Ekim, 2008 için Arşiv

h1

obaaaaa!

31 Ekim, 2008

Başkentteki (başka bir ülkenin başkentindeki) 2. senemin başında otelde kalmıştım. Birçok açıdan sinir bozucuydu bu. Bir defa, bir yerde kısa bir süre bile geçiren insanların bağlantıları olur, evleri yoksa bile otele gitmek zorunda kalmazlar. Önceki yıldaki evimle bağlantılarımı koparmıştım, dönüp dönmeyeceğim belli değil diye. Ama 1 yıldan sonra gidecek gidecek başka bir evin olmaması gayet can sıkıcıydı bir kere. Sonra, ülkede pansiyon diye bir kavram olmadığından ve kalınabilecek oteller belli bir günlük ücretin altına düşmediğinden (ki o, şehirdeki en ucuz kalınabilir, fena olmayan oteldi -bazı fena’larını da gördüm-, yıllar sonra şehre gelecek odtü’den iki hocama önerdiğimde bizim bölümün parası ona yetmez deyip şehir dışında kaldılar- 10 gün kalınca tüm birikimleri eritmiştim. Bir de onun üstüne, o otellerin soğukluğu, yan odadan gelen sesler, eskimeye yüztutmuş halılar…

Ama, neyse ki televizyonda birsürü kanal vardı. Her akşam bir film. Ya da demokratik partinin münazaraları. Seçim sürecinin başları ve birçok (sanırım 7-8, düzelt: 10′muş) aday adayı. Çok renkli tipler vardı. Biri, -şimdi farkediyorum benzerliği- aynı Kamer Genç karakterli, siyah şovmen vaiz Al Sharpton, pek ezilen siyah bir kadın, bir eski general, doğru şeyler söyleyen ama yumuşak söyleyen, hayatta kazanamayacak Dennis Kucinich, bu seçimde de yarışan, güneyliliğini vurgulamak için güney eyaletlerde aksanlı konuşan (düşünün, Tayyip Rize’ye gidiyor ve laz aksanıyla konuşuyor) süper itici Edwards, senatörler, temsilciler…

Ben Vermont valisi Howard Dean’den etkilenmiştim. O zamanlar henüz yeni olan savaşa sert bir şekilde karşı çıkıyordu. Büyük ve dipsiz kuyuya dönen sağlık sorunları için reformlar öneriyordu. Etkileyici konuşuyordu. O sıralar ülkede Howard Dean rüzgarı esiyordu. Kampanyası da demokratikti. Gençlerden büyük destek alıyordu. Finansmanı, hep olduğu gibi parababalarından değil, internetten küçük miktarlarda geliyordu. Ama acıyla gördüm ki seçim sisteminin salaklığı diye birşey vardı. Parti içi yarış farklı eyaletlerde aynı anda değil, önce küçük bir eyalette, sonra onun rüzgarıyla bir diğerinde, bir hafta sonra bir başkasında yapılıyordu. İlk eyaletler de Howard Dean için fazla muhafazakardı. Ülke çapında önde olsa da ilk iki eyaletteki beklenmeyen büyük yenilgisi, rüzgarı tipik bir Amerikan politikacısı (uzun boylu, geniş gülümsemeli ve samimiyetsiz) John Kerry’ye döndürdü. Zaten o zamanlar anladım oradaki seçimlerin bir rüzgardan ibaret olduğunu.

O sıralar Hillary Clinton’ın adı geçiyordu. Senatördü ama aday olmadı. Ben de sonraki seçimde olacak ve başka seçilecek demiştim o zamandan. Keşke o seçimde aday olsaymış. Bush’un karşısına Kerry gibi kötü bir aday çıkmazdı. Sonraki seçimdeyse çok güçlü ve favori olsa da Clinton’ın karşısına çok iyi bir aday, genç, gençlerin sevgilisi, siyahlığın bütün avantajlarını kullanan, ama dikkat ederseniz, tam siyah olmayan, kabul edilebilir bir siyah olan Obama’yı çıkardı. Aday olmadan önce bestseller bir kişisel gelişim kitabıyla ünlü olmuştu zaten. Ünlülük: seçilmek için 1. kriter

Arada geçen yıllarda Clinton başkan olacak derken tek çekincem vardı. McCain’in cumhuriyetçi aday olması. McCain, partisi içinde çok sevilmeyen, sanki iki parti arasında, merkezde konumlanan, genel olarak ülkede sevilen bir senatör. Saturday Night Live’ı sunmuştu mesela bir keresinde. Yoksa Bush sonrası hiçbir tam Cumhuriyetçi’nin seçilmesi mümkün değildi.

Öncelikle, durumu açık etmek için, tabi ki iş Obama-McCain’e kalıyorsa tutulacak taraf kesin. Tartışılacak bir tarafı da yok bence.

