Haziran, 2009 için Arşiv

h1

İstanbullulara rağmen İstanbul… ehh, bazen fena değil.

29 Haziran, 2009

Taksim’de trafiğin ortasında bir adam arabasından inip başka bir yola girmiş birine inanılmaz küfürler ediyor. İstiklal’de Fransız Kültür’den hemen sonra bir adam karşısına çıkan bir kadına akıl almaz şeyler söylüyor (daha yeni, Fransız Kültür’ün önünde merdivenlere oturuyor diye bir kızı karakola götürüp dövmüşlerdi. Bunu hatırlayıp gözlerine sokmalı diye bir yandan adamı takip edip bir yandan polis bakındım. Adam çeşitli kadınları tacize devam ederken ortadan bir polis minibüsü geçti. Memur bey dedim hafifçe, durdu (ne büyük bir lüks). Böyle böyle dedim. Deli o deli dediler). Deli de olsa fark etmez, burada böyle şeyleri yapabileceği bir ortam olduğunu görüyor. Öyle bir karmaşa, düzensizlik var ki bu da insanlara vuruyor; ve bunlar gittikçe birbirini doğuruyor.

Burada varolana kabalık demek yetmiyor. İnsanlar nasıl kırsaldan kasaba-kent hayatına geçince (kaynakları paylaşmak için) bir arada yaşamayı öğreniyorsa nüfus bu kadar artınca da (sınırlı kaynakları ele geçirmek için) birbirini ezmeyi öğreniyor. Bir yandan da sonsuz bir soysuzluk, denetimsizlik ve kirlilik. Özellikle Eminönü yarımadasındayken burası çökse diyorum, sular yükselse, insanlar da karayla beraber batsa. Bu şehir tüm ülkenin üzerine çöreklenmiş bir kara gölge. Tümden batsın, insanlarıyla beraber, de artık bu kamburdan kurtulup kurtuluşa erelim.

(tamam, şöyle 5 kişiye filan önceden haber verebilirim, Şindler pozuyla)

§ § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § § §

Tüm bu kirliliğe ve kalabalığa rağmen arada iyi şeyler olmuyor mu? ehh işte. Karaköy’den bindiğim bir gece vapurunda arka güvertedeki iki kişilik kısımda yanıma kimse oturmayınca çantamı yanıma koyup bir güzel yattım. Yattığım yerden deniz ve kubbe-minare siluetleri görünüyordu. Ve portakal brandalı bir filaka. Acil durumlarda (bir gece çok fena aşıksanız) çok işe yarayabilir. Orada yattığımı pek gören yoktu, filikaya sızdığınızı da gören olmayabilir vapur boşalırken (yakalanırsanız suçu bana atmayın).

Yatması pek hoştu da karnım çok doluydu. Az önceki, çok başarılı Fasuli köftesinden. Köfteden sonra Eminönü’nden vapur bittiği için Karaköy’e yürürken köprünün ortalarına doğru tam aşağımdan bir tekne geçmeye başladı. Birden içimde karşı konulmaz bir dürtü duydum. Adımlarım kenara doğru hızlanırken o dürtünün beni ele geçirmesiyle koşarak köprü korkuluğuna da basıp teknenin brandasına doğru atlayabilecek olmak küçük çaplı bir çarpıntı yarattı.

