Başkentteki (başka bir ülkenin başkentindeki) 2. senemin başında otelde kalmıştım. Birçok açıdan sinir bozucuydu bu. Bir defa, bir yerde kısa bir süre bile geçiren insanların bağlantıları olur, evleri yoksa bile otele gitmek zorunda kalmazlar. Önceki yıldaki evimle bağlantılarımı koparmıştım, dönüp dönmeyeceğim belli değil diye. Ama 1 yıldan sonra gidecek gidecek başka bir evin olmaması gayet can sıkıcıydı bir kere. Sonra, ülkede pansiyon diye bir kavram olmadığından ve kalınabilecek oteller belli bir günlük ücretin altına düşmediğinden (ki o, şehirdeki en ucuz kalınabilir, fena olmayan oteldi -bazı fena’larını da gördüm-, yıllar sonra şehre gelecek odtü’den iki hocama önerdiğimde bizim bölümün parası ona yetmez deyip şehir dışında kaldılar- 10 gün kalınca tüm birikimleri eritmiştim. Bir de onun üstüne, o otellerin soğukluğu, yan odadan gelen sesler, eskimeye yüztutmuş halılar…
Ama, neyse ki televizyonda birsürü kanal vardı. Her akşam bir film. Ya da demokratik partinin münazaraları. Seçim sürecinin başları ve birçok (sanırım 7-8, düzelt: 10′muş) aday adayı. Çok renkli tipler vardı. Biri, -şimdi farkediyorum benzerliği- aynı Kamer Genç karakterli, siyah şovmen vaiz Al Sharpton, pek ezilen siyah bir kadın, bir eski general, doğru şeyler söyleyen ama yumuşak söyleyen, hayatta kazanamayacak Dennis Kucinich, bu seçimde de yarışan, güneyliliğini vurgulamak için güney eyaletlerde aksanlı konuşan (düşünün, Tayyip Rize’ye gidiyor ve laz aksanıyla konuşuyor) süper itici Edwards, senatörler, temsilciler…
Ben Vermont valisi Howard Dean’den etkilenmiştim. O zamanlar henüz yeni olan savaşa sert bir şekilde karşı çıkıyordu. Büyük ve dipsiz kuyuya dönen sağlık sorunları için reformlar öneriyordu. Etkileyici konuşuyordu. O sıralar ülkede Howard Dean rüzgarı esiyordu. Kampanyası da demokratikti. Gençlerden büyük destek alıyordu. Finansmanı, hep olduğu gibi parababalarından değil, internetten küçük miktarlarda geliyordu. Ama acıyla gördüm ki seçim sisteminin salaklığı diye birşey vardı. Parti içi yarış farklı eyaletlerde aynı anda değil, önce küçük bir eyalette, sonra onun rüzgarıyla bir diğerinde, bir hafta sonra bir başkasında yapılıyordu. İlk eyaletler de Howard Dean için fazla muhafazakardı. Ülke çapında önde olsa da ilk iki eyaletteki beklenmeyen büyük yenilgisi, rüzgarı tipik bir Amerikan politikacısı (uzun boylu, geniş gülümsemeli ve samimiyetsiz) John Kerry’ye döndürdü. Zaten o zamanlar anladım oradaki seçimlerin bir rüzgardan ibaret olduğunu.
O sıralar Hillary Clinton’ın adı geçiyordu. Senatördü ama aday olmadı. Ben de sonraki seçimde olacak ve başka seçilecek demiştim o zamandan. Keşke o seçimde aday olsaymış. Bush’un karşısına Kerry gibi kötü bir aday çıkmazdı. Sonraki seçimdeyse çok güçlü ve favori olsa da Clinton’ın karşısına çok iyi bir aday, genç, gençlerin sevgilisi, siyahlığın bütün avantajlarını kullanan, ama dikkat ederseniz, tam siyah olmayan, kabul edilebilir bir siyah olan Obama’yı çıkardı. Aday olmadan önce bestseller bir kişisel gelişim kitabıyla ünlü olmuştu zaten. Ünlülük: seçilmek için 1. kriter
Arada geçen yıllarda Clinton başkan olacak derken tek çekincem vardı. McCain’in cumhuriyetçi aday olması. McCain, partisi içinde çok sevilmeyen, sanki iki parti arasında, merkezde konumlanan, genel olarak ülkede sevilen bir senatör. Saturday Night Live’ı sunmuştu mesela bir keresinde. Yoksa Bush sonrası hiçbir tam Cumhuriyetçi’nin seçilmesi mümkün değildi.
