Mart, 2009 için Arşiv

h1

Ben seçtim!

30 Mart, 2009

Bir defa, oy verebildim. Önceki son, sayamadığım kadar çok seçimde veremediğim için bu çok önemli bir gelişme. Ya seçim sırasında yurtdışındaydım, ya da seçmen kütüklerinin yenilendiği nüfus sayımında; ya da işte geçenkinde olduğu gibi kaza yapmıştım. Bu sefer, otobüsü bile eleyip paşa paşa yürüdüm geçen sefer bulamadığım ilkokula. Pek yakınmış meğer. Geçen sefer de yürüseymişim bari.

4:25′te girdim, yarım saat kadar sürdü sıra beklemem. Ama nasıl bir kaos. 5 sandık görevlisi aynı anda 5 kişiyi yönetiyor. Sonra sıra bana gelince birden telaş etmeye başladılar. İlk mührü bastım, biri gelip bölmemden aldı zarfı. Bir de bakmamak için uğraşıyor filan. Bunu düşününce başka şehirlerde neler neler oluyordur. Sonra diğer pusulaları aldım, daha yerime geçer geçmez acele ettirmeye başladılar, 3-4 kişi birden hadi hadi diyor. Saat 5 oluyormuş. İyi de o saate dek gelenler verecek zaten, ne bu acele diyorum, yok, telaştan düşünecek durumda değiller. Bir başkası olsa, mesela yaşlı biri, rahat hata yapar o aceleyle. Muhtar seçimi de resmen kapalı değil, milletin önünde yapılıyor. Onda bir gizliliğe gerek görmemişler. İmzaları atarken söylenip durdum. Bir oy verdim, o da hiç huzurlu olmadı.

Birer kelimeyle: Sağ oportünisttir, sol ilkesel, diyorum ben.
Ülkenin gelişip gelmişmemekte olduğunu konuşuyoruz bazen birileriyle. Artan eğitim, üniversite mezunu oranı filan ama bir ölçüt de sola verilen oylar olmalı. chp+dsp+minik partiler+dtp’nin oy toplamı (hepsi için sol olup olmadıkları tabi ki sorgulanabilir, ama konu o değil, bunlar sonuçta ‘daha sol’ ve kendini solda görenlerin oy verdiği partiler) yıllar boyudur yerinde sayıyor (%32) -hatta çok hafiften geriliyor-. Bu durumda pek gelişmeden sözedemeyiz.

Can Kozanoğlu tam benim aklımdaki istatistiği verdi dün gece. 22 ilde sol oylar toplamı %10′un altında. O illere bakılsa kişi başına düşen satılan kitap sayısı, ildeki sinema sayısı gibi şeylerde en geri iller olduğu da görülebilir, eminim. Solun olmadığı yerde hayat da zor olmalı.

h1

üzerimden ne geçti

27 Mart, 2009

Dün, ya da galiba iki gün oldu, saat akşamüstü 5′ti. Yerime oturmuştum. Aşağıda benim eşyalarımı yüklediklerini görüyordum camdan. Ne büyük bir huzur. Fiziksel olaraksa bir aksiyon filminde harcanmış gibi hissediyordum. Sanki demin kardaki kovalamacada 007 bir tepeden diğerine kayarak uçarken ben 20 metreden aşağı düşen isimsiz kgb ajanlarından biriydim. Sonra çizgi filmlerdeki gibi üzerimden arabalar, sonra da bir tır geçti. Sonra da kafama piyano düştü. Öyleyim. Komada gibi. Beni ambulans helikopterle almışlar, evime götürüyorlar. Gözkapaklarımı bile açamıyorum. Bu sırada evden eşyalarımı da almışlar. Ama bayağı bir para karşılığında.
Gidince 1 gün 2 gün uyuyacağım. Günler haftalar aylar boyu uyuyacağım. Umarım seçime uyanırım, diye düşünüyorum.

Φ

Zaten herşey o seçim yüzünden. Son akşam evde telefonda konuşuyordum. Kapı çaldı. Carabbinieri denenlerden bir polis. Simon Terim, Simon Terim, arabanızı yanlış yere parketmişsiniz, isterseniz camdan bir bakın dedi. Pardon canım, bu polis birşeyler diyor deyip camdan baktım. Sokakta yüzlerce Hintli kız, yüzlerce Koreli kız, yüzlerce Polonyalı-Rus-Rumen kız aralarında özel dizilip ‘GİTME SİMON’ yazmışlar. Pencereyi açıp seslendim: Üzgünüm kızlar, isterdim ama yetişmem gereken bir seçim var.

Φ

Birkaç saat sonra, yani dün saat 8:45′te uyandım. Tam 23 gün önce uyandığım yerde. Ne biçim bir dejavü. Aslında tam aynı yer değil, o H36′nın yanıydı, bu H37′nin. Ama onun dışında tüm koşullar aynı. Penelope hala ileriden bakıyor. Sanki arada hiçbirşey olmadı. Biraz da oryantasyon sorunları yaşayan biri olsam küçük sayılardaki kendi kapıma değil, terminalin diğer ucundaki o belalı kapıya doğru yöneleceğim. Bu H terminali araf gibi bir yer benim için. Bir tarafta cennet var, diğer tarafta cehennem. Nereye doğru gittiğini belirleyen tek şey nereden geldiğin.

