğumuz bir arkadaşım. 1.5 ay önce konuştuk, gel dedi. İyi dedim. Yaklaştıkça hem istiyordum hem gitmesi zor geliyordu. Arada bir şey de gelmedi. Birkaç gün önce ben aradım, açılmadı. Sonra aramadı geri (“dönmedi” diyenleri potansiyel sekreter olarak görüyorum). Gitsem orada beraber olacağım ortak ve çok yakın bir arkadaşım da geleli beri hiç aramamıştı. Bu bahaneyle belki arar diyordum ama nafile. Kısacası, bir teşvik aradım, gelmedi. Ben de öyle, neredeyse kırgın gitmek istemedim.

Birgün öncesinde tebrik için aradım nişanlanacak olanı. Üzüldü gitmeyecek olmama, ihmal ettiğinin de farkındaydı. Dün de tam nişana giderken diğeri aradı. E, aramıyorsun diyerek açtı telefonu. Gülerek. Bak arayan kızabiliyor, ara, kız demek için. O da haftasonu yalnızmış, gezebilirmişiz. Bir şekilde çok üzüldüm. Anlatması zor bir pişmanlık dalgası, sıkıntı. Bağrılması gereken ustalardan birini -nihayet en sonunda birini- iyice bir güzel fırçalamak da geçirmedi.
Gitsem bugün teyzemden hediye alamazdım, belki işler biraz aksardı, ama yine de içimde o garip sıkıntı bulutu.

∩ U ∩ U ∩ U

Akşama:
1. Sinemada seyrettiğime en övündüğüm filmlerden biri. Çünkü ülke çapında sayımız 1000 civarındaymış. O zaman adı bilinmiyordu pek Reha Erdem’in. Ben çok önceleri duyduğum, efsane bellediğim A Ay!’ın etkisiyle gitmiştim, İzmir’de, Çınar sinemasında.
Kaç Para Kaç, 8′de trt2′de. (Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, üçü de süper).

2. Tüm zamanların en ikonik casusu (yoksa mata hari onu geçer mi?) rusya’ya giderken istanbul’dan geçiyor. Sulukule yıkılmasın diye çingenelere destek veriyor, yerebatan sarnıcından girip kapalı çarşıdan çıkılabileceğini gösteriyor. Arada bol bol “Kareem Béyy” diyen, Türkçe konuşamayan Türk kılığındaki holivud çalışanı Arap. From Russia with Love‘ı 5 kez seyretmemişseniz bir pelikül solucanı sayılmazsınız. tnt’de. 11′de.
- Çok şanslısın, ben İstanbul’a hiç gitmedim.
- Ayışığının dayanılmaz olduğu Boğaz’a hiç gitmedin mi?
- Hayır, belki sen götürürsün. Başka herşeyi denedim.
- Oh, Moneypenny, senden başka kadına bakmadığımı bilirsin.

h1

Geçse de yolumuz bozkırlardan

19 Temmuz, 2008

Geçen hafta bizim bölümün mezunları buluşmuştu estanbul’da. Fotoğrafları gelmiş birsürü. Bakması bile can sıkıcı. Benden çok sonra mezunlar bir yerlere gelmişler.

Orada olsam da gitmezdim. Zaten Caetano ile aynı sıralardaydı. Hem korkutuyor beni o buluşmalar. – Sen ne oldun? – Cevap veriyorum. Afedersin, ben hiç bir bok olmadım. (sessizlik). e, ben en iyisi içkimi tazeliim.

Şöyle büyük birşey lazım bana. Mesela, Everest’e tırmanayım. Tırmanan ilk Türk olayım. Böylece o soruya da muhatap olmam, herkes bilir zaten. Hemen aklıma geldi tabi, o harf söylenmişti. Nasuh Mahruki -ki bunları yazmayı düşünürken televizyona çıktı şimdi, niye hep böyle şeyler oluyor bana- de böyle şeyler düşünmüş müdür acaba… Everest’i mezuniyetinden birkaç yıl sonra çünkü. Ben okurken yeni ünleniyordu o, dağcılık kulübümüzle beraber. Konseyde filan çok görmüş olmalıyım.