h1

Limbonun İstanbul ulaşımında yararları

29 Haziran, 2009

8:44’tü ve ben Kadıköy’de deniz kenarında önüne 3 kutu kola ve bir futbol topu koymuş bir adamın resmini çekiyordum (toplarla bowling mi oynatıyor, peki ya ben -denize doğru- topun dibine vurursam?), ama elimdeki kış tarifesi son Beşiktaş vapuru 8:45 diyordu. Gerçi artık yaz tarifesi olmalıydı ama belki değişmemiştir diye hızlandım. Arkamdan çantamı çektire çektire giderken iskeleden bir anons geldi, kulağımda kulaklık vardı, duymadım. Tam yaklaşmışken birkaç kişi iskeleye girdi, bir görevli de peşlerinden kepenkleri indirdi. Kepenklerin yerden yüksekliği dizimle belim arasında bir yerde kaldı. Yani oradan eğilmeden bir kedilerle fareler geçebilirdi. Ama ben geçtim, hatta arkamdan uzanıp çantamı bile çektim. Hani filmlerde en çok başvurulan sahnelerdendir. Alarm çalar, soyguncu adam kapanmakta olan kapıdan son anda geçer, sonra da kolunu geri uzatıp geçmeden düşürdüğü mücevher kesesini (veya CD’yi veya mikroçipi veya panzehir tüpünü) de alır. Aynen öyle oldu.

Sonra turnikeden beşlik kartla geçemeyip jeton alacaksın sözlerine bön bön baktım ama artık nasılsa girmiştim, para çıkarırken ağırdan aldım.

←——————-→

Nisan’da da aynı şeyi düşünmüştüm, bu şehirde ne çok yabancı var. Sadece turist değil, bir kısmı belli ki burada yaşayan insanlar. Son 3-5 yılda katlanmış buradaki yabancılar. Yakında New York gibi olur belki, en azından bazı semtlerde.

Yurtdışında kime nereden geldiğinizi söyleseniz direk İstanbula geldiğinden veya gelmek istediğinden bahsediyor. Türkiye eşittir İstanbul (herşeyi burada düzenlememizin de etkisiyle). Birkaç yıl içinde turist de katlanacak bu şehirde. Bu esnada İzmir’de yazın bile turist yok etrafta.

↔↔↔↔↔↔↔↔↔

Artık resmileşti. İstanbulluların uzaklık kavramı insanlığın geri kalanından farklı. (Bunu geçen yaz da yazmıştım, iki geliştir iyice pekişiyor. Mesela, geçen sefer Kadir Has nerede demiştim birkaç kişiye birden (birisi arkadaşım), vapurdan in, hemen ileride, görürsün zaten demişlerdi. Eminönü’nde bilet satan iett’ci de 100 metre ileride, sağda demişti. Sonra 30 dakika yürüdüm. Üstelik gayet soğuk ve rüzgarlıydı o gün).

Bir yerden bir yere ulaşmak bu şehirdekiler için hayatın amacı. O yüzden kazara birine yol sormuş olursanız size kastedileni bilmeyebilirsiniz, o yüzden bu şehre dışarıdan gelenler için bir sözlük hazırlanmalı:
- “Hemen yanı”: Hemen yan semtte
- “Hemen ileride”: Karşıki tepenin arkasında
- “Yürüyerek 5 dakika”: Otobüse bin, 5 durak ileride
- “Yürüyerek gidemezsin, otobüse bin”: Uçakla git.

h1

Metro

23 Haziran, 2009

Daha dün gece uyumadan tren hep sağdan mı gelirdi diye düşünmüştüm. Öyle demiştim bir keresinde beraber beklediğimiz birisine, ama bu kesin doğru olamaz. Çünkü platformun ortada veya kenarlarda olduğu istasyonlar vardı. Çoğunlukta olan ortadaki platformlar için öyle, hep sağdan gelirdi. Ama platform kenarlardaysa da tren soldan gelmiş olurdu. Hatta nadiren, bir tamir-bakım durumunda filan diğer taraftan gelince nevriniz dönerdi. Dünya ters, güneş batıdan doğuyor gibi.

metro-hp6-22-09zm

Bugün sürekli bindiğim kırmızı hatta, benim evimin tarafında değil ama sık gittiğim American Film Inst.’ün sinemasının olduğu tarafta -ve genel olarak sinemaya gidiş saatimde- iki tren birbirinin üzerine çıkmış.

