Kasım, 2008 için Arşiv

h1

garip bir fenomen

26 Kasım, 2008

Kanımın son damlasına, iliklerimin en içine, hücrelerimin parçalanabilir en minik elektronlarına kadar nefret ettiğim o ülkeyi özlediğimi söylemeyeceğim. Ama bu aralar sık sık ‘şimdi orada olsaydım’ hissi geçiyor içimden. Rahatsız edici bu, o yüzden nedenlerini biraz eşelemem gerek:

1. Alışkanlık: Yıllardır çok sabit bir takvim düzeninde yaşıyorum. Birkaç gün arayla hep aynı zamanlarda gidiyorum, hep aynı zamanlarda geliyorum. Bir Eylül, Ekim veya Kasım’ı burada geçirmeyeli çok oldu. Neredeyse fizyolojik bir alışkanlık bu. Ayrıca, en geç bu aralar orada olacağım diye kurgulamıştım.

2. Aktivite maktivite: Kabul edelim, bu şehirde hiçbir şey olmuyor. Bir kısa film festivali vardı 2-3 hafta önce ama gripten kaçırdım. Ama diğer yandan, hala bir mail adresime mail yağıyor oradaki aktivitelerden. İyi filmler, minik festivaller, sergiler, konserler. Başta sinema. Burada 3 Maymun’dan başka bir tek Gomorra girdi vizyona görülmeye değer -birkaç ay içinde. Ama orada özellikle American Film Institute’ün ve E Street’in salonlarını, genelde seyredilebilecek en az birşey olmasını özledim.
Sonra da konserler. Tura çıkan doğal olarak New York’a uğruyor. Oraya gidenlerin bir kısmı Wash.’tan da geçiyor. Biraz ruhsuz bir durum belki ama ortalama her hafta büyük bir isim oluyor. Sadece rockçılar değil, aklınıza gelecek her tip.

Üstüne Studio Theatre ve Shakespeare Theatre.

3. Alış-veriş: Bu bir virüs. Ve vücuduma yerleşmiş bir kere. Yazın sonunda e, şimdi napçaz, dedim, gelecek indirim dönemine kadar… Sadece almakla ilgili değil bu. Kimse rahatsız etmeden rahat rahat bakınma, üstünde deneme, turlama, istediğin kadar kalma durumu. Stresli zamanlarda daha rahatlatıcı birşey düşünemiyorum. Ayrıca, sürekli bir indirim durumundan 5 kağıda iyi bir sanat kataloğu, 10′a güzel bir mayo, 20′ye çok iyi bir gömlek bulma olasılığı.

4. Müzesiz hayat hayat değildir: Ya da ben öylesini tanımıyorum. Çok yetersiz gitmiş olabilirim ama ne kadar gezsen daha da gezebileceğin National Gallery of Art orada duruyor. Ne zaman istesen. Kapısı açık, girdikten 1 dk. sonra Vermeer’lerin, Degas’ların, Monet’lerin önündesin. Hala tam görmediğim Hishhorn, hiç görmediğim Philips Collection, ve gözdem Freer Gallery var. Sanat değil bilim deseniz, Natural History, Air & Space. Daha ticari bir oyun isterseniz Spy museum.

5. Rahat hayat. Hayat rahat: Kimseyle kavga etmeden, kimse size ilişmeden, sorunsuz. Çünkü müşterisiniz hayatın her alanında. Ve müşteri hep haklıdır. Genel tavır bu. Bir mağazaya birşey iade ederken bile bir sonraki gelişin için yapılıyor hesaplar. Sonra, otobüs şoförü durağını atlamıyor, trafikte 5 dk.da bir arkanıza yapışıp ben 150 ile gidicem, çekil diye flaşlar yakanlar olmuyor, durduk yerde el kol hareketiyle karşılaşmıyorsun, marketin otoparkına geçilmeyecek şekilde parkedenler görmüyorsun. Farkettim de orada hiç kaza görmedim ben. Ve istediğin kadar garip giyin, bakan olmuyor.

