Ocak, 2009 için Arşiv

h1

günaydın. dün naptın.

29 Ocak, 2009

ζ Ankara-İzmir yolundan 1500 kere geçtiysem de hala ilginç şeyler görebiliyorum. Sanırım bunda o 1500 kerenin 1490′ını gece gitmiş ve boş olsun diye sık giden şirketlerin en geç otobüsünü seçip yandaki koltuğa doğru yatmış olmamın etkisi var.

Neyse, Uşak civarında bir kahverengi tabela Karun Hazineleri diyor. Ben de Allah diyorum. Hemen yerimden kalkıp şoförü dürtükleyesim var. Ya, hocam, sen bulunmasını istemediğin şeyi en meydana, mesela masanın üzerine bırak kuralını duymadın galiba. Bana inan, kimse o tabelayı takip edip burada hazine var mıdır dememiştir. Hayır, sefer geç kalsın nolacak. Sonra payına düşenle 1500 otobüs alırsın.

ζ Bana onun kadar garip gelen tabela Turgutlu’daki bir polikliniğindi. İsmi Fransızca, açan kuruluş da Fransız. Tek bir kelime bile okuyamadım. Peki, buna halk ne diyor acaba? Çünkü halkımızın mantığını en güzel özetleyen haberlerden birinde AB bir köyümüze atık su sistemi kurulması için para vermek istemiş. Köylülerse “Avrupalılar bize niye yardım etsin, vardır bunun altında bir bityeniği” deyip reddetmişler. Ama içme suları kirlenip içecek su bulamayınca nettik biz diyorlarmış şimdi.

ζ Karşıyaka limanında büyükçe bir tekne, önünde Karşıyaka kermesi yazıyor. Bindim geçerken. Birkaç kıtipiyöz masa, incik boncuk, hediyelikler ve ortada çeşitli kitaplar. Basanın elinde kalmış ilginç kitaplar var, ama hava rüzgarlı, deniz dalgalı. Kitabı eline alıyorsun, bir bi tarafa, sonra diğer tarafa gidip dururken bakmaya çalışıyorsun. Her masanın sorumlusu oturuyor normal normal. Sanki bir Marx kardeşler (veya Chaplin, veya Harold Lloyd) filmindeyiz, gemide bir o yana, bir bu yana çalışırken zemin oynayıp durmuyormuş gibi normal davranıyoruz.

ζ Pasaport’tan Konak’a yürürken güneş henüz batmış, sağ tarafta uzanan lacivert örtü hafiften kıpraşıyor. Yalnız, su fazlasıyla yükselmiş (korkularımız gerçekleşiyor mudur nedir?). Neredeyse bütünleşmiş yol yüzeyiyle. Hatta askeri iskeledeki nöbetçi askerler -ki müdahale ederler oradan, etrafta fotoğraf çekenlere (bir seferinde yanlarına yanaşmış Greenpeace gemisi Rainbow Warrior’ı fotoğraflarken mesela)- suya batmış şekilde bekliyorlar kapıyı.

ζ Konak Pier’e girerken de gördüğüm bembeyaz sokak köpeği dönüşte yanımda bitiyor. Benimle yürüyor bayağı bir süre. Etrafta o kadar insan var, ama illa benimle. Ve bu hiç şaşırtıcı değil. Nereye gitsem hep böyle olur.
O sırada Pasaport’a yakın bir arkadaşımı aradım -ki Menemen’de oturuyor. Alsancak’tayım dedi. Alsancak’ta nerede? Borsa var ya, Pasaport’a yakın, deniz kenarında oturuyoruz. Hmm, birkaç saniye önce yanından geçmişim. Döndüm, hemen sonra gördüm. Öyle çok kalabalık bir bölge de değil orası.

ζ Bugün gelen bir spam mailin başlığı “Çünkü seni seviyorum”. İçi boş. (Çok gerçekçi). – Yoksa spam değil mi?

Ankara’dan taze bir hava: Ege Kayacan’dan Esat Dörtyol. Fizy kolaysa bunu da bulsun bakalım.

h1

Banu Yelkovan & Bağış Erten

27 Ocak, 2009

Televizyonun yararlarından bahsetmeyi düşünüyorum bir süredir. Hemen dikkat çeken birçok yanı dışında bazı şeyler var ki varlıklarından duyulan keyif hemen akla gelmiyor. Çünkü onlar hep varlar. Saatleri sekmiyor, hep aynı standartta iyiler. Mesela, Pazartesi akşamı futbol ağırlıklı tartışmalar. Ben klasikçi biri olarak 90 dakika’cı olsam da aynı saatte (niye cnn birçok zaman ntv ile aynı tarz programlar yapıp hep de benzerinin karşısına koyuyor?) futbol ekstra’da farklı bir şey vardı. Bir süredir hep birini normal saatinde, diğerini tekrarında seyretmeden yapamıyordum.

Bildiğiniz futbol programlarına benzemezdi futbol ekstra. Olayların farklı yanları, beklemediğiniz bakış açıları. Çekişme, rekabet ve hatalardansa yapılan iyi işler. Banu Yelkovan’dan da Bağış Erten’den de çok şey öğrendim. İkisi de çok keyifli insanlar başta. Konunun gülecek bir tarafını bulan, gülen, güldüren. Programın altbaşlığında olduğu gibi ‘futbolun gülen yüzü’nü gösteren.