[Çok net kurallarla önlenebilecekken nasıl kaza oluyor diyor insan. Ama şehrin metrosu ne kadar düzenli ve temiz olsa da bariz bir şekilde kötü yönetiliyordu. Sık sık iki istasyon arasında durur mesela tren. Tam da benim filme yetişeceğim zamanlarda olur bu, anlamsız bir şekilde bekleriz. Sonra anlamsız bir şekilde devam ederiz. Sonra, istasyonda durunca kapı açılmaz, çünkü durması gereken yerden 15 metre geride durmuştur. Tekrar hareket eder, tekrar durur, vs. Sık sık onarımlar olur, iyice yavaşlar trafik. Asansörlerden, yürüyen merdivenlerden bir kısmı hep bozuk olur. Hele akşamları 12 dakikada bir gelmesi gereken treni yarım saat beklediğim çok olmuştur.]

Olmadığın ama olabileceğin bir yerde kaza olması çok ilginç hisler yaratıyor. 3-4 yıl önce ben burada tatildeyken aynı hatta ve bu sefer bizim evden iki durak önce benzer bir kaza olmuştu, bu sefer yerin altında. (O zaman ölen olmamıştı ama yerin altında olunca işin korkutucu boyutu artıyor sanki).
Bir de -kalıcı şekilde- kıyısından döndüğüm Londra’da terör saldırısı olmuştu, yine metrodaydı sanırım. Bulunabileceğim bir istasyonda. Gitseydim belki de orada olacaktım demiştim, teselli niyetine.

Ne zaman nerede olsak başımıza neler geleceği teması bir yana, oradalık-buradalık başlı başına çok garip bir mevzu zaten. Alışkanlıklar var, uzun sürdükçe beyninize kodlanan. Neler alıp verdiğiniz gibi günlük yaşamınızdan, kendinizi nasıl iyi ettiğiniz gibi daha yaşamsal mevzulara kadar. Bugün okulun kütüphanesine bir mektup (geç geri verilen kitapların cezası için bir çek) gönderdim mesela, adrese Wash. DC ve posta kodunu yazdım da ABD-USA yazmadığımı postaneden çıktıktan sonra farkettim. Oradaymış gibi doldurmuştum adresi. -Döndüm içeri, memur ben yazdım dedi.-

ocak2 005

{metroda askeri helikopter reklamı. bu da herhalde bir tek wash.’da olur}.

h1

Handel’in Rosmene’ye ettiğidir

20 Haziran, 2009

18:10, Kumrucu Şevki: Bir sucuklu, bir peynirli. Paket. (orada ‘here or to go?’ derlerdi, burada ‘burada mı yiyeceksiniz, paket mi?’. tamamen aynı olması global dünyanın hükmü olsa gerek).

20:45, otobüs: Bir yandan poğaça kırıntılarken dışarıyı seyrediyordum. Otobüs boşça. Arkamdaki kız da arkasını dönmüş, batan güneşi seyrediyordu. Ben de dönüp bir kurabiye verdim.

21:30, Odeon (Küçük Tiyatro): Tam sahnenin karşısına hem de etrafı boş bir yer bulup etrafıma bol bol minder toplamanın konforuyla rahat rahat kuruldum.

21:40, aynı yer: Geç gelen bir çift dibime oturdu. Ve abartısız sürekli konuşup durdular. Bir oyuncunun kostümünden, kutu koladan, etraftaki insanlardan, oyunla ilgili ipe sapa gelmez şeylerden. 10 sn. bile sahneye bakamayan birileri buraya kadar niye gelir diye merak ediyor insan. İst. olsa görünmek ve görmek derdim. Ya buraya? Muhtemelen Selçuk veya Kuşadası’nın, eline davetiye gelmiş bir devlet veya belediye görevlisi, yemekten sonra ‘hadi hanım, biraz hava alalım’ demiş.

