Şubat, 2009 için Arşiv

h1

Oscar oluur, biz Oscaraa gideriz

24 Şubat, 2009

Her sinema aşığı hayatının bir noktasında bir seçimle karşı karşıya kalır: Hollywood’u tamamen reddetmek veya işte, reddetmemek. Bence adınız Rainer Werner Fassbinder veya Pier Paolo Pasolini ise istediğiniz gibi reddedebilirsiniz Holivut’u, Bolivut’u. Yoksa onu reddetmek sinemanın tüm geçmişini reddetmektir ve öyle yaparsanız ben sizi kapalı kapılar ardında sadece konuşarak sinemayı kurtaran gençlere benzetirim. Amerikan sineması yakın zamana dek sinemanın lokomotifi, tüm dünyadaki seyircilerin de hayallerine ilham kaynağı olmuştur.

Oscarlar da o yılki en iyilerin ödüllendirilmesinden çok sinemanın bu geçmişinin kutlanmasıdır bana göre. Oscarlara olan ilgim hep sorgulanır ama nedeni bu kadar açık. Hemen hep de çok görkemli ve etkileyici bir gösteri çıkar ortaya. Ama açıkçası bu yılki gördüğüm açık ara en sönük, özensiz ve özellikten uzak gösteriydi. Ne sağlam bir sahne şovu ne iyi hazırlanmış bir montaj. Esprisi yok, heyecanlandıran veya duygulandıran an çok çok az. Böyle sönük geceden cımbızla çıkardığım 3 hoş şey:

Φ Ödül kazanan 2 sevimli Japon: La Maison en Petits Cubes ile kısa animasyon ödülünü alan Kunio Kato’nun konuşmasını “Domo arigato, Mr. Robotto” diyerek bitirmesi. (Meğer adamın şirketinin adı Robot’muş. “Thank you my company, Robot” dedikten sonra süper oldu).
İkinci Japon da (gecenin en büyük sürpriziyle yabancı filmi alan Departures’ın yönetmeni Masahiro Motoki) herhalde yaklaşık 20 kelimeden oluşan İngilizce bilgisiyle istediği herşeyi söyleyebildi.

Φ Kate Winslet: Esas veya yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazananlar geceyi güzel veya çekilmez yapabilirler. Akıllı (Reese Witherspoon veya Halle Berry olmayan) ve duygusal (Tilda Swinton veya Catherine Zeta-Jones olmayan) bir kadını orada görmek herkese iyi geliyor. Özellikle babasına seslenip “neredesin, bilmiyorum ama buradasın, neredeysen ıslık çal” dediği ve babasının da kapıya yakın bir yerde ayaktakiler arasından ıslık çaldığı bölüm çok hoş oldu. Zaten bu kadın ilk seyrettiğim Sense and Sensebility’den (onda da adaydı) beri hep çok iyi.

Φ Sean Penn-Mickey Rourke: Eminim, Sean Penn, Dead Man Walking’den (o yıl yine süper oynayan Nicolas Cage’e -Leaving Las Vegas- kaybetmişti) beri hep olduğu gibi yine müthiştir ve sonuna dek haketmiştir. Ama o zaten aldı ve nasılsa tekrar alır. Bence Mickey Rourke alsa gecenin bir tür duygusal tamamlanması yaşanacaktı. Belki dibe vuran ve “o sırada yanımda sadece köğeğim vardı” diyen ve bu törende de herkesten ayrık duran Mickey Rourke’u kendime yakın bulduğumdan.
Bir ödül için öne çıkan iki oyuncu olduğunda kazanan, diğerinin süper olduğunu düşünse bile “diğer 3 arkadaş da iyiydi ama özellikle X de bunu en az benim kadar haketti” diyemez, politally correct olmaz bir defa. Ama bunu da yapsa yapsa Sean Penn yapabilirdi, o semtin serseri çocuğu: “And this is in great due respect to all the nominees, but courageous artists, who despite a sensitivity that sometimes has brought enormous challenge, Mickey Rourke rises again and he is my brother.” Neredeyse ödülü almış gibi bir tamamlanma oldu bu da.

Şu tahminleri yapmışken gerçekten geçen yılki hikayede olduğu gibi bunu bir meslek olarak edinsem mi acaba.

Vaktimiz, yani 12 dk.mız olduğunda Küçük Bloklardan Ev‘i seyredelim.

h1

kahve?