Dün gece mutfağa girdiğimde tam karşımda tabak gibiydi ay. Bu vesileyle -tamamen alakasız yani- bir süredir çalmak istediğim bir şarkı. Oradaki son alışveriş günümde bir mağazada çok hoş bir şarkı çalıyordu. Ne bu acaba diye tezgahtar (tezgah yok gerçi ama neyse) kıza sormuş bulundum. Dinlemem ben çalanları, afedersiniz dedi. Bilse çok sıradışı olurdu zaten. Sonra sözleri dinleyip evde gugıl’da arayıp buldum. Teenage Winter. (direk o başlamazsa sağdan seçiverin). (daha önce gönderdiğim plü’ye acil şifalar dileğiyle).

h1

quelche foto

17 Temmuz, 2008

h1

mevzumuz pek içaçıcı değil

15 Temmuz, 2008

Susuzluğa karşı önerilenler bana ilkokul 1 öğrencilerine yapılıyormuş gibi geliyor. Diş fırçalarken suyu kapatın. Televizyonu kumandadan değil, düğmesinden kapatın. Arabanızı hortumla yıkamayın.

Tüm çevre sorunlarında aynı dert. Tüm çözümü toplumun alışkanlıklarının birden değişmesine bağlamak, idaremizin en kolay kaçamaklarından biri. Ellerini taşın içine (bocca della verita’ya) sokmaya korkuyorlar. Yanlarındaki sanayicinin elini tutup onu da sokmaya korkuyorlar. Yalan söylediklerinden yutar ellerini taş diye. Oysa, çözüm teknolojiden ve onun arkasındaki idareden gelmeli.

Neye öncelik verileceğinin kararlaştırması da bir ölçek meselesi. Arabayı hortumla yıkarsanız birkaç yüz litre su tüketiyormuşsunuz (bazen nasıl da abartıyorlar). Miktar çok da kaç kişi, ne sıklıkla araba yıkıyor bugün? Kişi başına çevirsen birşey etmez. Ama herkes hergün en çok suyu nerede tüketiyor? Afedersiniz ama sifon çekerek. Bir işi 5-12 litreden günde 5-9 kere, ortalama 50 litre su harcıyor. (Bazen abartanlar bazen de inanılmaz azaltıyor. Çoğu yerde yapılan hesaplarda günde 3 kere diye kullanmışlar. Hücreye tıkılsak ve tuvalete gardiyan eşliğinde zorla gitsek bile günde nasıl 3 kere olur?)

Biyolojik yapımızı değiştiremeyeceğimize göre bu durumda çözüm teknolojiden geçiyor. Daha az su tüketen ve kademeli çalışan klozet sistemleri yapılmasından ve onların kullanılmasından. Şu anda 9 litrelik rezervuarlar TSE belgesi alabiliyormuş. Sadece bu limitin düşürülmesi değil, belli bir hacmin, diyelim 6 litrenin üstündeki rezervuarlara izin verilmemesi gerek. Daha düşüklerine de teşvik verilmeli. Örneğin, Yurtbay Seramik 3.5 litrelik rezervuarlarla çalışan klozetler yapmış. Devlet dairelerine alınır, teşvik verilir vergi indirimiyle. Yoksa, tüm yükümlülüğü Ayşe Teyze’ye yüklersen o doğal olarak en ucuzunu alır

Yaklaşık kazanç da düşük rezervuar hacminden yaklaşık 2 litre indirimle kişi başı günlük 10 litrenin üstünde, 40 milyon şehir şebeke suyu kullanan olsa da 400-500 bin tonun üstünde olur. Günlük. Yıllık da 100 milyon tonun üstünde. Sadece kademeli çalışan rezervuarlardan kazanılansa bunun da üstünde olur.

Bunlar aklıma gelip araştırınca her yerde aynı metni buldum. (Tam bir forward ülkesiyiz biz. Dün annem “körler kan ser olmuyormuş” dedi, bir haber bülteninde duymuş. Bu ifadenin geçtiği uydurma bir forward mailden almışlar). Evlerimizdeki 5 litrelik rezervuarlar gereksizmiş, içine 1.5 litrelik pet şişe konmalıymış. Ama evlerimizdeki rezervuarlar 5 litrelik değil, genelde 6-9 litre arası. Zaten 5 litre olsaydı 1.5 litre düşürmek bir çözüm olmazdı, Yurtbay’ın 3.5 litrelikleri bir buluş olduğuna göre. Zaten böyle cin fikirli bir çözüm yerine o iç takımların ayarı yapılabiliyor.

Ondan sonra da sırada kullandığımız suları tekrar tekrar kullanmak var. Arıtmak, sadece uzun değil, orta vadede bile gidip de mesela Kızılırmak’ın sularını getirmekten çok daha verimlidir.