Açıkçası Banu Yelkovan’ı seyredene dek futbolda sözlerini dinlediğim tek bir kadın bile olmamıştı. Ama ondaki futbol kültürü çok az baba yorumcuda vardır. En çok savunduğu şeylerden biri yeteneğe karşı çalışmadır. Yakın zamanda anne oldu, Bağış Erten de “herhalde Banu için en korkunç şey, oğlunun öğretmeninin ‘çok yetenekli ama hiç çalışmıyor’ demesi olurdu. Ama ‘çok kabiliyetsiz ama çok çalışıyor’ dese zevkten dört köşe olur” diyordu. Zaten hep çok iyi anlaşıyorlar. Hatta sürekli bu kadar iyi anlaşan, anlaşmazlıklarda bile gülümseyerek ve birbirine hakvererek konuşan ve iyi paslaşan bir ikili düşünemiyorum.

Bağış Erten’inse olaylara hep doğru bir bakışı vardır. Benzetmeleri sinemadan (“o anda Matrix’te bir kırılma oldu”) diğer sporlara kadar uzanır. Çok başarılı metinler yazar. O da Banu da hayatınızda olsa ne hoş sohbetler edersiniz diye düşünürsünüz.

Ama bugüne kadarmış. CNN değişikliklere gidiyormuş. O program da ilk harcananlardan olmuş. Maalesef. İkisine de en içten teşekkürlerle…

futbol-ekstra2

h1

cnbc-e’ye soru: homofobik misiniz?

26 Ocak, 2009

25 Ocak 2009 Pazar akşamı oynayan New Adventures of Old Christine dizisini izlerken tüm keyfim kaçtı. Ülkenin en düzeyli kanalları olduğunu düşündüğüm NTV ve CNBC-E’de bile homofobik yaklaşımları göreceksem gerçekten çok yazık. Dizide herhalde 30-40 kere “gay” kelimesi geçiyordu, oysa altyazılar bunu sürekli olarak “öyle” şeklinde çevirerek geçiştiriyordu. Birisi “I’m not gay” diyor, çevirisi “Öyle değilim”. Benzeri birçok anlamsız çeviri açık saçık algılanabilecek her sözü yumuşatıyordu. Bir kadın diğerine “I kissed you” diyor, çeviri “Seni tanıyorum”. Biri “Would you like to take a bath” diyor, çeviri “Elini yüzünü yıkamak ister misin?”. Daha unuttuğum birçok örnek.

Çeviriyi kim yapmış olursa olsun veya çeviriyi yapana herhangi bir telkinde bulunulsun bulunulmasın, sizin kanalınızda yayınlandığı sürece çevirilerden sorumlusunuz. Ve bu tarz gerici yaklaşımlar size hiç ama hiç yakışmıyor. Bu program ve çevirisi için aciklama, yayınızda özür ve altyazıların düzeltilerek yayınlanmasını bekliyorum.

============

Mail adreslerine de gönderilmiş bir mektup.
Bu güvenilir diyebileceğimiz kaynaklardaki korkunç homofobi kanımı donduruyor gerçekten. Daha önce de Radikal’in internet sitesindeki “Televizyonda eşcinsel sev işme şoku” haberinden bahsetmiştim. Bu haberin korkunçluğunu yazdığım gazetenin iletişim sayfasından anlamsız bulduğum bir cevap gelmişti. İsmet Berkan’dansa hiç. Gördüm ki bir hafta sonraki Radikal İki’de bir yazı o haberi eleştiriyor. Ama yazarı haberi Radikal’de değil, aynen, hatta daha da çirkin bir şekilde yapmış Milliyet’te görmüş (e, biliyorsunuz, bu Doğan yayınları hep aynı haberleri yapıyor). Radikalciler de kendilerinin de aynı haberi yaptığından habersiz, üstlerine almamışlar.

Aynı cinsiyet ayrımcı yayın kadınlara seslenirken de kullanılıyor. Üniversitede Kadın Sorunları Kulübü’ndeydim birara. İki kız vardı, kulüpte öne çıkan, ısrarla küçük kızlara bile kadın diyorlardı. Özellikle ve politik bir kararla. Bense bunun çok itici durduğunu söylüyordum. Onlarsa toplumun namus kavramıyla yaptığı ayrıma karşı bunu doğru buluyorlardı. Ben ayrımı öyle yapanlara göre davranmanın doğru olmadığını, toplumun geniş bir kesiminin de benim gibi olgunluğa göre ayırdığını söylemeye çalıştım, aynen oğlan-erkek ayrımında olduğu gibi, ama pek dinletemedim.
Aynı çirkin ayrım şimdilerdeki bayan sözüne yolaçtı. Can Gürzap geçenlerde tv’de 4 kadının programında anlattı bunun nereden başladığını. TRT’de kız basket takımı sözünü beğenmeyen bir müdür bayan basket takımı denmesini istemiş. Böylece de erkek kelimesinin bugünki karşıtı bayan oldu. Hatta o kadar çok kullanılıyor ki bazen kendimi bile yakalıyorum, otobüste filan neredeyse önümdeki bayan diyecek oluyorum. Sonra düşünüp hamfendi demeye çalışıyorum. Kadın demek istemeyen için hanım-hamfendi bir alternatif olabilir diye düşünüyordum ama o da hitaplar dışında hoş durmuyor pek çok zaman. Ankara’da -akp’li- bir ilçe belediyesinin afişi “hanımlar kulübü toplanıyor” diyordu mesela. Kadın ya, kadın kadın kadın kadın kadın. Sokalım bunu beynimize.

