Ağustos, 2008 için Arşiv

h1

ben ve 50-60 bin Çinli

28 Ağustos, 2008

Dibaba, Bekele, Hoy, Vlasic, Brezilyalı voleybolcular, Koreli okçular, İtalyan eskrimciler, Fransız ve İzlandalı hentbolcular, Karadağlı sutopçular, Hollandalı hokeyciler, Azize, Tanrıkulu’ların karşısına çıkan Lopez kardeşler, Çinli masa tenisçiler…

Son iki haftada hayatıma birçok kişi girdi. Ve birden çıktılar. Ancak da 4 yıl sonra, o da belki dönecek birçoğu. (Bu nasıl bir sevda ki ayrılık hep kaçınılmaz). Ama sadece benim hayatım için geçerli bu.

Cumartesi gecesi 02:30′da başlamıştı maraton. Yerel saatle pazar sabahı 7:30′da. 9:35 gibi de stada girdi kazanan Kenyalı atlet. Ve o saatte 92 bin kişilik stadın önemli bir bölümü doluydu. Sonrasında başka hiçbir yarışma olmamasına, kapanış 10 saat sonra olmasına rağmen. Bu ülkedeyse ekran başında olan herhalde bir tek ben vardım.

Bir an rastladım, Antalya’da lig maçından sonra çıkan olaylarda taş atanlar için “bu insanlar hiç Olimpiyat seyretmiyor mu, anlamıyorum” diyordu Güntekin Onay. Daha absürd bir yaklaşım olamaz. Tabi ki seyretmiyorlar. Kimse seyretmiyor. 16 günlük tüm Olimpiyat yayını bir İstanbul takımının (hani büyük denenlerden birinin) bir tek lig maçı kadar ilgi toplamadı, seyredilmedi ve tartışılmadı.

Tabi, başta TRT’nin bu yayını daha fazlasını haketmiyor. Bir kanallarını ayırmak ve 24 saat yayın yapmakla övünüyordu trt’ciler. Ama başta yayını yaptıkları kanal, kimsenin seyretmeye alışın olmadığı, hemen her evde ileri kanallarda kayıtlı, açılıp bakılmayan, genelde 15 sene öncesinin Avrupa Basket Şamp.’nın sıradan bir grup maçı gibi gereksiz arşiv yayını yapan trt3. Sonra, tek kanal, 38 dalda yarışmaların yapıldığı devasa bir turnuvaya nasıl yetsin? BBC ve NBC 6′şar kanaldan yayın yapıyor. Hatta NBC bütün Olimpiyat yayınlarının 3600 saatlik videolarını nete koyacağını duyurmuştu (Amerika’dakiler seyredebilir). Trt’nin her mecrada en az 5 kanalı var, kendisine de sürekli 5 kanaldan yayın akmış. Oysa yayınladıkları tek kanal. O da ana kanallarında değil.

Sonra, yayın kalitesi. Yorumcu bulundurulan karşılaşma %1′i geçmez. Genelde ekranda yazan skoru okuyan spikerler. Bazıları fena değil, bazıları fazlasıyla kötü. Oysa yanlarında o sporun yıldızları, voleybolda Neslihan (Demir), baskette Harun (Erdenay) veya İbrahim (Kutluay), tekvandoda ilk kadın şampiyonumuz Tennur Yerlisu, güreşte Hamza (Yerlikaya), halterde Halil veya Naim filan otursa fena mı olurdu?

Yorumcuyla bitmiyor. O sporcuların birçoğunun inanılmaz hikayeleri var. O müsabakaların gerisi, bir geçmişi var. Geçen Olimpiyatta kim kazanmış, göster görüntülerini, anlat hikayelerini, araştırma yap, haber haline getir. Hadi, dünya sporcuları ile alakan yok, Türk sporcular nerelerden geliyorlar, nasıl şartlarda çalışmışlar, göster bakalım. Bir günlerini anlat. 54 kişilik trt ekibinde birkaç muhabir de varmış. Ne işe yarıyorlar, başkalarının ürettiği haberleri iletmekten başka…

Çin’desin, Pekin’desin. Fazlasıyla değişik, otantik. Gez, belgesel haline getir. Hergün 15 dk. olsun, orayı tanıt. Yapamıyor musun, Acun’u kirala 2 haftalığına, bari ona yaptır. Sokaklarda dolaşır, salonlara dalar, gerzek muhabbetler yapar, ama seyrettirir kendini.