Kimsenin sana ilişmemesi meselesi orada çok sinirimi bozuyordu. Ama aslında hayatını tehdit altında hissetmekle de ilgili birşey bu. Burada her daracık sokakbaşında karşıdan karşıya geçerken ben yola adım attığında 50 metre geride olan adam, hem ben olmasam da caddeye döneceğinden durması gerekirken, en ufak fren yapmadan 60-70′le üzerime sürünce fazlasıyla sinirim bozuluyor. Çünkü ne onun gözünde ne de tüm trafik sisteminde hayatımın en ufak değeri olmadığını görüyorum. Orada ise zaten kavşakta durmuş olmasına rağmen 20 metre ileriden geldiğimi gören sürücü bekliyor, çünkü: -aynı muameleyi kendisi de istiyor, -öyle alışmış, ve -en ufak bir kazada milyon dolarlık tazminat korkusu yaşamak istemiyor. Burada da o korku bir yerleşse görürüz insanları.

6. Whole Foods: Rahat hayatın en iyi sembolü. Bir mekanda galeri gibi meyve-sebze reyonu, iyi etler, binbir çeşit peynir, ucuzca şarap, hoş çukulatalar, iyice ekmekler, pastalar. Daha önce birgün gidersem tek özleyeceğim şeyin o olacağını söylemiştim. Öyle pek özledim denemez ama stoklar tükendiğinden harbici parmesan ihtiyacı başgöstermekte.

7. Sinema kanalları: Burada sadece ‘çoktular’ diyeyim, ne sizi üzeyim ne kendimi. Çoğu kötü olabilir, ama bağımsız filmler gösteren kanallar, klasik filmler gösteren bir kanal, hem batı hem doğu saatine göre programını tekrar eden envai kanal birleşince isterseniz her akşam iyice birşey bulabilirsiniz. Hem de istediğiniz saatte. Burada da olsa keşke birgün. Yoksa böyle 2 sinema kanalına sinema paketi diyerek ve birsürü para isteyerek bir yere varılmaz.

8. BBC America: Burada da BBC Prime var diyordum ama aynı şey değil. Diğeri pek hedonistik. Aslında bu kelime, Amerika’da hayatın çekiciliğini iyi özetliyor. Alışveriş, şu bu, tüm hayat hedonistik. Guilty pleasures diyordu bir ev arkadaşım, 10. kere ikonik (star wars tarzı) bir film seyrettiğinde. Öyle.

9. Senin vadin o kadar yeşildi ki etkisi: Oradayken burayı abartıyordum. Tüm güzellikleri yığıyordum üstüne, tüm kötülükleri de yaşadığım yere. Şimdi de bu döktüklerim, olmadığım yerin en iyi tarafları. Sıradan bir insan hislenimidir bu. Hep diğer şerit (diğer sıra) daha hızlı ilerliyor gibi gelir. O benden daha şanslı denir. Grass is greener on the other side, veya Murphy kanunları.

________ ∞ _________

Tabi ki bu içten gelen etkilere (impulse) karşı cevap vermeden duramıyorum: ama bak cicim, hava durumunda diyor ki New York 4 dereceymiş, senin şehrin de öyledir şimdi, bak burası 20. Hem Thanksgiving haftası bu, o da tüm zamanların Halloween’den sonra en iğrenç bayramı. Hem hedonist medonist nereye kadar? Burada aynı keyifler olmayabilir, ama hayat var. Bizzat sen, orada uzun saçlı bir tek erkek yok, ne biçim düzen bu; herşey çok steril ve sterilizasyon da kanalizasyon gibi birşey demiyor muydun? Yeterince çekmedin mu bunun sıkıntısını?
Üstelik, dr. Z.’nin varlığını, öğrencileri, ve bir kavram olarak Amerikalı ev arkadaşlarını hiç hatırlama en iyisi. Di mi, cicim?

h1

Çalmak ya da çırpmak. İkisi ayrı şeyler.

21 Kasım, 2008

Burada habersiz yapamayan ben orada hiç haber seyretmediğimi farketmiştim. Seyredecek haber de yoktu zaten. Büyük kanal sanabileceğiniz nbc, abc, cbs, fox, sonuçta küçük ve yerel bir kanalın o network’lerle anlaşmış, programlarını yayınlar hali. Haberleri de yerel ve ‘doğu yakasında yine bir yaralama daha yaşandı. siyah fail aranmakta’lardan oluşuyor. Ülke çapı haber diye birşey yok, cnn, msnbc dışında -ki cnn’i de benim midem kaldırmaz-. Hani hep denir ya, amerikalılar ülkeleri dışını tanımaz diye, onun nedeni ülkelerine gömülmüş olmaları değil, küçük eyaletlerine gömülmüş olmaları. Diğer eyaletleri de başka bir ülke gibi görüyorlar.