h1

hey’can, insanı saran bişey

21 Ocak, 2009

Alttaki yazıda pis bir konuya alet etmiş olabilirim (ettirenler utansın), ama gerçekten bugün Washington’ın son yıllarda yaşadığı en önemli gündü. Pentagon’a giren uçak (ve Capitol’a düşmeye giderken Pennsylvania’da düşürülen uçak) dışında, herhalde Watergate skandalından sonra yaşanan en tarihi gündü. Orada olaydım, ben de tanık olaydım diye en ufak bir hevesim olmadı ama Beyaz Saray’a yürüyüş sırasındaki insanların heyecanından etkilenmemek mümkün değildi. Dün geceden beri beklemişler o bir an için. Sanırım genel ümit eksikliği sendromuna sahip olduğumuzdan ve yaşanan hayatların heyecansızlığından, dünyanın neresinde böyle bir heyecan varsa tüm dünyalılar tüm ilgimizi oraya veriyoruz. Oradan çıkan bir enerji bizim hayatlarımızda ısı ve ışığa dönüşüyor.

Bir imge, illa görmemiz gerekmez, bazen zihindeki bir imge bile bin sözcükten değerli: 100 yıl önce Beyaz Saray’ın önünden zincirlerle bağlı köleler geçiriliyormuş, aynı bugün tüm ilgi ve heyecanın odağı Obama’nın geçtiği yollardan.

Arabası yavaşça yürürken ben de yandaki binalardan bahsediyordum, şu Old Post Office Pavillion, şu sokakta yoldan dumanlar yükselir. Ama orada topu topu 2-3 gün geçirmiş abim nereden bahsetsem benden daha iyi biliyordu. “Onun alt katında güzel bir kafe var. Sen nasıl bilmezsin?” Ben orada yaşamadım ki. Tam anlamıyla böyle bu.

Abim bir de adamın hiç yüzünü kameraya dönmediğini, sürekli profilden konuştuğunu söyledi. Gerçekten de öyle. Sürekli bir sağ bir sol. Mutlaka öyle bir eğitim almış imaj danışmanlarından, ama neden derken ben, o söyledi yine cevabı: demek kulakları çok kepçe diye. Gerçekten de çok çok kepçe. İmaj demişken bir Amerikan başkanını hele önemli günlerde kıpkırmızı veya masmavi dışında bir kravat takarken göremezsiniz. Ve illa siyah takım, beyaz gömlek. Bir gün de kahverengi ayakkabı giyseler mesela… Olmaz. (kudra’ya dip not: karısının giysisi güzeldi de renk seçimi felaketti).

Bu arada, adamın adı Hussein. Bundaki ironiyi (örneğin, THY’nin NY uçağındaki Araplar yüzünden uçmak istemeyen, o yüzden herkesi iki saat bekleten -çünkü o durumda tüm yolcular ve bavullar indirilip tekrar yükleniyor- Amerikalı genç adama ben olsam “sen istediğin kadar Araplardan nefret et, senin başkanının adı Hussein, naber” derdim) vurgulamak için Hüseyin diye yazılabilir, tırnak içinde filan. Ama onun dışında sürekli Hüseyin yazan gazetelerinki cahillik oluyor.

Pazar günki kutlamalarda Marisa Tomei’yi de görmek ilginç oldu. İki ay önce yanımdan geçmişti festival merkezinde. O benim olduğum ülkeye kadar gelmişti de ben yıllardır hep olduğum şehirde, yani olmamın bekleneceği yerde onu yalnız bırakmıştım. Ama söz vermiştim kendime. Gelecek seçimde burada olmayacağım diye. Öncekileri tutamamıştım, ama bunu tuttum.

Peki, peki, bugün “yumruğumuzu açmazsak yol alamayız” diyen bir lider hepimize bir miktar (değişen miktarlarda, ama illa bir miktar) ümit verirken bizim karizmatik liderimiz dün bir AB yemeğinde ne diyordu AB Rum milletvekiline? “Başını istediğin kadar salla. Bizim ülkemizde güzel bir laf var buna uygun da buraya uymaz, yakışmaz buraya“.

h1

Falımızda Hasret Var, Ayrılık Var Demedim mi?

20 Ocak, 2009

Bu haftasonu milyonlarca Amerikalı Washington’a yola çıktı. Otel rezervasyonları daha seçimden önce dolduğundan insanlar evlerini 3-5 bine kiralıyor. Bir gecesi. Öyle bir çılgınlık. Bunun tarihi bir an olduğunu, bir rüyanın gerçekleşmesi demek olduğunu düşünüyor.

İnsanların biraraya gelip sevinçle kutladığı seçimler bizde de olacak mı bir gün diye buruluyor insan. Ama en azından, tabi Obama gibi olmasa da başka tip bir mucize 2 ay sonra bu ülke sınırlarında gerçekleşebilir. 3 dönem belediye başkanlığı yapıp şehrindeki insanların hayatını kolaylaştırır/iyileştirir hiçbir hizmet üretmemiş biri gerçekten de 4. kere seçilebilir mi? Seçilirse bu tam bir mucize olmalı.

