Eylül, 2008 için Arşiv

h1

butch

27 Eylül, 2008

Başka birçok yerde filmlerini okuyabilirsiniz; bir Faulkner hikayesi The Long Hot Summer‘ı, klasik Kızgın Damdaki Kedi‘yi, tromboncu olduğu ilginç Paris Blues‘u, Hitchcock’un Torn Curtain‘ını, westernler Left Handed Gun ve Hombre‘yi, bir başyapıt Cool Hand Luke‘ü, bir başka başyapıt, bir bilardo draması Hustler‘ı, gönlümde yeri hep olacak olan Butch Cassidy & Sundance Kid‘i, hayranlığımı burada 5 kere yazdığım The Sting‘i, birkaç gün arayla seyrettiğimden birbirine karıştırdığım Absence of Malice ve bir mahkeme dramı The Verdict‘i, Tom Cruise’lu The Color of Money‘yi, yaşlılık filmleri denebilecek Nobody’s Fool ve Road to Perdition‘ı… filan.

Ama haberi nerede görmüş olursanız olun şunları görmemiş / duymamışsınızdır:

~ ABD’de marketlerde Newman’s Own markalı salata sosu, ketçap, limonata, şarap gibi ürünlerin bayağı bir yer kapladığını, gurme ürünleri olarak pahalıya yakın satıldığını, bunlardan kazanılan tüm karın da hayır işleri için kullanıldığını; böylece şimdiye dek 200 milyon dolar kadar bir parayı engelli ve hasta çocuklar için yaz kampları kurmakta, üniversite burslarına fon olarak, Kosovalı mültecilere bağış olarak ve anayasanın 1. maddesinin (özgür ifade ve devletin dinden uzak durması) korunmasına yönelik çabalardan dolayı yıllık ödül olarak harcadığını; bu yaz kamplarına her yıl 13,000 çocuğun ücretsiz katıldığını, kampın adı Hole in the Wall Gang’in Butch Cassidy’deki çetelerinin adı olduğunu,

~ Winning filminden sonra araba yarışlarına sardığını, 79′da Le Mans 24 saat yarışlarında 2. olduğunu, 95′te 70 yaşındayken Daytona 24 saat yarışlarında kazanan ekipte olduğunu, böylece büyük yarış kazanan en yaşlı sürücü olduğunu, 2005′te 80 yaşında bile Daytona’da yarıştığını,

~ ‘68 seçimlerinde savaş karşıtı Demokrat aday Eugene McCarthy’yi desteklediğini,

~ Connecticut’ta evine yakın, yıkık dökük ve tarihi Westport Country Playhouse tiyatrosunun yeniden inşasını ve tekrar açılmasını sağladığını…

İşte buna dolu dolu bir hayat demeli.
Ben Paul Newman’ı hep yüksek zevklerin adamı olarak bildim. Filmlerde ağırlığı oluşturan kumar, bilardo, araba gibi keyif uğraşlarından olsa gerek. Bu alanda Steve McQueen’in bile geçer sanırım. Kazanmak yakışır ona. Brando bile kaybeden, alt sınıftan birine yakışabilir, ama Paul Newman yakışmaz.
İşte bu kanımıza aşıladığı zevklerin anısına Sting’den hoş bir sahne:
Planladıkları at yarışı numarası ‘the wire’ı düzenlemek için paraya ihtiyaçları var. Onun için gözlerine kestirdikleri ve sonrasında da dolandıracakları kumarbaz adamın bindiği trendeki poker partisine katılırlar. Oyun başlar.

h1

kendim ettim kendim buldum (Rawhide!)

22 Eylül, 2008

Alışkanlık ne fena şey! Hani, hava döndü, okullar her yerde başladı, yeni bir döneme girdik ya. Bu durum bende bir fazladan sevinç, veya en azından garipseme değil, içimden başgösteren bir hata yaptım hissi uyandırıyor. Hep giderdin sen, bu sefer gitmedin. Demek yanlış birşey yapıyorsun. Bak, poster satışı vardır bugünlerde okulda. E Street’teki sinemada neler oynuyordur kimbilir… Ya american film institute’te… Hem bol bol alışverişe giderdin, şu peynirci kızı arardın, arada sıkılırsan bir Etyopya veya Tayland restoranına gider, 10-15 papele değişik tadlar denerdin. Müzelerde neler var kimbilir. Bak o blog-bu blogda national gallery of art’tan resimler koyuyorlar, sen daha onları yerinde görmedin. Ya, devasa ve huzur dolu kitapçılar… 3.5′a Poe külliyatı, bir-iki fazlasına bir sanat antolojisi. Sinemalardan, televizyon kanallarından üstüste mailler geliyor, ne programlar vardır. Tam değişiklik istersen de 2 günlüğüne bir daha büyük elma (NY), 3-4 günlüğüne sanfrancisco sokakları (ama giderken saçına çiçek takmayı ihmal etme).