O yüzden bu yılın başında BBC America’nın Washington’dan haber servisi başlatması vaha gibi oldu. Amerika’nın ihtiyacı olan haber, bağımsız haber gibi sloganlar da çok doğruydu. Şimdi de arada rastlıyorum, bbc world yayınlıyor o haber saatini burada da.

Birara, Şubat-Mart civarı sanırım, BBC’nin haber programı her akşam bir haberdeki son gelişmeleri yayınlıyordu. Fransa’nın 2. en büyük bankası Société Générale’in (ismi de afilli) bir çalışanı, izinsiz yatırmış bazı paraları ve borsada batırmış. Miktar 5 milyar. Zaten bankanın sermayesi de zaten bunun biraz üzerindeymiş. Sonra işte, her gün haberlerde bankadan bir yetkili, kayıp adamın avukatının açıklamaları filan. Ama bankaların denetiminin nasıl olmadığı da belli olmuş oldu.

Bu durumda bugünlerde güney kıyılarımızda esen bir Bonnie & Clyde haberi daha kolay anlaşılıyor. Antalya’da bir banka çalışanı kadın, Amerika’daki bir Türk’ün hesabından para çekip kocasıyla kayıplara karışmış. Miktar başta 1.5 milyondu, müfettiş kontrollerinden sonra 4.5 milyona çıktı. Önceden de aktarmış kendi hesabına (veya şube yöneticileri batık kredilerini de bu davaya katıyor olabilir mi?).

Birkaç gün geçmeden İzmir’de yakalanmışlar. Paradan iz çıkmayınca parayı nerede harcadınız diye sormuş gasteciler. Hamamda demiş adam. Haberdeki resme bakılırsa arada dericiye uğramışlar. Kadında bir manto, adamda ceket, ikisi de ince deriden ve bariz ki yeni.
Buradan ne anlıyoruz:
- Bankalarımızda iç kontrol mekanizmaları sıfır. O kadar müfettiş çalıştırıyorlar, demek hava civa.
- Soygunu gerçekleştirecek kadar kafayı bozmuş biri, hatta bir değil, iki kafanın biraraya gelmesi bile kaybolunacak güne bir İsviçre bileti almayı akıl edemiyor.
- Paralanıp kaybolan kaçakları polisimiz evlerinde nöbet tutup bekleyeceklerine (salak mı bunlar), Derimod, Desa, Matraş’ta arasın.

Bu arada, Amerika’daki bir Türk sözü, paranın henüz bulunamamış olması ve bu yazıdaki içeriden bakış aklınıza başka şeyler getirmesin. Ya da getirebilir. Alaylı biri temiz bir soygun gerçekleştiremez demem. Ama bu kadar fazla amatör ve bilenlerden hiç ders almamış işlere bulaşmamak en iyisidir. Ayrıca, her kötü deneme, güvenlikçileri azdırıp önlemleri artırmaya yarar sonunda.