Φ

Bu sefer kimsenin olmadığı evime girerken 100 kilo civarında zımbırtı var yanımda. 23 tanesi de Münih’te kalmış, birazdan gelecekmiş. 9 tanesini de postaya vermiştim, herhalde 1-2 hafta içinde gelir. PK’sunda geçen hafta aldığım bir hediye benden önce gelmiş, ne güzel.

Φ

Bu gelişlerdeki bitkinliği kimseye anlatamıyormuş gibi hissediyorum. Herkes hep bir jetlag lafı ediyor ve ona içermediği bir ilginçlik veriyor. Hatta yabancı kaynaklı olduğundan ben biliyorum denmesi özenilen birşey gibi davranılıyor jetlag’e. Oysa o sorunun çok küçük bir kısmı oluyor. Daha çok gelmeden önceki günlerdeki büyük yorgunluk, uykusuzluk, yoldaki gecenin yaşanmadan yani uyumadan geçmesi (batıya giderken bu yok mesela).

Φ

3 hafta içinde televizyondaki tüm reklamlar değişmiş. Ne ilginç. Orada, inanmazsınız, 9 ayda değişmeyen birsürü reklam vardı. Yıllar boyu aynı reklam oynar mı ya. Bilmeyen de orada ilginç reklamlar oynadığını sanır. Değişenlerin birçoğu bile aynı seri reklamlar. ‘O kadar basit ki bir mağara adamı bile becerebilir’ esprisine dayanan reklam serisi 5-6 yıldan beri sürüyor. Rezervasyon ödemekte olanların evini Kaptan Kirk’ün kırıp döktüğü reklamlar da öyle. Bu bence TR’nin ne kadar hızlı değiştiğinin, Amerika’nınsa ne kadar değişmediğinin göstergesi.
Zaten bizdekine göre reklamı yapılan ürün çeşidi çok az. %90 araba, bira, sigorta, birkaç web sitesi.
Bizde de milli maç dönemi reklamları çok sinir bozucu tabi, ama yine de ilginç birçok reklam oluyor.

Φ

Yalnız, insan bir ay içinde iki kere bir saat kaybeder mi? Önce orada ileri alındı saatler, şimdi de burada.

Φ

Elemelerin en önemli maçı, seçim, düşen helikopter, FF derken gündem ne kadar yoğun. Bu kazaya uğrayan Tayyip veya Baykal olsa seçim ertelenmez miydi; o zaman bu durumda da gerekmez mi? Üstüne bir de dünya patinaj şampiyonası var. Hepsini reddedip sürekli onu seyretmek vardı ya…

h1

bi daha olmasın!

25 Mart, 2009

Radikal’in internet sitesi Gökçek haberinden geçilmiyor. Bir zamanlar Hürriyet’in sayfasında ne kadar taciz haberi varsa (ya da hala var, bilmiyorum) şimdi Radikal’de o kadar çok Gökçek. Ardı ardına bomba haberler. Gökçek başbakanlığa bile bilgi vermiyor! Gökçek Dündar’la Birand’ı tehdit etti! Seçimden sonra hadlerini bildireceğim demiş. Oha! Bu gücü nereden buluyor, seçileceğine nasıl bu kadar emin? En son da “Gökçek gidecek sol gelecek” diye afişlerle donatmış şehri. Bu öcüyle almıştı zaten geçen seçimleri. İnanılır gibi değil; bu adamın, psikoloji araştırmalarına kaynak olacak haddede (bakalım deneğimiz seçilmek için eşine 400 volt cereyan verecek mi?), kazanmak için yapmayacağı şey yok.

Gücü nereden buluyor, nasıl bu kadar emin sorusuna gelince, çünkü şimdiye dek hiçbir hizmet götürmeden oylarını artırdığını gördü. Kabul edelim, adamın en çalıştığı dönemi bu son 5 yıl. Öncesinde hiçbirşey yapmadan %55 aldı. %55 demek, etrafınızdaki 2 kişiden 1′inin akp’ye oy vermiş olmasından çok daha kötü. Otobüste yanınızda oturan 2 kişiden 1.1′i Gökçek’e oy verdi demek bu. Ama bir yandan kimle konuşsanız (tanıdıklarınız değil, otobüste filan) şikayetçi belediyeden. O zaman nasıl oluyor da oluyor?

Tüm Gökçek-Karayalçın haberlerinin forumlarında katı fikirler görüyorsunuz. Adamı ne yaptığını sorgulamadan padişah belleyenler var. Sonra, Gökçek’i sevmese ve ne olduğunu bilse de Karayalçın’a da oy vermeyecek bir kesim var. Daha da anlamadıklarım onlar. Ya belediye başkanlığından sevmiyorlar, ya da çok seçime girdiğini düşünüyorlar. e, nolmuş, seçimden sonra sözlerini mi tutmadı? Gökçek’e meydanı bırakması mı gerekirdi?

gokcek-sol
{Hastalıklı kafa bir de karşı tarafın afişi gibi göstermeye çalışmış}

Gökçek – Karayalçın çekişmesi, epik filmlerin hayal gücünü bile aşıyor. 93′te Karayalçın hayatının hatasını yapıp belediye başkanlığını bırakıp parti başkanlığı hırsı yapıyor. 94 seçimine Keçiören’den milletvekili ve iki önceki belediye başkanı olarak giren Gokçek’i iddialı bulan yok. SHP, İnönü’nün arkadaşı Korel Göymen’i aday gösteriyor -ki o da İnönü’nün ülkeye en büyük ayıbı olabilir. Korel Göymen bariz kötü bir aday. Bir defa kimse tanımıyor, sonra fazla beyaz Türk duruyor. Oysa SHP, ya da toplam olarak sol partiler en parlak dönemlerinde. Aynı sırada DSP ve CHP de var. Özellikle CHP’nin adayı çok parlak birisi, şehrin 3 önceki ve şimdiye dek en genç belediye başkanı Ali Dinçer (Yıldız İbrahimova’nın kocası). ANAP’ın adayı da kendine yakışmayan birisi, ODTÜ mimarlığın çok sevilen dekanı. Ayrıca, eski milli basketçilerden -şimdi adını unuttum. ANAP, DYP ülkede güçlüler.