Bunda kesin olarak elinde olmayana özlem var. Çünkü oradayken de ‘ah, denizkenarı şehrim ne ılıktır şimdi’, ‘evde olsaydım da kitap okusaydım, sonra sakin sakin tansaş’a yürüseydim, dönerken de eve sakızlı dondurma’, ’sokakta-vapurunda tanışılacak kızlar olan kentler istiyorum’ deyip duruyordum. Diğer taraftaki bahçe daha yeşildir. Diğer şerit hep daha hızlı ilerler. Kedi uzanamadığı ete pisst (mundar?) dermiş. vs.

Yoksa, orada yaşadığım derin griyi, hatta fümeyi unutuyorum. Dayanılmaz ev arkadaşlarını, dayanılmaz ev arkadaşlarının nefret edilesi sevgililerini. Onlarla ilgili-ilgisiz uykusuzlukları. Orada olsam vereceğim sabah 8 dersini -hem de lisans öğrencilerine. Ve ve ve… yine orada olsam tekrar, bu dönem 1 yıllık tatilinden dönen Dr. Z.’ye bakıcı-temizlikçi-kahya-köle olarak verilme olasılığımın yüksekliğini. Bütün o yapılacak şeyler dururken geçen dönem hiç yerimden kıpırdamadığımı, çünkü içimden yerimden kıpırdama isteği gelmediğini. Orada hep boş boş mail bekleyerek vakit geçireceğimi. Yalnızlık kelimesinin artık yetersiz kaldığını.

Üstelik, gitmiş olsam kalkıp bir Sığacık yapamazdım ki değişiklik olarak o bile yeter. Sonra, design week varmış diye ist.’a gitme olasılığı olmazdı. Hadi, atla, şuraya gidelim de. Henüz kendimden birşeyler yapmış olmayabilirim. Ama yapma şansım da olmazdı işte.

O yüzden, bunları hatırlamak için, şimdi,… tamam, sadece inanç-coşku karın doyurmuyor ama yine de sınırları zorlamanın bir örneğini görmek için önce şunu izleyelim.

Sonra da iyi hissetmek için RAWHIDE! (sesini açın)

____________

-Blues Brothers’ın hatrına sineliste‘de gelecek program: en iyi müzikaller-

h1

apartman içi dinamikler

19 Eylül, 2008

- Bazı geceler çok geç saatlerde dışarı çıkıyorum. Geç, gerçekten geç. Hani, ilerideki caminin imamına (ki kendini nette arattıysa bu blogda hakkında yazılanları okumuştur) sabah ezanını okumaya giderken rastlasam can havliyle kaçacağı kadar geç. O saatte dışarıda canlı hayat belirtileri olmuyor. Bir tek bir köpek. Üst katlardaki bir komşunun kutup cinsi köpeği bahçedeki bankta yatıyor. Harika bir hayvan. Çok güzel tüyleri var, hiçbir zaman sesi çıkmıyor. Ama yaz ayları, hele bu şehir onun için işkence tabi. Onlar da dışarıya bırakıyorlar hayvanı. Yazın en sıcağında yapmadılar da nedense bu aralar neredeyse gün boyu orada bırakıyorlar. İhmale giriyor ama artık o kadarı. Geçerken hep kafasını okşuyorum. Hoşuna gidiyor onun da.

- Geçen gün de yine merdivenlerden inerken köpeği okşayıp içimi ısıtmaya hazırlanırken köpeğin apartmanda pek sevilmeyen sahibi çıktı birden karşıma. Ben iyi geceler derken iyi sabahlar dedi. Tamam, bu biraz geçti, ama gecenin orta yerinde iyi sabahlar diyenlere kıl oluyorum. 4′lerde, hatta 3′lerde, hatta trt fm’de (zamanında geceleri bir tek o olurdu) 1:30′ta bile iyi sabahlar dediklerini duydum. İyi geceler, yatmayı hatırlattığından çok mu mahrem geliyor bu insanlara? Oysa ayrımı çok net, di mi? Güneş çıkınca sabah başlar.

