Mayıs, 2009 için Arşiv

h1

fotoğrafın fotoğrafı -2

26 Mayıs, 2009

IMG_1969

NBC’nin Antalya’da festival merkezindeki minik sergisinden. İzinli mi peki? Diil. Ama yani, napsaydım? Cannes’a gidip jüri toplantısında kapıyı tıklatıp ‘pardon, ben NBC’ye bir şey sorup gidecektim’ mi deseydim? Hem görmüşken Isabelle’e birşey dememek de olmazdı. Gider yanına Hüper’dim bir güzel.

Gerçi aklıma gelmedi diil. Yaklaştım da buna, en azından fikren. Ama aynı hafta Monaco grand prix’si de vardı ve o hafta tüm bölgedeki otel fiyatlarını düşünemiyorum bile. Hem bünyem, yıllardır gidemediğim iki festivale bu yıl (sinema sezonu) içinde gitmişken 3.yü de kaldırmazdı diye düşündüm. Ama Cüneyt Özdemir’in programında gördüğüm bir sahne (bir belgesel yönetmeniyle plajda söyleşirken yanlarından, ayakları denizin içinde koşarak Hatice Arslan ve Saadet Işıl Aksoy geçer) hafif pişman etti beni. Burada tümden celebrity postuna bürünen fani ve gayet ortalama kişilerin yabancı bir mekanda kendileri (yani ortalama) olduklarını görmek, hatta öyleyken tanımak hoş olurdu.

_____________________

Resmin adı iki kızkardeş. Gördüğümde bu kız ne kadar da NBC’nin eşine benziyor diye düşünmüştüm. Ve şu da fotoğrafın fotoğrafı -1.

h1

9 + 1 çift

18 Mayıs, 2009

1. çift vapurda çaprazımdaydı. Oğlan uzun boylu, ince, boksör gibi çarpılmış burunluydu. Uysal ve kolay yönlendirilen birine benziyordu. Kız hoştu, ortalama bir kenar mahalle kızıydı. Kız 17-19, oğlan 1-2 fazla. Yolculuk boyunca tek kelime konuşmadılar. Ya birileri onları başgöz etmek istiyor, ya da uzak akraba/tanıdıklar ve aileleri onları beraber bir başka mahalledeki bir misyona gönderdiler diye düşündüm. İnince durağa dek yakın yürüdüğümüz süre içinde de tek kelime etmediler.

2. çift o gidilen duraktaydı. Oğlanın tam Serge Gainsborough imajı vardı. Dalgalı saçlar, yakası kalkık pardesü, kot. Yalnız, Serge o zamanlar arkasının basıklığından önü havaya kalkan ayakkabılar giymiyordu tabi. Kızın da rahat, özgür bir hali vardı. Bakınız, Jane Birkin! Otobüste yanyana durduk kapı civarında. Kız, geç kaldığını, bir dükkana uğrayıp birşey almadan giderse annesinin kızacağını söylediğinde (saat de 6-7) imajı yıkıldı. Ah işte, Fransız hemcinsleriyle Türkler arasındaki fark.

3. çift Washington metrosunda tren bekliyordu. Hippimsi, hafif yırtık, sökük giyimlerine bakılırsa şehir dışından (batı kıyısından) olmaları yüksek ihtimaldi (pek o şehirde olmuyor öyleleri). 3 kişiydiler, 1 başka kızla beraber. Kızlardan çifte dahil olan 2-3 dakikalık bekleme süresinde oğlanı yaklaşık 15 kere öptü. Bir tür ‘bu benim, ona göre’ hareketi olduğunu düşündüm bunun, diğer kıza karşı. Oğlanın fazla umursadığı yoktu.