Ama ANAP’tan belediye baskanlığı yapmış olan, MHP eğilimli Gökçek, ANAP, DYP ve MHP’yi kendisinde topluyor. Ankara il genel meclisinde %21 alan Refah, belediye baskanlığında %27 aliyor. SHP de. Zaten akşamın ilerleyen saatlerinde Korel Göymen kendisini başkan olarak açıklıyor. 1-2 saat sonra da Gökçek. Gece sonuclar belli olmuyor. Sayım sabah devam ediyor. Öğlen civarı açıklanıyor sonuç ve şaibeler hiç bitmiyor. 6 bin oy farkla kazanıyor Gökçek. DSP’nin oyu %7.76, CHP’nin %2.

5_k-2

Sonraki seçimde birleşmiş CHP’de, yıllardır hep o mutlu günü bekleyen Baykal’a partiyi kaybetmiş Karayalçın, CHP’nin Ankara adayı olarak dönüyor seçimlere. Gökçek yerini sağlamlaştırmış. Ülkede Fazilet ve DSP çok güçlü, MHP de onlara yakın. Özellikle iyi hatırlıyorum, Karayalçın ve sol gelmesin diye tüm sağ Gökçek’te birleşiyor, örneği görülmemiş şekilde. Özellikle MHP, Ankara il genel meclisinde 1.parti, 21.42 ile, ama bel.başk.lığında yarısına yakın, 11.82 alıyor. Koskoca DYP bel.başk.lığında 2.63 alıyor.

Yine çekişmeli sonuçlar. Sonraki sabah durum hala belirsiz, ODTÜ uluslararasına hoca olarak dönen Korel Göymen’le bizim bölüm başkanı merdivende nedir durum diye konuşurlarken oradan geçiyorum. Kaybettik diyor. İyi biliyor tabi adam, sonradan gelen oyların nerelerden geldiğini. Karayalçın %32 alsa da %34 alan Gökçek’e kaybediyor.

2004 seçimi. Karayalçın artık marjinal bir partinin başkani. Ama yine de seçime giriyor. Gökçek iyice kral olmus şehirde. Nasıl oluyorsa. O siralarda DSP, ANAP bitmiş. DYP, MHP ile beraber %10′ar civarında ülke genelinde. DTP’cilerle giren SHP %5. 80′lerin ANAP’ı gibi tek partileşen AKP ülke genelinde %41.67, Ankara il genel meclisinde %49. CHP Ankara il meclisinde %21, ama belediye başkanlığında %13. Karayalçın, partisinin Ankara meclisindeki %7.62’sini bile neredeyse üçe katlayip %21 aliyor. Toplami %34 ediyor. %1′lik DSP’yi bile eklesen 35 ediyor. Ama Gökçek %55.35 aliyor.

Ve bugüne geliyoruz. Şimdi Ankara’da sandık başına gidecek herkesin penceresinin karşısındaki binaya bi daha olmasın yazmak istiyorum. Gökçek’in Akp adayı olup olmadığının belli olmadığı günlerde (iyi azap çekti adam) içimde ikircikli bir hal vardı. Seçimde Karayalçın’a kaybettiği akşamki yüz ifadesini görmek için uzay mekiğine binecekler kadar para verebilirdim. Ama diğer yandan, ya yine kaybetmezse riski vardı. Son yıllarda büyükşehir sınırları Akp’li bölgeleri alacak şekilde genişledi (pişkin pişkin söylüyordu bunu Gökçek, hala nasıl kazanacaklar diyerek). Tek olumlu faktör, Mhp’liler artık enayi yerine konulduklarını anladı. Adayları doğru dürüst bir adam. Üçlü bir bölünmede herşey olabilir. M.Yavaş’ın Gökçek’e yaklaşması ve Karayalçın’ın ikisini geçmesi olasılığı var, ama düşük.

Bütün bunlardan aslında akılda en kalan, solun bugün nasıl bir korku ögesi haline gelmiş olduğu. 90′ların başında halkın partisi olan shp-chp’nin artık ülkenin %70′inden çok uzaklaşmış olması. Onların değişiminden de çok, halkın sol olmasın da kim olursa olsun güdüsünün nereden geldiği. Genç erkeklerin idolü Acun ya (niye: çünkü bir birikimi olmadan oraya yükselmiş olduğunu sergiliyor), onun gibi bir algı mı? Bakın, sağ oldukça siz de kirişi kırabilirsiniz. Yemek için hepimize yetecek kaynak var. Bakın bana, bakın bana. Hem pişkinim hem nasıl da zenginim.

h1

Natasha Richardson

20 Mart, 2009

İyi ve sevdiğim oyuncuların birlikteliklerine zaafım var. Böyle deyince aklıma örnek olarak direk Emma Thompson-Kenneth Branagh çifti geliyor. Onlardan da (onlara) çok benzettiğim Zuhal Olcay-Haluk Bilginer çiftine atlıyorum (Bilginer’i o kadar sevmesem de). A, evet bir de Warren Beatty-Annette Bening var. Ama benim sevdiğim çiftler hep ayrılıyor, neyse ki onlar öyle değil.