Öncelikle, durumu açık etmek için, tabi ki iş Obama-McCain’e kalıyorsa tutulacak taraf kesin. Tartışılacak bir tarafı da yok bence.
Ama, bu, Obama’nın “change” kelimesinden ibaret olan kampanyasından nefret etmememi gerektirmiyor. Birara dikkat etmiştim, adamın change veya different demediği bir cümle yoktu. Boş. Neyi change? Neye change? Nasıl change? Sonra, harcanan para var. Geçen seçimde Bush 350, Kerry 320 milyon dolar harcamıştı. Şu ana dek McCain harcadığı miktar da o civarda. Obama’nınkiyse neredeyse iki katı, 650 milyon. Dean’in başlattığı internetten bağışı sonuna dek kullandı. Yani, bunda bir haksız rekabet var resmen. Sonra, o paraların büyük meblağlarının diyeti de ödenecek birgün. Daha dün, üç büyük kanalda yayınlattığı yarım saatlik reklam ne kadar itici olabilirdi, mazlumu seven bir ülkede.
Ben buna rağmen, çok yakın bir seçim bekliyordum. Bizdeki varoşlardan son anda gelen oylar misali, McCain’e beklenenden fazla oy çıkacağını, sonucun çok az farkla belirleneceğini. Zaten tüm ülke oy oranları birşey ifade etmiyor. Bir eyaleti %51′le bile alsan o eyaletin tüm delegelerini kazanıyorsun çünkü. Ama anlaşılan, iş bitmiş. CNN’in toparladığına göre, ortada görülen eyaletlerin hepsini bile McCain alsa Obama kazanıyor. Bu andan sonra bir mucize bile yetmeyebilir.
Dünyadaysa tercih %90′a yakın Obama’ya yakın. Bununsa çok net bir kötü sonucu olabilir. Dış politikalar olsa olsa çok az değişecek Obama’yla, ama başta o olunca bir anlamda olumlanacak. Deyin ki Star Wars’taki evil empire’ın başına Obi-Wan Kenobi geçiyor.
Son olarak, seçimde kaç parti var diye düşünüyorsunuz? 2 mi? Belki bir de Ralph Nader’ı biliyor olabilirsiniz (tüketici hakları savunucusu, adaylığıyla 2000 seçiminde bir bölen olarak Bush’un çok az farkla kazanmasının sorumlusu olarak görülen R. Nader’ı). Ama ya, libertarian party’yi? constitution party’yi, yeşiller’i, Boston tea party’yi, sosyalist abd partisini?.. Eski bir ev arkadaşım yeşillerin adayı siyah kadına verecekmiş mesela. Şurada listesi. Toplam 13 aday var. Hatta sosyalist işçi partisinin adayı Nikaragua doğumlu olduğundan seçilse bile başkan olamayacakmış.

















Tam dönmek üzereyken kırmızı halının önünde gördüğümde nereden tanıyorum dediğim, şimdiyse neden tanışmadım diye yandığım bu kızın resmi ben bi gün tam evlenmek üzereyken tekrar karşıma çıkacak, sonra bulmadan evlenemem deyip herhalde o sıralarda gökten düşecek kankamla antalya otellerini dolaşıp eski kayıtlarından adını bulmaya çalışacağız, sonra 10 günlük kalırsanız belki diyen resepsiyoniste para yedirdikten sonra görebildiğimiz eski kayıtlar yarı silinmiş olacak, sonra hep beraber gittiğimiz istanbul nüfus müdürlüğünün tozlu dosyaları arasında adresini bulacağız, ama o ingiltere’ye taşınmış olacak, atlayıp ingiltere’ye gideceğiz, ama binbir talihsizlik-karşılamama sonrası gerçekten de tüm macera tatlı mı bitecek?