Ama, bu, Obama’nın “change” kelimesinden ibaret olan kampanyasından nefret etmememi gerektirmiyor. Birara dikkat etmiştim, adamın change veya different demediği bir cümle yoktu. Boş. Neyi change? Neye change? Nasıl change? Sonra, harcanan para var. Geçen seçimde Bush 350, Kerry 320 milyon dolar harcamıştı. Şu ana dek McCain harcadığı miktar da o civarda. Obama’nınkiyse neredeyse iki katı, 650 milyon. Dean’in başlattığı internetten bağışı sonuna dek kullandı. Yani, bunda bir haksız rekabet var resmen. Sonra, o paraların büyük meblağlarının diyeti de ödenecek birgün. Daha dün, üç büyük kanalda yayınlattığı yarım saatlik reklam ne kadar itici olabilirdi, mazlumu seven bir ülkede.

Ben buna rağmen, çok yakın bir seçim bekliyordum. Bizdeki varoşlardan son anda gelen oylar misali, McCain’e beklenenden fazla oy çıkacağını, sonucun çok az farkla belirleneceğini. Zaten tüm ülke oy oranları birşey ifade etmiyor. Bir eyaleti %51′le bile alsan o eyaletin tüm delegelerini kazanıyorsun çünkü. Ama anlaşılan, iş bitmiş. CNN’in toparladığına göre, ortada görülen eyaletlerin hepsini bile McCain alsa Obama kazanıyor. Bu andan sonra bir mucize bile yetmeyebilir.

Dünyadaysa tercih %90′a yakın Obama’ya yakın. Bununsa çok net bir kötü sonucu olabilir. Dış politikalar olsa olsa çok az değişecek Obama’yla, ama başta o olunca bir anlamda olumlanacak. Deyin ki Star Wars’taki evil empire’ın başına Obi-Wan Kenobi geçiyor.

Son olarak, seçimde kaç parti var diye düşünüyorsunuz? 2 mi? Belki bir de Ralph Nader’ı biliyor olabilirsiniz (tüketici hakları savunucusu, adaylığıyla 2000 seçiminde bir bölen olarak Bush’un çok az farkla kazanmasının sorumlusu olarak görülen R. Nader’ı). Ama ya, libertarian party’yi? constitution party’yi, yeşiller’i, Boston tea party’yi, sosyalist abd partisini?.. Eski bir ev arkadaşım yeşillerin adayı siyah kadına verecekmiş mesela. Şurada listesi. Toplam 13 aday var. Hatta sosyalist işçi partisinin adayı Nikaragua doğumlu olduğundan seçilse bile başkan olamayacakmış.

h1

ben biraz da sana müslüman olmak istiyorum

28 Ekim, 2008

Cumartesi blogspot’taki mesajı görünce cız etti içim. Birçok sevdiğim insanın şimdi bir süre canının sıkılacağını, hatta çaresizlik hissedeceğini geçirdim içimden, aynı durumu aylarca yaşamış biri olarak. Hem kendi erişimleri sorun olacak hem birden çok daha az okunacaklar diye.

Öncesinde geçen yutüp bahislerinde de aynı şeyi düşünüyordum. Biz sadece bizi rahatsız ettiğinde umursuyoruz bu tip hak ihlallerini. Benim sansürü, wordpress kapatıldığında yaşamam ve dert etmem gibi. Oysa bence asıl doğrusu, anlamlısı, hiç bizi ilgilendirmeyen hak ihlallerine tepki vermek. Hiç kullanmadığımız, hatta hiç hoş bulmadığımız sitelerin kapanışında tepki vermek gibi. Örneğin, por no, diğer gelişmiş ülkelerde (‘diğer gelişmiş ülkeler’ sanırım yanlış bir ifade oldu) olduğu gibi bizde de yasal. Neyin yasadışı olduğu belli. Ama şu an sayısız por no sitesi yasaklı. Hatta por no diye kapatılan fotoğraf siteleri var. Ama müsteh cenlik bir suç değil ki. Erişmek (ya da erişilmesini) istemeyen ona göre kendi alır önlemini. Ama geçtiğimiz süper muhafazakar dönemde (dönem süper muhafazakar ama suçunu açıkça itiraf etmiş olan Üzmez’i içeri atacak kadar değil) genel yaklaşım bunu normal bulmak yönünde: “o tamam da yutüp niye kapatılıyor”.

Nasıl kimse müs tehcen siteleri umursamıyorsa kendi kullanmadığı sitelere getirilen sansürü de umursamıyor. Ad nan Hoca’nın tüm muhalifi siteleri kapattığı sırada ağzımızı açmadık. Ya da guvenliweb diye bir ucubeye de. WordPress yasağı sadece onu kullanan küçük azınlığı ilgilendirdi. imeem’den şarkı dinlemiyor, linkini kullanmıyorsanız size ne. Yutüp de olmasa sansür kimsenin derdi olmayacaktı. Bütün bu durum, yani “sana katılmıyorum. ama düşündüğünü söylemen için canımı veririm” demeyen yaklaşım canımı en çok sıkan şey.