4. çift başka bir trendeydi. Çift olduklarını anlamamıştım baştan. Tek başına oturan, özenli ve şirin giyimli bir kız vardı. Bir noktada önündeki iki oğlanın yaptığı birşeye güldü. Aralarında başka bir etkileşim olmadı. Hep beraber bir gruplar mı diye emin olamamıştım. Sonra kızın yanındaki kişi kalktı. Aynı anda diğer koltukların da çoğu kalktı. Ben ayaktaydım ve normalde boş ikili koltuklara otururdum ama kızın yanına oturmayı tercih ettim. O sırada oğlanlardan biri de iniyordu ve kızla selamlaşmadılar. Demek tanışmıyorlar, oturayım diye düşünürken diğer oğlanın da kızın yanına oturmaya yeltendiğini gördüm, ama kendi oturma hamlemin de ortasındaydım ve vazgeçmedim. Oğlan da öndeki yan duran koltuğa oturdu. Sevgilisel bir hareket yaptılar, elele tutuşmak gibi. Napalım, kader. Sonra, diğer oğlanı çekiştiren birşeyler söylediler. 1-2 durak sonra inerlerken gördüm, çok kısaydı kız, 1.40′larda. Otururken belli olmuyordu.

5. çift burada otobüsteydi. Otobüsün kalanına bakacak şekilde ters oturuyorlardı. Kız oğlanın göğsüne yaslamıştı başını. Kalabalık otobüste tamamen oğlana sığınmıştı. O olmasa dik, rahatsız, kimseye bakmadan oturacakken şimdi evinin salonunda gibiydi. O oğlana bunun minnetiyle bakarken oğlanın pek de umurunda değildi, diğer tarafa bakıyordu. Kız biraz açık giyinmişti. Oğlan, uzun boyluydu, giysisinin açık göğsünden kıllar fışkırıyordu. Kızların artık en çok aradığı şey olan sığınmak fiiline de böyle mağara dönemi görünümleri uygun düşüyor zaten. Birkaç yıl önce maganda denenler artık ağır abi olmuş.

6. çift bir sokakta bir evin bahçe duvarında otururken önümden geçti. Oğlan boyunduruğa almış gibi sarılmıştı kıza. Ve tam önümdeyken “sonra Yunanistan’ın bütün uçakları bizim ülkemize giriyorlar” dedi. Bak yavrum, politikayı da ben sana öğreteyim der gibi bir sahneydi.

7. çift gözlerimin önünde oluştu. Hatay’dan Alsancak’a giden otobüste gökmavili (italyanların formasının renginde) giyinmiş, gözalıcı denebilecek esmer güzeli bir kız vardı. Bir noktada yaşlılara yer verilmesi konusu açıldı etrafta. Bir iki yaşlı kadınla beraber lafa 18-19 yaşlarında fırlama bir oğlan da karıştı. Herkesin suyuna gidecek şeyler dedikten sonra yakındaki bu kıza da ‘atlamaya’ başladı. Ben hep yerveririm, bu vermez, dedi mesela yaşlı bir kadına. Sonra konuştular ikisi, birileri inince beraber oturdular. Alsancak’ta benim indiğim durakta iniyorlardı beraber. Oğlan tam o sırada tanıdığı bir çifte rastladı. Arkadaşın mı dediler yanındaki kız için. Yok, ben şuradan döneceğim, o da yoluna gidecek, dedi. Az sonra beraber yürüyorlardı sokakta.

8. çift: Cumartesi günü durağa geldiğimde hemen arkadaki paten pistinde motorsiklete binen bir kız vardı. Sapsarı saçlı, düzgün tipli bir kız çok yavaş ve dikkatli bir şekilde motosiklet sürüyordu. Kız, İzmir’in tipik, Avrupai tipli ve hayatı boyunca istediğine kavuşmuş kızlarına benziyordu. Belli ki şimdi de motosiklet alınmıştı ona. Kenarda arada bir yanına gelip birşeyler anlatan kel kafalı bir tip vardı. O mu çiftin oğlanı derken diğerini gördüm. Kızla daha ilgisiz, eşofmanlı, telefonda konuşan bir oğlan. Kel kafalı adam ya bir akraba-tanıdıktı, ya kıza motosiklet öğretsin diye tutulmuştu, belki de aldıkları yer ‘bizim kız bunu kullanabilir mi bakalım’ deyince yanında verilmişti. Pistte taşlar diziliydi. Kız fazla temkinli, korkarak değil ama çekinerek aralarından geçmeye çalışıyordu. Sonra kelkafa araya girip bak böyle yapacaksın diye gösteriyordu. Keşke patene binen biri olsaydım diye düşündüm. Hemen patenle gelir, burası bunun için değil, çıkar mısınız derdim. Les riches biraz sıkıyor bazen.