Bir de Natasha Richardson-Liam Neeson varmış meğer. Beraber olduklarını kadının biyagrafisine bakarken görmüştüm sanırım 2-3 yıl önce, oynadığı oyun Washington’a turneye geldiği sıralarda (pahalıydı biletler), ama sonra unutmuşum.

richardson-neeson

Bilmeden, tanımadan seyrettiği oyuncular oluyor insanın. Tekrar tekrar karşısına çıktıktan sonra bir yerde ya, ben bu kadını birkaç kere daha görmüştüm (görmüşüm) diyorsun, noktalar birleşiyor, o andan itibaren tanıdığın biri oluyor artık. Charlotte Rampling’le beraber böyle biri benim için Natasha Richardson. Çok yıllar önce Comfort of Strangers’ta seyretmişim mesela, Rupert Everett’le beraber. Sonra Jodie Foster’ın Nell’inde. Bir yerde kim olduğunu öğrenmiştim, Alin Taşçıyan bir programda iyi oyuncu diye bahsedince sanırım. 3 yıl önce doğumgünümde White Countess’e giderken tanıyordum artık. Orada da bana direk Liam Neeson’ı çağrıştıran (Schindler) Ralph Fiennes’le oynuyordu ve çok güzeldi. Charlotte Rampling’in tersine ama, o daha çok tiyatro oyuncusu. İyi filmleri kısıtlı.

Zaten familyası, köklü bir tiyatronun duvarlarındaki efsanevi oyuncular portreleri gibi. Başta annesi yaşayan bir efsane, Vanessa Redgrave. Onun babası, sir olmuş bir aktör, 20. yy.’ın en büyük oyuncularından Michael Redgrave. Babası, İngiliz yeni dalga yönetmenlerinden, Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı, Tom Jones gibi filmleri yapan Tony Richardson. Şimdi baktıkça görüyorum ki Uzun Mesafe’de kayınpederini yönetmiş adam. Vanessa R. ile ayrılmalarının nedeni de Jeanne Moreau’ymuş. Nereye elini atsan başka bir efsane çıkıyor yani.

richardson-neeson_anna

Liam Neeson’la ilişkileri beraber oynadıkları bir Broadway oyununda -Anna Christie- başlıyor. Aralarındaki gerilim sahneden taşıyordu, diyor New York Times haberi. İki oğulları varmış. Çiftin sık misafirleri arasında Ralph Fiennes, Meryl Streep, Laura Linney var diyor biyografisi.

Sonra, işte kayak dersi sırasında düşüyor. Basit bir düşme. Sonrasında kendinde. Ama sonra başağrısı başlıyor. Ben de ne biçim bir makine bu insan vücudu diyorum. Çok komplike, çok ince detaylar düşünülerek işliyor. Ama sonra kayakta kafanın yanlış bir tarafını sert kara çarpıyorsun. Polis tartaklarken düşüp kaldırıma çarpıyorsun. Uyurken nefesin tıkanıyor. Öksürürken genzine kusmuk kaçıyor. Uludağ’da parkur dışına çıkıyor, birkaç saat dışarıda kalıyorsun. Uyurken şofben gaz kaçırıyor. Uyurken rüzgar bacadan içeri esiyor. Hayat adil değil denir ya, işte asıl adil olmayan şey bu: bitmemesi gereken bir şekilde, çok anlamsızca bitiveriyor. Tüm o ince çalışan makina planlanırken bunlar düşünülmedi mi diye sormak istiyorum. Bunları kabul ederek yaşamaya devam etmesi çok zor. Bunları da en iyi yaşayan bilir, bu kadının ailesi gibi.
O noktaya kadar kolay gelmiyor insan. Öyle iyi bir oyuncu kolay olunmuyor mesela. Doğru dürüst bir insan olmayı öğrenmesi de kolay değil. O yüzden bu pisi pisine durumu daha beter batıyor.

h1

Zeki Müreeeen!!

16 Mart, 2009

Yarım saat filan olmuştu başlayalı ve aralıklardan birinde “Last week we were interrogated at the Atlanta Airport. You know, to be an immigration officer, you need to have zero IQ, be very rude, and despise people… and be very big” dedi adam. Tahmin edersiniz ki ben o anda havaya girdim.

Bir mail adresime sürekli sürekli şu kanalda şu oynayacak, bu haftaki konserler bunlar, sinemada bu başladı diye mailler geliyor. Buraya ne zaman geleceğim kesinleşir kesinleşmez hemen baktım bu süre içinde neler var diye. Buradayken son bir altın vuruş yapmak niyetiyle. Ve ne şans ki o vardı. Zeki Müreeen! İstanbul konserinden beri (kaçırdığıma en üzüldüğüm konserler sıralamasında ilk 10′a girer) adamın ismini duyar duymaz böyle diyorum. Hatta yanımda bir Türk olsa bir sessizlik anında Zeki Müren diye bağırırdık diye düşünüyorum. Hele Jel olsa.