Bunların hiçbirini yapmazsan, üstelik yayınladığın sporları da son derece kötü seçersen (gereksiz yoğunlukta boks, at terbiyesi, kano, sıfır hokey, hiç sutopu) seyredilmeyi de bekleyemezsin. O zaman reklam da alamazsın ve bizden aldığın paraları boşa harcamış olursun. Neymiş, onlar 54 kişi iken büyük kuruluşlar 500 kişi ile gidiyormuş. NBC’nin Olimpiyatlardaki reklam geliri 1 milyarın üstünde. TRT3′ün 16 günde aldığı reklam sadece 2, o da sadece birkaç kere yayınlanan reklamlar. Daha fazla reklam almaya çalıştıklarını da hiç sanmıyorum. Çünkü TRT3′te bol bol Mert’le Gert gibi 1. kanal programlarının reklamı varken hiçbir kanallarında Olimpiyat yayınlarının reklamı yoktu. Yarın bakın, şu büyük yarış var der insan. Ki hiçbir Olimpiyatta olmadığı kadar büyük an yaşandı. Tabi, bunun için yayın programının belli olması gerek. Oysa birgün sonra ne yayınlayacaklarını onlar da bilmiyordu herhalde.

Sporcumuz neyse yöneticimiz de, basınımız da, seyircimiz de o. Bundan daha fazlasını kimse istemiyordu ki denebilir tabi. Bunda da asıl sorun, sokaktaki ortalama insanın Olimpiyat seyretmemesi değil. Bence daha beteri, eğitimli bildiğimiz, hatta etrafımızdaki insanlar. Onlar (biz, siz) softball’un nasıl birşey olduğunu bilmezse, bedminton’un kurallarından bihaberse, eskrim dallarının farklarını bilmez, velodrom yarışlarından anlamazsa durumumuz da böyle olacaktır. Çünkü eskrim yapan bir arkadaşları olmamıştır, ilkokulda bedminton’u öğretilmemişlerdir, baştan sona bir hokey maçı seyretmemişlerdir, hiç hentbol oynamamışlardır.

Tam da tatil zamanına geldi Olimpiyat. İnsanların tatillerini ona göre ayarlanmasını, veya bir tereddüt etmelerini değil belki ama en azından mesela, gitmeden “odalarda trt3 var mı” diye sorulmasını beklemek çok mu abes? Olimpiyat sadece bir yarışmalar bütünü değil çünkü. İnsanlığın en büyük ve en önemli buluşması.

h1

Ben aslında temizlik yapıyordum

21 Ağustos, 2008

Ev tozlanmıştır, bir vileda yap bari dedi annem. Yalnız, deterjan kalmamıştı, bulaşık deterjanı koy dedi. Olur mu dedim. Olur dedi. Suya bulaşık deterjanı döktüm. Köpürdü. Çok köpürdü. Fazla oldu diye köpüklü suyun birazını döktüm. Biraz daha su koydum. Arsenikle tepkimeye giren deterjan daha da köpürdü bu sefer. Kovadan taştı. Odayı doldurdu. Evin diğer kısımlarına yayılırken ben de köpükle sürüklendim. Bıraktım kendimi. Evi de doldurduk, açık balkon kapısından dışarı taştık. En son baktığımda evden yükselmiştik, tüm mahalle köpük altındaydı. Uykum vardı, sabah panjurun üstüne üst katların klimasından su damladığından uyuyamamıştım. Bıraktım kendimi, uyudum. Rahattı.

Gözümü açtığımda ince ince dokunmuş bir stadın yakınındaydım. Televizyonda görmüştüm ben burayı. Geçen ilk kıza burası Pekin mi dedim. O da Bei-cin’ dedi. Ama ikinci hece böyle çınlar gibi, var ya da yok arası birşey. Stada girsem mi diye düşündüm, atletizm var. Yok, o hergün var, sonra gideriz diye başka alanlara yöneldim.