h1

kalb kalpe karşı

18 Kasım, 2008

Yemekten sonra evden çıktım, tam 9′da. Önce Carrefour’da alışveriş yapacaktım, oradan Kipa’ya gidip film izleyecektim. Sadece alışveriş merkezlerinde oynadığı için mecbur kalmıştım. Yoksa, -Antalya dışında- alışveriş merkezinde film izlemişliğim yoktur. Arabaya binerken aklıma geldi. Film dijital olduğundan sadece Migros Cinebonus’larda oynayacak deniyordu. Kipa’ya güvenebilir miydim? Hem o 9:45′teydi, oysa daha yakındaki Migros’ta (Ege Park’ta) 9′da oynuyordu, daha erken dönebilirdim. Yetişebilir miydim? Bakalım. Hemen vardım. Kapıya en yakın tarafta, migros çalışanlarının parkyeri gibi duran bir yere bıraktım. İçeri girip merdivenlerden 2 kat yukarı çıktım. Kapıyı kilitlemiş miydim? Neyse, sinemanın olabileceği tek tarafa doğru yürüdüm ama etrafta sinemasal bir isim yoktu. Sonra bir köşede salon 5, 6, 7 yazdığını gördüm. Bilet gişesi yoktu. Bir tezgah-popcorn kısmı vardı yan tarafta ama kimse yoktu. Salon kapılarının yanında film isimleri vardı. Bu durumda girdim ben de direk salona. 3 çift vardı içeride. Arkalara oturdum. 10 geçiyordu. Henüz kaza olmuştu. Çıkış yazısının ışığı çok gözümü aldı, önlere geçtim. O da çok ön olmuştu, tekrar insanların önünden geçmeyeyim diye sıranın sonundan bir arkaya geçtim. Sonra işte, adam kazayı şoföre yıktı, oğlan sıkıldı, kadın para istemek için adama gitti, oğlan babasına gitmek için evden çıktı, tellerden atlayıp demiryolunu geçti, gara geldi. Banka oturdu. Bir anons başladı. Bir kadın sesi bir isim söyledi. İrkildim. Nasıl yani? Ayağa kalktım. Arka sıradan birşey derler diye bir saniye hareketi yaptım arkaya doğru, bakmadan. Doğru mu duymuştum? Tekrar söylecekti kadın ismi. O kadar dikkat kesildim ki duyamayacağım sandım. Evet, yine benim ismim. Hemen montumu ve çantamı alıp yana doğru ilerlemeye başladım, insanların ayaklarına basarak. Tüm koltuklar doluydu. Ne zaman dolduysa.
Salondan dışarı, koşturarak merdivenlerden aşağı, binadan dışarı, otopark, araba yok. Yürümüş olmalı, hiç önemli değil şimdi. Yolun üzerinden koşmaya başladım. Ama koşarak gidemezdim. Geçen arabalara bakmaya başladım. Taksi. Yok, çok tutar. Pamukkale servisi. Hemen önüne atladım -çok kararlı. Durdu. Pamukkale’den biletiniz var mıydı dedi servis şoförü. Yok, ama hayat memat meselesi dedim. Hızla gitti adam bunu duyunca. 11 servisi, 10′u 1-2 geçe vardı otogara. Koştum hemen otobüslere doğru. Bir Pamuk otobüsü çıkmaktaydı perondan, önüne fırladım. Yok, Ankara. Demek yanındaki. Yanındaki geri geri çıkmış, ilerlemek üzereydi ki kapısını tokatladım. Açtılar. Muavin önlere geldi. Biletiniz var mı diye sordu ben 1-2 basamak çıkmışken. Evet dedim, elimi ceketin iç cebine atıp bilet çıkarır gibi bir ellilik çıkarıp verdim muavine, etraftakilere göstermeden. Sorun olmadı tabi.
İstanbul’a vardık. Bir ellilik daha verince beni direk Sirkeci’ye bıraktılar. Onca pür endişe halden sonra o anda sakinlemiştim. Gara girdim. Saat 5′i az geçiyordu. Kimse yoktu. Hatta in cin top. İyi. Nasılsa gelecekler. Ben hiçbir şekilde geç kalmamıştım ya, istediği kadar erken olsun. Bir banka uzandım sırtüstü, dizlerimi toplayıp. Kollarımı toplayıp yukarı baktım. Gördüğüm samanyolu muydu, yoksa koyu lacivert bir tavandaki kirler mi? Seyre daldım.
Kalp kalbe karşı derler. Beni hiç düşündün mü?
Dün ayaz varmış garda. Ceketsiz üşüdün mü?

h1

L’İtaliano

14 Kasım, 2008

Hergün 100 kere (sayılar hiç abartı değil) laşatemi kantare, 40 kere laşatemi şarkı sözleri, 30 kere laşatemi, 20 kere laşatemi kantareyi kim söylüyor diye arayıp gelen şahıs, sizden sıkıldım. İlgili bilgiyi buradan bulabilirsiniz:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=l’italiano (bana gelmeyin, oraya gidin).
Şarkının adı da L’İtaliano.

h1

Bodrum’a görevli gidecek vekil aranmaktadır.

13 Kasım, 2008

§ Eğlenceli haberleri atlamamalı: Bodrum’a balık çiftliklerini araştırmaya giden 14 milletvekili ve birkaç uzman teftiş için lüks bir yatla denize açılmışlar. Sıcak ve güneşli havada bazı milletvekilleri uyuyakalırken 4 milletvekili ve 3 uzmanı çok kötü deniz tutmuş. Geziden sonra bir beach restoranda bir işadamının davetlisi olarak yemek yiyen vekillere ayrılmadan 5′er kilo çipura hediye edilmiş.

9 yanlışı bulun gibi oldu, ama ben işin başlamadan öncesiyle ilgilendim. Geziye gidecek vekillerin seçimi nasıl mesela. Liselerdeki ‘Pazar günü Bergama’ya gezi düzenlenecektir’ duyurusu gibi panoya ilan mı asıyorlar: Çevre Kulübü 11 Kasım’da Bodrum’a gezi düzenlemiştir. Güzel havada tekne gezisi, beach’te öğle yemeği ve 5′er kilo çipura, hepsi dahil: hehe, tabi ki toplanan vergilerden.