- Adamın sevilmeme sebebi köpeğiymiş meğer. Kiracılardan biri “kızlarım korkuyor, bahçede oynayamıyor. ben onlar oynasın diye tuttum burayı” diye bir çıkış yapmış. Bahçe de küçücük bir bahçe. Hem korkulacak hayvan olsa neyse. Boğulsan kurtaracakmış gibi görünüyor bana.

- Son 2 ayımı, hatta ondan da öncesini fiziksel olmasa da fikren cehenneme çeviren ödevimi dün gece 5:00 itibariyle bitirdim. Ama bu haberi verecek ne bir amigo bulabildim, ne de bir gringo. Aramak anlamında değil tabi o saatte. Bu aralar, en iyi ifadeyle kendi dünyalarına gömülü tüm arkadaşlarım. Ya da hep mi öyleler…

- O saatte yatınca uykumun orta bir yerindeydim ki duvara vurmaya başladılar. Sonra da vurup durdular. Ben de üst kattaki kadın topukluyla yürüyor sandım birsüre. Ama yani, çok mu zor, evinde inşaat olanın apt.nın girişine “bizde şu saatler arası çalışma var, yandan geçin” diye bir yazı asması?

- Tam tatile gideyim diyordum, birden hava değişti. İki günde 10 derece düşer mi… Wash. havasının en sevmediğim tarafı budur. Hava güzel oldu mu 1.5 gün sürer, sonra 10 derece birden düşer. Aynısını burada yaşadık. Ben ama kabul edemiyorum hala yazın sonlandığını. Yaşamadım ben onu, nereye gitti?

- 3-4 yıl kadar önce Viyana’daki Freud müzesinin resmi tişörtünü aldığım pazarımızdan bu hafta da sevgili takımım Ajax’ın resmi bir kazağını (uzun kollu penye) aldım. Çok mesudum. Gerçi çocuk bedeni ama sanırım Hollandalı çocukların dana bedeni. Yine de biraz küçük (annem 15 yaşında gibi durdun bunla dedi), ama orasından burasından çekiştiririm, genleşir diye ümit ediyorum.
Yalnız, özellikle çocuklar için tam bir cennet bu pazar. Hangi çizgi film karakterini arasan birsürü ürünü var.

- Tüm şehirde topu topu 1 adet flamenko hocası varmış. Burası kocaman, 3 milyonluk bir şehir. Demek işsiz kalırsan birkaç aylığına Sevilla’ya gidip bir beceri edinip iş erbabı olunabilir. Bu arada, birkaç yıldır yaşadığım iki şehrin de nüfusu 3 milyon. Hatta 3 şehir desem, 3. de 3 milyonun az üstü.

- Birara şöyle bir baktığım bir dans salonunda erkeklerin hepsi aynı şöyle ayakkabılar giymişler. Kendilerini 20′lerde Şikago’da Al Capone’un fedaisi mi sanıyorlar ki? Kadınlar da da hep yüksek yüksek topuklular. Öyle havada hissediyorlar belki. Ya, adım öğreniyorsun. Burk bileğini de al havanı.

- Fish’in reklamı ne iğrenç: Hayallarine ne oldu? Dünyayı kurtaracaktın. Bari sevgilinin önünden spor bir arabayla geç. Veya bayılana dek alışveriş yap.

h1

o bacayı yaparsa biz de üstüne ismini yazarız

15 Eylül, 2008

Posta kutumuza bir gazete köşe yazısının fotokopisi bırakılmış. “İzmir’in çeşme suyu içilirse ancak 77 yıl sonra ölüme yol açar” yazan yer yeşil markerla vurgulanmış. Arseniğin (Michelle Arsenique) kanserojen etkisinden bahsedilmemiş yazıda. Kimin bıraktığı da pek şüphe götürmüyor. Alt katımızdaki, belediye başkanıyla aynı partiden olan milletvekilimiz olsa gerektir. (Buradalar bir süredir, insan istediği gibi gürültü yapamıyor).