Girdiğim salonda voleybol maçı vardı. Kübalı kız smaç için yükseldi, bir vurdu, top karşı sahadan sekti, tribünde bana doğru geldi. Ben de tişörtümün yakasıyla oynuyordum. En üstün bir altındaki düğmeyi ilikleyeyim mi iliklemeyeyim mi karar verememiştim. Sıcak değil ama nemliydi. Top bana doğru geldi. O anda düğmeyi açtım, tişörtümün altına girdi top. Hohoyt, pek hoşuma gitti. Hatta şöyle oynandım iki tarafa. Yumuşak top. Yalnız, Çinli voleybolcu kızlar bana seslendi, topu istemek için herhalde. Ben ha? ne? gibi hareketler yapınca sinirlendiler. Tribüne çıkıp üzerime doğru geliyorlardı, fırladım ben de. Ne vericem, içime girmiş top. Koştum, aradaki, üzerinde no entry yazan kapıyı açıp yan salona geçtim. Hentbol salonu, önümde kale vardı. 29:56, 57, maçın son saniyeleri. Peşimdeydiler, hem içimden de geldi, hızlandım, kaleye doğru pike yapıp kaydım. Girdim kaleye, maç bitti. Danimarkalılar koşup sarıldılar bana, 30-29 yenmişler. Hakem geldi, içimde gol olan topu istedi, vermesem dedim. Bu benle içeri gitmeli, kural böyle, sonra alırsın dedi. İyi dedim. Kenardaki masadan ismimi sordular. Simon dedim, L ile. Ekrana yazdılar, son saniye golü Simon diye. Tribünler alkışladı. Mühim değil, hep yaparım mimiklerimi takınıp sakince dışarı çıktım.

Trafik akıyordu. Her taraftan her tarafa binlerce bisiklet. Karmaşa seyirlikti tam. Sonra bir düdük çaldı, hepsi durdu. Meğer antrenman yapıyorlarmış velodrom yarışları için. 400 metre yarışı varmış az sonra. Aa, mesafem, ben de katılayım dedim. Maratoncuların girişinden girdik stada. 7 en iyi bisikletçilerini seçmişler, bir de ben.

Yarış başladı, ben hızlı koşup hemen baştan öne fırladım. Son virajı dönerken iyice fark oldu aramızda. Sonlarda yavaşladım. Yorulmuştum da artık, bir orası bir burası. Oturdum piste. Yayılıp tribünleri seyre başladım. Sonra baktım, yandaki hakemler bilgisayar ekranının başında. Bu ülkede internet yasakmış, sizden bir bağlansam diye yanlarına gittim. Bloga girdim, hatta bu yazıyı da oradan yazıyorum. Yazıyı yazdım, gönderdim. Sonra BBC’nin sitesinden baktım canlı atletizm görüntülerine, arkadaki bisikletçiler yaklaşıyor, iyi, geçelim bari artık çizgiyidedim. Bağcıklarım çözülmüştü, onları bağladım. Bir de üstümü değiştirdim, şöyle cafcaflı bir tişört giydim, törenden önce vaktim olmaz belki diye. Sonra ileride sırıkla atlamacı Işınbaeva’yı gördüm, ona doğru yürürken bir gürültü koptu, finiş çizgisini geçmişim meğer. Çinli bir kız geldi, çiçek verdi. Ben de çiçeği ona verip çekip öptüm. hihihihi dedi. Ben de onu kollarıma alıp şeref turu atmaya başladım. Atılan Arjantin bayrağını omuzlarıma doladım.

İkide bir dur, fotoğraf çektir, imzalı resimleri tekrar imzala filan, bayağı oyalandım. İleride triatlon başlıyordu. Baktım, bizim yarıştaki bisikletçiler. “Hey genç, sen de gelsene dediler.” Genç sözüne takılsam da nedir dedim. 40 km bisiklet, 10 km koşu, 1.5 km yüzme dediler. İyi, ben koşarak başlayayım, bisikleti yolda satın alırım, nasılsa sıra farketmez dedim. “Ama sen olimpiyat şampiyonusun, sana yakışır mı” dedi, kollarımda unuttuğum Şan Jui. Çince dedi. Ama Çin alfabesi çok pratik. Herşeyi resim gibi imgelerle anlatıyorlar. Ne dense anlıyorsunuz. “Sen yoruldun galiba. Bak ne diycem; istersen ben biraz daha bakınayım. Olmazsa sonra seni aldırırım bizim ülkeye” dedim. Biraz kabaca oldu galiba. Ama gayet dürüst davrandım. Zaten onu aldırmayacağımı ikimiz de biliyorduk. Hem her dilde günah aldırmak.