9. çifti aynı gün eve dönerken gördüm. Kadın adamın kucağına yatmıştı -ki o halde bir kadın olduğuna bile emin olamadım baştan. Ondan daha ilginç olan adam da büyük bir ciddiyetle yere koyduğu bir ajandayı okuyordu. Gördüğüm kadarıyla düzgün bir yazıyla yazılmıştı ajanda. Tam bir günlük gibiydi. Eve 15-20 dk. mesafedeydim ama üşenmedim, daha doğrusu üşendim ama bu poz kaçmaz dedim. Makinayı alıp döndüm. Ama kafamda canlandırdığım gibi o fotojenik pozu korumamışlardı. Kadın kalkmıştı, adam da etrafına bakıyordu. Bu durumda istediğim gibi yakından ve dasdananak bir poz olmadı doğal olarak.
IMG_0396IMG_0399IMG_0400

+ 1: Dün KSK çarşının başında bekleyen sevimli tipli bir kız vardı. 18-20. Biraz sonra bekledikleriyle karşılaştı-buluştu. Yanındaki oğlan beraber geldiği kişileri tanıttı ona tek tek, o da ellerini sıktı. Oğlanın arkadaşları mı? Ama tanıttıklarından biri oğlanın tıpkısıydı, demek kardeşi. Bir kişi daha ve bir kadın, belli ki o da oğlanın annesi. El sıkışma faslı bitince anne ilgilenmeye başladı kızla. Yanağını okşadı. Gözlere bak dedi. Renkli gözleri vardı kızın (eskiden de bu kadar çok muydu bizim ülkede renkli göz, yoksa gittikçe baskın mı çıkıyor?). Sonra da içten sarıldı kıza. Kız, müstakbel kayınvalidesinin tepkisi karşısında hem sevindirik olmuş hem de biraz utanmıştı. Sonra çarşıya doğru yürümeye başladılar. Çok beklemedin umarım dedi kadın kıza. Öpmek istedim valla ben o anneyi.

h1

Teoriye inanılmaz, kabul edilir.

16 Mayıs, 2009

Ben olsam kesinlikle Inherit the Wind’i tüm okullarda göstertirdim. Lise 1 civarı.

Inherit the Wind, Spencer Tracy’nin oynadığı ve 1925′te bir Amerikan kasabasındaki maymun davasını anlatan film. Kasabanın öğretmeni evrimi anlattığı için yargılanmaktadır, hatta kasabalı onu linç etmek üzeredir. Davanın savcılığını ünlü bir muhafazakar politikacı yapmaktadır. Avukatlığı da liberal bir büyük şehir avukatı (Spencer T.) üstlenir. İkisi de eskiden arkadaştır. Kasabanın alaycı gastecisi (sürpriz: Gene Kelly), öğretmenin rahibin kızı olan nişanlısı, muhafazakar politikacının eşi gibi dolu yan karakterler ve tabi mahkemedeki unutulmaz tartışmalar. Tam ders gibi film.

Amerika ile önemli benzerliklerimizden biri bir türlü çözmediğimiz, ülkeyi bölmüş ve düğüm olmuş sorunlarımız. Aralarında ortak olanlar var, ayrı olanlar var. Bizde türban var mesela, onlarda kürtaj. Kürtaj neden bizde hiç ciddi bir tartışma (bir bölen) olmamış, çok ilginç geliyor bana bazen. Nadiren tartışmanın doğacağına ilişkin doneler oluyor ve bence birkaç yıla kadar bu konuyu patlatacak birileri.

Neyse, ortak konularımızdan bir tanesi evrim. Aslında bizde -belki abd’ye göre daha yukarıdan yönetildiğimizden, belki evrim daha çok hristiyanlıkla çeliştiğinden- yakın zamanlara (son 2-3 on yıla) dek önemli bir sorun olmamış bu. Son zamanlardaysa türlü yerlerden bu konuya dönüp duruyoruz. Bana en garip gelense evrim konulu hep habere bırakılan yorumlar. Hep en çok yorumlanan ve yorumlarda en fazla tartışılan konu oluyor bu. Radikal’e gelen yorumlarda bile çok sayıda yaradılış taraftarı veya evrime inanmayan oluyor. Bunların hepsinin birden Yahya kulu olduğunu sanmıyorum. İşin içinde önemli bir ‘yarı-eğitimlilik’ var.