____________________

Bu arada, eve el falı bakan bir bocca d’verita almak isterseniz boy boy versiyonlarını yapmışlar.

h1

kısmet nispet yapıyor. (ve bunun kıspetle bir ilgisi yok).

13 Temmuz, 2008

Bu haftasonu için tiril tiril bir teklif vardı. Oysa ben onun yerine ne yapıyorum: Toz süpür, şu eksik, atla git al, talaş elektrikli süpür, ustalara müteşekkir ol evi öyle bıraktıklarından, yakınlarla tatsızlık, ne yapmalı: bir insanın değişmeyeceğini bildiğinden içine at, görmezden gel, ve sıkıntıya katlan, ya da direk söyle ama her seferinde gereksiz tartışmalar yaşa.

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Geleli beri aramayan dost bildiklerin, yakın bildiklerin, arkadaş bildiklerin yaz temizliğinin bir parçası olmalılar belki de. Ama hep tutmak, saklamak, hatta eklemek üzerine kurulu ben nasıl yapabilir bunu?

Şöyle de diyebilirdim eski anlardan toplayarak: Çok zor bir anda aradığın ve o anda konuşamayan arkadaşın birkaç gün aramazsa ne yapmalısın? Artık herkesin mazereti var. Artık herkes sürekli ‘canım sıkkındı’ aralığında.

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Yazın ortası gelmekte. Kışın büyük bir hevesle alınan güzelim mayolar odanın bir köşesinde pinekliyor. Alışveriş ne kadar hoş bir faaliyet olsa da o sırada önemli bir hayal kırıklığı riski aldığını farketmiyor insan. Yazlık ceketler gibi. Bir davet, özel bir gece veya bir düğün için alınan ama zamanla kullanılmadığını anladıkça etrafına Phosphorus yayan diğerleri gibi. Bir yaz gecesini bekleyen yazlık pantolonlar, yazlık gömlekler. Yeşil fosfor biriktikçe havadaki mavi izotopları yiyor, insanın neşesiyle beraber.

h1

BALBAY

7 Temmuz, 2008

2 yıl önce bir gece rüyamda Balbay’ı görmüştüm. Wash.’da bir meydanda yerde oturmuş genç sevgilisiyle öpüşüyorlardı. O sıralar benzer şeyler konuştuğumuz Bn. Ç.’ye anlatmıştım. Meğer, gerçekten çok genç bir eşi varmış.

Ortalık yine feci bulanmış, haberler tam (tek kişilik) bir tenis maçına dönmüş olabilir. Ama Balbay, sevin sevmeyin, veya dediklerine katılın katılmayın, bir kere bile dinleseniz içtenliğini belli eden biri. Suçlandığı gibi ‘halkı silahlı isyana teşvik’ ettiğine inanmak için apayrı bir mantık lazım.

Ortada kasıtlı veya değil, oluşmuş bir çamur at, izi kalsın’ durumu var. Bir gazeteci için en önemli değerlerden biri prestij. Balbay bu olaydan sonra ‘darbeden tutuklanmıştı bu adam’ diye hatırlanacak halk arasında.

“İçeride 400 sayfa kitap okudum” sözü de çok empatik. Ben olsam diyor insan. Veya o 9 saatlik sorguyu kuruyor. 9 saat, benim tanıdığım tüm kızları anlatmam için bile bayağı uzun.

h1

insanın tüm tanrıları aklındadır. boşa gider verilen kurbanlar

5 Temmuz, 2008

Bu bir lanet olmalı. Ne zaman Fefesus’ta bir konsere çok tok, hatta çıkmadan alelacele yediğimden tıkabasa dolulukta gitsem konser öncesi mükellef bir açık büfeli kokteyl oluyor. Başka zaman belki o kadar ilgi göstermeyeceğim et yemekleri, bir sos doldurulmuş domatesler, biberler veya çeşit çeşit içkiler gözümde büyüyor. Hatta 3 yıl önce Celcius’taki kokteylden bir uzo yürütmüşlüğüm de var. Ama ne zaman belki kokteyl vardır diye aç gitsem hiçbirşey olmuyor.

Dün konser Celcius’taydı, kokteyl de Liman Yolu’nda. Davetli misiniz, konsere mi geldiniz? Gazeteci. Yalan da değil. Şu an bu yazıda yaptığım gazetecilik diil mi?