Önce 3 şarkılık bir grup. Sonra 60′ların sonlarından BBC’den çeşitli müzik klipleri. Ve o. O ana dek konser havasında olmayan, öyle içkilerle filan takılan salon o sırada birden coştu. Ben açıkçası çoğu parçasını bilmiyordum. Ama adama bir sempatim vardı. Gerçekten de çok nevi şahsına münhasır biri. Bir salon beyefendisi. Aynı zamanda serseri (e, rock’çı). Ve teatral, hafiften oynamaya hazır bir havası, bir de arada feminen pozları var. Bunlar tek bir kişide buluşuyorsa o muhtemelen İngilizdir.

img_0094

Bence biraz kısa (1.5 saate yakın) ve hoştu. Beklediğim kadar harika değildi belki ama bunu da kaçırsam üzülürdüm. Zaten tarihi ayarlarken beni gözetmiş. Böylece Washington konserleri serisini kapamış olduk.

Bunu kutlamak için de one day if you’re bored, by all means call.

[Maili gönderiyorum, anında 1 saat önce gönderilmiştir diyor. İkide bir bilgisayarın saati 1 saat geri gidiyor. Microsoft'la gugıl'ın bizim saatleri 1 hafta önce ileri aldığımızdan haberi olmayabilir mi acaba?]

h1

civanım

14 Mart, 2009

80′lerdi. Thompson Twins diye bir grup vardı. İkizlik bir yana, birbirlerine benzemezlerdi. Zaten iki de değil de üç kişiydiler. Üç ayrı ırktan gibi, sapsarı bir kız, kızıl saçlı bir oğlan ve siyahi bir genç. Saçlar ve synthesizer ağırlıklı müzikleri 80′leri anlatmak için birebirdi. Bazen işte en önde gelen ikonlardan (Michael Jackson, Madonna, vs.) bir dönemi daha iyi anlatabiliyor böyle kenardaki tipler.

Bir iki şarkılarını daha hatırlıyorum ama esas Doctor Doctor. (Bugün bu şarkıyı çalmayı da uzun süredir bekliyorum). O yüzden şimdi napıyoruz: işi gücü bırakıp sesi açıp nakarat bağırıyoruz:

Oh, doctor doctor, can’t you see I’m burning burning.
Gördüğünüz gibi sözler aslında tam doktor doktor civanım. O yüzden bir mix de yapabiliriz söylerken.
Oooo, doctor doctor, görmüyor musun yandım yandım
doktor doktor civanım, is this love that I’m feelin’

h1

daha da gelmem

10 Mart, 2009

Bu ülkeden daha kapıda girerken nefret etmeye başlarım her seferinde. Nefret edilmeyecek gibi de değildir. Bitmeyecek gibi gelen yolculuktan sonra estetikten nasibini almamış havaalanına iner, sonra da S şeklindeki upuzun sıraya girersiniz. O sıranın 1 saatten fazla sürdüğünü bilirim. Orada telefon kullanmak yasaktır -niyeyse. Pek severler böyle yasakları. Bizde öncelik turisti memnun etmektir. Avrupa’da da kurallarla memnuniyet arası bir denge gider gelir. Burada o memnuniyet kısmını takan yoktur. Gelmeseydin diye bakarlar sana.
Sonra bir memur niye geldiğinizi sorar, elinizdeki belgelerden açık değilmiş gibi. Parmağınızı bir yere sürüp yağlayıp izini bırakırsınız (iğğğrenç), bir de resminizi çekerler (pislikler)

Neyse, hepsi yine oldu tabi. Bu sefer yalnız ben öncesindeki terminal maceraları da eklenince yorgunluktan ve bir uyanıp bir uyanılan salak bir halden dolayı dakikaları sayıyordum. Evden eve 35 saatte varabilecek miyim diye hesaplar yapıyorum. Uzun sıra bitti, bir memurun önüne gönderildim, ama onun sırası kapattılar, başka yere geç diyerek. En sonda önünde kimse olmayan iki sıra vardı. Birinde geçen seferlerden hatırladığım erkek bir memur, birinde de latin güzelce bir kadın. Ve ben çok büyük bir hata yaparak kadının sırasına geçtim. Oysa yıllardır bilirim, böyle yerlerde, havaalanlarında, poliste, sıkı işleyen devlet dairelerinde kadınları seçme. Kraldan çok kralcı, kuraldan çok kuralcıdır oralardaki kadınlar; esneklik bilmezler, hatta ondan ölesiye korkarlar. Clara’nın bakıcısı Bayan Rottenmeier’i erkek olarak düşünebiliyor musunuz?

Verdim belgeleri. Kadın baktı, eski belgelerini ver dedi. Yok yanımda dedim. Onları görmem lazım dedi. Ama onlar eski, daha önce 14 kere girdim, hiç sorulmadı onlar dedim. Bu imzayı karşılaştırmam lazım dedi. Üzgünüm, evde bıraktım, şimdiye kadar hiç kimse de onları da bulundur demedi dedim. Acaip de saçma buluyorum bir yandan isteği, öncekilerin süresi geçmiştir, atsan atılır. Ama rahatımı da bozmuyorum, kolaysa almasın.