Ve hepsi de nasıl iddialı. Sanırsın hepsi birer biyoloji alimi. Ne kadar öğrenirsen o kadar az bildiğini öğreniyorsun ya, kim ne kadar eminse en cahil de odur denilebilir herhalde.

En başta isimden başlıyor o bakış açısı. “Evrim teorisi adı üstünde sadece bir teori” diyorlar. Yani teorinin bilimsel bir kavram olarak günlük hayattaki “ben böyle uydurdum” anlamını taşıdığını düşünüyorlar.

Teoriye bilim dünyasının o dönemde gerçek kabul ettiği düşünceler bütünü diyebiliriz sanırım. Örneğin, dünyanın güneşin etrafında dönüyor olmasına bir teori diyebiliriz. Belki ileride bir gün dünyanın güneşin değil, güneşe çok yakın bir manyetik güç etrafında döndüğü ortaya çıkar, böylece önceki teori çürütülmüş olur. Ama bu ne kadar olasıysa birçok teori için de aynı şey geçerli. Bilimsel gelişme genel olarak kanıtlarla değil çürütme/kabul etme ekseninde ilerler.

En son, TV8′de Onur Öymen spikerle tartışmış. “Herkes inanmak zorunda değil, ben de inanmıyorum evrime” demiş spiker. Öymen “o zaman öğretmenlerinizden hesap sormak lazım” demiş (spiker de “bence sizden hesap sormak lazım” diye devam etmiş).

Öğrenim hayatımız boyunca gördüğümüz her türden fizik, kimya ve biyoloji teorisini inanıp inanmamayı düşünmeden kabul ediyorsak evrim teorisi de aynı muameleyi görmek durumunda. Çünkü teoriye inanmak inanmamak olmaz, teori kabul edilir. İnanmıyorum diyorsan buyur demek lazım, senin daha geniş bir bilimsel çevrede kabul gören fikrini alalım. Yoksa, en iyisi hiç iddia edip durma.

İşte, hep benzer yerlere geliyoruz. Lisede mutlaka bilimsel düşünce, bilim tarihi, bilim felsefesi öğretilmeli, diycem ama üniversitede bile öğretilmiyor ki.

inherit_the_wind

Son olarak Inherit the Wind’den bir diyalog:

Avukat Drummond:  Darwin was Wrong! Man’s still an ape. His creed still a totem pole. When he first achieved the upright position he took a look at the stars… thought they were something to eat. When he couldn’t reach them, he thought they were groceries belonging to a bigger creature… that’s how Jehovah was born.

Savcı Brady:  They’re looking for something that’s more perfect than what they already have. Why do you want to take that away from them when it’s all they have?

{diyaloğun üzerindeki linkte ünlü mahkeme sahnesi}.

h1

Başka bir hayatta beni bekleyen bir tiyatro oyunu var

9 Mayıs, 2009

Orada olmamak veya tekrar gitmeyecek olmak çok garip bir his yaratıyor bazen. Alışkanlık çok fena birşey. Hala sinemalardan, tv kanallarından, müzelerden mailler geliyor, veya çeşitli indirim haberleri. Ne yapmalıyım şimdi onları? Bir türlü vedalaşamıyorum ben.
(Geleli beri oradaki günlerimden bahsedicem, onun da etkisi olabilir mi?)

IMG_0811-2IMG_0920IMG_0922

Aylık havayolu dergisinin hep yaptığı ‘3 perfect days’ bölümü giderkenki sayıda Washington’a ayrılmış. 3 günlük turistik plan. Benim 22 günüm vardı ama okudukça o yazılanları o kadar sürede yapabilirsem ne kadar iyi olur dedim. Bir güne 5 müze, 3 mahalle sığdırıyorlar filan. Ben daha 2.de yorgun düşerim. Hem gördüğünden de birşey anlamazsın.

O dergiden başka bir de evde eski bir Washington Post eki geçti elime. Şehrin göbeğindeki yürüme parkurlarını yazmış. Tabi ki yapmamışım, oysa tarihi utanç verici derecede eski, 2002. İkisinde de geçen lover’s lane gayet ilgimi çekti. Çok çekici resimleri vardı.