Bir detay: “bir yasadışı içerik için tüm sitenin kapatılması, bir kitap yüzünden tüm kütüphanenin yakılmasına eşittir” benzetmesi işin bir yönünü atlıyor. [Önce, bu saçmalığın arkasındaki mantığı bilelim, tepkimizi de ona göre verelim diye: kitap kopyalanıp arka kapıdan geri sokulamaz kütüphaneye ama hemen başka bir isimle yayınlanabilir aynı video]. Yasa, mahkemeye tüm sitenin kapatılması hakkını veriyor. Aynen yutüpte olduğu gibi, kaldırılan video saniyeler içinde başka bir kullanıcı adıyla tekrar yayınlanabilir diye (veya blogspot’ta maç yayınları bu sefer başka bir blogdan yapılabilir diye) tüm site yasaklanıyor. Mantığı anlamak için wordpress’i yasaklatan avukatla (ki o gerçekten şeytanın avukatıydı) yaptığım telefon konuşmasını hatırlayabilirsiniz.

Yoksa, ortada salak bir adli camia yok. Binali Yıldırım’ın dediği gibi, dünyaya yasakladığını da düşünmüyor mahkemeler. Gerçi “AB bizim internet yasamızı örnek alıyor” gibi örnek bir cümle de etmiş kendileri. Bu arada, telekomünikasyon niye ulaştırma bakanlığına bağlıysa. İnternetle karayolları arasında bir bağ göremiyorum ben. Yargıçlarımızın en memur zihniyetli ulaştırmadan ileri olduğuna da eminim.

P. Mağden’in (alter egom) dediği gibi bizim dilimizde kendine müslüman olmak diye bir deyim var. Birgün artık başkalarına da müslüman olduğumuzda ileri bir ülke olacağız. Ama öyle bir eğilim görmüyorum ben. Zaten başkasının canının yanmasına duyarlı olmama anlayışı değil mi, gücü olunca birini susturmanın nedeni? Bu da susma, sustukça sıra sana gelecek’le defedilemeyecek bir anlayış (o da tamamen bu bencil yaklaşımlara dayanan çok itici bir slogan (hayır, gelmeyecek der, geçer gidersiniz)).

Avrupa Yakası’nın yapımcısı Plato film, artık anlaşma imzalarken diziden ayrılınsa bile olumsuz konuşmama maddesini koymuş. “Bugüne kadar hiçbir oyuncumuza iyi konuşsun diye baskı yapmadık. Aynı şekilde kötü de konuşmasını istemiyoruz” demişler. Budur.

h1

Alice’in Resimli Portakalı

25 Ekim, 2008

Bu tahmin edemeyeceğiniz kadar vip bir festival. Filmleri arkaya dekor olsun diye koymuşlar. Her yer film ekibi, jüri, gasteci, kartlı öğrenci, davetli, devletli, heybetli… Zaten sıradan seyirci de yok. Olanları da düşünen yok. Davetliler için dakka başı bir yerlere araba kalkıyor. Ama sıradan seyirci olarak son seansa gidince şehre ulaşamıyorsun (çünkü bu kimsenin aklına gelmemiş). Ama iki mekan arası sürekli gidip gelince bazen herkes gibi seni de davetli sanıyorlar, fena olmayabiliyor. – Nereye gidecektiniz? – AKM – Beyefendi AKM’ye gidecekmiş, hemen götürüver.

.

.

.

.

Yazın başından beri kendisini bir yazıya konuk etmek istediğim Ayşe Özyıl mazel kameraların kendisine doğrultulmasına sevinmiş, “bakın, bu ayakkabıları ben tasarladım” diye anlatıyor (rezalet (ayakkabılar)).

.

.

.

.

.

Aynı şahıs birgün sonra bu sefer K. Spacey’nin fotoğrafında bitivermiş.

.

.

.

.

.Normalde boşça olan kültür merkezi kafeteryasında televizyonun önü birgün silme dolmuştu. Festivalle ilgili birşey sandım, ama meğer Kurtlar Vadisi’ymiş. Belediye ve festival vakfı çalışanları diziden taktik öğreniyor.

.

Bu adamcağız kokteylde bir köşede çevirmeniyle dururken yanına gittim, güzel filmlerinizi seyrettim, sizi burada görmek filan dedim. Hani felaket filmlerinin klasik bilimadamıdır, jeolog, fizikçi veya astronom. Önce gelecek felaketi haber verir ateşli bir şekilde, filmin sonuna doğru da bulunan çözümü. Ama meğer az sonra seyredeceğimiz filmin yönetmeniymiş, hem de Peter Mullan’la Robert Carlyle gibi iki büyük oyuncuyu yönetmiş. Bilsem onlardan bahsederdim. Gerçi söyleşide sordum.

.

.

Kenardan bir perçem düşürülmüş jöleli saçları ve çapkın gülümsemesiyle Amerika’daki kenar mahallelerin bıçkın Latin (hispanic) delikanlılarına benzeyen yönetmen İsmail Nec mi ve oyuncusu Herold.

.

.

.

NBC çok sıcak ve çok mütevazi. Bazı, başka sınıflara aitmiş gibi duran yönetmenlerimizin aksine tam halk adamı rolünde. Yalnız, bufilmin de senaryosunu (çoğunu) yazan hep arkasındaki kadın o olmasaydı nerede olurdu, merak ediyorum.

.

.

.

.