Ben de trt’nin günlük yayın çizelgesini basıp onun posta kutusuna bırakmayı düşünüyorum (soru önergesi filan versin diye). Onca yıldır ilk defa Ramazan’da ülkedeyim, ve televizyonlara baktıkça, dini yönetime geçmemize ramak var gibi geliyor. Hele trt, olimpiyatlardan esirgediği 2 kanaldan yayını dini sohbetlere ayırmaktan çekinmemiş. trt1′in günlük programının yarısı dini. ‘Ilımlı’ bir hükümetin yansımaları böyle oluyor işte. Onlar ılımlıysa devlet kurumları çeşitli derecelerde kor halinde.

TRT önerimden birşey çıkmaz, ramazan’da ortalığı bulandırmayalım’a döner iş. Ama daha anlamlı bir fikrim var. Altkomşu heygidinin çevrecisidir. 90 başında az kuzeyimizdeki Aliağa’ya termik projesi çıkınca bir sevgi zinciri eylemi organize etmişti. Elele tutuşmuştu insanlar izmir’den aliağa’ya.

Şimdi yine önümüzde aynı proje, hem de 2 tanesi birden. Hazır, ingiltere’de yeni yapılan bir termik santralin bacasına boydan boya GORDON yazan greenpeace üyeleri kamu malına zarardan çıktıkları davada “Büyük küresel ısınma tehdidi karşısında çevrecilerin eylemi meşrudur” hükmüyle beraat etmişken tam zamanıdır.
Şimdi desem ki “Aliağa’ya bacayı dikerlerse beraber tırmanıp üstünü Tayyip’liyelim (büyük çevreci başbakanı onurlandırmak adına); biliyorum, sizin tarafta biraz göbek sorunu mevcut ama greenpeace teknolojisi onu da aşar”, tahminim reddetmez beni. Hem isterse reddetsin, o geceyarısı açarım müziği.

Bu arada, ‘Quit Coal’ turu kapsamında evvelsi gün Adana’ya gelen Rainbow Warrior’dakiler termik santrale kömür yüklenen platformu işgal etmişler. Basın açıklamalarından kısaca: “Bu termik santralin ürettiği karbon Lüksemburg kadar.” “Yapılan ve planlanan 40 termik santral ülkenin karbon salımını yüzde elli artaracak”.

Çokça yabancıların yaptığı, içlerindeki Türklerin de yabancı gibi görüldüğü bu eylemleri gelişmiş ülke vatandaşlarının romantizmi olarak, başka bir gezegenden gelmişler gibi seyrediyoruz.

h1

Arkadaşları geç, bir kardeş edin

13 Eylül, 2008

Sanırım gerçekten arkadaş grubu diye birşey var, o arkadaşlarınız birbirini tanımasa bile. Bazen tamamen aynı anda kaybolabiliyorlar çünkü. Günlerce arayan olmuyor, ayın başından beri bir sıcak mail gelmemiş oluyor, kimse sizi strese sokan durumu merak edip sormuyor, açılmayan telefonlarınıza karşılık verilmiyor, bir durumu anlattığınız mesajlarınız karşılıksız… Sizin aleyhinizde çalışan bir cin hepsini alıp bir şatoya kitliyor sanki.

Sonra da bazen (ama bazen) “biliyorsun, çok meşgulüm” diye kapatılmaya çalışılıyor. Hayır, hiç bilmiyorum. Çünkü ben neredeyse hiç kimseyi arayamayacak denli meşgul olmuyorum. Bende mi bir eksiklik var da öyle oluyor bilmiyorum. Ama yılın başından beri kimseyi arayamayacak durumda olduğum gün sayısı zorlasam 1-2′yi geçmez. Belki de ben hayatımı birkaç kişi üzerine kurarken denklem tek taraflı.

Neyse, en iyisi konuyu değiştirmek. Dün trt3′te bir programda sunucu bir kız bir ilkokul sınıfında. Bir kasaba okulu. Çok şeker bir kızla konuşuyor, yaklaşık 10 yaşında. Ne olacaksın diye soruyor, kaymakam diyor küçük kız. Sonra sıra arkadaşı kıza soruyor onu. “Çok iyi biridir, derslerine çalışır, ihmal etmez. Aramızda anlaşmazlık çıkarsa konuşarak hallederiz” diyor. Sonra kızı sınıftan çıkarıyorlar, evine gidiyorlar. Evde anne, nine, dede. Annesine kötü bir yönü var mıdır diye soruyorlar, biraz dağınıktır, süslenmeyi çok sever, o yüzden giysileri dener, bırakır diyor. Kıza hediyeler getirmişler, bir fotoğraf makinesiyle bilgisayar. Kız havalara sıçrıyor. Baraj gölü kenarına foto. çekmeye gidiyorlar. Sonraki sabah kızı alıp İstanbul’a götürecekler, yazıştığı ‘ablası’nın yanına. Bir kardeş edin projesi. Kahvaltıda kızın oğlan kardeşi ağlamaya başlıyor. Biraz özlem, biraz kıskanma? Kız sarılıyor oğlana. Kız sunucu kıza sürekli sorular soruyor yolda, sonra uyuyakalıyor. Sonra uyanıp Boğaz Köprüsü’nü geçerken foto.larını çekiyor.