§ AKP iktidarda oldukça savunma bakanı olacak olan, ANAP mirası Vecdi Gönül önce “iyi ki mübadeleler oldu, ya ege’de yunanlılar, yurtta ermeniler olsaydı, maazallah ulus devleti kuramazdık” demiş. Sonra tepkileri alınca da “ben o günki yabancıları kastettim, bugünkileri değil” demiş. Sevsinler. Bugünki 3-5 bin Yunanlı ile onlardan biraz fazla Ermeni’yi tabi seversin. Tamamen kaybolmasınlar zaten, yoksa nasıl açıklarsın bunu dışarıya… Ama ya, 2 milyon Ermeni, yarım milyon Yunanlı olsaydı şimdi yurtta… O zaman görürdük seni.

Bu arada, kilit noktaları tutan ve daimi bakan Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu ve Vecdi Gönül, AKP’nin, en gerici ve milliyetçi ANAP’ın devamı olduğunun göstergesi bence.

§ Beşiktaş’ta, üniversite öğrencilerinin kaldığı bir kız yurdunda kalanlar, emniyete ve valiliğe yapılan ihbarlar nedeniyle il emniyet müdürlüğünden gönderilen bir görevli tarafından sorgulanmış. Kızların hamile olup olmadığı, sarhoş olup sokakta nara atıp atmadığı ve yurda erkeklerin girip girmediği sorulmuş. Dııt! Yine yanlışsınız bay yanlış. Yine bir 9 hatayı bulun sorusu.

Üniversite öğrencilerinin %90′ından fazlası 18 yaşından büyük olduğuna göre istediğiyle yatma, hamile kalma, içki içme hakkı yok mudur? Hatta savunma yerine saldırıya geçmeli: Kız yurtlarında kalan anne adayları ve anneler için gerekli düzenlemeler yapılması şart olmalı. Her yurtta kadın doğum uzmanları ve bakıcılar çalıştırılmalı.

Sonra, kızlarla oğlanların ayrı oturtulduğu sınıflar haremlik-selamlık olarak görülüyor da kız yurdu-erkekler yurdu ayrımı nedir? Kızlarla oğlanlar aynı binada kalacak medeniyete sahip değil mi diyorsunuz? O zaman o şekilde eğitilsinler. Karışık yurtlarda kalmayan, hemcinsleriyle evde veya ailelerinin yanında kalan kızlar da staj yapar gibi bir yazı karışık evlerde geçirsinler. Yoksa mezun edilmesinler.

§ Son haftalarda artık gemi azıya alan, istediği gibi silahını ve cobunu kullanan polisle ilgili, belki de en suçsuz olduğu bir haber: iki polis nezarethanede bir sokak kadını ile kameralara yakalanmış. Suçüstü diyordu haber. Taraflarınca dövülen, vurulan, hatta öldürülen o kadar kişi varken bu nedir ki? Habere yazılan bir yorumda geçtiği gibi, o kameralar içeri atılanlara atılan dayakları kaydetmiyor herhalde, belki çıp laklığa duyarlıdır.

Bu gittikçe azan polis suçlarını AKP iktidarının artık devletle içiçe geçmesine bağlıyorum ben. Sokakta AKP’yi eleştiren dayak yiyor, çöpte başbakana lafeden pankart bulununca yakında oturan öğrencileri içeri alınıyor. Başbakan Ecevit iken bu olur muydu dersiniz? Tayyip ve politikaları artık içselleştirildi polis teşkilatı tarafından.

Sahi, birara AKP’yi övenler vardı. Seçimden önce filan. Ne oldu onlara?

§ Herkes hep aynı filmleri seyretmesin, hep aynı şeyler önerilmesin istiyorum. Birileri de kendi filmlerini keşfetsin, farklı şeyler denesin. Çünkü seyircilik de sanatın bir parçasıdır.

İst. Modern de fet iş temalı filmler. Hepsi ilgi değer.

§ İlgisiz ama belki öncesinde tekrar yazamam. Uğur Yücel’in dizisi haftaya Salı başlıyor. Fragmanlar o kadar hoş ki. Ama artık, iyi fragmanların arkasından vasat yapımlar çıkmasın, sağlam, güzel bir şey seyredelim hep beraber.

h1

Film alemine hızla ve gırla

8 Kasım, 2008

Bahsi geçen minik, minicik filmimle dün Canon, Yes You Can (ne alaka) kısa film yarışmasına katıldım, ve bu sabah ‘kısa, en kısa’ kategorisinde 1. oldum. Aldığım ödülle hemen bir üst seviyeye atlayıp kısa bir film çektim. O da şuracıkta huzurlarınızda.