Metro örneğin, Karayalçın’ın bir 5 yıllık döneminde planlandı, finanse edildi, çoğu bitirildi. Gökçek sadece ilk iki yılında planlananı bitirip açılışını yapmış oldu iki hattın, 96 ve 97′de. Sanırım ülkenin ilk yaygın metrosuydu o zaman. Ama hepsi de orada kaldı. 97-2001hiçbir şey yapılmadı. 2001′den 2005′e kazılıp fiyaskoya dönüşüp bırakılmış hatlar var. 2005′ten beri de oldukça yavaş bir şekilde devam ediyor inşaatlar.

Trafik: hiç Ankara’ya gelmemişseniz bile duymuşsunuzdur, şehrin ortası altgeçit ve üstgeçitlerle doldu. Yayalar çirkin ve güvensizim diye bağıran üst geçitlere tırmanıyor (yaşlılar onu da yapamıyor), arabalar kazaya davetiye altgeçitlerden geçiyor. Kızılay’ın ortası tüm bunlara rağmen keşmekeş (geçenlerde 5N1K muhabiri Kızılay’dan Ulus’a 30 dk.da gittiklerini anlatıyordu). Alt-üst geçitler birkaç ayda kirlenmiş banyo seramikleriyle kaplı. Eciş bücüş işler sayılmayacak kadar fazla. Örneğin, milli kütüphanenin önünde kaldırımlar 2 metreye düşürülecek kadar işgal edilmiş, ama karşılığında yol mu genişlemiş? Hayır, iki şerit arasında (yani yolun ortasında) metro durağı, onun da önü arkasında dönerciler butikler açılıyor.

Hele yürümeyi en sevdiğim yerlerden meclisin önü ve karşı tarafındaki kaldırımların yola katılmak için iç edildiğini gördükçe içim parçalanıyor.

Şehrin ortası çok kirli ve karanlık.

Su meselesi, hepinizin bildiği gibi. Çok kirli bir su akıyor musluktan. Kaç kişi biliyorum, suların akmadığı bir önceki yaz dışarıda yemek yedikleri için zehirlenen.

Evine doğalgaz bağlatanlar kullanacakları gazı önceden alıyor. İnanılmaz gayriinsani bir sistem. Ya önceden fazla para ödemeyi göze alıyor insanlar, ya da bitmesine yakın gidip ödeme yapamazlarsa gazsız kalma-donma riskini. Ki o da internetten, atm’lerden filan ödenmiyor -doğal olarak. Veya işten çıkınca ödemek isteyenler için geceyarısına, 10′a, hadi 8′e dek mi açık bankolar? Hayır, klasik iş saatlerinde açık.

Adamın övünebileceği tek şey, Erdoğan’ın da adaylarını açıklarken tek kullanabildiği, havaalanı yolunun düzenlenmesi. 15 yıl içinde. Ki onda da oradaki evlere el konurken ne düzenbazlıklar yürüdüğü anlatılıyor. Zaten adam 15 yıldır büyükşehir belediye başkanı. Ondan önce milletvekili. Ondan önce Çocuk Esirgeme Kurumu Gn. Md.’ü, ondan önce Keçiören belediye başkanı. Yani ilk belediye başkanı olduğu 35 yaşından sonra hep devlette maaşlı çalışmış. E, şu anki zenginlik (zenginlik demişken mal varlığı hep adamlarının üstüne), oğlunun mafya babalığı nereden geliyor?

Birçok Ankaralı’nın bizzat bildiği bir hikaye bunun bir kısmını açıklıyor. Son 2-3 yılda bit gibi alışveriş merkezi bitiyor Ankara’da. Herkes kurmak istiyor tüm büyük şehirlerde olduğu gibi. Ama en kolay izinler Ankara’da çıkıyor. Çünkü Ankara’da aranan tek şart var. Yol, çevre filan değil tabi ki. Alışveriş merkezinin yiyecek katının (food court’unun) işletmesinin oğul Gökçek’e (yani Ankaraspor’a verilmesi). Kuranlar için farketmiyor, onlar zaten kiralayacak o katı, ama böylece diyelim Mc Donald’s, Starbucks filan, inşaat şirketine kira, oğul Gökçek’e de hava parası ödüyor. Para Ankaraspor’a gittiğinden vergiden muaf. Verilen de alınan da. Zaten spor kulüplerinin bütçesi denetlenmediğinden istendiği gibi paralar yatıyor, çekiliyor, vs. Ankaraspor da şu an ligin en 5. bütçesine sahip kulübü. Taraftarı olmayan bir kulüp için ilginç tabi.