Ekip kızı kalacağı yere bırakıp önce abla ile buluşuyorlar. Deniz kenarı bir kumsalda (İst.’da kumsal). Sıcakkanlı biri. Sonra küçük kızı da alıp Boğaziçi Üniv.’ne gidiyorlar. Karşılarında birkaç kız var. Bunlardan biri ablan olabilir mi diye soruyor sunucu kız. Sonra abla-kardeş karşılaşıp uzun uzun sarılıyorlar. Beni nasıl tanıdın diye soruyor abla. Saçlarından diyor küçük kız. Kızıl saçları. Sonra Boğaziçi’nin çimlerinde biraz oturuyorlar. Ablanın arkadaşları soruyor kıza, sen ne okuyacaksın diye. Kaymakam olacağım, o yüzden hukuk ve kamu bilgisi okumam gerek diye cevaplıyor. Dolaşmaya çıkıyorlar, Ortaköy, MiniaTürk filan. Sonrasında ayrılık zamanı gelince küçük kız ağlayarak sarılıyor ablasına. Biliyorsun, yazın ben geleceğim diyor abla. Jenerik biniyor. 2006 yapımı program. Acaba devamında ne oluyor?

h1

onlar yıldız, sen birşey diilsin

10 Eylül, 2008

Cuma akşamüstü 6:40. Sığacık’ta Teos antik kentini arıyorum. Kahverengi levhalar bitti. Geçtim mi acaba. Kıvrıla kıvrıla giden yollarda kimse yok. Bcörk çalıyor. Demiştim, bu kız stüdyo şarkıcısı, konser vermemeli. Gerçi tam Yavuz Aydar’ın Stüdyo FM saati. Ama antik Teos’ta trt3 çekmez herhalde? Çekiyormuş. Hava çok güzel. Antik kente şöyle bir bakıp sonra şöyle bir denize gireceğim. Akşama da sevgili dizim Kavak Y.’nde düğün sahneleri çekilecek. Hayat küçük anlarda güzel olabiliyor. Zaten hayat o küçük anların toplamı demeyin, değil, daha fazlası.

Etraftaki tek canlıyı görünce durup soruyorum. 20 metre sonra solda diyor. Gerçekten hemen ileride birkaç sütun var. Birkaç basamak, birkaç taş. Teos’ta 10 kişi filan yaşıyormuş herhalde. Veya arkadaki boş alan kazılmamış mı yoksa. Keşke kamyonetle gelseymişim, salona antik bir sütun iyi giderdi.
________________________________________

Gece 1. Efe, arada, dar bir geçitte, nişanlısı o sırada telefonla kendisini terkettiği için nikahı kıymaktan vazgeçen (“Neşe bana kıydı ama ben o nikahı kıyamam! Ben artık ölü bir nikah memuruyum! Benim kıydığım nikah geçerli olmaz!) nikah memurunu iknaya çalışıyor:

Kayıt! Oyun!

- Bak bakayım bana! Hiç yakışıyo mu sana! Ne var hatun seni terk ettiyse! Sen koskoca bir nikah memurusun! Görev herşeyden önce gelir doğru mu?

- Doğru da…

- De’si da’sı yok! Görev bu! Hiçbir şeye benzemez! Bi doktor ameliyat masasında hastasını bırakıp gider mi? Gitmez.. bi komutan savaş meydanında askerlerini bırakıp gider mi? Hayır! Sen de içerdeki gelinle damadı bırakıp gidemezsin! Şimdi giriyoruz içeri! Basıyoruz bağrımıza taşları, oturuyoruz masaya, aslanlar gibi kıyıyoruz nikahımızı!