Bir diğer gözde Türk yönetmenim (sanırım başka da yok) R.Erdem de çok sempatikti.

.

.

.

.

Hele NBC’nin R.Erdem’i tebrik sahnesini çok duygusal karşıladım.

.

.

.

.

.

.

(İzlediğim) 9 iyi film adına Gomorra (vizyona girecek, seyredersiniz).

.

.

.

.

.

9 iyi film adına Tokyo Sonata (vizyona girmeyecek, siz arayıp bulmalısınız -bir süre sonra).

.

.

.

.

Ayrıca, yarışmada (seyretmediğim) 16 film, yarısı filan iyi film

.

.

.

.

.

.

Bir de kendimi çekeyim dedim. Ama yalnız başına festival zor tabi. İnsan hem kendi ayarlayıp hem kendisi çekince kendisini, net çekmesi de zor oluyor doğal olarak. Bu kare hem karanlık çıkmış hem de saç sakal birbirine karışmış. Vizörden görmüş olsam bi tarardım.

.

.

.

{bu kadar resim koyunca üç browser da farklı açılıyor. ben firefox’a göre şeyettim, explorer’da garip boşluklar oluyor}

h1

Alice Yeraltında

24 Ekim, 2008

Tam dönmek üzereyken kırmızı halının önünde gördüğümde nereden tanıyorum dediğim, şimdiyse neden tanışmadım diye yandığım bu kızın resmi ben bi gün tam evlenmek üzereyken tekrar karşıma çıkacak, sonra bulmadan evlenemem deyip herhalde o sıralarda gökten düşecek kankamla antalya otellerini dolaşıp eski kayıtlarından adını bulmaya çalışacağız, sonra 10 günlük kalırsanız belki diyen resepsiyoniste para yedirdikten sonra görebildiğimiz eski kayıtlar yarı silinmiş olacak, sonra hep beraber gittiğimiz istanbul nüfus müdürlüğünün tozlu dosyaları arasında adresini bulacağız, ama o ingiltere’ye taşınmış olacak, atlayıp ingiltere’ye gideceğiz, ama binbir talihsizlik-karşılamama sonrası gerçekten de tüm macera tatlı mı bitecek?

Peki bu süre boyunca o benim aklımdan geçecek de ben onun aklından geçecek miyim? Veya onun beni pek farketmemesi gibi benim de çekildiğini bile bilmediğim resimlerime bakan birileri olabilir mi?

h1

Alice Kentlerde

20 Ekim, 2008

Her yıl bu günlerde ‘o orada ben buradayım’ hissine kapılırdım. Her yıl derken son birkaç yılı kastetmiyorum. Üniversitede bile gitmeyi konuşmuştuk bir arkadaşımla. Yani, tabi ki birkaç yıldır Nisan başında yaşadığım hicranla karşılaştırılamaz. Bu ekim faşingi, o bir an önce bitsin istediğim iki haftaların yanında çok cılız kalırdı. Bir tek yılın en iyi Türkleri –ki 1-2 öncesine kadar yılda 2-3’den fazla kaydadeğer birşey olmazdı-, bir de eski Türk geçmişinden birkaç bilindik yaprak…

Oysa anlaşılan 2 yıldır çok değişmiş. Bu yıl taş gibi bir kadro var. Hem Türkler çok sağlam hem de çok iyi seçilmiş yabancılar. O yüzden, madem tatil yapmadım, madem uzun zamandır böyle bir ‘kampa’ girmedim, madem gidesim var oturduğum yerden, zamanlama da uygun.

Söylendiği kadar kolay olmadı tabi. Eskiden olsa ‘gidiyorum. gidiyorum di mi, hmm, evet bu hoş’ deyip giderdim. Ama bir süredir öyle zor oldu ki oturduğum koltuktan kalkmak. Şimdi kendime 10 kez sorar oldum, ‘gidiyor muyum, istiyor muyum gerçekten, bir gün sonra mı gitsem, bak yağmur yağıyormuş…’

Ama ben bu nereden geldiğini anlamadığım, hatta yüksek yerlerden atandığını sandığım baharı sombahar yapmaya kararlıydım bir kere. Bazılarının dedikleri gibi güz; yani ‘güz. for güzel’.

Anlayacağınız, bugünlerde Kar-Wai, Kore-Eda, Miyazaki, Meirelles, NBCeylan, RErdem, Winterbottom, Wenders, Figgis, Dardenne kardeşler ve ben aynı şehirdeyiz

________________
(cuma yazmıştım ama post edemeden bir bilg. sorunu girdi araya).

h1

Ben her alemde gezerim

13 Ekim, 2008

Bugün de biraz televizyon aleminde dolaşıcam:

- Geçen ay yazın bitişinin bir göstergesinin de artık ekranda Asuman Krause’yi görmüyor olmamız olduğunu düşünmüştüm. Çünkü yaz boyunca çıkabileceği her programdan çıkıyordu. Hatta bir ara anchor woman olarak haberleri sunacağını, haberini verdiği Gürcistan’da bitivereceğini, haberlerden sonra yayınlanan maçta oynayacağını, sonra da tarih derslerinde ilber ortaylı’nın konuğu olacağını beklediğim bir dönem vardı. Ama yaz bittiğinden değilmiş. Ramazandanmış. Tabi, Krause’nin gardrobu, uzun boyuna uygun birşey bulamadığından kendisine çok kısa gelen giysilerle dolu; uygun olmazdı doğal olarak. Bu ay yine her yerden çıkmaya başladı.