Onayladı belgeleri. hehe, elin mecbur kabul edeceksin diye ayrıldım yanından. Ama sonra baktım, kocaman B/C diye yazmış elimdeki kartlardan birine. Bir memura gittim, bu ne lan dedim. Pardon, bu ne dedim. İkinci inspection’dan geçeceksin dedi. Karışıklıkta bavulu alıp çıkarken 2. inspection kısmına gönderildim nitekim. O zaman bunun bavulların kontrol edilmesi olduğunu sanıyorum. O kısma bir girdim ki yüzlerce bavul, yüze yakın insan öyle bekliyor. En ufak da bir ilerleme görülmüyor. Acaip sinirim bozuldu. Önce sorduğum memur geliyordu, iyi de benim burada olmamam lazım, tüm herşey tamam dedim. Bunları söylerken oradaki diğer bekleyenlerini aşağılamış mı oluyorum diye düşünüyorum. Ama benim durumum bu, onlarınkini bilemem. Elimdeki belgeleri aldı, yardım edecekmiş gibi herşeyle ilgilenen bankodaki tek memura bıraktı. Çok bitkindim. Çantamı açıp elime ne geldiyse yedim. Muz, portakal, sandviç. Bunun orada yasak olduğunu sansam da hiç umurumda değildi. Çöpleri de etrafta çöp olmadığından bir bankonun altındaki bir kutuya atıyorum. Kolaysa biri gelip laf etsin. Madem böyle bir işkence çektireceksiniz, bari birşeyler yiyebileceğimiz doğru dürüst bir yerde bekletin diyeceğim. Hatta bize yemek getirtin. Veya daha sorun çıkarsınlar da ben de beni ülkeye almadılar diye olay yaratayım. Hiç de umurumda olmaz, paşa paşa dönerim. Pek severim haksızlığa uğramış haklı olmayı.

Bir de girişte doldurulan belgelerdeki “yanınızda meyva/yiyecek var mı” sorusuna her zamanki gibi otomatik olarak hayır demiştim. Onu değiştirdim bu arada. Çünkü en önemlisi yalan beyan. Çantalarda da her türlü yiyecek var. Uzun yol için olabildiğince tedbirlilikten.
Baktım herhangi bir gelişme yok, geçen kadın bir memura ne kadar sürecek bu, niye bize bir kişi bakıyor, ben niye buradayım gibi şeyler söylendim. Önce ses tonunuzu değiştirin dedi. Ses tonumda yanlış bir şey yok dedim. Bağırıyorsunuz dedi. Bağırmıyorum dedim. Sonuç mu almak istiyorsunuz, şikayet mi etmek istiyorsunuz, bu şekilde olmaz dedi. İyi tamam, sakince soruyorum, ben neden buradayım dedim. Adımı aldı, ilgilenecekmiş gibi gitti arka tarafa. Sonra da arkadaşlarıyla takıldı. Birsüre sonra anons geldi, bilmemne devriyesindeki memurlar çıkabilirler diye. Onlar evlerine gitti, biz kaldık. Biz derken başta Pakistanlılar olmak üzere çeşitli 3. dünya ülkesi vatandaşları ve ben.

Sıra, artık kim biliyorsa gerçek sırayı, biraz hızlanır gibi oldu. Arada Endonezya havayolunun hostesleri de var, yolcularına yardım etmek için. Lufthansa’dan da biri geldi, siz bizle gelmiştiniz di mi dedi. Evet, ve burada olmaktan hiç memnun değilim -sizinle ilgili değil biliyorum ama- dedim. Anlıyorum dedi. O sırada hemen yanlarımdaki sarı kıvırcık saçlı, 40′larındaki kadın da Türk müsünüz dedi. Evet, dedim. O da sinirliydi orada olmaktan. Etraftaki, başlarına ne gelse kabul edecek ve sonuçta ülkeye girsinler de ne yapılırsa katlanacak diğerlerinden değildi. Ne yapıyorum, neredeyim derken şunu tanıyor musun dedi. Meşhuuur hocam. Bu ülkede tanıştığım ve kendisini bir şekilde tanımayan Türk yoktur. O kadar ki artık komediye dönüştü. O da eşinin kardeşinin kız arkadaşıymış (o öyle tanımladı kendini, yoksa o laf 40′larında denince kendisini 20’sinde sanmak gibi duruyor bana). O da önüne geçen bir Almanla takıştığı için oradaymış. Memur o Alman’la Almanca şakalaşmaktaymış, hoşlanmamış. 30 yıldır gelirim, hiç böyle birşey birşeyle karşılaşmadım diyordu. Zengindi bariz (zaten sevgilisinin ailesi acaip zengin).

Vakit geçti, toplam 2 saat kadar, çağrıldım. Çinli orta yaşlı bir kadın niye oradayım, napıyorum filan diye çok sakince sorular sordu. Onayladı. O zaman sıra bana geldi. Burada tutulduğuma dair bir kağıt rica edebilir miyim dedim. Öyle bir belge vermiyoruz dedi. Niye oraya gönderildiğimi sordum. Öyle sakindi ki sinirlenemiyordum bile. Memur öyle hissetmiştir dedi. Ama böyle öznel olamaz ki dedim. Subjektif değil, feeling dedi. e, subjektif dedim. İnsanı daha gelir gelmez aşağılamış oluyorsunuz. no humiliation no humiliation dedi. Biraz daha üsteledikten sonra bavul sırasına geçtim -ama açmadan gönderdiler Allah’tan.