Koşarken artık sıkıldığımı farkettim. Biraz alışveriş yapalım bari diye mağazalara doğru yöneldim ama hala koşuyordum. Alışmışım. Bir dükkanın önünde durdum. Ama camdan bana doğru gelen birşeyler gördüm. Döndüm, bir ok. Bir ok daha. Birinden belimi kırarak kurtul, birine kıvrıl, başını eğ, gerdan kıvır, göbek yana, ayak kaldır, zıpla, yan dön, derken aaa, ne bu be, uçan ejderha, yaralı kaplan filminde miyiz deyip iki arada bir derede hakemden geri aldığım topu çıkardım tişörtün altından. Topu tuttum önüme, okların geldiği yere doğru yürümeye başladım. Bütün oklar topa saplandı. Top patladı. Ama öncesinde bir topum vardı, şimdi bir top ve yüzlerce okum oldu diye de bakabiliriz tabi.

Okçuların yakınına geldim. Baktım, hepsi böyle kaslı kadınlar. Yayın telini koymaktan da çeneleri ikiye bölünmüş gibi alttan. Bu böyle olmayacak deyip gidip kapısına dayandım. Şan Jui’nin. Adresini rehberden bulmuştum. 1300 tane Şan Jui vardı ama hangisi olduğunu tahmin etmiştim. “Şan, insan kaybettiğinin değerini kaybedince anlıyor. Gel benle” demeyi düşünmüştüm. Kapıyı çaldım. Açtı kapıyı Şan. Şan, dedim. Sus der gibi elini ağzıma tuttu. Bu dedi, Liu Şiang. Yanında bitiveren, hafif seken uzun adamı kastedip. “110 metre engellide sakatlanmıştı. Gelirken otobüste birbirimize teselli olduk. Bizim artık mutlu bir yuvamız var.” Aralarından bir de ufaklık başını çıkardı. “Annemden uzak dur” dedi. Gerçi tam da emin olamamıştım, yoksa “anneme tuzak kur” mu demişti… Çince anlıyorum dediysem tam değildi tabi. Nasıl bir tuzak olabilir bu diye düşünüp durdum otelime yürürken.

Mösyö Templeer, Mösyö Templeer, dedi, yılışık yerli Arap resepsiyonist. Size bir telgraf var. Aldım, açtım. “Beni buna Çin hükümeti zorladı. İmza: Şan. Not: Hem bu kadar zamanda nasıl bir çocuğumuz olabilir ki. Biraz izan.” Ama tam okunmuyordu, yoksa “biraz izan” değil de “biraz uzan” mı diyordu? Kendimi yatağa bırakırken iki olası tembihine de uymuş hissettim.

Uyandığımda başımda tabancalı bir adam vardı. Votka-Martini. Çalkala ama karıştırma, dedim. Bond filmlerinde olur, uyandığınızda başınızda tabancalı bir adam bulmak. 10 metre tek erkekler tabanca madalya adayı duymamış gibi yaptı. Şan’ı unut, biz de seni unutalım dedi. Hiç teşvik edici değildi. Kim unutulmak ister ki. Çıkarken dönüp sigarasını topumun üzerinde söndürdü. İşte bunu yapmayacaktı.

Telefona uzandım. Çevirdim, Tanrıkulu dedim. Karşıda buz gibi bir hava esti. Kapattım. Uyudum.
Akşamın ilerleyen saatlerinde yine aynı kapının önündeydim. Zili çaldım. Kapıyı sırık
Liu Şiang açtı. Yine mi sen diyecekken açık bir pencereden içeri bir Tanrıkulu uçtu, bağırarak. Adam noluyor derken evin diğer tarafındaki bir pencereden bir diğer Tanrıkulu uçtu. Sırık adam içeri kaçtı, içeriden bir sırık aldı. Onu cirit gibi bize mi atacak diye geçti aklımdan. Ama o pencereden aşağı uzatıp sırıkla sokağa atladı. Şan başını uzattı içeriden. “Demin tekvandoda seyretmişti ikisini, hihihi” dedi. Çocuk duvar kenarına sinmişti. Tanrıkulu’lar ile selamlaştık uzun uzun, kuralına uygun.