16 Şubat, 2009

- Merhaba, birşey sorabilir miyim?
- Efendim, buyrun?
- Şey, benim bugün doğumgünüm de. Benle bir kahve içer misiniz diyecektim.
- … (susar birkaç saniye). Doğru söylediğinizi ne bileceğim? Belki kızları böyle ayartıyorsunuz?
- Ama gerçekten öyle. Durun, ehliyetimi gösteriim. Bakın, doğum tarihim.
- Elinizi çekersiniz yılını da göreceğim.
- O yüzden çekmiyorum ya.
- Durun ya. Hah. A, yaşlıymışsınız.
- Puff. Kime göre yaşlı? Tom Cruise’dan gencim. Brad Pitt’ten bile gencim. Şimdi onlar gelse, kahve içelim dese içmez miydiniz?
- haha, siz de Tom Cruise değilsiniz ama. Brad Pitt hiç değilsiniz.
- Ona bakarsanız siz de Katie Holmes değilsiniz. Ancelina Coli hiç değilsiniz. … Şırfıntı.
- Efendim?
- Yok, öyle geçen yazıdan dilime dolandı.
- Oldu, baaay.

- Merhaba, afedersiniz, birşey sorabilir miyim?
Birşey sorabilir miyim demiştim. Ya duymuyor musunuz?
- Efendim?
- ha, pardon, kulaklık varmış. Saçınızla aynı renkte de ondan görmedim. Şöyle tatlı bir kahverengi.
Kahve-rengi demişken…
- Saçlarım siyah.
- … Doğru, evet, şöyle kuzguni bir siyah.
Biliyor musunuz başka ne böyle güzel bir siyah renkte?
- Şemsiyem. Simsiyah. Yalnız, kumaşı kalitesizmiş, vurulduğu yerde izi çıkıyor.
- Evet, o da öyle kuzguni bir siyah. Size iy’akşamlaaar.

- Afedersiniz, birşey sorcam.
- Buyrun, sorun.
- Bugün benim doğumgünüm de benle kahve içer misiniz diyecektim.
- … (güler). Pek sanmıyorum, teşekkürler.
- Ama bakın, benle bugün kahve içerseniz sonra sevgililer gününde yalnız kalmazsınız.
- Sevgililer gününde yalnız değilim ki.
- (çekinerek) Sevgilinizle misiniz?
- Hayır, arkadaşlarıma sözüm var.
- Ama o olmaz. O arkadaşlar günü değil ki, sevgililer günü.
- Bu sizi pek ilgilendirmez sanırım.
- Sanırım.

- Pardon, şey…
- Efendim?
- Birşey soracağım da. Benim bugün doğumgünüm. Benle bir kahve içer misiniz?
- … (güler). Her kıza aynı şeyi mi yapıyorsunuz?
- Yok, siz teksiniz ve ilksiniz. Daha doğrusu, ilksiniz ve teksiniz. Daha önce hiçbir kıza kahve teklif etmedim. Hatta kimseye etmedim. Kendime bile sormadım.
- Ben demin sizi gördüm. İleride bir sarışınla. Hatta birşey satıyorsunuz diye düşünmüştüm. İşte, Atatürk kartı gibi şeyler.
- Yalan, sarışınlara sormuyorum bir kere. … (düşünür). Yanlış birşey dedim galiba.
- … (güler). Evet, yemi yutmak deniyor buna. Pek hoş oldu.
- Ama siz gerçekten özelsiniz. Sadece henüz ben bunu bilmiyorum.
- Öyleyim ama üzgünüm, serserilerle çıkmam. (kalkar).
- Ama hem romantiğim hem serseri. (mırıldanır) Serseriyim ah serseri, okur yazar ve sevimli…

- Pardon, bir koku alıyor musunuz siz de?
- Nasıl, ne kokusu?
- Bir koku var etrafta, di mi?
- Nasıl bir şey, çöp gibi mi?
- Hayır, nasıl desem… Denizden meltemle gelen şöyle hafif bi’… (usulca) aşk kokusu. İnsanı çağırıyor sanki.
- Benim burnum tıkalı. Ağır bir gribim var da. Sürekli aksırıp tıksıyorum. Hatta şirkette herkese bulaştırdım. Ayy, ıppşiii. Pardon.
- Öyle mi, ben uzaklaşiim.