Bir cumartesi önce daha önce hiç gitmediğim katedrale gittim. Çok da ilginç değildi, birkaç vitray ve biraz gezdiğim (girilmez yazan) alt katındaki dehlizler dışında. Oradan çıkınca daha önce hep adını duyduğum Dumbarton Oaks’a geldim. Eski bir malikane, yüzyılın başlarında Harvard’a bağışlanmış. Şimdi müze. Ama asıl bahçeleri ünlüymüş. Az sonrasında kapanacaktı, artık almıyorlardı içeri. Zaten benim merakım, onun yan tarafındaki lover’s lane’di.

IMG_1070

Lover’s Lane kısacık birşeydi, tam da resmindeki gibi (ve Boğaziçi Üniv.’ni hatırlatan), ama ondan aşağı doğru inince, sokaktan, binalardan ve modern hayattan 100 metre filan ileride vahşi doğa başlıyordu. Ağaçlar, patika, aradan su akıyor. Bir tarafı da şehrin ortasındaki ormana bağlanıyor. İnanılmaz bir huzur. Genelde kimsecikler yok, nadiren köpekli bir adam veya kadın geçiyor. Soğuktu ama o huzur iyi geldiğinden kalabildiğim kadar kaldım.

Gün bittikten sonra internet sayfalarından okudum. Dumbarton Oaks’un bahçelerini düzenleyen kadın, o parkı da düzenlemiş. Zaten doğal ama elden geçmiş havası çok belliydi. Bahçelerin resmini gördükçe pek üzüldüm ama, görmediğime. Üstelik ben bir yıl boyunca oraya yürüme mesafesinde oturmuştum.

IMG_1075

Oradan son hedefim The Exorcist steps’e yürümeye başladım. The Exorcist’in bir sahnesinin çekildiği merdivenler. Şehrin Bağdat Caddesi denebilecek Georgetown’daydım. Çok pahalı sıra-evlerin olduğu ara sokaklarda yürürken National Conservatory diye bir tabela gördüm. Bir bakayım dedim, konservatuar nasıl bir yer diye. Arkamdan bir kız geliyordu. Güzel bir sarışın. Yardım edebilir miyim dedi. Yok, bir arkadaşım burada okumuştu da dedim. Öyle demek, ben bir serseriyim, aklıma esen her yere takılıyorum demekten daha iyi geldi. Kızın da hemen arkasında siyah bir oğlan vardı. O da ikimize de yardım edebilir miyim dedi. Kız gülümseyip ben oyundayım dedi. Oğlan geçti. Kız benle konuşmaya devam etti. Kim dedi arkadaşınız. Eski mezun, herhalde siz bilmezsiniz dedim. Bu gece oyunumuz var, gelmek isterseniz dedi. Late Bloomers and Glory Days diye bir oyun. Eski mezunların buluşmasını anlatıyormuş.
Oradan mezunmuş o da. İçeri girmiştik, orta büyüklükte müstakil bir ev. İçerdeki kadına da söyledi, arkadaşı buradan mezunmuş diye. O da ismini sordu. Uydurdum, telaffuzu kolay bir Türk ismi. Neyse, o bahis kapandı. Oyun için yer ayırtmak için ismimi yazdılar. 1 saat vardı, isterseniz bir kahve içip bekleyebilirsiniz dedi kadın. Yok, dedim ben, 1 saat sonra gelirim. Başta pek düşünmüyordum ama sonra niye olmasın dedim. Yalnız, artık çok ama çok yorulmuştum.
Oraya kadar gelmişken önce şu basamakları görelim dedim. Georgetown üniversitesi de yakındı. Önünde geçtiğim bir evdeki öğrenci partisinden canlı müzik geliyordu. Glory Days’i çalıyordu bir grup. Glory Days -bu bir işaret mi şimdi (oyunu gör diye)?

IMG_1081

Az ileride koordinatları verilen yerde dar bir geçitte çok dik basamaklar vardı. Uçurumun altında gibi görünen basamakların başında orta yaşlı iki kadın ve bir adam durmuş fotoğraf çekiyorlardı. Burasıymış demek. Zar zor çıktılar. Exorcist steps burası sanırım dedim. Öyle görünüyor, aşağıdaki dükkandaki adam öyle dedi, dediler.

