Bu ülkeden daha kapıda girerken nefret etmeye başlarım her seferinde. Nefret edilmeyecek gibi de değildir. Bitmeyecek gibi gelen yolculuktan sonra estetikten nasibini almamış havaalanına iner, sonra da S şeklindeki upuzun sıraya girersiniz. O sıranın 1 saatten fazla sürdüğünü bilirim. Orada telefon kullanmak yasaktır -niyeyse. Pek severler böyle yasakları. Bizde öncelik turisti memnun etmektir. Avrupa’da da kurallarla memnuniyet arası bir denge gider gelir. Burada o memnuniyet kısmını takan yoktur. Gelmeseydin diye bakarlar sana.
Sonra bir memur niye geldiğinizi sorar, elinizdeki belgelerden açık değilmiş gibi. Parmağınızı bir yere sürüp yağlayıp izini bırakırsınız (iğğğrenç), bir de resminizi çekerler (pislikler)
Neyse, hepsi yine oldu tabi. Bu sefer yalnız ben öncesindeki terminal maceraları da eklenince yorgunluktan ve bir uyanıp bir uyanılan salak bir halden dolayı dakikaları sayıyordum. Evden eve 35 saatte varabilecek miyim diye hesaplar yapıyorum. Uzun sıra bitti, bir memurun önüne gönderildim, ama onun sırası kapattılar, başka yere geç diyerek. En sonda önünde kimse olmayan iki sıra vardı. Birinde geçen seferlerden hatırladığım erkek bir memur, birinde de latin güzelce bir kadın. Ve ben çok büyük bir hata yaparak kadının sırasına geçtim. Oysa yıllardır bilirim, böyle yerlerde, havaalanlarında, poliste, sıkı işleyen devlet dairelerinde kadınları seçme. Kraldan çok kralcı, kuraldan çok kuralcıdır oralardaki kadınlar; esneklik bilmezler, hatta ondan ölesiye korkarlar. Clara’nın bakıcısı Bayan Rottenmeier’i erkek olarak düşünebiliyor musunuz?
Verdim belgeleri. Kadın baktı, eski belgelerini ver dedi. Yok yanımda dedim. Onları görmem lazım dedi. Ama onlar eski, daha önce 14 kere girdim, hiç sorulmadı onlar dedim. Bu imzayı karşılaştırmam lazım dedi. Üzgünüm, evde bıraktım, şimdiye kadar hiç kimse de onları da bulundur demedi dedim. Acaip de saçma buluyorum bir yandan isteği, öncekilerin süresi geçmiştir, atsan atılır. Ama rahatımı da bozmuyorum, kolaysa almasın.
Onayladı belgeleri. hehe, elin mecbur kabul edeceksin diye ayrıldım yanından. Ama sonra baktım, kocaman B/C diye yazmış elimdeki kartlardan birine. Bir memura gittim, bu ne lan dedim. Pardon, bu ne dedim. İkinci inspection’dan geçeceksin dedi. Karışıklıkta bavulu alıp çıkarken 2. inspection kısmına gönderildim nitekim. O zaman bunun bavulların kontrol edilmesi olduğunu sanıyorum. O kısma bir girdim ki yüzlerce bavul, yüze yakın insan öyle bekliyor. En ufak da bir ilerleme görülmüyor. Acaip sinirim bozuldu. Önce sorduğum memur geliyordu, iyi de benim burada olmamam lazım, tüm herşey tamam dedim. Bunları söylerken oradaki diğer bekleyenlerini aşağılamış mı oluyorum diye düşünüyorum. Ama benim durumum bu, onlarınkini bilemem. Elimdeki belgeleri aldı, yardım edecekmiş gibi herşeyle ilgilenen bankodaki tek memura bıraktı. Çok bitkindim. Çantamı açıp elime ne geldiyse yedim. Muz, portakal, sandviç. Bunun orada yasak olduğunu sansam da hiç umurumda değildi. Çöpleri de etrafta çöp olmadığından bir bankonun altındaki bir kutuya atıyorum. Kolaysa biri gelip laf etsin. Madem böyle bir işkence çektireceksiniz, bari birşeyler yiyebileceğimiz doğru dürüst bir yerde bekletin diyeceğim. Hatta bize yemek getirtin. Veya daha sorun çıkarsınlar da ben de beni ülkeye almadılar diye olay yaratayım. Hiç de umurumda olmaz, paşa paşa dönerim. Pek severim haksızlığa uğramış haklı olmayı.