22:30, hala aynı mekan: Bela çiftten biraz uzaklaşılan 2. perdede kendisini korsanlardan kurtaran Imeneo ile değil de önceden sevdiği Tirinto ile evlenmeyi istemektedir Rosmene. Ama ailesinin ve Imeneo’nun baskısı ile istemediğini seçer. Koro da insanın arzularını değil mantığını izlemesi gerektiğini, şükran ve onurun duygulardan ve bağlılıktan güçlü olduğunu söyleyip iyice saçmalar.

23:40, gelinen otobüsün yanı: Arka koltuktaki kızla -ufka yakın bile görülen- yıldızlardan, Şirince üzerinde gökyüzünden ve çeşitli planlardan konuşuyorduk.

01:40-55, Konak Meydanında bir durak: Aynı kızla sohbet tükenince çeşitli ritmler yapmaya başladık. Ama hayır, tinerci çocuklar ve akşamcı abiler etrafımıza toplanıp bize katılmış, bir cümbüş, bir eğlence gitmiş değil.

02:15, KSK iskele: Baykuş denilen salak otobüs iskelede durdu, şoför ve kırmızı burunlu bilimum amca indi. Aşağıda sigara içme seansı başladı ve bitmek bilmedi. Önümdeki sakallı tipe sordum, müthiş belediye planlamacıları otobüsü iskeleden buçukta hareket edecek şekilde planlamış.

02:35-55: Girne’den eve yürüyüş. Bizim muhit ne zaman ‘uyumayan muhit’ ilan edildi bilmiyorum ama envai kumrucu, dondurmacı, köfteci, waffle’cı hala açık. Ama en acıklıları, aralarında çok fazla üremiş arabalı ızgaracılar. Bunları diziler yanlış yönlendiriyor olmalı. Bir İst. Masalı’ndaki dayı, 2. Bahar’daki Ali Haydar, onlara özenen Aşk Yakar’daki Filibe köftecisi, Annem’in pazaryeri köftecisi Vahide Gördüm, arada stadyum yakınlarına köfte ekmeğe giden Efe ve aşçısı Mösyö, hatta Yol Arkadaşım’daki seyyar lokmacı.

05:00: (Mümkün değil eve gelir gelmez yatamam) TNT’de Kuzeyde Bir Yer başladı. Mike Monroe dalgıçlık kıyafeti almak istediği için kasabalı arasında para toplar, doktor Joel kıskanır. Aralarında güzeller güzeli Maggie olmalı. O kıza benim de zaafım var. Sanırım bayılmadan kapattım tv’u.

h1

Piyano için 92 eser

17 Haziran, 2009

Dün yanlış saymadıysam 92 piyano parçası dinledim. Sabrımı da takdir ettim. Çocuk gösterilerinden oldum olası imtina ederim. O, anne-babaların çocukları diğer anne-babalara kendilerini göstersin basıncı, çocukların ileride ne türlü travmalara yolaçacak endişeli halleri, karşılaştırmalar, sürekli video-fotoğraf çekimleri, ortamın ağır havası… Bence çocuk gösterisi dediğin ancak hepsinin dansedip eğlendiği bir gösteri olmalı (sonra perde inince de arkada başbakan bir kızla öpüşürken görülmeli -yoksa bu bir filmde var mıydı?).
Ama yıllardır kaçıyordum, dün artık bahanem kalmamıştı. Beklediğim kadar korkunç değildi neyse ki. Hatta bazı çocuklar çok iyiydi.