- Yaprak Dökümü seviyor olabilirsiniz. İyi, tamam, sıcak, vs. Ama üç aynı dönem eserinin (dudaktan kalbe, aşk-ı memnu) dizi uyarlamasını da aynı iki kadının yazıyor olması çok itici, di mi? Bir de (yaprak d.nde) evin üç kızının da hep doğruları yapan, çok dikkatli, çok düşünceli ideal kızlar oluvermesi rahatsız ediyor beni.

- Bayülgen çok zor dayanmış olmalı geçen yıl ekrandan uzak kalınca. Hemen döndü. Programın başında da neden döndüğünü rasyonalize etmeye çalıştı. Oysa dese ki bir sene geçirdim, sıkıntıdan patlıycaktım. Kendi kendine kalınca o egoyu tatmin etmesi imkansız.

Bir de gece 3′e kadar 75-80′lik adamları oturtuyor bir kenarda, saygınlık katma arayışıyla. Ama çok ayıp geliyor bana.

- Çok önceden dönmeye başlayan reklamları çok başarılıydı. Hatta ilk bölümü yayınlanmadan başladı sanki dizi. Ama bakalım dizi o benlentiyi dolduracak, yeterince yakacak mı? Çünkü gerçekten Aşk Yakar.

- Birkaç dizimiz var, sürekli Anadolu’da futbolcu arayan 3 büyükler gibiler. Her oyuncu da onlarda oynamak istiyor. Ağır abiye yakışanlar Kurtlar V.’ne, komedide sivrilenler Avrupa Y.’na transfer oluyor.

- Avrupa Yakası seyreden biri değildim. Yazın Ata’lı ilk sezonları seyrettim, gayet hoş. Ama sonraki dönemlerde Peker Açıkalın dayanılır gibi değil. Burhan Altıntop da çok komikle çok rahatsız edici arasında gidip geliyor. Biraz inceltse ya oyununu. Her cümlesini abartarak söylemek zorunda değil. Baksın Binnur Kaya’ya. Ne kadar iyi biliyor vurguyu yapacağı yeri. Hele son Dilber Hala tiplemesi muhteşem. Tabi, zamanla tek yönlü kalıp sıkar mı, göreceğiz.

Gülse Birsel anlatmış bir yerde, o karakterin nasıl çıktığını. Dizinin 5 kadını, karakter isimleriyle Yasemin, Fatoş, Şahika, Makbule ve o beraber tatile gitmişler. Bir de Tanrıverdi gelmiş kızarkadaşıyla. Onlar da 5 kadın Tanrıverdi’nin farklı tiplemelerdeki halaları gibi çekiştirmişler kızı. Oradan kalma. Çok eğlenceli olmalı. Hele ben Fatoş’un sesine bayılıyorum.

- Binnur Kaya’nın geçmişine bakınca iyice farkettim. Oyuncular arasında bana eskiden beri tanıdık gelen birçok kişi bizim okuldan çıkıyor. Konservatuarla pek bir bağımız yoktu aslında. İlk yıllarda müzikten birkaç kişiyi tanımıştım, yurtlarına filan giderdim (magazine kaçma sevgili okur), ama tiyatro ile net bir bağımız yoktu. Yılsonu oyunlarına giderdim. Belki bir de etrafta görürdüm. Ama yine de bu Binnur, Başak Köklükaya, Fadik, şimdi ismini hatırlamadığım birkaç kişi daha çok tanıdık.

Hatta Binnur Kaya anlatmış bir yerde. Başak’la güldüğümüz için sınıftan atılırdık. Kapının önünde gülmeyeceğiz diye söz verirdik birbirimize ama duramazdık diye. Sanki ben de o sırada o koridordan geçiyordum.

h1

düşünüyorum, öyleyse sanırım

9 Ekim, 2008

§ Tabiat Ana yumruğunu vurdu. Demek siz birşey yapmıyorsunuz, o halde ben yaparım, dedi. Bu krizden sonra düzenli büyüyen gelişmiş ülkelerin üretimleri azalacak, dünyayı yutacak gibi büyüyen Çin’in de büyümesi çok yavaşlayacak. Finansal kriz tabiata yaradı yani. 2-3 yıl kazandık denebilir.

§ Karbon demişken geçen gün gazetedeki karbondiyoksit salınımını tutacak alet buluşu haberi devrim niteliğinde değil mi? Araçlardan, uçaklardan, fabrikalardan çıkan gazın içindeki CO2 tutulup depolanırsa çok rahatlarız. Bu derece önemli bir haber, muhtemelen kimse görmeden geçti gitti. Sanki şu an uğraştığımız olaylar daha önemli.