Sonra oyun mu ev mi? Açım, bir sandviççi görüp girdim, öğrenciler ve hoca tipli adamlar. Ama kızartmamsı birşeyler hiç çekici gelmedi. Hem evde köftem vardı. Kötü bir yemek ve vasat bir oyun mu, evde rahatça yayılıp köfte ve televizyonda film mi? Döndüm eve. Ama otobüse binerken bile hala kararlı değildim.
4 gün sonra da döndüm.

h1

Tanrıdan tazelik ve güzel futbol dilenmek. (Onun da bazen cevap vermesi).

8 Mayıs, 2009

Hayattan tek olmasa da genel isteğim, tazelik hissinin eksik olmaması. Yenilik, bahar hissi, birşeylerin kokusunu almak, yaşıyor olma duygusu, yeni insanlar, yeni şeyler, veya aynı insanlar ama yeni yönleri, yeni aktiviteler, yeni meraklar, öğrenmek, tazelik, gençlik hissi, heyecan. Yoksa, sıradanlık, sıkıntı ile eşdeğer sanki.

Vakit geçtikçe, yıllar ilerledikçe bu sürekli daha güç ama. Bir arkadaşıma festivalde filmlerden çok etkilenmediğimi söylediğimde “ee, gördün mü, bu yaşta böyle” dedi. Bu yaşa dek gerçekten çok sayıda film seyretmenin kötü etkisi. O filmin daha etkileyicisini gördün. Bunda yeni birşey yok. Şu sana, çok daha iyisi olan eski bir filmi hatırlatıyor. Veya en kötüsü, direkman o filmi zaten izlemişsin. Zaten yeni ve iyi çok az şey yapılıyor, bir de senin etkilenme eşiğin arttıkça artıyor.

Ama neyse ki futbol var. Daha doğrusu, iyi ki hücum futbolu var. Artık neredeyse soyu tükenecek gibi olsa da.
Futbol da aynı hayat gibi, sadece kazanmaya doğru evrildi son 10-15 yılda. Özü, yani kazanmanın da amacı olan prestij unutuldu. Kazanmak için savunma yapanlar da savunmanın dozu da sürekli arttı. Hem savunma yapan takımın bariz bir avantajı vardı. 8 kişiyle savunma yapan bir takım üstüne gelen rakibine kalesi etrafında hiç boş alan bırakmazken hızla çıkınca karşı kalede geniş boşluklar buluyordu. Yani rakibinin 8′e 8 pozisyon bulması çok zorken senin için karşı kalede 2′ye 2 çok kolaydı.

Ve sonra Barcelona geldi. Incelikte sınır tanımayan oyunu, topa yapışık ayakları bizi yeni terimlerle tanıştırdı. ‘En iyi savunma hücumdur’u biliyorduk mesela ama çok pasın rakibi yorduğunu bilmiyorduk. Veya, (benim teorim) o güzel paslaşmaların rakibi sersemletip topun peşinden koştururken bir yandan seyretmeye sevkettiğini. Beyin oyunu bozmamaya kuruluyor. Çünkü ortada ilahi birşeyler var. O futbol ancak göklerden gönderilmiş olabilir, o yüzden ilişmeyelim, bozulur.

guardiola
Futbolun da politikası, yaşam görüşü bu işte. Tribündeki seyircilerin politik görüşüyle romantizm yapmak moda oldu ya bizde son 2-3 yılda; yok Livorno tam solcuymuş (gelsinler o taraftarı bir de komşusu ve ezeli rakibi Pisa’nın tren istasyonunu savaş alanına çevirirken görsünler), yok St. Pauli şöyleymiş. Asıl politika, direk sahada aslında. Tek amacın, ne olursa olsun kazanmak mı, yoksa iyi oynayarak kazanmak mı?