Peki buraya nasıl gelindi? Nasıl oldu da 3 kere seçildi bu … şey? O da gelecek postta.

h1

kayzer şoze

16 Ocak, 2009

§ Tuncay Güney’in sorgusu nasıl da Kayzer Şoze’nin ifşaatlarına benziyor gerçekten. Tabi Kayzer Şoze değil, Roger Kint demek lazım. Çünkü o sırada biz onun Kayzer Şoze olduğunu bilmiyoruz. Emniyet’in dışına çıkıp köşeyi dönünce göreceğiz topallamadığını. Ve dikkat edin, T. Güney videosu da tam o anda kesiliyor. Ayrıca, görüntülerde bir isim geçeceği zaman hep duraksayan, duvarlara, takvimdeki ve elindeki bardağın üzerindeki isimlere dikkat eden biri var. Sonuç: ya bu adam filmi seyredip etkilenmiş, ve kendisini alakasız bir suçtan ihbar edip bu komediyi hazırlamış. Ya da Tuncay Güney is … the Kayzer Şoze. -Hatırlarsanız, zaten Kayzer Şoze’nin Türk olduğunu anlatıyordu sorgusunda Kevin Spacey-.

§ Ülke gündemi beni salla diye bağıran bir beşik (salıncak, tahteravalli) gibi bu videoyla sallanırken hökümetimiz (sen çok yaşa) 2B’leri bir kez daha geçirdi meclisten. Sessiz sedasız, ancak iç sayfalarda yerbulabildi haber. Bu durumda bu video niye tam bugünlerde açıklandı diye merak etmiyoruz herhalde, di mi? O zaman elveda Marmaris, elveda Fethiye. (Zaten sular yükselince radikal bir değişiklik olmazsa 20-30 yıl içinde koyların önemli bir kısmını kaybedecektik, şimdi 2-3 yıl içinde bekleyebiliriz). Hay bin Kayzer Şoze deyip sonraki maddeye geçiyorum.

§ Şimdi top Gül’de. Ama ondan hükümetle ters düşecek en ufak bir şey yapmasını hala bekliyor muyuz? Haşa. -Özellikle de ortada yenecek birşey varsa.- Zaten o da yüzünü Arıtman’ın rezil sözlerine daha da rezil bir cevap vererek (“7 nesil Türküm”) gösterdi. Eğer “Evet, Ermeni asıllıyım. Ne olacak? Ayrıca, Sn. Arıtman hakkında bir azınlığa karşı ayrımcılık ve aşağılayıcılıktan suç duyurunda bulunuyorum” açıklamasını yapsaydı o zaman tüm ülkenin cumhurbaşkanı olarak yükselirdi.

§ TRT tartışılıyor. E, günaydın. Bu kurum artık devletin kurumu değil, hükümetin bir kurumu. Ramazanda günde 15 saat dinci yayın yaparken (o sırada sitelerindeki günlük programlarını basıp alt komşumuzun posta kutusuna atmayı bile düşünmüştüm, belki bir soru önergesi filan verir diye) farklı mıydı? Veya tanımadığımız adamlar sürekli hükümet yanlısı politik programlar yaparken? Ben TRT’yi uzun yıllar savundum. Özel televizyonların popülerleşmesiyle çok eleştirildiği dönemlerde hala arada iyi işler yapabiliyorlardı. TRT2 bir kültür kanalıydı örneğin. Her hafta 2-3 iyi film yayınlardı. Son bir yıl içinde TRT2′de iyi bir film gören var mı? (ya da haftada kaç film oynuyor ki artık?) Artık savunulacak tarafları kalmadı. k.ş. (kayzer şoze).

h1

insanın en güzel hali: isyan hali

14 Ocak, 2009

Bizimki herhalde varolanlar arasında en apolitik üniversiteydi. Ama tabi o bile şu ankilere göre bayağı politikti. Sürekli bir politik tartışma yürürdü, paneller düzenlenirdi. Konuyu hatırlamıyorum, herhalde güncel politika ile ilgili birşeydi, tartışmanın konukları arasında Yalçın Küçük de vardı. O gün, işletme binasındaki herhalde C Blok Anfi’de tanışmış olduk önce kırmızı kaşkolüyle dikkat çeken Yalçın Küçük’le. Konuşması da gayet etkileyiciydi. Tartışmada sürekli zıtlaştığı ve sürekli bastırdığı kişi, ekonomi ve idari bilimler dekanı, düzen adamı, kapitalist (en büyük hakaret) Ümit Berk man’dı. Çıkışta yanımdan geçerken yanındakilere “kaç yıl geçti, hala aynı yerde” diyordu Ü. Berkman sinirli sinirli, Y. Küçük’ü kastederek.

Son yıllarda iyice meczup ve ırk’sal söylemlerin peşinde gibi görünebilir; ama ben Yalçın Küçük gibi kişilerin varlığını bir ülke için çok önemli buluyorum. Ülkenin entellektüel seviyesini yükselten, her daim muhalif birileri. Muhalifliğinden ötürü hem 71 hem 80′de üniversiteden atılmış, ayrıca TİP’ten de atılmış, hep tek tabanca olmuş, defalarca ve senelerce sadece fikirlerinden ötürü içeride yatmış biri.

Şimdi böyle bir adamın böyle bir örgütün içinde yeralacağına mantıklı düşünen kim inanır? O örgütün üyeleri onu okuyor diye mi suçlanacak? Ne var, belki beni de okuyordur aynı kişiler. (Benzer bir gözaltı yorumu için: balbay yazısı).