§ Gazetenin arka sayfasındaki haber de okunmamıştır derken Radikal’in tirajı nedir diye bir liste buldum. En çok satan 20 gazeteyi vermişler. Radikal yoktu. Az sattığını biliyordum ama bu duruma geldiğini de bilmiyordum. Şu tirajlara bakar mısınız. Rezalet. Ne gerzek gazeteler yüzbinler satıyor, Radikal 35 bin civarı. Sırf Yıldırım Türker-Tanıl Bora-Fatih Özgüven üçlüsü bile tek başlarına onar bin gazete sattırmalıydı. Ama işte, internetten okuruz diyor insanlar. Çok pahalı ya gazete. Günlük 40 kuruş, aylık 12 lira. Bu arada internetten haberlerin okunmadığını da yine Radikal’in bilişim yazarı Serdar Kuzuloğlu söylüyordu. İnsanların haberlerde kalış ortalaması saliseler civarında diye. Başlıklara gözgezdiriyor insanlar, resimlere bakıyor. Bir de işyerinde gazeteyi çarşaf çarşaf açmak ayıp ya, ama internet sayfasını açmak diil.

§ 2. Obama-McCain tartışması çok net bir ben bunu görmüştüm hissi verdi bana. Yuvarlak bir sahne, etrafında 270 derece tribünde seyirciler, önlerinde bir sunucu-sorucu. Sahnede de ortaya yakın iki uzun bar taburesi. İki aday taburelere tünüyor, sıra onlara gelince ortaya çıkıp direk seyircilere yaklaşıp soruları cevaplıyor. Soru seyircilerden gelmişse direk onun önünde -tabi ilk ismiyle hitap ederek- cevaplıyorlar (jürinin önünde konuşan avukatlar gibi). Kürsü filan yok. Aynı sahneleri 4 yıl önceki Bush-Kerry tartışmasında da görmüş ve iğrenmiştim. Tiyatro ya bu. Cevaplar değil orada en önem verdikleri, sahneye hakimiyet. Reagan’ın başkan olmasına şaşırmamalı.

§ Verdikleri cevaplar daha da çirkin hale getiriyor durumu. Rakibinin politikasına lafetmeden iki cümleyi biraraya getirmiyorlar. -Pakistan hakkında ne yapmalı Senatör? -Pakistan müttefik bir ülkemiz. Burada yanımdaki aday şimdiye dek 46 kez Pakistan karşıtı oy kullanmış. Bu da onun ne kadar tecrübesiz olduğunu gösteriyor… vb. Tüm oy yarışları böyle, senato, valilik, il meclisi… Tamamen rakibi kötüleme üzerine. Yani negative marketing. Televizyon reklamları da aynı. “Güvenlik testini geçemeyen çok bilinen bir marka şu fiyat, bizimki şu fiyat”. İnanmazsınız, marketteki fiyat etiketlerinde bile var. “Lider marka: 3.64, bu: 2.64″. Bana sorarsanız rakibini kötüleyen kendini kötülemiş oluyor birçok zaman. Sadece rakibin katlanılmaz bir yönünü göstersen neyse. Tüm politikalarını rakibin ne olduğu göre kuruyorlar. Çok merak ediyorum. Birgün hiç ama hiç rakibe lafetmeyen, sadece kendisinin ne yapacağını anlatan bir aday çıksa ne yapar… Karşılıklı negative marketing sonuçta kimseye yaramaz derdim ama o toplum bunu arıyor mu yoksa?

§ Başkan adaylarının tartışmasının geçen seçimle tamamen aynı formatta yapılmış olması raslantı değil. Bu geleneksel 2. münazara. 3 geleneksel münazara var. Üçü de hep belli yerlerde (üniversitelerde), üçünün de yönetici-sunucusu belli (üç büyük kanalın habercileri). Her seçimde tekrarlanıyorlar. Tarihleri de en az bir yıl önceden belli. Bu durumda insan ya bizde diyor. Tayyip 2 seçim kazandı. Peki bu 2 seçimden önce kaç tartışmaya katıldı? Sıfır mı dediniz? Nasıl yani, sizin başbakanınız hiç rakibiyle fikir dövüştürmedi mi? Obama rakibi konuşurken gülümserken Tayyip’in nasıl sinirlerine hakim olamayacağını hiç görme fırsatınız olmadı mı diyorsunuz?

h1

Planlanmayan yazı

3 Ekim, 2008

Perşembe akşamı sohbet programlarının üçünü de seyrettim. Cem Mumcu -ki ben onu önceki tv görünümlerinden daha çok sapık bir psikiyatrist olarak tanımıştım. Hele Müjde Ar karşısında sözlerinin 10′da 9′u cin.sel içerikli olunca bellemiştim adamı. Ama bu programda çok dinlenebilir bir adama benziyor. Neyse işte, adamın programı açarken anlattığı bayram anısı çok acaipti. Arada alıp başını gidermiş, arabaya atlayıp. Kimse bilmezmiş nereye gittiğini. 1 veya 2 gün uykusuz olurmuş bazen. Sonra kendini bilmediği yerlerde bulurmuş. Birinde yolda, karayollarında çalışan bir adam karısını ve çocuğunu vermiş yanına, Ankara’ya gidiyor musunuz diye. O da gitmese de giderim deyip almış.

