Kanımın son damlasına, iliklerimin en içine, hücrelerimin parçalanabilir en minik elektronlarına kadar nefret ettiğim o ülkeyi özlediğimi söylemeyeceğim. Ama bu aralar sık sık ‘şimdi orada olsaydım’ hissi geçiyor içimden. Rahatsız edici bu, o yüzden nedenlerini biraz eşelemem gerek:
1. Alışkanlık: Yıllardır çok sabit bir takvim düzeninde yaşıyorum. Birkaç gün arayla hep aynı zamanlarda gidiyorum, hep aynı zamanlarda geliyorum. Bir Eylül, Ekim veya Kasım’ı burada geçirmeyeli çok oldu. Neredeyse fizyolojik bir alışkanlık bu. Ayrıca, en geç bu aralar orada olacağım diye kurgulamıştım.
2. Aktivite maktivite: Kabul edelim, bu şehirde hiçbir şey olmuyor. Bir kısa film festivali vardı 2-3 hafta önce ama gripten kaçırdım. Ama diğer yandan, hala bir mail adresime mail yağıyor oradaki aktivitelerden. İyi filmler, minik festivaller, sergiler, konserler. Başta sinema. Burada 3 Maymun’dan başka bir tek Gomorra girdi vizyona görülmeye değer -birkaç ay içinde. Ama orada özellikle American Film Institute’ün ve E Street’in salonlarını, genelde seyredilebilecek en az birşey olmasını özledim.
Sonra da konserler. Tura çıkan doğal olarak New York’a uğruyor. Oraya gidenlerin bir kısmı Wash.’tan da geçiyor. Biraz ruhsuz bir durum belki ama ortalama her hafta büyük bir isim oluyor. Sadece rockçılar değil, aklınıza gelecek her tip.
Üstüne Studio Theatre ve Shakespeare Theatre.
3. Alış-veriş: Bu bir virüs. Ve vücuduma yerleşmiş bir kere. Yazın sonunda e, şimdi napçaz, dedim, gelecek indirim dönemine kadar… Sadece almakla ilgili değil bu. Kimse rahatsız etmeden rahat rahat bakınma, üstünde deneme, turlama, istediğin kadar kalma durumu. Stresli zamanlarda daha rahatlatıcı birşey düşünemiyorum. Ayrıca, sürekli bir indirim durumundan 5 kağıda iyi bir sanat kataloğu, 10′a güzel bir mayo, 20′ye çok iyi bir gömlek bulma olasılığı.
4. Müzesiz hayat hayat değildir: Ya da ben öylesini tanımıyorum. Çok yetersiz gitmiş olabilirim ama ne kadar gezsen daha da gezebileceğin National Gallery of Art orada duruyor. Ne zaman istesen. Kapısı açık, girdikten 1 dk. sonra Vermeer’lerin, Degas’ların, Monet’lerin önündesin. Hala tam görmediğim Hishhorn, hiç görmediğim Philips Collection, ve gözdem Freer Gallery var. Sanat değil bilim deseniz, Natural History, Air & Space. Daha ticari bir oyun isterseniz Spy museum.
5. Rahat hayat. Hayat rahat: Kimseyle kavga etmeden, kimse size ilişmeden, sorunsuz. Çünkü müşterisiniz hayatın her alanında. Ve müşteri hep haklıdır. Genel tavır bu. Bir mağazaya birşey iade ederken bile bir sonraki gelişin için yapılıyor hesaplar. Sonra, otobüs şoförü durağını atlamıyor, trafikte 5 dk.da bir arkanıza yapışıp ben 150 ile gidicem, çekil diye flaşlar yakanlar olmuyor, durduk yerde el kol hareketiyle karşılaşmıyorsun, marketin otoparkına geçilmeyecek şekilde parkedenler görmüyorsun. Farkettim de orada hiç kaza görmedim ben. Ve istediğin kadar garip giyin, bakan olmuyor.