Gösteri sırasında kendi öğrenim zamanlarıma gittim. Doğru dürüst bir yönlendirme olsa neler olabilirdim. Hadi ilkokul, ortaokulda olmadı, ama benim küçücük bir lisem vardı (kaldı ki büyük olsa ne olur, daha fazla rehberlikçi bulundur). Orada ne iş yapardı rehberlik öğretmeni hanım? Herkese tek tek bak şu dersin iyi, şu testte çok iyisin, neyle ilgileniyorsun, bir başkasına voleybolda çok iyisin, beden terbiyesi ile konuşalım, Amerika’da bir üniversitede burs ayarlamaya çalışalım, vs. demesi gerekmez mi? (hatta ideal olarak bu konuşmalar ortaokulda filan başlamalı). Ben kendisiyle bir kere konuştum. Organize bir kopya olayında müdür ve yardımcısının son kararını (the final verdict) beklerken bizi çağırmıştı, atılmanız çok olası, kendinizi hazırlayın demişti. Hatta oğlanlardan biri ağlamıştı galiba. Ben hiç inanmamıştım öyle birşey olacağına. Hatta bu hareketi hayatımda gördüğüm en densiz hareketler arasında saydım. Neyse ki hoş bir kadındı.

{Postun bu noktasında yine 40 dk. mola verdik. ve yine bol bol sallanma. bu sefer üstüme kot mont, altıma koyacak gazete, yanıma bol nevale aldığımdan daha rahat. ama belki tanıdık olmasından, belki saatin 2 saat daha erken olmasından daha az büyülü. Sonra yine karanlıkta bilinmedik sulara yelken açtık ve yine şoförü Karun Hazinelerine doğru dümen kırmaya ikna edemedim}.

Devam etmeden önce piyano için yazılmış en güzel eserlerden Chopin’in valsini (opus 69, no.2) koyalım pikaba.

92 eseri dinlerken dalıp gidecek bolca vakit vardı. Benim böyle gösterilerim olmadı dedim başta. Sonra hatırladım. İlkokulda bir yılsonunda bir şarkı söylemek için çıkmıştık sahneye. Üç kişi o zamanlar popüler olan ‘neler oluyor şu hayatta’nın sözleriyle oynayıp haylaz öğrenci şarkısı haline getirmiştik. Yalnız (bu ayrıntıyı hatırladığıma sevindim), tam çıkmak üzereyken bir oğlan çıkmak istemedi, utanıp. Biz de hemen yeni birini aradık koltuklar arasında, çünkü üç kişilik yazılmıştı şarkı. Neyse ki birini ikna ettik. Ve kazasız belasız üç kişi çıktık. Hoş olmuştu, tek bir mikrofona eğilerek. Ama tabi hiçbir kaydı yok. Zaten bugünün ruhunu taşıyan birkaç kişi dışında veli de yoktu.

Sonra sınıftaki birkaç ortaokul gösterisi de var, ama şimdi onları anlatmak hafif utandırıcı.

___________________________________

Mim adı verilen şeylerdeki sorular bana ortaokulda kızların anı defterlerindeki anketlerden daha anlamsız geliyor (bana ne mesela, birinin okuduğu kitabın 26. sayfasının 4. satırıdındaki cümleden), ama anlatacak hoş ilkokul gösterileri olanlar anlatsa hoş olabilir.

h1

Varan Dinlenme Tesisleri, 04:15: Bir salıncakta

13 Haziran, 2009

Saat 4 ve bundan çok, pek çok yıllar önce, hatta hayatımın neredeyse şu ana dek yarısında gayet ilginç bir maceraya evsahipliği yapmış olan Varan Dinlenme Tesislerine varmış bulunmaktayız. İçeride birşey yok, gayet iyi biliyorum. Dışarıda dolanıyorum. Molalar herkesten en apayrı hissettiğim yerlerden. İçeride oturmam, otobüsün dibinde dikilip sigara içen (veya içmeyen)lerden de değilim. Dolaşırım, uzaklaşırım, karayolunun dibine dek giderim.