Bir içki sonrasında Büyük Tiyatro’dan Kütüphaneye giden yolda tek başına yürüyen çiçekli elbiseli genç bir kadın vardı. Kimse yalnız gitmiyor bu gösterilere. Hele oradakilere. Ne şans ki içeride de yanyana oturduk. Numarasız sırada bir biz vardık. Sohbet ettik biraz. Yunan protokol konuşmalarından sonra gösteri başladı. Genel tanımla gösteri, çünkü gelenlerin hemen hiçbirinin neye geldiğini bilmediğine eminim. Mario Frangulis Söylüyor’du gösterinin ismi. Ünlü (yani yakışıklı) bir tenormuş. Ama açıklamasında Öripides’in kayıp trajedisi Feydon (Phaethon diyenler olabilir ama biz Yunancanın okunuşunu İngilizce yazımıyla yazmayacağız herhalde) dünyada ilk defa sergilenecek diyordu. (100 yıl kadar önce oyunun bazı bölümleri Mısır’da mumyalara sarılı papirüslerde bulunmuş). Ben de lirik bir oyun bekliyordum.

Arada koronun tiradlarını şarkı halinde söylemesi dışında klasik bir tragedyaydı. Hikaye bilindik. Artemis’le evlenmek üzere olan Feydon, babasının güneş tanrısı, Artemis’in de erkek kardeşi olan Apollon olduğunu öğrenir annesinden. Fedon düğünden vazgeçmek isterse de gerçeği bilmeyen babası Artemis’le evlenmesinde ısrar eder. Feydon gerçek babasına gider ve onu ikna etmek için ne isterse yapacağını söyleyen Apollon’dan arabasının (güneşin) dizginlerini ister. Böylece gerçek babasını herkes anlayacak, babası da düğün ısrarından vazgeçecektir. Apollon bunu istemese de mecburen kabul eder. Ama güneşi yönetmeyi bilemeyen Feydon önce çok yukarıdan gider, dünya soğur. Sonra çok yakından gider, yerler kurur, (Etiyopya) çöl olur, Etiyopyalılar’ın tenleri de siyah olur. Bu felaketi durdurmak isteyen Zeus da bir yıldırımla arabayı parçalar, Feydon feci şekilde can verir. Annesi ve babası ağıtlar yakar.

Altyazı vardı neyse ki, ama biz biraz uzaktaydık ve ben küçük fontu ucu ucuna görüyordum. Bayağı da kaçırdığım oldu. Oysa tragedyaların en güçlü tarafı pat pat güçlü sözleridir. Bakınız başlık, veya “insan başkalarına çok iyi akıl verir. Ama görmez kendi hatalarını”, “Erkek gizemli olanı ister”.

İki perde denmişti ama selam verdi oyuncular, arkada korodaki kızlar birbirine sarıldı. Zaten Feydon ölmüştü, daha ne olsun. Gidenler oldu. Ama bekledik biz. Önlere geçtik hatta. Meğer 2. kısım apayrıymış, tarih boyunca Apollon için söylenen ilahiler. Fena değildi şarkılar. Ama artık isimlenen Bayan C’nin telefonu çaldı. Bir süre titreşimde bıraktıktan sonra çıktı konuşmak için. Geldikten sonra tekrar çaldı telefonu. Açtı, konuştu, 2 dk. kadar. Öndekiler biraz lafetti. Yine fazla birşey demediler. Durum kötü dedi Bayan C. Abisi arıyormuş, kötü şeyler olmuş. Biraz sonra tekrar çaldı telefonu, yine açtı, birkaç dakika konuştu. Bu sefer yandan, önlerden daha fazla lafeden oldu. Bana da söylediler, Yunanca söyleyin kapatsın diye (yani herhalde öyle birşeyler). Yine fazla birşey yapmadılar, ben olsam çantamdan bir penny’lerden bulup kafasına atardım. Gitmem lazım, belki bir otobüs bulurum dedi. Bulamazsın, bitmeden gitmez otobüsler dedim. Sonra çıkıp tekrar konuştu. Geldiğinde iyice endişeliydi. Gitmeliyim, belki birşey bulurum dedi. İyi, ben götüreyim dedim. Zaten bize yakın oturan bir arkadaşına gidiyor diye bırakacaktım. Çıktık şarkının ortasında. Oysa bitirmeyi isterdim tabi ilahileri.

Gereksiz bir durummuş oysa. Abisi başka bir şehirden arıyormuş. Annesi arkadaşında demiş. Arkadaşını aramış o da. Arkadaşı da açmadan onu arayıp napayım diyormuş. O da açma, ben gelince senin telefondan ararım demiş. O yüzden de bir an önce gitmek istemiş. Bu durumun bu kadar endişelendirici boyutunu anlamak zor tabi. Hatta o kadar ki:
- Yola çıkmadan ben bir tuvalete gideyim, bir dakikamız vardır herhalde.
- Olur, ama oyalanma.