Gecenin ileri saatlerinde bir kadet ile ayrıldık Beijing limanından. Birazdan varırız dedim.
Sonraki sahnede kadetin bağlı olduğu Antalya koyunda yanyana, Şan kitap okuyor, ben elimdeki küçük televizyondan binicilik yarışlarını seyrediyordum. Atı görmek zor oluyordu. Birden göbeğimin üzerine bir top düştü. Yine mi diye döndüm. Plajda voleybol oynayan gençler bize bakıp topu istiyorlardı. Tövbe tövbe diyerek başımı iki yana salladım.

h1

Dünyayı Melisa Sözen kurtaramaz. Ama belki onla ikimiz kurtarabiliriz.

17 Ağustos, 2008

Nişantaşı’nı geziyor Melisa Sözen. 200′ün (o da en aşağı, muhtemelen 300-400′ün) altında olmayan ayakkabıları deniyor, organik diye. (Takımları 700 papel olan) Sarar’ın organik giysilerini öğreniyor. İnsanın elektriğini alıyor denen yatakları tanıtıyor. Ne güzel diye seyircilere öneriyor hep. Yeşil pazarlama da böylece kendine balık bir tanıtım yolu buluyor. Tabi TR’nin asıl yeşil pazarlaması azcık farklı bir yeşil tonunda, ama bu yeşil tonu da çok hızlı büyüyor.

Bizim pazarda organik tişörtler satan bir adam varmış, 3.5′a. Bu akım gittikçe büyüyecek belli ki. Organik tişört giymenin çevreye olan katkısıyla veya A tipi Arçelik almakla herhangi birşeyin kurtulacağını sanmıyorum. Karbon tüketimini ciddi oranda azaltmak istiyorsak yapmamız gereken ilk şey, kömürle çalışan termik santralleri kapatmak. HEMEN!

Birkaç ay önce orada metroda reklamını görmüştüm birgün, kömür enerjisinin. Verimli, ekonomik, zart zurt dedikten sonra cleaner diyordu. Clean diyemiyordu, ancak daha temiz (“alternatiflerinden temiz” anlamında değil, “eskiye göre daha temiz”). Fa$ington her türlü politikanın belirlendiği, her sektörün kendi lobisini yaptığı bir yer tabi. Buş yönetimi birkaç yıl önce temiz kömür hareketini başlatmış meğer. Bu, sonu görünen bir sektörün açıkça ‘kendini temize çıkarma’ çabası. Sıfır emisyonlu kömürlü termik santral projesi bile çıkan karbon içeren atıkları ancak yeraltına depolayabiliyor, o yüzden aynı nükleer santral gibi çevreciler tarafından önerilmiyor. Yine de bundan sonra kömürlü termik santral kurulacaksa ancak ve ancak öyle kurulmalı. Ama bu da varolanların durumunu kurtarmıyor.

Gerekirse elektriksiz kalalım, gerekirse ekonomimiz kötüye gitsin, daha az paramız olsun. Ama artık kömür kullanmayalım. Hayat, bu zorlu gözüken ama aslında ne kadar kendisini açık eden kararları almaktan ibaret. Bunu Melisa Sözen de anlarsa bir gün, evet ancak o gün onunla mutlu olabiliriz. Yoksa bu saflıkla işimiz zor.

∞ ∞ ∞ ∞ ∞ ∞

Yarından (pazar) sonra Olimpiyat tarihi Dara Torres’i özel bir kareye yazabilir (yazacak aslında, sonuç ne olursa olsun). 50 metre serbestte yarışacak, yarı finalden en iyi dereceyle gelen yüzücü olarak. Kendisinden sonra 2. gelen kız 16 yaşındayken Dana Torres 41 yaşında.