Tesis çivarı çeşitli yeşillikler var, bazıları yine yeşil aydınlatılmış, karanlıkta ilginç durmuş. Ocakbaşı Mangal Restoran diyordu bir levha. Şu anda ya da uzun vakittir çalışmadığı belli de yine de nasıl bir yer diye bakayım dedim. Açıkta veranda veya geniş bir kameriye misali bölmeler. Restoran gibi hiç değil. Çalıştığı zamanda bile bir büyük mangalın etrafında insanlar ellerinde tabak etrafta dolanır olabilir ancak.
O bölmelerin ve birkaç ağacın hemen ilerisinde bir salıncak görünüyor. Salıncak. Hep ne özlerim salıncağı. Hele böyle geniş bir salıncağı.

Giden yolu otlar bürümüş, yükselmiş ve neredeyse çamurlu. Olsun. Az gayretten sonra ordayım. 3 kişinin rahat oturacağı tahta bir oturak. Keşke yalnız olmasaydım. Olsun. Başta zor hareket etsem de durdurup biraz ittirince, sonra da sallanma rutinine girince pek güzel olur.

Bir dörtyol ağzının iç tarafında tesis. İki taraftan hızla geçiyor otobüsler, kamyonlar. Bir yönden gelip diğerine dönüyorlar. Yerler ıslak, su birikintileri var. Oturak da ıslak gibi bayağı soğuk. Hava da 100 mt. ilerideki otobüslerin yanına göre kesin 5 derece daha soğuk, üşüyorum. Ellerimi altıma koyayım, sallanırken rüzgarlar gelen soğuğa ise birşey yapamam. Bilsem ki gündüz de böyle ıssız kalacak burası ve gece de böyle de soğuk olmayacak, rahat kalabilirim.

Otobüsün vakti geldi mi? Biraz daha, kaç tur sallansam kar.
Işıkları yanan bir otobüs gördükten sonra mümkün olduğunca kal. Sonra ayaklarını yere koyup kalk ve büyüklerinin çağırdığı bir çocuk gibi arkana bakmadan hızlıca git. Yine olmadık bir yerde kendi cennetini yarattın, kıymetini bil.

h1

Biz insanlara ‘Gel’ diyenleriz

7 Haziran, 2009

“Ne var ki, her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, ademoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatlarını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir masum, gördüğü anda O’nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı tamamen döküp billur kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebediyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. Nasıl ki ancak boş bir kadeh İsa’nın kanıyla doluyorsa, aynı şekilde sadece her şeyi unutan bir gönül ilahiyle dolardı. İşte “Galata Mevlevihanesi’nin şeyhi” olarak tanınmaktan ziyade, “ney” denilen o muhteşem, derin ve bir o kadar da yalın saz, hazakatle ve ustalıkla üfleyip gönülleri açmasıyla bilinen Neyzen İbrahim Dede Efendi, bu esin dolu insanlardan biriydi.”

“Neyzen İbrahim Dede neyine el atıp onu öptüğünde dergahtakiler düğün bayram ederler, o bir besmele çekip neyini üflemeye başladığında kendilerinden geçerler, coşarlar ve mest olurlardı. Ama ne yazık ki, bu şeyh bilerek, ney üflerken ya bir perdeyi azıcık pes veya tiz çalar ya da bir sesi fazlaca uzatır, yani mutlaka bir, sadece bir tek hata yapardı. Kendisine, “Erenler, zirguleyi biraz dikçe üflediniz!” veya “Peşrevin ikinci hanesinde bir ara usulü kaybeder gibi oldunuz” diyenlere daima şu cevabı verirdi:
“Kusur, benim imzamdır.”
Ardından da şunu söylemeyi de ihmal etmezdi:
“Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı.”

Bu şekilde sessizliğin sesini duymak ve karanlığı görmek üzerine geçen birçok hoş sayfadan sonra son paragrafın bitimindeki tarih ve mekan bana aynı önceki seferki şaşkınlığı yaşatıyordu:
5 Haziran 2009, Bostanlı.