Dün gece ilk grubun kazandığını görmek üzereydik. Yeryüzündeki en zengin takım Chelsea küçük (eşittir yoksul) takımlar gibi yatmıştı tek golün üzerine. O savunma futbolunu da hiç alan bırakmadan olabilecek en iyi şekilde oynuyorlardı. Güzeli isteyen Barça bu sefer çaresizdi. Hayat hep aynı sıkıntı verici sıkıcılığında seyrediyordu. Çözüm de görünmüyordu. Sonra, 93. dk.da sanki bir mucize oldu, Hızır yetişti (tam da gününde). İlk gördüğümden beri sevdiğim, tekniğin, yaratıcı futbolun iddiasız simgesi, Billy Crystal tipli İniesta vurdu. Ben pek bir sevindim.

Britain Soccer Champions LeaguePetr-Cech-fails-to-stop-A-001
[bir üstteki resimde maçın gerilimli son dakikalarında Barcelona hocası Guardiola, Chelsea hocası Hiddink'e sarılır. Karşılaştırınız: benzer anlardaki Terrim'le.]

[İlgilenenlere: Bağış Erten de hemen hemen aynı şeyleri yazmış bugün.]

h1

Yalnızlık ömür boyu.

2 Mayıs, 2009

Meğer Amerika’da ne kadar korunaklıymış hayatım. Etrafta doğru dürüst çift görmeden geçen haftalar, aylar, yıllar. Metroda, otobüsteki az miktar çift gayet arkadaş gibi, soğuk, ayrı ayrı kitap okuyorlar mesela. Veya Perşembe, Cuma, Cumartesi (ama sadece o günler) akşamları giyinip dışarı çıkmakta olan üniversiteliler, ama onlar fazlasıyla bayağı. O yüzden Almanya’dan geçerken geceleri duvar kenarındaki tutkulu çiftler hop, noluyoruz ya, yalnızları da düşünün hissi uyandırıyordu.

Ama şimdi, bizim sokaklarımız ondan beter. Sanki tüm gençler çift. Sadece o kadar değil, işten evine birbirine sarılarak giden genç evliler oluyor. Veya gayet genç yaşta beraber yaşadıkları eve gidenler. Buna kimsenin katılmasını beklemiyorum ama sanki 5-7 yıl önce böyle değildi, dışarıda bu kadar çift yoktu.

Yıllardır nerede oluşuyor bu çiftler diyorum. Ben uyurken herkesin belediyenin yeraltındaki sosyal eşleştirme merkezinde buluştuğu fikrine inanmak istiyorum (gönlüm katılıyor, ama mantığım değildir herhalde diyor).

Çift oldu diyelim. Aşk nasıl bu kadar kolay oluyor? Zengin kızı, eskiden hayat dolu Belda’nın, kenar mahalle jantisi Mustafa’ya birden sürünür şekilde aşık olması gibi mi oluyor hep? Dizilerde, filmlerde iki bakışla oluşan ölümsüz aşkları görerek aynen iki bakışta, iki lafta mı aşık oluyor insanlar?

Ağır geliyor artık. Ben zaten yalnızdım. Ne gidişlerimde bir uğurlayanım vardı ne gelişlerimde karşılayanım. Ama yalnız geçen yıllar bir bağışıklık yaratmıyor, bilakis yeter artık diye bir isyan çıkıyor içimden.

Bir üstyapısı var hayatın. İlahi dengesi. Lisede tek sevgilisi olan bendim. O zamanlar üzerime çektiğim yüzlerce yalnız gencin hasetinin karşılığı çıkıyor şimdi‘ şeklindeki fikrim artık telafi etmiyor. Çünkü artık o da geçti.

En kötü senaryonun o kadar kötü olmadığını düşünmek için yalnız geçiririm ben hayatımı, nolacak, demek de hele Kiraz Çiçekleri’nden sonra iyice zor. Anlamlı olana, özel olana hayatında yerolmaması demek bu. Benim gibi biri için mümkünatı olmayan bir fikir.

Başka hafifletici fikirlerim de vardı ama şu an pek derman değil.

Hikayemi anlatan şarkıyı radyoda duydum. Rüyasında gördüğü kıza aşık olan, o yüzden başta hep uyuyan, ama bunun çare olmadığını görünce onun çıkacağı rüyalar için en uygun koşulları oluşturmaya çalışan birinin hikayesi. Yo-yo-ma & Chris BottiMy Favorite Things.