Görebileceğiniz gibi bu çalışmada reprodüksiyon tarzını benimsedim. Nasıl Gus Van Sant’ın kare kare aynısını çektiği Psycho bir sanat eseri görülüyorsa bu da öyle diyebilirim, aksini iddia edenlere.

new-picture5

Böylelikle benimle beraber Antalya Migros Cinebos 4. salonunun (festivalin çoğunda oturduğum) merdivenlerine ışınlanıyorsunuz. Veya hep beraber İzlanda’nın bozkırlarına gidiyoruz. Farketmez, zamanı ve mekanı siz seçin, ben gelirim.

[Seyrederken kim ki bunlar dediğim grubu da sözlerini aratıp buldum. Bir önceki caz festivalini programında çok ilgimi çekmiş olan Tiger Lillies].

h1

La vita cambia. Cambia la vita.

6 Kasım, 2008

Farkettim de bu İzmir günleri nasıl da üniversite mezuniyetinden sonraki İzmir günlerine benziyor. Alışkın olmadığım farklı bir İzmir vardı o zaman. Karanlık, üşüten, yalnızlığını yüzüne vuran bir İzmir. Her zamanki gibi açık, güneşli ve hafif değil.
O günler de aynı bugünler gibi belirsizdi. Yine sanki çok seçeneğim yok ve olanlar da iyi değil gibi geliyordu. Yine mecburiyetten bir yerlere devam etmeyi düşünüyordum. Yine günler boş geçiyordu ve yine şehirde kimseyi tanımıyordum. Aksi gibi, uzakta da arkadaşlarım tükenmişti. Yine vakti belli olmayan birşeyleri bekliyordum. İtalyan Kültür’e gitmiştim. Vaktini kaçırmasam yine giderdim. Ama çok sonradan, o zamanlar kendimden neler yapabilirmişim, ne seçenekler olabilirmiş de görmemişim demiştim.

ξ ξ ξ ξ ξ ξ

Bir arkadaşıma hayatımı yalnız geçireceğim, sevgili ve arkadaş olmadan dedim. Bu öngörün mü kararın mı dedi. Herhangi bir insan nasıl böyle bir karar alabilir ki. İnsan dediğin mahluk başkaları olmadan varolabilir mi? Issız bir adaya düşen bir adamı düşünün. Özlediği, hayatının çeşitli özellikleri, alışkanlıkları mıdır, yoksa insanlar mıdır? Aslında, bir gemi onu kurtardığında, yani daha evine gitmeden özlediklerine kavuşmuştur. Evindeki sevdiği insanları görmek hariç. Diyelim ki bu adam, orada doğmuş. Blue Lagoon tarzı. Ama anne-babasından biliyor ki başka insanlar, medeniyetler var. Yani, kavuşmak istediği birileri yok. Daha gemi yanaştığında istediğine kavuşmuştur.

Buradaki tüm fikir, o da eğer varsa, beklentileri küçültmek. Şu an birçok kişiyle ve mutlu olabilirdim demektense bunu hiç düşünmemek. Kaldı ki benim 1 numaralı hayalim neydi. Ama öyle görülüyor ki ben ileride “bu da bir türlü mutluluğu bulamadı” denilen amca, iş arkadaşları yemeğe çağırdığında “bu akşam misafirlerim var” deyip sonra evde yalnız oturacak, hep bir yerlerde arkadaşları olduğunu söyleyecek kişi olacağım. Sakallı (görünümüme bakacak kimse olmadığından), kitaplara gömülmüş gibi duran ama açık sayfaları okumadan uzak diyarlara gömülüp gidecek biri.

Yine de ölmeden bu başlıktaki isimle (hayat değişir, değiştir hayatı) bir kısa film çekeyim diyorum. Sonra kültür sanat programlarına basın bültenleri gönderirim, birkaçına konuk giderim, Türk asıllı İtalyan yönetmen olarak isim yaparım. Bunları derken filmi çektim bile. Bu çalışmada sembolik bir anlatım tutturdum. Minimalist bir altyapının üstüne biraz nihilism, biraz sinizm (cynism) ekledim. Deneysel küçük bir başyapıt oldu.