Bir de girişte doldurulan belgelerdeki “yanınızda meyva/yiyecek var mı” sorusuna her zamanki gibi otomatik olarak hayır demiştim. Onu değiştirdim bu arada. Çünkü en önemlisi yalan beyan. Çantalarda da her türlü yiyecek var. Uzun yol için olabildiğince tedbirlilikten.
Baktım herhangi bir gelişme yok, geçen kadın bir memura ne kadar sürecek bu, niye bize bir kişi bakıyor, ben niye buradayım gibi şeyler söylendim. Önce ses tonunuzu değiştirin dedi. Ses tonumda yanlış bir şey yok dedim. Bağırıyorsunuz dedi. Bağırmıyorum dedim. Sonuç mu almak istiyorsunuz, şikayet mi etmek istiyorsunuz, bu şekilde olmaz dedi. İyi tamam, sakince soruyorum, ben neden buradayım dedim. Adımı aldı, ilgilenecekmiş gibi gitti arka tarafa. Sonra da arkadaşlarıyla takıldı. Birsüre sonra anons geldi, bilmemne devriyesindeki memurlar çıkabilirler diye. Onlar evlerine gitti, biz kaldık. Biz derken başta Pakistanlılar olmak üzere çeşitli 3. dünya ülkesi vatandaşları ve ben.
Sıra, artık kim biliyorsa gerçek sırayı, biraz hızlanır gibi oldu. Arada Endonezya havayolunun hostesleri de var, yolcularına yardım etmek için. Lufthansa’dan da biri geldi, siz bizle gelmiştiniz di mi dedi. Evet, ve burada olmaktan hiç memnun değilim -sizinle ilgili değil biliyorum ama- dedim. Anlıyorum dedi. O sırada hemen yanlarımdaki sarı kıvırcık saçlı, 40′larındaki kadın da Türk müsünüz dedi. Evet, dedim. O da sinirliydi orada olmaktan. Etraftaki, başlarına ne gelse kabul edecek ve sonuçta ülkeye girsinler de ne yapılırsa katlanacak diğerlerinden değildi. Ne yapıyorum, neredeyim derken şunu tanıyor musun dedi. Meşhuuur hocam. Bu ülkede tanıştığım ve kendisini bir şekilde tanımayan Türk yoktur. O kadar ki artık komediye dönüştü. O da eşinin kardeşinin kız arkadaşıymış (o öyle tanımladı kendini, yoksa o laf 40′larında denince kendisini 20’sinde sanmak gibi duruyor bana). O da önüne geçen bir Almanla takıştığı için oradaymış. Memur o Alman’la Almanca şakalaşmaktaymış, hoşlanmamış. 30 yıldır gelirim, hiç böyle birşey birşeyle karşılaşmadım diyordu. Zengindi bariz (zaten sevgilisinin ailesi acaip zengin).
Vakit geçti, toplam 2 saat kadar, çağrıldım. Çinli orta yaşlı bir kadın niye oradayım, napıyorum filan diye çok sakince sorular sordu. Onayladı. O zaman sıra bana geldi. Burada tutulduğuma dair bir kağıt rica edebilir miyim dedim. Öyle bir belge vermiyoruz dedi. Niye oraya gönderildiğimi sordum. Öyle sakindi ki sinirlenemiyordum bile. Memur öyle hissetmiştir dedi. Ama böyle öznel olamaz ki dedim. Subjektif değil, feeling dedi. e, subjektif dedim. İnsanı daha gelir gelmez aşağılamış oluyorsunuz. no humiliation no humiliation dedi. Biraz daha üsteledikten sonra bavul sırasına geçtim -ama açmadan gönderdiler Allah’tan.
Havaalanının dışı. Yerler karlı, yeni kar fırtınası olmuş. İzmir’de havaalanına geldiğimde gömlekleydim. Hep de böyle olur. Minibüs-shuttle’la giderken daha da gelmem dedim. Bu söz yeterince baydı, ama bu kadar uyabilir. Hayır, zaten durum oydu, şimdi bir de bunu orijinalindeki gibi sinirle söyleyecek bahaneyi verdiler bana.