- Merhabalar.
- Merhaba.
- Nasılsınız?
- İyiyim, siz nasılsınız?
- Ben açıkçası bugün çok zorlanıyorum. Bende paraskavedekatriafobya var da.
- Paraskafe ne? O nedir?
- Hiç duymadınız mı? 13′ü Cuma korkusu.
- Öyle birşey mi var? 13′ü Cuma’ya gelince kötü mü oluyor?
- Kötülüğünden değil, fobi işte. Karanlıktan veya köpekten korkmak gibi. Düşünemiyorsunuz bile üstüne. Eliniz, ayağınız dolaşıyor, boğazınız kuruyor, beyniniz duruyor.
- Kötüymüş.
- Evet, çok. Bana, rica etsem, eve kadar eşlik eder misiniz? Hatta yolda bir yerde de mola verir, birşey içeriz. Yoksa eve kadar gidemem birden.
- Salak şey.
- (arkasından) Ne yani, doğumgünüm desem gelecek miydiniz?

h1

Belda’nın bir mücevheri sizi de alabilir mi bakalım?

13 Şubat, 2009

Gece 11′i geçe kendi halimde dizi izliyordum. Aşk yakıyordu. Yani, tamam, biraz samimiyet sorunu var dizinin ama gözünüzü kapatınca görmüyorsunuz. Özcan Deniz söyleyemese de dönmek istiyor, Cumbul git Mustafa diyor, savcı Uğur Polat geçerken ikisine bakıyor. Yalnız, Ece Sükan bile oynuyor, ‘ıstaka’ Semih Saygıner bayağı bir oynuyor (kendisine bir newcomer ödülü) da Özcan Deniz -ki aslında kendisine bir adet sempatim var- üzülme anlarında bir türlü oynayamıyor. Kamera karşında üzül şimdi denmiş çocuklar gibi başını yana eğip kaşlarına ağlama efekti veriyor. Cumbul’a baksın (burada tam kendisine uygun naif bir rolde, ama bir üst raddede yapabileceğine hala güvenemiyorum, neydi o Duvara Karşı’daki hali), kız ağlayacağı zaman alnındaki damarlar şişiyor.
Bir de Teoman karakteri, 1 İstanbul Masalı’ndaki dayı, ve pek severek izlediğim Erdem Akakçe bir dayak attı ki ablasını aldatan kayınbiraderine, alkışladık. O da çok tanıdık geliyor bana ve o da bizim okuldanmış, ve sanırım dizinin sonunda en çok ona üzülcez.

Neyse, işte o kendi halindelik içinde bir mail geldi. Mail geldi demişken tabi ki oturma odasına gökten zencefille inmedi. Bir cep telefonuna, blackberry’ye filan da düşmedi. Ki blackberry ile yazılan maillerin altında “bu mail blackberry ile gönderilmiştir” diyor ya, ben de cevap verirken en altına “bu mail yazarı strawberry yerken gönderilmiştir” yazmayı pek seviyorum.
Reklamda kalktım, baktım. Zaten dizinin başı, afedersiniz piç olmuştu. Hiç kendimi bipleyemiycem. Dizide şırfıntı’yı bile biplediler. Bildiğimiz şırfıntı ya bu, şırfıntı. Şırfıntı’yı bipleyen şırfıntıdır bence.
Artık birşeylerin son son zamanına gelmiştik. Ve aylardır, hatta yıllardır dersem abartmış olmam, ödevini yapmamış ve bu açıdan bir ortaokul-lise öğrencisinden hiç farkı olmayan koca koca adamlara bu durumu -tekrar- hatırlatmak için mailler yazmam gerekmişti. Kaç kere arayıp bulamadıktan ve günlerdir ve saatlerdir bekledikten sonra. Ve o saatte artık yapabilecekleri tek şey tamam veya tamam değil demek olan adamlar bana yapmam için birsürü şey gönderdiler. Saat kaç? 11′i geçiyor. Ne zamana? Sorsan bilmezler. Oysa kaç kere dedim, yarına bu diye. E, haftalardır, aylardır kafan neredeydi be adam? Sonra sabah 7-8 oldu. Sonra o saatte yatınca da bir içim içime sığamama hali. Heyecandan değil, birikmiş stres. Hala da var bu.