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Bir süre önce düşündüm ki normal şekilde yetişmiş bir TC vatandaşından tek adamlık gerektiren işleri iyi yapan biri çıkmaz. Yani, başbakanlık, teknik direktörlük, hakemlik filan. Bunlar çok kapsamlı düşünmeyi, analitik ve çok değişkenli bakmayı gerektiren işler. O işleri yapabilecek niteliğe sahip olanların sayısı zaten azken onlar da o pozisyonlara yükselmeden elenir zaten (yedirmeyecekleri için, toplumumuza fazla geldikleri için,…).
Aslında o tek adamlığa yükselmiş kim olursa olsun çok sert eleştirilerle ilk fırsatta yerlebir edilmeye çalışılır. Bazı nadir karizmatik (eşittir: arkası sağlam, kendisi de konuşmasıyla korku salan) kişilerse ilah-tanrı-imparator filan ilan edilir. Bunun da etkisiyle, zaten aşağılık kompleksi-yükseklik kompleksi arasında gidip gelmek genlerinde olan bir TC vatandaşı iyice megalomanlaşır. Bakınız, son yıllarda o mesleklerde sivrilmiş tek adamlarımız: Tayyip, Terim, Ahmet Çakar. Zaten düşünürseniz ismi üzerinde uzlaşılmış, toplumun geniş kesimlerince sevilen, yorumcuların-uzmanların çoğunun takdir ettiği bir tek adamımız da yok bayağı bir yıldır.

[Bunu, bu sezon ligdeki fahiş hakem hataları üzerine düşünmüştüm. Kapsamlı analiz gerektiren, dışarıdaki çeşitli baskılardan izole olmayı gerektiren, kendi egonu iyice geri atman gereken bir iş hakemlik. Anlık olduğunu da hesaba katınca bir penaltı kararı bile (artık üç alternatif içerdiğinden: penaltı mı, devam mı, yoksa aldatmadan dolayı sarı kart mı?) gayet zor bir karar -bu sezon çalınması gereken pozisyonların çok azında penaltı kararı verilmesinden belli].

Anlaşılan başsavcılık da böyle. Böyle geniş kapsamlı bir davayı yönetemediğini, davanın sınırlarını çizememesiyle ve yaptıklarının sonuçlarını düşünemediğinin belli olmasıyla gösterdi başsavcı. Tabi bu, tüm bu anlamsız tutuklamalarda bir artniyet olmadığı varsayımına dayanıyor. Ama ‘bir silkeleyelim, bir şey çıkmazsa da pislik atmış oluruz’ mantığı varsa durumumuz fena.

[başlık Y. Küçük'ün.].
[Bir de TR sinema tarihinin en iyi filmlerinden Mayıs Sıkıntısı çarş. akşam 10'da].

h1

Bir halk otobüsü kendi varlık nedenini sorgulayabilir mi bakalım?

12 Ocak, 2009

Ülkenin en büyük pisliği Gökçek bir adet olumlu iş yapmış -15 yılda-; bazı çok dolmayacak hatlar için koca koca otobüsler kullanacağına midi-büsler almış. Ama nedense onları halk otobüsü olarak işletiyor (‘nedense’nin karşılığı aslında biliniyor tabi). Bir biletçi baş tarafta oturmuş para kesiyor. Mantıklı düşünürseniz o adamın oradaki varlığına yabancılaşıp kendinizi Hindistan gibi fantastik bir ülkede sanabilirsiniz-.

Otobüsün arka tarafına doğru birçok cama yapıştırılmış çıkartmalarda “Biletinizi yolculuk sonuna dek saklayınız. Biletini gösteremeyen yolculara 20 bilet ceza kesilecektir” yazıyor. Tanıdık cümleler. Ama bir o kadar da saçma:

1. Ceza kesemezsin çünkü kontrolörün yok. Bizde öyle bir sistem olmadığı gibi kolaysa yüzlerce hatlık, hergün milyona yakın insanın bindiği otobüsleri denetle. İstersen binlerce kontrolör al, ama o zaman da pek yiyecek para kalmaz.

2. Ceza kesemezsin çünkü o bir özel teşebbüs. Ne zamandan beri kamu, özel teşebbüs-halk ilişkilerinde araya hukuk, bir kurum, vs. girmeden böyle ceza kesebiliyor? Diyelim bir dolmuştan iniyorsunuz, yanınızda biten polis memuru “paranızı ödememişsiniz, 100 lira ceza verin” diyor.

3. Ceza kesemezsin çünkü o otobüslerde direk o bileti kesmekle görevli biletçiler var. “Unutmuşum, kimse hatırlatmadı.” “Ben uzattım, ama biletçi o sırada telefonda konuşuyordu, bana bakmadı bile.”

