Her sinema aşığı hayatının bir noktasında bir seçimle karşı karşıya kalır: Hollywood’u tamamen reddetmek veya işte, reddetmemek. Bence adınız Rainer Werner Fassbinder veya Pier Paolo Pasolini ise istediğiniz gibi reddedebilirsiniz Holivut’u, Bolivut’u. Yoksa onu reddetmek sinemanın tüm geçmişini reddetmektir ve öyle yaparsanız ben sizi kapalı kapılar ardında sadece konuşarak sinemayı kurtaran gençlere benzetirim. Amerikan sineması yakın zamana dek sinemanın lokomotifi, tüm dünyadaki seyircilerin de hayallerine ilham kaynağı olmuştur.
Oscarlar da o yılki en iyilerin ödüllendirilmesinden çok sinemanın bu geçmişinin kutlanmasıdır bana göre. Oscarlara olan ilgim hep sorgulanır ama nedeni bu kadar açık. Hemen hep de çok görkemli ve etkileyici bir gösteri çıkar ortaya. Ama açıkçası bu yılki gördüğüm açık ara en sönük, özensiz ve özellikten uzak gösteriydi. Ne sağlam bir sahne şovu ne iyi hazırlanmış bir montaj. Esprisi yok, heyecanlandıran veya duygulandıran an çok çok az. Böyle sönük geceden cımbızla çıkardığım 3 hoş şey:
Φ Ödül kazanan 2 sevimli Japon: La Maison en Petits Cubes ile kısa animasyon ödülünü alan Kunio Kato’nun konuşmasını “Domo arigato, Mr. Robotto” diyerek bitirmesi. (Meğer adamın şirketinin adı Robot’muş. “Thank you my company, Robot” dedikten sonra süper oldu).
İkinci Japon da (gecenin en büyük sürpriziyle yabancı filmi alan Departures’ın yönetmeni Masahiro Motoki) herhalde yaklaşık 20 kelimeden oluşan İngilizce bilgisiyle istediği herşeyi söyleyebildi.
Φ Kate Winslet: Esas veya yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazananlar geceyi güzel veya çekilmez yapabilirler. Akıllı (Reese Witherspoon veya Halle Berry olmayan) ve duygusal (Tilda Swinton veya Catherine Zeta-Jones olmayan) bir kadını orada görmek herkese iyi geliyor. Özellikle babasına seslenip “neredesin, bilmiyorum ama buradasın, neredeysen ıslık çal” dediği ve babasının da kapıya yakın bir yerde ayaktakiler arasından ıslık çaldığı bölüm çok hoş oldu. Zaten bu kadın ilk seyrettiğim Sense and Sensebility’den (onda da adaydı) beri hep çok iyi.
Φ Sean Penn-Mickey Rourke: Eminim, Sean Penn, Dead Man Walking’den (o yıl yine süper oynayan Nicolas Cage’e -Leaving Las Vegas- kaybetmişti) beri hep olduğu gibi yine müthiştir ve sonuna dek haketmiştir. Ama o zaten aldı ve nasılsa tekrar alır. Bence Mickey Rourke alsa gecenin bir tür duygusal tamamlanması yaşanacaktı. Belki dibe vuran ve “o sırada yanımda sadece köğeğim vardı” diyen ve bu törende de herkesten ayrık duran Mickey Rourke’u kendime yakın bulduğumdan.
Bir ödül için öne çıkan iki oyuncu olduğunda kazanan, diğerinin süper olduğunu düşünse bile “diğer 3 arkadaş da iyiydi ama özellikle X de bunu en az benim kadar haketti” diyemez, politally correct olmaz bir defa. Ama bunu da yapsa yapsa Sean Penn yapabilirdi, o semtin serseri çocuğu: “And this is in great due respect to all the nominees, but courageous artists, who despite a sensitivity that sometimes has brought enormous challenge, Mickey Rourke rises again and he is my brother.” Neredeyse ödülü almış gibi bir tamamlanma oldu bu da.
Şu tahminleri yapmışken gerçekten geçen yılki hikayede olduğu gibi bunu bir meslek olarak edinsem mi acaba.
Vaktimiz, yani 12 dk.mız olduğunda Küçük Bloklardan Ev‘i seyredelim.