84′te (6 olimpiyat yani 24 yıl önce), 92′de ve 2000′de bayrak yarışlarında altını var. 2000′de bireysel yarışlarda 3 bronzu. İki kere sporu bırakmış, 2 yıl önce anne olmuş. Burada 4×100 serbest bayrakta gümüş alan takımdaymış ve yarıştaki en iyi 2. dereceyi yapmış. 50 metre serbestte Amerikan rekorunu geçenlerde, ilk kırışından 26 yıl sonra tekrar kırmış. Vay anasını diyorum. Kadın anneymiş ya, o bakımdan.

ekle: Dara Torres milim farkla önde gidiyordu. Son kulaçta yanındaki Alman kız da aynı anda dokundu, 1 salise farkla altın aldı. Dara Torres gümüş, 16 yaşındaki Avustralyalı bronz aldı. Ama hikaye orada bitmedi. Ödül töreninden sonra diğer ikisi foto. çektirirken Torres kayboldu. Meğer sonraki yarışta, 4×100 karışık bayrakta yarışıyormuş. Avustralya açık farkla önde gidiyordu, son yüzen Torres havuza girdiğinde. Torres farkı biraz kapattı, zorladı. Burada yüzülen en iyi 100 metreyi yüzdü, dünya rekorundan çok daha iyi; ama az farkla 2. oldu takımı. 3 gümüş alarak kapadı olimpiyatı.

h1

Dans Edelim mi?

11 Ağustos, 2008

Uzun zamandır iyi bir film seyretmedim demeyin, shall we dansu deyin. Japonya’dan çok şeker bir film. Seyredeli birkaç yıl geçmesine rağmen durduk yerde aklıma geldiği oluyor. Holivut’un aklıevvel yapımcılarından biri Richard Gere’li bir filmle taklit etmişti hatta (rezalet tabi, münzevi bir hayat yaşayan adam nerede, o iddialı tipi ve güvenli duruşuyla Richard Gere nerede… zaten herşeyiyle Japon bir film). Salı 10′da cnbce’de.

Onun yanısıra trt3′te durduk yerde karşımıza bir çim hokeyi maçı çıksa ne güzel olur, içimiz açılır. O yoksa hentbol, voleybol, hatta okçuluk da olur. Eskrim de pek hoş olabiliyor, tabi gözünüz takip edebiliyorsa o hızı. Ele biraz dondurma alıp trt3′e bırakmalı insan kendini, artık ne çıkarsa bahtınıza.

h1

geç kalmış intikam bozulmuş bir yemektir

9 Ağustos, 2008

Çok yıllar önceydi. Pek bir hayranı olduğum minik kız yakınımızdaki şık şehre gelecekti. Biletlerin ne zaman çıkacağını filan takip ettim. Ama 50 bin lire verip vermemeye tam karar veremedim. Öyle çok para da değil, 25 dolar filan ediyordu. Ama o zamanlar kıçıkırık paralara yaşıyorduk zaten. Zaten kısa süre sonra da tükenmişti biletler.

Konser akşamı yine de gittim eski tiyatronun önüne, bir ümitle. Cerco un biglietto diye bir kartonla. Benim gibi 10-20 kişi vardı. Bulacağımızı düşünüyorduk. Ama konser başladı, pek satan olmadı. Ancak bir kişinin bulduğunu hatırlıyorum. Salona alırlar dedik, boş yer olur, ek sandalye koyarlar, vs., ama pek oralı olmadılar. Bari konser sonlarında kapıları açarlar dedik, soğuktu, bekledik, almadı kapıdaki izbandutlar. Sanki hafif bir yağmur da vardı, çok üşümüştüm. Ama topu topu 1 saatti konser. Yuh desem de kızın zaten 2. albümü çıkmıştı daha, herhalde şarkısı yok demiştim. Eve dönmek yerine bir tür film festivali vardı, Fransız filmleri olabilir. Sonradan neresi olduğunu çıkartamadığım bir yerde bir filme girdim geç saatte. Filmi de hatırlamıyorum. Zaten sonrasında da hasta olmuştum.

Kızcağız İstanbul’a da gelmişti sonrasında, ama gidemedim. Aradan geçen yıllarda -sinemalar dışıbnda- bir daha bulunduğum şehre gelmedi.

Yakınlarda aşık olduğum kızlar listesi yapmak vardı aklımda. En başta yine o olacaktı.