Havaalanının dışı. Yerler karlı, yeni kar fırtınası olmuş. İzmir’de havaalanına geldiğimde gömlekleydim. Hep de böyle olur. Minibüs-shuttle’la giderken daha da gelmem dedim. Bu söz yeterince baydı, ama bu kadar uyabilir. Hayır, zaten durum oydu, şimdi bir de bunu orijinalindeki gibi sinirle söyleyecek bahaneyi verdiler bana.

h1

Kurt kuzularla bir binanın içinde yapayalnız

6 Mart, 2009

7 pm: Binaya giriş. Yorgunluk bariz ama önce hevesimizi almak için biraz mağazaları yoklayalım.

8 pm: Günlerdir biriken uykusuzluk bugün feci çıkıyor. Yat diye bağırıyor vücudum. Önce Mangonun yanında yatıyorum. Ama ileride oğluyla bağırarak konuşan bir Doğu Avrupalı yüzünden daha boş yerlere ilerliyorum. 36 nolu kapının yanında artık yatağım. Sesler var ama uykuya dalıyorum.

10:30 pm: Arada seslerden uyanıp durdum. Televizyondan veya önümdeki sırada konuşan iki adamdan sesler geliyormuş gibi geliyordu ama kalktığımda kimse yok. Televizyonda da sadece kokpit görüntüleri. Biraz önce birsürü insanın dolaştığı koridorlar bomboş, uzun uzadıya sıralanan koltuklarda oturan kimse yok. Görünürde tek yaşam formuna rastlanmıyor. Üzerime kapıyı kitleyip gittiler mi nedir. Veya ben uyurken ölümcül bir virüs çıktı, herkes sığınaklarda. Ve ben insanlığın sonunu burada tek başıma bekleyeğim. Bari bir de karşı cinsten birini bıraksalardı. Ama o zaman flörtgen durumların bir zevki olmazdı sanırım. Valla bebek, bir tek senle ben varız, artık yersen.

img_2133

11:00: Etrafı keşfe çıkıyorum. Adada yenecek bitkiler var mı gibi bir gezi bu. Ortadaki bir kafeteryanın elma ve muzlarından alalım. İşlem bittikten sonra görüyorum ki her yere yaklaşmayın, alarm var yazmışlar. hahah, demin niye çalmadı o zaman, bizi salak sandınız galiba.

img_2118

Yalnız, şu mağazalarla beni tüm gece aynı mekana kapamak bana pek iyi bir fikirmiş gibi gelmedi:

img_2108img_2116img_2164

Neyse ki uslu günümdeyim.
Ortaya şu yaşlı taşıdıkları arabalardan bırakmışlar. Birara gezmeli.
Tek tük polisler dolanıyor. Masaj koltuklarına oturmuş iki Rus kadın ve ileride başka arkadaşları var, hepsi o.

1:30 am: Uyku gel diyor. Nasıl istersen. Evime geri dönüyorum. Üstümdekilerden sıkıldım, üzerimi değiştireyim. Bu konuda rahat olmak ne güzel. Yalnız insan gerçekten düz yatınca kıvrılıp yatmaya göre daha fazla üşüyor. Saçma ama gerçek şu vücut yüzeyini küçültme meselesi.

5:40 am: Bu konuda önceden başka fikirlerim vardı ama sanırım en kötü uyanma şekli başında boru gibi konuşan bir Portekizli. Hayır ama, yaşlı Portekizli temizlikçi, genç Portekizli temizlikçiye hayat dersleri vermek için kilometrelerce uzanan salonda niye benim başımı buldu. Üstelik uyandırma eyleminden sonra gittiler, 2 dk. sonra tam aynı noktaya dönüp devam ettiler. Meğer dibime giren şu şeyi seyretmeye gelmişler (hergün görmüyorlar mı?). Yine de beklediğimden bayağı fazla uyudum.

img_2137

6:00 am: Günlerdir düşündüğüm sahne gerçekleşiyor. (Seyretmediğim) Terminal’deki Tom Hanks gibi yeni gelenleri tuvalette günaydın diye selamlıyayım diyorum bornozla. Tamam, bornoz gerekmez, diş fırçalarken filan.

8:00 am: Hayret, hala dolmuş değil terminal. Bu saate dek uyunurmuş demek, ah körolası çöpçüler. Yalnız, insanları gördükçe (virgülün önemi) buralar benim, evimden çıkın diyesim geliyor.

11:00: Gece boyunca uzaktan beni izleyen Penelope’ye veda vakti.

img_2144

1.5 günlük yolun o sırada daha ortalarında olduğumu biliyorum da ikinci kısmın ne feci sıkıcı olacağının henüz farkında değilim.

h1

Sonbahar’a gitmek istemiştim.

4 Mart, 2009

Ankara’ya gitmeden hemen önce başlamıştı aslında ama o sırada vakit kalmadı. Sonra Ankara’daki uzun haftalarda da önceliğim o olamadı. Döndüm, beklemezdim ama hala vizyonda. Hemen Perşembe gideyim dedim. Perşembe çok iyi bir sinema günü. Bir defa haftasonunun o dayanılmaz kalabalığı yok (daha önce de dediğim gibi sinemada başkaları cehennemdir). Ve bir gün sonra vizyon değişeceğinden mecbur hissedebiliyor insan kendini. Zorlama gibi değil de başka şeyleri bırakıp isteklerini gerçekleştirmeye mecbur.