- Kıyıyoruz anasını satıyim! Yemişim Neşe’yi!… koskoca nikah memuruyum ulan ben!

Bi önden Efe açısından, bi nikah memuru açısından, bi close up Efe, bi close up nikah m., hepsi çeşitli tekrarlarla. Ama ikisi de iyi oyuncu, her seferinde farklı vurgular kullanıyorlar, eğlenceli oluyor sahne. Görebilirsiniz, haftaya cumartesi, 20 eylül, 22:15 sonrası.

Ondan önceki sahne sırasında da lizzle’ın mesajı geliyor, tepkiyle sizin telefonunuz muydu diye soruyorlar bana. yok canım.
________________________________________

Üç saat öncesi. ‘Ayşe Hanım Teyze’, ‘Canan’, ‘Gönül Hoca’ televizyon seyrediyoruz. Canan’ın diğer dizisi başlayacak. Kötü bir dizi, ama ilk defa yanımda oturan kişi aynı zamanda ekranda. Hatta yanımdaki kişi az sonra ekranda ölüyor! Ayşe Hanım teyze çok sıcak, ne ise o, Canan’ın canı sıkılmış çok, Gönül’ün annesi orada, akrabaları geliyor. Mine sevgilisi ile geliyor, oturuyor biraz. Gerçek olmayan kardeşi küçük kız bilardo toplarıyla oynuyor, onun gerçek babası da bizle oturuyor. Öyle oturuyoruz, dizilerden konuşup. e, demek onların da hayatı öyle.
________________________________________

Ondan da 1.5 saat öncesi. Annem sonradan diyor ki telefon çaldı, senin sesin, restoran gibi bir yer, kız sesleri geliyor. Ekranda gösteriyorum, kız sesi dediğin ses bu oğlanın sesi. Nasılsa son çevirdiğim numara çevrilmiş o sırada. Efe ile yemekte konuşuyoruz. Hırsız-Polis’ten, Uğur Yücel’den, Amerika’da film çekimlerinden…
________________________________________

Gece ilerleyen saatlerde karanlık yollarda eve dönerken hiç de iyi hissetmiyorum

h1

Je suis ici! (burdayım, beklerim anacım)

5 Eylül, 2008

Tüm alametler belirdi oysa. Ağustos kapandı, resmen yaz sona erdi. Hava akşamları serin, erken kararıyor. Gök gürledi, damlalar düştü. Fuar geldi geçti, av yasağı kalktı. Marsık renkli kızlar sokakları doldurdu, apartmanın nüfusu arttı. Kadın programları ve diziler geri döndü. Okuldan gelen mailler ivmelendi.

Ama hala evin ortasına bavullar çıkmamış. Nedeni gizli ama bilinen sinir hali mevcut değil. Çerez çeşitleri, paket çorbalar, paket köfte içleri, paket pudingler alınmamış. Neredeyse Sophie’s Choice’ta kurtaracağın evladı seçer gibi yanına alacağın gömlek, kazak, pantalon seçimi kafayı meşgul etmiyor. Artık dayanılamayan uzun uçak yolculukları, hele sonuna doğru bağrıma çöken bir yumru, ümitsizlik, kıstırılmışlık hali, dolan formlar, bitmek bilmez ülkeye giriş kuyrukları, varışta sevimsiz ev arkadaşları, çekilmez okul sorunları, ve en çok da bekleyeninin değil, beklemeyeninin oluşu.. yok işte.

Başka sorunlar var olabilir, aynı stresler sürüyor olabilir, tatil yapmadan yaz geçmiş olabilir, hala arkadaşlar eksik, sevgililer geçmişte olabilir. Ama dışarıda hala güzel hava, hala şehirde deniz, hala ev, hala nadiren de olsa çalan bir telefon, kolonyalar, pekmezler, börekler, kayısı-vişne-şeftali-üzüm.. ve ve tüm gardrop yanıbaşımda. Bunları farketmek nasıl bir hafiflik, anlatılamaz; benim de içten hissetmediğim, sadece farkında olduğum.

Sanki şu şarkıda arka 5′lideki vokal grubundaydım da her yıl bu vakitler tam konser öncesi beni acil çağırıyorlardı, gidiyordum. Onlar da bensiz çıkıyordu. Gözüm arkada kalıyordu. Hep ama. Ama bu yıl, yine konser öncesi çağırdılarsa da gitmedim. O yüzden şarkının ortasında yere yatıyorum. Ya işte böyle.