Bazı blog yazarlarında görüyorum. Hocalarına giydiriyorlar. Hocaları kendilerini çekemiyormuş, şöyle zamanlarına malolmuş, bazıları zaten çok aptalmış ve tek bildikleri bilir gibi davranmakmış, suratlarına kapıyı çarpıp çıkacaklarmış. Onların anlattıklarına ve benim yaşadıklarıma bakılırsa ya ben fazla alttan alıyorum, ya bu insanlar çok kötücül. Ki bence ikisi de. Bazı insanlar hayatlarında en ufak bir pürüze katlanamıyor, ve o durumda direk karşısındakini suçluyor. En çok da bazı hanımkızlarımız da var bu. Ama onun yanında, bende de bir ‘ne olursa olsun, ben kibarlığımı bozmayayım’ altyapısı var demek ki. Kimseyi en ufak rahatsız etmeyeyim, hatta onlar için hayatı kolaylaştırayım. Ama o sırada ben bayağı bir zarara uğrayabiliyorum.

Bitirmeden nihai bir kötü hoca ve haksızlık hikayesi de anlatayım da artık şundan bundan şikayet etmesin kimse:
Burada da sık sık adı geçen gözde bir üniversitemizin iyi bir bölümünde doktora yapmakta olan bir kızın durum raporu (iyi gidiyor, herşey yolunda filan diyen bişey) bir mayıs ayında üç hocası tarafından imzalanıyor. Ama kız yazın Avrupa’da bir araştırmaya gidiyor ve bu form Eylül’de gelince teslim ediliyor. Neden olduğunu tam anlamadım ama işte öyle şeyler olur, kimse de önem vermez. Ama kızın danışmanını sevmeyen bölüm başkan yardımcısı üstüne gidecek birşeyler arıyor bunda ve üç hocadan birine “bu imza sizin mi?” diyor. Kadın ki kendisi üniversitelerin başının başı olan iktidar dalkavuğunun eşi, hatırlamıyorum, olmayabilir diyor. İmzalamıştık biz onu, benimdir diye hatırlamasa bile bakıp da a, evet, bu benim imzam bile demiyor. Sonra araştırma başlatılıyor, kriminal laboratuvarına gönderiliyor. Kızın eğitimi askıya alınıyor, hocası da araştırılıyor, doçentlik ataması geciktiriliyor.

Sonunda tabi ki imza kadının çıkıyor. Ama bilin, ne oluyor? Hocasına daha fazla birşey yapamayan yönetim, bu süre içinde okuldan atılmış olan kızı geri almıyor. Kızın affa başvurup geri dönme olasılığı var ama o da artık fazlasıyla siniri bozulduğundan istemiyor. Zaten iyi bir işi var o sırada. Ama üniversiteyi dava etmeye karar veriyor ki siz de yakınlarda bu davayı duyarsınız.

h1

son günlerden birkaç haber

10 Şubat, 2009

Ψ Alamancı (böyle demek ayıp değil, di mi?) ve İzmirli bir çift, tüm paralarını bazı kurumlara bağışlamak istemişler. Kabul ettiremeyince Ankara’da bir takside bırakmışlar -tüm parayı, altınları, ve tapuları. Sonra bulunan çiftten erkek olanı “tek kuruş paramız kalmadı” demiş. Tam bir ‘nassı ya’ haberi. Gel, bizim evin önündeki çöpleri karıştıran çocuklara dağıt, biraz ileride 10 paraya geçinen balıkçılara ver, Kadifekale’ye gidelim, hem gezelim hem dağıtalım, kordonda bir gül satmak için yarım saat kafa ütüleyen roman kadınlara oryantal yarışması düzenleyelim – onlara paylaştıralım, havaalanı yolundaki felaket gecekondulara gidelim, vs. vs. edelim.
Bu hareketi anlaması çok zor ama ben sanırım çözdüm. Adamın yaşı 50, kadınınki 29. Evlenmeden demiş ki kadın benim için birikiminin hiç önemi yok. Tüm paranı bağışla, ben yine de seninle kalırım demiş. 2. olasılık, adam kadını ikna ederken seni o kadar seviyorum ki iste, tüm paramı bağışlayayım demiş. İşin ucunda böyle bir ant olmasa böyle bir hareket kolay kolay olmazdı gibi geliyor bana.