Bir tek Menemen’de gördüm. Atlayıp gideyim dedim. Hava gayet soğuk ve kapalı ama olsun çıktım. Karşıyaka’dan otobüsü kalkıyor. 5:15′te, ben de bir saate yakın sürer diye 4 otobüsü için yolunun üzerindeki duraklardan birine geldim ama ben bir direkteki ilana bakarken geçti gitti otobüs. Hayyy. Ben de ilk durağına yürüyeyim bari bir sonraki için. 4:30 sırası. Önümdeki genç çifte: ‘ne kadar sürer Menemen’. 45 dk. der oğlan. Yol yapıldı ya, 40, hatta 35 der kız. İyi, çünkü bu otobüs de geç kalkıyor, tam 35 dk. kalıyor. Ama yolda anlarım ki bu otobüsün oraya 35 dk.da gitmesi hayal. Resmen şehiriçi otobüs gibi. Zırt pırt dur kalk. Menemen’e varış 5:40. Hemen yolun dibinde kültür merkezi (=eşittir minik bir sinema). Tek çalışanına zamanında mı başladı derim. Evet der. Geç girilebilir filmlere ama 25 dk. da o limitlerin dışında. Fuayede bel. baş.nın fotoğraflarla çeşitli orayı burayı açışı. Sinemaya bakmak için izin isterim. Neyse ki sinemanın sesi çok kötü. Dönerim. Yolda 1 saat uyuyarak.

Bir sonraki Perşembe. Bornova’da oynuyor film, iki sinemada. Bildiğimi düşündüğümü seçerim ve çıkarım. Hava yine soğuk ve kapalı, yağmur atıştırıyor. Eski yoldan Ege Üniv.’ne. Girişine çok yakın bir sinema hatırlıyorum, bir Trainspotting seyretmiştim yıllar önce, orası olmalı. Varırım, 10 dk.ya yakın geç. Tam eski tip bir sinema. Çocuğuyla oynayan bir kadın var. Sonbahar’a bir bilet alabilir miyim derim, o da gişeye doğru geçer. Reklam oynattınız mı, çok oldu mu başlayalı derim. Seans 8:15′te der. 7′de değil miydi. Yok, internette yanlış yazmışlar. Yarın değişiyor mu film? Hayır, haftaya da devam ediyoruz. Yine dön eve.

Bir güzel Perşembe daha gelir. Abartmıyorum, yine soğuk, ve bu sefer bayağı yağıyor. Yine Bornova, bu sefer diğer sinemaya. O iç taraflarda. Migros’u hizaya alınca kolayca bul. Yine 10 dk.’ya yakın geç kal. Reklam gösterdiniz mi? Evet. Sırıtıştan belli, Recep İvedik reklamı. İstediğiniz yere geçin. Bunun diğer alternatifi ne ki? Salonda topu topu bir çift ve ben varım. Seçmediğim bir yere geçmenin olanağını göremiyorum. Ama herşey güzel. Rahatlık güzel, sessizlik güzel, film güzel, kız güzel. Böyle bir sinemanın haftalarca Sonbahar göstermesini anlamak güç (eski tip bir idealizmden çok boşvermişlik veya sıfır maliyet olsa gerek). Dönüşte de Migros’tan annemin tiramisu için istediği labneyi alırım.

h1

Klasik bir 121 günü

2 Mart, 2009

121′de sadece dörtlü koltuklarda yer vardı, birbirine doğru bakan. 60′larında üç adam. Yandaki dörtlüde de kadın oğluna söyledi, oğlu kalktı, yaşlı bir adama yer vermek için. 70-80′lerinde bir adam oturdu. Ve daha ilk dakikada adamın niyetini anladım. Yanındaki kadının çantasına bakıyordu, bir kısmı kendisine doğru geliyor diye. Derdi bir an önce sohbete dalmaktı. Nitekim onu söyleyip hemen girişti muhabbete.

Kendi dörtlüme döndüm. Çaprazda, cam kenarındaki adam uyukluyordu. Diğer ikisi de birbirine işaret edip gülüyordu. Uyandıkça diğeri de gülüyordu. Böyle, yanyana dükkanlarda çalışmış veya aynı mahallede büyümüş, sonraki yıllarda arada kahvanede beraber takılmış tiplere benziyorlardı. Çaprazdaki, Halit Kıvanç’ın genç haline benzeyen adamın tipik gay tavırları vardı ve çok sevimli duruyordu. Karşımdaki de göbekli, neşeli biriydi. Yanımdakine pek bakamadım. Alaybey, yani Karşıyaka çıkışından sonra denizle yol arasındaki bölgede, önünde yüzlerce kez geçsem de daha önce hiç dikkat etmediğim bahçeli evlerden bahsettiler. Birinde çaprazdakinin abisi oturmuş yıllarca, nemden durulmuyormuş. Sonra yol boyunca gördükleri birçok şeyden bahsettiler. Muhtemelen o yolu beraber gitmemişlerdi uzun süredir. Değişimden memnundular genelde. Arada karşımdaki de uyukluyordu, bu sefer diğerleri birbirini dürtüp gülüyordu.

Bu esnada yan cenapta işler yürümüştü. Sanırım bir huzurevinde kalmakta olan amca hemen münasebeti kurmuştu yanındaki kadınla. Kadının memurluk yaptığı yerde bir tanıdık biri bulmuş, oradan girip resimlerini göstermekte olduğu karısından ve çocuklarından çıkmıştı. Ama oğlu hayırsızdı. Ahh o.

Sonra ben Alsancak’ta indim.