Kimsenin sana ilişmemesi meselesi orada çok sinirimi bozuyordu. Ama aslında hayatını tehdit altında hissetmekle de ilgili birşey bu. Burada her daracık sokakbaşında karşıdan karşıya geçerken ben yola adım attığında 50 metre geride olan adam, hem ben olmasam da caddeye döneceğinden durması gerekirken, en ufak fren yapmadan 60-70′le üzerime sürünce fazlasıyla sinirim bozuluyor. Çünkü ne onun gözünde ne de tüm trafik sisteminde hayatımın en ufak değeri olmadığını görüyorum. Orada ise zaten kavşakta durmuş olmasına rağmen 20 metre ileriden geldiğimi gören sürücü bekliyor, çünkü: -aynı muameleyi kendisi de istiyor, -öyle alışmış, ve -en ufak bir kazada milyon dolarlık tazminat korkusu yaşamak istemiyor. Burada da o korku bir yerleşse görürüz insanları.
6. Whole Foods: Rahat hayatın en iyi sembolü. Bir mekanda galeri gibi meyve-sebze reyonu, iyi etler, binbir çeşit peynir, ucuzca şarap, hoş çukulatalar, iyice ekmekler, pastalar. Daha önce birgün gidersem tek özleyeceğim şeyin o olacağını söylemiştim. Öyle pek özledim denemez ama stoklar tükendiğinden harbici parmesan ihtiyacı başgöstermekte.
7. Sinema kanalları: Burada sadece ‘çoktular’ diyeyim, ne sizi üzeyim ne kendimi. Çoğu kötü olabilir, ama bağımsız filmler gösteren kanallar, klasik filmler gösteren bir kanal, hem batı hem doğu saatine göre programını tekrar eden envai kanal birleşince isterseniz her akşam iyice birşey bulabilirsiniz. Hem de istediğiniz saatte. Burada da olsa keşke birgün. Yoksa böyle 2 sinema kanalına sinema paketi diyerek ve birsürü para isteyerek bir yere varılmaz.
8. BBC America: Burada da BBC Prime var diyordum ama aynı şey değil. Diğeri pek hedonistik. Aslında bu kelime, Amerika’da hayatın çekiciliğini iyi özetliyor. Alışveriş, şu bu, tüm hayat hedonistik. Guilty pleasures diyordu bir ev arkadaşım, 10. kere ikonik (star wars tarzı) bir film seyrettiğinde. Öyle.
9. Senin vadin o kadar yeşildi ki etkisi: Oradayken burayı abartıyordum. Tüm güzellikleri yığıyordum üstüne, tüm kötülükleri de yaşadığım yere. Şimdi de bu döktüklerim, olmadığım yerin en iyi tarafları. Sıradan bir insan hislenimidir bu. Hep diğer şerit (diğer sıra) daha hızlı ilerliyor gibi gelir. O benden daha şanslı denir. Grass is greener on the other side, veya Murphy kanunları.
________ ∞ _________
Tabi ki bu içten gelen etkilere (impulse) karşı cevap vermeden duramıyorum: ama bak cicim, hava durumunda diyor ki New York 4 dereceymiş, senin şehrin de öyledir şimdi, bak burası 20. Hem Thanksgiving haftası bu, o da tüm zamanların Halloween’den sonra en iğrenç bayramı. Hem hedonist medonist nereye kadar? Burada aynı keyifler olmayabilir, ama hayat var. Bizzat sen, orada uzun saçlı bir tek erkek yok, ne biçim düzen bu; herşey çok steril ve sterilizasyon da kanalizasyon gibi birşey demiyor muydun? Yeterince çekmedin mu bunun sıkıntısını?
Üstelik, dr. Z.’nin varlığını, öğrencileri, ve bir kavram olarak Amerikalı ev arkadaşlarını hiç hatırlama en iyisi. Di mi, cicim?