Ψ Lucca, sevgili Lucca, benim Lucca’m, kebaba savaş açmış. Yani belediye başkanları. Lucca’nın ilk defa medyamızda yeralışı böyle oldu. Lucca ve kebap kesinlikle çok uyumsuzlar. Ama alan (zevksizler) alıyorsa karşı çıkmak tabi ki ırkçılık kategorisine giriyor. Kebapçılardan birinin sahibi Türk “Pisa’da 16 kebapçı var, bu nedenle korkuyorlar” demiş. Pisa’da 16 kebapçıyı tasavvur etmek bile zor. Bir zaman tüm Pisa’daki tek Türk bendim yahu.

Ψ Radikal diyor ki New York’ta gizemli bir hayırsever -Bill- sıraya girenlere 50′şerlik -veya katları- para dağıtmış. Washington’a da gidecekmiş bu Bill. İyi, ne güzel, ben de gidiim diye geçiyor içimden. İşte medyamızın durumu bu. Ve bu benim, sürekli okuduğum, en eli yüzü düzgün gazetemiz. Oysa durumun içyüzü şu: Bu bir hayırsever değil, bir internet reklam sitesinin tanıtımı (haberin resminde de görünen sitesi). Başka meslekler bir yana gazetecilerdeki bu düzeysizliği kabullenemiyorum.

Ψ AKP Ankara il başkanlığı Yahudi soykırımının olmadığını, öldürülenlerin de İsrail devletinin kurulmasına bahane olsun diye öldürüldüğünü anlatan bir yazı yayınlamış. Ve sorumluları (yazıyı yazan+yayınlayan+ankara il başkanı+parti genel başkanı) hala yerlerinde.

Ψ Geçen genel seçimlere medyada en çok söz hakkı verilen 3. lider olarak giren, liberal sağı toplama iddiasında olan sabıkalı Ağar nihayet hakim karşısında. Ben o günlerde tüm olanlara, ona prestijliymiş gibi davrananlara, oy verenlere kesinlikle inanamıyordum. Çatlı’nın üzerinden Ağar imzalı bir pasaport çıkmıştı yahu, daha ne artık? Hayır, bir de meclise girmiş olsa yine dokunulamayacaktı.

Ψ Pislik demişken, en büyükleri her gün bir haberin konusu. Geçenlerde bahsettiğim, oğlunun alışveriş merkezlerinin yiyecek kısımları üzerinden götürdüğü paraları Oktay Vural da söyledi evvelsi gün. Gökçek de dün “Karayalçın metro yapacağını söylüyor, iktidar biziz, parayı nereden bulacaksın?” demiş. e, yuh. Kendi kendini ihbar denir buna. Hayır, ‘iktidar sensin madem, 15 yıl boyunca naptın’ kısmını geçtim, “belediyelere karşı partizanca davranıyoruz, benim belediyem de hep kayrıldı” demek pişkinliğin dikalası.

Ψ Ankara’dayken gazetenin içinden bir SaltanataSon broşürü çıktı. Ankara belediye seçimleri üzerine öyle bir örgütlenme hali. Metinler çok iyi-vurucu yazılmamış gibi geldi bana, ama tabi önemli olan niyetleri. Şimdiden yeralmaya başladılar medyada ama asıl ‘meetingleri’ 14 şubatta (sevgilim Ankara). Yeter artık ama, gerçekten Saltanatason.

ekle: dün de kullanılmıyor diye bir üstgeçitte kısır günü yapmış bu grup. hoş olmuş. o üstgeçit gerçekten azap, hiç ondan geçtiğimi hatırlamıyorum.

h1

bir günde oldu.

7 Şubat, 2009

Θ Şehrin karşı tafafına gittim. Otobüs, feribot, otobüs. 2. otobüste karşıma bir orta yaşlı -yaşlıya çalan bir kadın oturdu. Sinirli. Yani normal gibi ama sinirli. Feribot 40 dk. sürüyor, di mi, dedi. Evet dedim. Afedersiniz, size anlatabileceğimi düşündüm dedi. Gezmek için karşıya gittim geldim dedi. Sonra anladım ki 1.5 saatte tek bilet ödeme avantajından yararlanacağını düşünmüş ama otobüste karttan bir bilet parası düşmüş. Aslında 90 dakikayı geçmemesi gerek ama belki ilk feribota erken binmişsinizdir dedim. Evet, doğru dedi, bakın siz ne doğru dürüst anlatıyorsunuz. Şoföre sormuş, o da terslemiş. “Eğitimli, birsürü çocuk yetiştirmiş biri gibi değil de 10 çocuklu, köylü bir kadın gibi davrandı bana” dedi. O sırada da bir damla yaş süzüldü gözünün kenarından. Öyledir, konuşulmaz onlarla dedim, geç geldi deyince bağırmaya başlarlar. Sonra kalkarken iyi akşamlar dedim.