4. Ceza kesemezsin çünkü biletiniz yoksa bunun en muhtemel nedeni, ödediğiniz paranın biletçi/şoför/otobüsün işletmecisinin cebine gidecek olmasıdır. Bu sistem toplu taşımacılıktaki en kolay, en eski para içleme sistemi. Piriştina sayesinde İzmir’de 5 yıldır şoförlere para vererek binebiliyorsunuz otobüse, adamın kartını bastığını da görüyorsunuz. Burada ise diyelim bilet kesilse bile o koçanlar nereden geliyor, denetleniyor mu, ne kadarı güvenilir, bu sistemden kimler besleniyor, bunun da bir ucu Ankaraspor’a dayanıyor mu mesela…

Sanki otobüsü bir Avrupa ülkesinden getirip üzerindeki çıkartmaları da aynen Türkçe’ye çevirmişler. İşte o kadar beceriksiz insanlarla yönetiliyor ki bu belediye, en ufak noktasında bile böyle saçmalıklar çıkıyor.

h1

Melankoli tüm hücrelerime sızıyor, NBC de kapıda bekliyor

6 Ocak, 2009

İçimden gelen şeyler: 1 ay evden çıkmamak, birkaç gün uyumak, saatlerce bir noktaya gözlerimi dikip bakmak. Fazla değil, normal duygulanımlar bile bünyeme yasaklansın istiyorum. Kritik bir seviyeye gelince alarmlar çalsın, doktorlar gelsin, beni uyutsun. Kaza geçireyim (Yeni Hayat misali), kazadan sonra günlerce uyutulayım. Gerçi kalıcı bir hasar olmaması nasıl garanti edilecekse. Belki de o yüzden o kitabın altadı ‘bir kitap okudum hayatım değişti’ idi. Kitaba kandım, sakat kaldım.

Yıllar önce bu ruh halime uygun, uzun ve duru (duru: sıkıcı’nin iyi hali), daha doğrusu, durgun planlar içeren küçük birşey yazmıştım (çiziktirmiştim). O aralar bu tarz birkaç Hong Kong filmi olmuştu çok hoşuma giden, ama henüz bu planların filmini yapan Nuri Bilge Ceylan’ı seyretmemiştim. Sanırım kısa zaman öncesinde Mayıs Sıkıntısı vizyonda oynamıştı, ben de birkaç gün sonra Ankara Film Festivali’nde seyredecektim. O şeyin yazıldığı kız hayran olmuştu o filme; ben de bir gece filmin devasa afişini, yine festivaldeki başka bir film sırasında -filmi de fazla kaçırmadan- Dil Tarih Coğrafya’nın iyi korunan binasından yürütmüştüm (meşakkatli ama iyi bir iş olmuştu doğrusu).

Bir de Washington’a ilk gittiğimde bir Türk filmleri programında oynamıştı Mayıs S.. Okuldan Çinli bir kızla gitmiştik.

Sonraki iki filmini kaçırdım. 3 Maymun bahsettiğim gibi yarım kalmıştı filmde ismim anons edilince. Bir de adamın sıcaklığını yakından gördüm Ekim ayı içinde.

NBC ile ilk münasebetim bunlardan yıllar önceydi ama. Ankara Film Festivali’nin kısa film yarışmasına katılmıştı Koza ile. Seyretmemiştim ama profesyonelliği ile çok övgü almıştı film. Adamın festivale gönderdiği kaset festival bitiminde benim kaset arşivimde yerini almıştı. Ama yıllar boyu öyle durdu. Taa soonra, Mayıs Sıkıntısı’nın Koza-Kasaba ile bir üçleme olduğunu okuyunca aa, demiştim, o Koza bende. O zaman seyrettim, sonraki iki film için iyi bir alıştırma gibiydi. O sırada okulda gösterdiğim filmlerden önce bir kısa film gösteriyordum (biraz işkence eder gibi). Bir filmden önce de Koza’yı göstermiştim.

Geçen gün, zamanında burada bıraktığım birsürü kutuyu incelerken yine elime geçti Koza. Adamın profesyonel olduğu festivale gönderdiği kasetten belli. Hangi kısa filmci kasedine bir kapak yapar, hem de böyle iyi bir kapak?
img_0526

Ne mutlu size ki seyredeni çok çok az olan Koza, Kasaba’dan önce oynuyor Çarşamba gecesi, e’de (cnbc-e’de). Devamında ayboyu, Mayıs S., Uzak, İklimler… O fotoğraf karesi görüntüleri tabiy ki sinemada seyreylemek gerek, aynı şey olmaz (sanırım özellikle Uzak’ta), ama yine de önemli bir fırsat bu -benim gibi seyretmediği olanlara-.

h1

Geleneksel yeniyıl yazısı: San Miniato’lu Enrica

3 Ocak, 2009

İki yıldır her yılın başında böyle bir şey yaptığımı istatistik kısmından hatırladım geçtiğimiz haftalarda. En çok okunan yazı “geleneksel yılbaşı yazısı” diye görünüyordu. Ben de bu yıl hangi kızı yazayım diye düşündüm. Seçmek için kız isimleri sözlüğüne başvurayım dedim. Rastgele bir sayfa açtım. Feriştah, yok, o pek uygunsuz olur; Fergüzar, hmm, o benden büyüktü; Ferigül, o daha çok yeni. Böyle derken kriter ne olmalı diye düşündüm. Evet, maksat hatırlamak. Kıyıda köşede kalmış minik hikayeleri kayda geçirmek. O yüzden çoktan unuttuğum ve nedense birkaç haftadır aklıma gelen Enrica (ismini hatırlamıyordum baştan. sonra yazmadan pat diye chiesa geldi aklıma. garip de geldi, kilise anlamına gelen isim mi olur diye, ama demek öyleydi dedim. ama herhalde fiorentinalı futbolcu enrico chiesa’dan garip bir çağrışım oldu):