Bu gelişinde sevgili lizzle ile gidecektik. O yüzden daha bir anlamlanmıştı. Birsürü nasıl alalım konuşmasından sonra pek kolayca alındı, bastırıldı biletler. İstanbul bir türlü içimden gelmese de bu yüzden gittim. Yılların intikamı da alınacaktı böylece.

Ama bilindik hikaye tekrarlandı oldu. Kara büyü, lanet, nazar, ya da bize ne. Liz gelemedi. Herşeyin anlamı azaldı. Gitmesem mi dedim ama niye olmasın… Kuruçeşme pek de sevimli bir yer değildi bu konser için. Kızcağızın ince tınılarının büyük bir sahneye uygun olacağına, bir arenaya hitap edebileceğine pek emin değildim. Soğuk başladı. Öyle de devam etti. Sindiremeden. Zaten sahneyi görmek de kolay diildi, önüne gelen 15-20 kişinin birden sırık gibi olmama olasılığı sıfıra yakındı. Ses düzeni başarısızdı. Işıklar daha da kötüydü, şarkıcının karanlıkta kaldığını ilk defa gördüm.

1 saat oldu. Her zamanki meğsi’lerinden deyip gitti. O kadarmış. Buna bis için çağrı bile yapılmaz, insaf diye düşündüm. Döndü, Debut’tan bir şarkı hafif gönlümü alır gibi oldu. Sonra da bundan sonra eve gideceğiz diyerek başladığı, eğlenceli ve kağıtların uçuştuğu (aynı şeyi biz lise1′de yapınca sınıfçak cezalandırılmıştık) declare independence. Etti 1 saat 10 dakika. Yıllarca gelmediğin, o kadar bekleyeninin olduğu, pahalı biletler yaptığın bir yerde ayıp bence. Hatta fiasco. Kızı hala çok seviyorum ama demek konser veremiyor işte.

h1

şehr-i istanbul’da halkın arasına karıştım (ama galiba biraz fazla oldu).

7 Ağustos, 2008

2 ay önce ilk geldiğimde dükkanlarda, marketlerde filan gerekli gereksiz muhabbetlere girişiyordum. Aç bilaç. Yabancı bir şehirde turist gibi olunca iyice abarttım. 75 saatte 100′ün üzerinde tanımadığım insanla konuştum. Tabi artık bir kısmı tanıdık oldu.

- Beymen nerede biliyor musunuz?
(güler kız) – Biliyorum. Şuradan sola dönüp yürüyün.

Niye güldü bilmiyorum, ama hoşuma gitti.

ξ ξ ξ ξ ξ

- Afedersiniz, Maçka Parkı’nın Abdi İpekçi çıkışı neresi?
Apt. görevlisi: – Maçka Parkı şurası, Abdi İpekçi de burası.
- Tamam ama parkın girişi neresi?
- Park şurası işte. Sen nereyi arıyorsun?
- Maçka Parkı’nın Abdi İpekçi çıkışında bir kafeyi.
- Burada öyle fast food filan yok.
- Parkın en yakın girişi ne tarafta, siz bana onu söyleseniz.
- Şurada telörgüden atla işte.
- Niye atlayayım ya telörgüden, deli miyim ben? (ST döner ilerler, giderek sinir katsayısı yükselir).
- Şu sağda ileride bir giriş var.
- Niye uğraştırıyon o zaman be hocam…

∂ ∂ ∂ ∂ ∂

(bi’ kız) – İki sorumuz var, bu teleferik nereye gidiyor, bir de bizim çişimiz var. (bu İstanbul kızları çok acaip).
şirin görevli – Teleferik karşıya gidiyor. Tuvalet de hemen 100 mt. ilerisinde.
St. – Bazı kabinlerde banyo var. Ama onlar daha pahalı. Banyo ortak olursa ucuz oluyor.

Θ Θ Θ Θ Θ

– İndiğimiz yerden Akmerkez’e kolay gidilir mi?
aynı kız – Akmerkez mi? Sen daha çok organik pazar nerede diyecek birine benziyorsun.