Θ Mağazanın deneme kabinlerinin önünde, aynaya bakmakta olan genç adam döndü ve sizce iyi oldu mu, çok mu bol dedi, gömleği için. İyi dedim, yakasından anlaşılır aslında, o tamamsa tamamdır. Yakasını kontrol etti, teşekkür etti. Sonra iyi akşamlar dedi giderken. Hayatın en demokratik yüzü bu bence. Orada olduğunuz sürece, kim olursanız olsun, hadi diyelim çok çok farklı biri olmadıkça, size sorulacak o soru.

Θ Dönüşte bol yağmur, feribota giderken üç kişiyiz, Alman bir kadın, genç bir kadın (şemsiyeyi size de tutayım dedim, istemedi), ben. Üçkuyular iskelesinde kocaman güzel bir panoda İzmir çevresindeki kasabalar ve antik isimleri, İzmir’in isminin nereden geldiği de. Ama durup okumanın imkanı yok. Arka taraftaki ne güzel görünüyor diye düşündüğüm tuvalet kötü kokuyor. İskelenin geniş salonu, birkaç kişi bekliyoruz, camların öte yanı yağmur yağan deniz.

Θ TV’de bir film. Buongiorno Notte -Günaydın Gece. Küçük bir grup Hristiyan demokrat başbakan Aldo Moro’yu kaçırma planları yapar. Tam adamın ayarlanan eve getirileceği sırada komşu kadın kapıyı çalıp gruptaki kıza bebeğini emanet eder birkaç dakikalığına. Sonra eylem sırasında düzenli işine gider genç kadın, hatta teyzesiyle aile toplantısına bile gider. Başbakan içeride gizli bir yerde tutulurken eve rahip gelir, evi kutsamak için. İronik olarak değil ama bunlar (en azından aleni ironik değil), gayet ciddi. Pink Floyd kullanımı pek hoş. Aldo Moro karakterinin bilgeliği, sükuneti, genç kızın -Maya Sansa- bana yakın güzelliği ve tabi fischia el vento. fischia el vento (filmden karelerle).

Θ TV’de ikinci film. Jeff Bridges bizim okulda hoca. Ve fıstık gibi sevgilisi asistanıymış zamanında. İlk defa sevdim okulumu. Gerçi illa vurgulayacaklar, o zamanlar aralarında birşey yokmuş, yeni olmuş. İtalyan filmindeki idealist, aramızdan ve sevimli terörist profillerinden sonra çocukları öldüren, korkunç ve herşeye muktedir Amerikan filmi terörist tiplemeleri pek itici.
Filmde (film eskice, öyle pat diye karşılaşmazsınız diye düşünüp sonunu söylemiş oluyorum, ama istemeyen bıraksın tabi) bir Rosemary’s Baby havası vardı bir yerde. Sonu da onu aratmadı valla. Alıştığımız iç ferahlatan sonlardansa pek bir diken üstünde kalakaldım. Filmin adını aldığı Arlington Road, benim en sık gittiğim -ve eve iki durak- sinemalardan birinin bir sokak altıymış. Gidince kesin uğrayıp bakıcam, herşey yolunda mı, önünde polis kordonları olan bir ev var mı… Sonra FBI – Edgar Hoover binası yerinde mi… Merak ettim yani.

h1

Sayın Peres, benden yaşlısın. Sesin çok yüksek çıkıyor.

1 Şubat, 2009

Perşembe akşamı -muhtemelen seyreden herkesle beraber- gözlerim fildişi gibi açılarak seyrettim. Ya da faltaşı da olabilir. Tayyip bizim alışık olduğumuz, ama yabancıların henüz pek görmemiş olduğu tavırlarını, BM genel sekreteri ve Arap birliği genel sekreterinin de bulunduğu toplantıda 85 yaşındaki ve Nobel Barış ödüllü Peres’e karşı gösteriyor.