________________________________________

Okulun kafeteryasında tanışmıştık. O kafeteryada bayağı bir insanla tanışmıştım zaten. Hatta orada birkaç ay bile yiyip birileriyle tanışmamak için gayet asosyal olmak gerek bence. Ne biçim tezat ki 2-3 yıl çoğu öğlen gittiğim amerika’daki okulun kafeteryasında tek bir kişiyle tanışmadım. Mekan tasarımı da kültürle nasıl içiçe. Amerika’da yalnız gitmişseniz (ki çoğunluk) hep tek başınıza oturuyorsunuz, o kafeteryadaysa uzunlamasına 8 kişilik masalarda yanınızdaki ve karşınızdaki ile sürekli iletişimdesiniz. Suyu rica edebilir miyim? Buyrun, Fransız mısınız? Hayır, sadece r’leri söyleyemiyorum -biraz daha doğudan. Bulgaristan?

Ya yemekte ya da öğrenci olmadığımdan kaçamak bir şekilde kupon aldığım sırada tanışmış olmalıyız. 2800 liretti başta yemekler, sonra 3200 oldu. 1.5 dolar filan. O para için gayet iyi yemekler. İçecek dahil. İçecek demişken hep derim: kola-fanta çeşmelerinin yanında bir de bira çeşmesi. Öğlen bile.

Neyse, bir de uzun boylu arkadaşı vardı. Onlar muhabbet ederken bir şekilde tanışmış olmuştuk. Sono Turco filan ilgilerini çekmişti. Sonra 1-2 kere daha karşılaştık, hoş oldu sohbetler. Kumral kıvırcık saçları olan Enrica şeker bir tipti. Görüşelim filan denmiş olmalı ki bende telefonu vardı. Bir Cumartesi akşamı yakındaki bir yerde çekici bir ortaçağ gecesi vardı. Hani, şurda ballandıra ballandıra anlattığım gibi bir eylence hali.

Bir cesaret aradım. Böyle böyle şuraya gideceğim ben bu akşam, gelir misin? Biz de şuradaki tiyatro şenliğine gideceğiz, istersen sen bizle gel. O şenlik ilanını da görmüştüm ama benim aklıma koyduğum çok daha çekiciydi. Normalde başkalarını dinlemem, yalnızlık filan takmadan ne istiyorsam onu seçerim. Ama bu durum biraz farklıydı. O anki tereddütümü pek net hatırlıyorum. Tamam, nasıl gideceksiniz, trenle mi? Hayır, arabayla, seni istasyondan alırız (bari evden alsalardı).

3 kız ve ben Enrica’nın minik arabasıyla gittik. 3 kızla vakit geçirmek eğlenceli olduğu kadar zordur. Kızlarsa severler yanlarında bir erkeğin olmasını. Hem uğraşmak için, hem de klasik, daha rahat etmek açısından. Yolda çok rahat değildim diye hatırlıyorum, özellikle birini hiç tanımıyordum.

Minik şehrin, hadi köy diyelim, köyün sokaklarını dolaşıp girişte aldığımız harita ve programdan aktiviteleri arıyorduk. 9 numaralı yer burası mı? 9:30′ta burada bir oyun varmış. Ya da kuklalar, şaklabanlar, sokak göstericileri, müzikli şovlar… Bir sihirbazlık gösterisi vardı bir yerde. Adam etrafındaki kalabalığa bakıp bir gönüllü aradı. Ve Enrica’yı seçti. Sonra onu hipnotize edip taşıma hareketleri filan yaptı. Çapkınlık kokan tavırlarla. Kıskanmıştım. Enrica da pek memnundu halinden, biraz sinir edici bir durum. Sonra açıkhavada bir yerde bir şeyler yiyip içmiştik. Akşamın gerisinden başka kaydadeğer birşey hatırlamıyorum.

Birkaç gün geçti ve ben hayatımda başka hiç yaptığımı sanmadığım birşeyi yaptım: Uzun boylu arkadaşını arayıp konuşalım mı dedim. Nedir dedi. Telefonda olmaz, yarın öğlen kafeteryada buluşuruz dedim. Kafeteryada konuya biraz zor girip Enrica dedim, ne hoş filan. Ama dedi, onun sevgilisi var, başka şehirde. Ciddi mi? (Tıp okuyordu Enrica) Evet, hatta bitirince beraber yaşayacaklar. Hmm, tatlını yiyecek misin?

Sonra pek birşey olmadı doğal olarak. Pek rastlamadım da. Sanırım yaz tatili girdi araya 1-2 aylık. Birkaç hafta sonra San Miniato’da bir tiyatro festivali vardı. San Miniato, trenle gitmesi pratik, ortaçağ evlerinin ağırlıkta olduğu, şöyle orta boyutlarda bir şehir, diyelim kasabaydı; festivali de iki hafta kadar süren ciddi birşey. Birkaç oyuna gitmiştim. Birinde bir kilisedeydi oyun. Çıkışta veya girişte beklerken ona rastladım. Ailesiyle gelmişti oyuna. Aa, napıyorsun burada dedi. İşte, festivale geldim. Sen dedim. Meğer onlar oralıymış. Hoş olmuştu karşılaşma. Ama hepsi o kadar, sonra bir daha gördüğümü hatırlamıyorum. But that’s ok. Öykü bu denli minik olunca hüzünlü bile denemez sanırım.