Birinde de, veya aynı olayın devamında Konya Ilgın’da çook büyük bir köprüden geçiyormuş, Allah Allah bu ne ırmağı bu kadar büyük burada demiş, şu nehir yok, bu nehir burada değil. Sonra kenara çekip inmiş. Bakmış karanlıkta. Aşağısı mezarlık. Ama üzerinde isim yazmayan taşlar. Kırık dökük. Sonra kasabaya gelmiş. Sabah gelirken bir simit almış, kahvehaneye oturmuş. Okula giden çocuklar gelmiş. Onlarla konuşup okula gitmiş. Okulda konuştuğu bir adam “burada İstiklal mahkemeleri kurulmuştu zamanında. 120 kişi asıldı. Cesetleri kuyuya atıldı. Kuyunun üstüne de bu okul yapıldı” diye anlatmış. Kasabada bir de hep ileride gördüğü bir türbe kubbesi varmış. Şunu bulayım diye arabaya atlamış. Dönmüş dönmüş bulamamış. Yolda yaşlı bir kadın görüp sormuş türbe nerede diye. Kadın da bizim bahçede, seni götüreyim demiş. Türbeye girmiş Cem Mumcu. 2 güne yaklaşan uykusuzluk ve o ürkütücü deneyimlerden sonra, karanlık bir ortam. Çakmağını yakmış. Türbede yatan bir ceset, üzerine sadece bir battaniye örtülmüş. Birkaç dua okumuş. Sonra kendini tutamayıp yaklaşmış. Korksa da battaniyeyi kaldırmış. Altı…. turşu kavanozları. Yaşlı kadın meğer turşuları türbeye koymuş, serin diye. Büyük olan biri de kafa gibi çıkmış bir tarafından. (adam daha iyi anlattı tabi, ama başlamışken duramadım).

Ben de öyle kaybolmak istiyorum işte, başımı alıp. Ama mutlaka Anadolu’da. Yani Rumeli de olabilir, ama bu topraklarda.

Benim de böyle ilginç hikayelerim var mı diye düşündüm, bir programa katılsam anlatacağım. Bayram hikayeleri türünden. Ankara ve tatil yöreleri arasında yapılan otostop yolculukları var, üniversite döneminden. Evet, birinden fena olmayan hikayeler var. Ama onu anlatmayacağım şimdi. Diğer yolculuktan, o birkaç yıl sonra olmasına rağmen çok az şey hatırlıyor olmak daha çok ilgimi çekti.

Ankara’dan Marmaris’e bir iş yolculuğu. Üniversitenin son aylarında bir işe girmiştim. Part-time denebilecek, çok da önemsemediğim birşey. Marmaris’te bir otelin bir işini yapıyorduk. Patronlardan birinin arkadaşının otelinin biraz saçma bir işi. Bir kere gitmiştik. Bir de bayramda gidecektik. Havaların ısındığı bir 9 günlük tatil. Yine insanlar güneye akıyor. Bilet almamıştım, sonra da kalmamıştı. Zorlamadım da, çıktım yola. Okul yolunun önündeki Eskişehir yolu. Sonra nelere bindim, çok hatırlamıyorum gerçekten. Ama çok temiz olmuştu. İki arabayla gittim sanırım. İkincisi de direk Marmaris’e giden bir aileydi hatta. O zaman da kötü hikayeler vardı, oradan buradan gelen, ama bu kadar yoğun değildi tabi. İnsanlar alıyordu.

Marmaris’e gelir gelmez hemen işini yaptığımız oteli aradım. Daha önce orada kalmıştık diye, ve otel sahibi (patronun arkadaşı olan) de çok iyi davranmıştı o zaman. Onu istedim, ismimi de söyleyip. Adam kimmiş deyip aldı telefonu, duydum açıkça. Sesler geliyor arkadan. Adam aloo aloo diye bağırıp kapattı telefonu. Sinir oldum acaip, ama tekrar aradım, istedim yine, garson gitti, sonra gelip bilmemne bey (iyi ki unutmuşum adını) müsait değil dedi. İçimden ettiğim küfürleri sıralamayayım. Sanki ben illa sizin otelde kalacağım deyip zorlayacağım adamı. İlla öyle bir beklentim de yok zaten. Ne zaman buluşacağız, neler yapacağız diye de soracağım. Ayrıca, doluysan da düzgünce söyle.

Bir pansiyonda yatıp sonraki gün gittim otele. Bizim patronla da o gün buluşacaktık. Baktım, restoran kısmında eşi, annesi filan oturuyorlar. Merhabalaştık, nerede kalıyorsun dedi, şurada. Ne zaman geldin, dün, nasıl geldin, bilet bulamadım, otostopla geldim dedim. Çok içimden geldi, doğrusunu anlatmak. Hmm, dedi, şöyle bir baktı. Ben de ona arkadaşını şikayet ettim. Dün telefonuma çıkmadı, hatta duymuyormuş gibi yaptı dedim. Otel doludur filan dedi, ama ayıp ettiğini o da anladı sanırım. Çalışma olmayacak, yoğun burası dedi. O da tatile gelmiş gibiydi zaten, iş miş hikaye. Benim oraya gidiyor olmamı düşünmeden tatil planlamışlar.