- Bir saniye şu koltuğu birazcık toplayayım.
- 30 saniye vaktin var. Artık yolda hızlı gidip telafi edersin.

Skör’ün koyduğu ve çok beğendiğim hedikedi albümü bile gerilimi çok azaltamadı. Oysa gece yolculuğu ne müthiş şeydir. 1 saat 5 dk. sonra arkadaşının evine gelmiştik.
Sonrasında eve giderken biz bu maceradan ne anladık Templar, dedim. Yalnızlık/Bekarlık… öz.gür.lük, sul.tan.lık’tır. En azından %99. Sorun zaten kalan %1′i bulmakta.

h1

örbi enkak derken

3 Temmuz, 2008

Çok şeker bir iş arkadaşım vardı, Cristina. Konser yarım-bir saat uzakta bir kasabada olduğundan onun arkadaşlarıyla arabayla gidecektik. Niye trenle gitmeyecektik, bilmiyorum. Her yere olduğu gibi oraya da bizim minik şehrimizden tren vardır da belki böylesi daha kolaydı. İtalya’nın karayollarını da bir o gün gördüm zaten. Tavsiye etmem, dar, kalabalık, iki taraf duvar örülü (ne doğru bir şey bu), boğucu.

Herbie Hancock-Wayne Shorter konserine üçünün önlerden bileti vardı, ben almamıştım. Ben girerken ikinci kısımdan aldım, sefil yaşayan biri olarak. Ama öndeki sandalyelerin önünde çim bir alan görünce konser başladıktan sonra gidip oraya yayıldım. Bazen çok imtiyazlı hissediyorum kendimi. Mültimilyoner de olsaydım böyle sahnenin önünde çimlere yayılmak isterdim.

Seyircinin Wayne Shorter’a özel bir ilgisi vardı. Meğer birkaç ay önce karısı bir uçak kazasında ölmüş. Konser başladıktan kısa bir süre sonra durdular yalnız. Kasabanın bir tarafı deniz, diğer tarafı yeşillik ve dağlıktı. Hatta konser alanının hemen ilerisinde eğim başlıyordu. Hava kararırken sıcaklık da çok ani bir şekilde düşmüştü. Zamanını hatırlamıyorum, ama Haziran-Eylül gibi birşey olsa gerek. Piyanonun akorları yüzünden dedi birileri. Ayarlar yapıldı tekrar başlandı. Ama toplam yarım saatten fazla dayanamadılar. Sinek de vardı. Serinlemişti. Herbie beğenmedi piyanonun durumunu. Seyirciler tepki gösterdi. Benim pek umurumda değildi. Biraz bekledik. Ben seriliydim çimlere, birkaç kişiyle beraber. Sonra dönmeyecekleri belli oldu, belki geri vermişlerdir bilet paralarını, hatırlamıyorum. Tepki vermişti bizim gruptakiler ama benim keyfim kaçmamıştı.

Θ Θ Θ Θ Θ

Demin Açıkhava’da Herbie’nin provasının önünden yayın yapıyordu Yekta Kopan (kendisine işinden ötürü acaip ifrit oluyorum; biliyorum, konserleri de kaçırmıyor sonra). Yarın da Açıkhava’da en beğendiğim konserlerden birini veren Marcus Miller var. Sonrasında da gitmeyi pek istediğim 2 konser 1 nişan var aynı şehr-i harabe’de. Ama hep aralıklı aralıklı. Normal koşullarda hepsine gidemeyeceğime göre benim hem orada bir eve, hem de kolay ve hızlı bir gidip gelme yolu bulmaya ihtiyacım var. Mesela bir katamaran edinsem. Şuracıktan biner, direk Kuruçeşme’ye demirlerim. Hatta yoldan işten çıkan arkadaşlarımı ararım, ‘trafik mi tıkandı, sorma, ben de hız sınırına takılıyorum, Çanakkale’yi geçtim demin, iskelede beklerim artık seni’. O zaman kalacak yere de ihtiyacım olmaz hem. Konser bittikten 5 dakika sonra kendimi yatağa bırakabilirim. Tabi, öncesinde teknem şurada, sizi evinize bırakabilirim dediğim biri olmamışsa. Sonra ev yerine rotayı Girit’e filan da kırabiliriz. Nakit ihtiyacı olursa da konser sonraları dolmuşçuluk yaparım. İyi iş.