Rod Steward pek sever demeyi: “Wake up Maggie, it’s (late) September and I really should be back at school”. Ama sen git Rod, bu sefer ben gelmiyorum.

h1

sulu devlet ve Kars

3 Eylül, 2008

Yeni baş-generalimiz Başbuğ -ki adı, her duyduğumda diktatörlüğe geçmişiz hissi uyandırıyor bende- “Ulus devlete ağırlık vermeliyiz” demiş. Bence gazeteciler BaşGen.’in sözlerindeki şifreyi çözememişler. Oysa çok basit bir şifre. Ortaokulda yan sıradaki hoşlanılan kıza gönderdiğin mektupta bile kullanılamayacak kadar çocukça: Tersinden oku. Yani, HarpOkulundan beri şakacılığı ile tanınan, çevresine bir neşe kaynağı olan Başbuğ sadece “sulu devlete ağırlık vermeliyiz” demek istemiş. Ülkecek çok gerildik, esneyelim, genişleyelim, gülelim, eğlenelim, demiş.

Yoksa, ulus-devletin son yıllardaki karşılığı Kosova ve Karadağ gibi ülkeler, mottosu da “kendi topraklarını iste”, “paylaşma, bölün”ken, postmoderniteyi bilen, sürekli okuyan Silahlı kuvvetlerimizin (silahlı okuyanlarımızın) koskoca başının, sözlerinin gittiği yeri düşünemeyeceğini düşünemeyiz bence. Başka bir açıklaması, silah alsın diye cebimizden para saydığımız kurumun, ülkedeki Kürtlere ve çeşitli “diğer”lerine karşı 80′lerdeki “yoktur” politikasına dönmüş olabileceği, ama bunu da aklımızdan geçirmeyelim derim.

Tabi, 3. bir olasılık daha var. GeneralKurmayın ezeli ve ebedi politikası olan bölünmezlik konusunda fikrini değiştirmiş olması ki durum bu ise ben ülkeye heyecan geldi diyerek maç uzatmalara gitmiş gibi şöyle bir yerimden doğrulurum.

=================================0

2-3 yıl önce bir yaz akşamı Tayfun Talipoğlu’nun Kars’ta dolaşıp insanlarla sohbet ettiği programı seyrediyordum. Kimle konuşsa, vali, işadamı, rektör, hep aynı şeyi söylüyorlardı. “Zor durumdayız. Ama Doğukapı sınır kapısının açılmasıyla ticaretimiz katlanacak. Kapının açılmasını bekliyoruz”. Ben de a, ne güzel, açılacak demek diye seyrettim. Ama program bittiğinde jenerikte yazan tarih 2-3 yıl daha da öncesiydi.

Durum açık: Ermenistan zaten Türk mallarını kullanıyor. Ama kaçakçılar ve Gürcistan yoluyla. Böylece mallarımız gayet pahalı ulaşıyor, karaborsaya düşüyor, ticaret potansiyeli kullanılmıyor, halka herhangi bir getirisi olmuyor.
Zaten ona gelene dek 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde biz bu şehre ne bir yatırım götürmüşüz, ne de doğru dürüst hizmet. Şehrin önemli yapılarının, yollarının ve altyapısının büyük çoğunluğu 40 yıllık Rus egemenliği sırasında yapılmış.
Şu anda Kars’ta kişi başına düşen gelir 1000 doların altında. TR ortalaması birkaç yıldır hızla artarken Kars’ta düşüyor. Bu bu iken kapı konusu her gündeme geldiğinde Azeri dostlarımız alınabilir diye kapatılıyor. [Aynı mantıkla İsrail'le de ilişkileri keselim, Arrabik dünya kırılabilir (ama İsrail'le askeri anlaşmalarımız vardı, askeri uçak yedek parçasında bağımlıydık di mi, doğru). Küba ile diplomatik ilişkileri donduralım, dost ve kardeş ülke ABD bozulmasın. Doğu Karadeniz'e Gürcistan'dan uçmayalım, Rusya'yı kızdırmayalım].
Sonuçta bölgeyi kalkındırmak için kılını kıpırdatmayanlar, muhalefet ve iktidarıyla 15 yıldır bu duruma da gözlerini kapadıkça bizim de onları birer pislik olarak görmemiz gerek.