Otel sahibine de rastladım. Tam hatırlamıyorum ama şöyle gibiydi: Adam biraz soğuk davrandı başkalarıyla otururken, ben de “dün duymamış gibi yapmanıza gerek yoktu bilmemne bey” dedim. Ne telefonu dedi, ben de iyi günler deyip yürüyüp gittim.

Ben de o gün atlayıp eve, İzmir’e gittim. Yoktu öyle bir planım ama iyi oldu. Yolda otobüste Kemal Sunallı bir film oynuyordu. Evde bir güzel anlattım olanları, iyi geldi sevgi dolu insanlar. O iş de kısa süre sonra tarih oldu zaten.

O ayıp edilmişlik hissi ama, şu an bile karnımı kastı. İzin vermemeli insan böyle davranılmaya

§ §

Şu an yine biraz kırgın olabilirim. Ama insanın iyi ki eski sevgilileri var. Arada bir burada adı geçen eski sevgili Radikal’de geçen ayki yazımı okumuş. Yazdıkları çok güzeldi. -Ayıp olmayacaksa- küçük bir kısmı şöyle:

Ilahi Simon, her zaman sen ve 80 bin “Cinli” vardi. eger cinliyi turk olmayan olarak alacaksak, cnbce’de avengers izlerken de sen ve 80 bin “cinli”ydiniz. adam gibi recitation yapmaya calisirken de sen ve 80 bin “cinli”ydiniz…

tamam bir sanatçi, filozof, mucit olmayabilirsin. kimse seni tanimiyor da olabilir. toplumumuzun standartlarına gore basarili bir insan oldugunu bile iddia edemeyebiliriz… ama icini gorebilseydik, hicbir hemserini heyecanlandirmayan konulara heyecanlandigini, hiçbir komsunun umursamadigi konulari umursadigini, hicbir meslektasinin cesaret edemedigi potlari kirdigini…” vs. demiş.
Bir kişiye bile böyle birşey düşündürtüyorsan, o kişinin şu an neyin olduğundan bağımsız olarak, çok ‘iyi’ birşey değil mi?

h1

tenderness

1 Ekim, 2008

Zaten daha iki hafta önce deniz kıyısında koşarken (daha doğrusu koşamayıp yürürken) tek tişörtle terlediğim saatlerde dün üstümde üç parça varken donuyor olmak çok canımı sıkmıştı. Kişisel algılamıştım ben bu durumu.

Üstüne bir de Acun’un programındaki kız tam tuz biber oldu. Güzelce bir kız. İzmirli. Zaten tipiyle ve duruşuyla İzmir’liyim diyordu. Öyle bir ben seçilmişim duruşu. Çene yukarıda sürekli. Boğaziçindeymiş. Amacını belirlemiş. Master yapacakmış. İtalya’da. Üniversiteyi de belirlemiş. Söylemediyse de hangi okul olduğunu biliyorum. 2 yıl sonraki mezuniyeti için yazışmalara bile başlamış. Belli ki hayatında hiç önemli terslikler olmamış, başarısızlıklar görmemiş, sevdiği tarafından terkedilmemiş. İstediği üniversiteyi kazanmış, yıllar kaybetmemiş. Parasızlık çekmemiş, kaçırdığı fırsatlar, önemli kayıplar olmamış. Herşey planlı. Hırslı da duruyor. Hep hedeflerine ulaşmış. Fazla belirgin herşey. Ve sanki herşeyin tahmin edilebildiği bir ülkedeyiz.

Böyle bir kesim var ve ben onları çekemiyorum. Hayat eninde sonunda adilleşiyor, şanssız olan sonra şanslılaşıyor veya tam tersi desek öyle değil. Kişisel. Ben o okula gitmedim, önce çağırdıkları sınava gidip, sonra da sınavını kazanıp filan. O zaman kimse bilmezdi o okulu, bir Türk akını oldu sonradan. Birsürü nedeni vardı oraya değil de Wash.’a gitmemin ama yine de sonradan pişman olmadım mı? Mutlaka. Ama oradan da neler olabilirdi. Spor yönetimi veya moda yönetimi gibi bölümler vardı. İkisinin de merkezi olan bir şehirden bahsediyoruz. Şimdi Armani’de çalışıyor olabilir miydim? (Prada’yı istemezdim, Gucci bana pek hitap etmiyor, ama Armani olabilirdi)

İnsanın geçen zamanla barışması nasıl olacak bilmiyorum.

Bu satırları yazarken ekranda eski yönetmenimiz, Asaf Savaş Akad’la söyleşiyor. NTV Iconoclasts’ın -başarısız- bir taklidini yapmış. Zamanının çok sivri tiyatro yönetmeni, Amerika’da yeni bir beceri öğrenmiş, şimdi daha yuvarlak biri olmuş. Sihirbaz.