§ ζ § ζ §

Yallah şoför: – Siz konsere nasıl gireceksiniz? Gelirken çok uzun bir sıra vardı.
Bi’ oğlan: – Biz girmiycez ki, Kuruçeşme Parkı’nda yerimiz var, oradan seyredicez.
St. – İstanbullu olmanın yararları, biliyorsunuz tabi.

ƒ ∫ ƒ ∫ ƒ

Az sonra, Beşiktaş’tan Ortaköy’e her zamanki gibi 1 metreyi 10 saniyede giderken:
St. – Yürüyerek gitseydik daha iyiydi.
Aynı oğlan: – Ben demiştim ama dinlemedi (yanındaki kızı kasteder). 15 dk.da yürüyorum ben Beşiktaş’tan.
- O kadar mı?
- Tabi. 15, en fazla 20. Ortaköy’den hemen sonra zaten, köprünün altı.

2-3 durak ileride inerim. Ama yürü babam yürü, Ortaköy’ü geç, köprüyü, Reyna’yı, başka 2 klübü, yürü yürü, toplam yarım saat, o da anca yolun bir kısmı. Zaten İstanbulluların ulaşım mevhumlarına da hasta (deli) oldum. Şuradan Taksim’e nasıl giderim diyorum. Oradan 5 dk.da Kozyatağı’na geçersin (nasıl geçiyorum, aralarında altgeçit mi var, sürekli raylı bir koltuk sistemi mi akıyor?), oradan Taksim kolay. Nasıl kolay? Allah bilir, bir otobüsten inince diğer durağa kadar otobandan atlaman gerekiyordur. Anladım ki siz İstanbullular için bir yerden bir yere ulaşmak hayatın amacı. Taksim’den Beşiktaş’a nasıl giderim desem şuradan Kadıköy’e taksi dolmuş var, oradan Üsküdar’a geçersin, Üsküdar’dan Beşiktaş zaten 5 dk. diyecekler.

≡ ≡ ≡ ≡ ≡

Dolmuşun kapalı kapısını tıklatıyorum, adam açıyor, girip oturuyorum. Şoför ve yanında arkadaşı radyoda garip bir program dinliyorlar. Cumartesi gecesi ne yazık ki Beyoğlu karakolündeydik diye anlatıyor dj. 2-3 dk. geçiyor, şoför dönüyor:
- Nereye gideceksin?
- Soyak.
- Ben gitmiyorum ama, arkadaşı bırakmaya gelmiştim. Birazdan belki gelir.

Ð Ð Ð Ð Ð

Dolmuşçu şoför durup kaldırımda yürüyen klasik Evanescence’çı bir kıza seslenir: – Ne tarafa gidiyorsun?
Kız bir yer der, anlamadığım.
- Köprüye dek bin, oradan gidersin.
Kız kararsız kalır, sonra çocuk gibi bir ı-ıh mimiği yapar başını iki yana titretip, yürümeye devam eder.
Ben şoförün kızın açık bluzüne takıldığını düşünürken o içerdekiler duysun diye “bu dolaşıp duruyordu Kadıköy’de. Parası yok herhalde diye gel köprüye kadar dedim, ama…”

Ω Ω Ω Ω Ω

- Soyak için nerede ineceğim?
Arkadaki bir kadın atlar: – Kemal’de sağlık ocağında inip aşağı yürüyeceksiniz.
Deminki şoför: – Abla muhtar gibi maşallah.

Λ λ Λ λ Λ

Taksici: – Burası Mustafa Kemal. Normalde buradan birini almam da baktım sen düzgün birisin, burada kalma dedim. Burada her türlü örgüt var. Seni burada öldürseler polis gelene dek 5 kere soyarlar. Otobüs yaktıkları yer var ya, burası.

© ® © ® © ®

Sonra, insanların lisansüstü eğitimi niye yaptığı ve keten ceketler üzerine uzun bir sohbet yaptığımız ilginç bir satış elemanı, konser kızları, şoförler, şoförler, şoförler (bu şehirde yol konuşmaya bayılıyor herkes), otobüs şoförleri, dolmuş şoförleri, halk otobüsü muavinleri (onlar niye hala var?), konser sonrası otobüsteki arkadaş çift -ama kız oğlanla ilgileniyordu, söyliim-, Taner Berksoy, garsonlar, ve daha hatırlamadığım birsürüsü…