Kafada ayrıntılı evirip çevirmeden içimden ilk tepki ‘korkunç’ oldu. Sonra düşününce de değişmedi. Öncelikle, Peres’in Tayyip’e kabul edilemeyecek şeyler söylemesine neden olan da kendisi. O kadar sert bir çıkışa Peres’in canlı yayında nasıl bir tepki vermesini bekliyor ki? aa, haklıymışsınız, çıkıyoruz yarın Gazze’den mi diyecek?
Hayır, zaten baştan öyle bir panel düzenlenmesinin sebebi ne? Yarım saatte işe yarar bir sonuç mu alınacak? Politikanın özü olan çözüm üretmeyi Bush’a ayakkabı fırlatmak gibi sembolik bir hareketle karıştırıyor herhalde.
Sonra da Peres’in gayet sert ve kendisini bastıran cevabını kaldıramıyor. Sorduğu “o füzeler İstanbul’a yağsa siz napardınız”a da cevap veremiyor -ki cevabı zaten kendi Kuzey Irak uygulamalarımızdan biliyoruz.

Bu adam yıllardır hiçbir yerde kendisine karşılık verilmesine alışık değil. İki seçime girdi parti başkanı olarak, hiç rakipleriyle tartışmaya çıkmadı. Kendisine sert, sağlam soru soran gazeteci görmüyor karşısında. Kendisini tek eleştiren gazeteler ki onlar da sürekli dilinden düşmüyor. Daha 3-4 gün önce Radikal’in manşetindeki Gaziantep başkan adayının açıklanması sırasında sokakta kesilen hayvanlar konu edilince demediğini bırakmadı -eylem suç olmasına rağmen. Ve geçen hafta geçti, bir AB yemeğinde kendisine hoşlanmadığı bir soru soran Rum AB milletvekiline “Başını istediğin kadar salla. Bizim ülkemizde güzel bir laf var buna uygun da buraya uymaz, yakışmaz buraya” demiş olduğu.
Parti içinde muhalif ses yok, diğer parti liderleriyle, yargının önde gelenleriyle, önceki cumhurbaşkanıyla, önceki YÖK başkanıyla, önceki Merkez Bankası Başkanıyla, hatta şimdikiyle bile, sürekli kavgalı. Külhanbeyi tavrı değil bu sadece, tek ses olduğuna inanmak.
Ben o buyurgan sertliğin, gücü elinde bulabilse aynen İsrail gibi yapacağını düşünüyorum. Sorun bu.

O tavrı onaylayanlarda da -genelleme sonucu- güce tapma (ve şovenizm) eğilimi görüyorum. Ve adamın oynadığı mazlum edebiyatına hakvermiş oluyorlar.
O, gece üçteki havaalanı kutlamaları, sonra evinin önünde bekleyenler bana Tayyip’in hapse girme zamanlarını hatırlattı. O zaman da mazlumu oynayarak prim toplamıştı. Şimdi de “haksızlığa uğramış ve buna karşı kalkıp gitmiş” biri olarak. Kalkıp gidiyorsan kolaysa İsrail’le F16 anlaşmalarını iptal et. İsrail’in en büyük ikinci ortağı olarak o orantısız kullanılan gücü finanse eden bir ülkeyiz biz.
Ayrıca, Hamas’a bu kadar yakın duran ve her yaptığını onaylayan bir hükümete (daha doğrusu başbakana) sahip olmak istemiyorum ben.

Bir de o birden patlayan sinirde İngilizce bilmeme ezikliği buldum ben açıkçası. “Excuse me!” ve “One minute!”ler dışında istediğini diyememe, karşısındakini hemen anlayamama. Özellikle öyle hararetli anlarda daha da önem kazanan ve can sıkan şeyler.
______________

Bir şey daha ekleyeyim. Bir başbakan çok kapsamlı düşünmek zorunda. O tepkiyi bizim vatandaşlarımızın birebir bağı olmayan bir ülkeye, örneğin Arjantin’e, Tayland’a vermiyorsun. Senin ülkenin önemli bir yahudi kesimi var. Sen istediğin kadar “benim tepkim yahudi insanlara değil de”. Senin milletinin algılayışını düşünmen, hareketinin varacağı yerleri iyi hesaplaman gerekir. Sen İsrail cumhurbaşkanına öyle davranırsan senin halkın da içlerindeki Yahudilere öyle davranır.