_________________________

Peki, 5 Haziran 2009 demiyordu ama 30 Ağustos 2007 diyordu. Bence dün gibi yakın bir tarih. O sırada ben ne yapıyordum acaba, yine Bostanlı’da? Gitmek üzere hazırlanıyor olmalıyım, -Eylül başlarında gittiğime göre-. Onun sıkıntısı ve siniri üzerime sinmiş olmalı. Fuar zamanı, belki o gün gezmeye gitmişimdir. Gitmeden yapılacak son işler, ilaçlar, marketten çorbalar, pudingler, köfte harçları. Gereksiz bir uğraş.
Önemli olan, o günden bu yana o kadar ay geçmiş. Bana çok yakın gelmesinin nedeni, herhalde arada çok az şey yapmış olmaktan. Oysa, bu sürede evlenip bir çocuğu olan, hatta çocuğu konuşmaya başlayanlar vardır. Veya bir işe girip önemli bir deneyim kazananlar, yükselenler, iyi paralar kazananlar. Çok yer gezip arkadaşlarıyla çok biraraya gelenler, eğlenenler.

Bu tip zaman geçişi konularını hiç anlamıyorum.
Bir adam dibimde bir yerlerde ne dünyalar yaratıyor, an be an. Bense an be an zamanı öldürüyorum. Sonra da şaşkın şaşkın arkama bakıp nereye gittin diyorum.

h1

Televizyonlarda yaşayanlar

4 Haziran, 2009

Dün, geceyarısından sonra elektrikler kesildi. Hava öyle bunaltıcı ki herhalde herkes klimaları açtı ve kapasite yetmedi. Neyse ki az sonra geldi. Derken bu gece yine kesildi. Dün hazırlıksızdı diyelim TEDAŞ, bugün de mi? Ayrıca, bizdeki bu klima sevdası ne zaman başladı? Dün bir otobüse bindim, klimadan -yanımdaki gömleği üzerime geçirsem de- öyle üşüdüm ki 2 durak sonra indim. Bazı banka şubelerinde beklerken dışarıda çıkıyorum. 25 filan yapacaklarına 19 dereceye ayarlıyorlar. Böyle değildik biz.
Diğer yandan, geceleri bu basınçlı, bunaltıcı hava hep Washington’da olur bu dönemlerde. Gündüzden daha fena olur. Tüm pencereleri açsanız da farketmez, durduğunuz yerde terlersiniz. Orada da elektrik kesildiğini görmüştüm birkaç kere, bize göre daha az ve kısa olsa da. Ama hiç su veya gaz kesildiğini görmedim. Elektrikten sonra suyumuz da kesildi de bu gece.
Artı, bu aralar arada bir yurtdışı internet bağlantısı kesiliyor. Örneğin, yerli gazetelere, gugıl, bloggır gibi yerlere girebiliyorsunuz ama yurtdışı kaynaklı hiçbir yer açılmıyor. Başka kimse sözünü etmediğine göre bizim şehrin çıkışı ile ilgili birşey olsa gerek (o da garip).

Geçen gün kargocu geldi eve. Adam tanıyor bizi. Burada Simon Templar diye biri oturuyor mu dedi. İsmi değiştirmiyorum, aynen böyle. A, evet, arkadaşım. Adresini bulamayınca bana göndermişler herhalde dedim. Aklımda bir iki alternatif vardı, gönderici olarak. Sonra içinden badem şekerleri çıktı, ve kargo şirketinden bir mesaj. Birşey gönderirken garip hatalar yapmışlardı birkaç hafta önce. Ben de telefonlarını arayıp iletmiştim. Onunla ilgiliymiş meğer. Yalnız, iyi ki kapıyı ben açtım. Annem açsa hiç anlamazdı neler döndüğünü.

Televizyonda hep bilindik formüller dönüyor. Yalnız, geçenlerde biraz değişik bir şey gördüm: Uyanık Bar. Yol Arkadaşım’daki evin büyük oğlunun (Serhat Kılıç -Serji) oynadığı Uyanık Bar. Teatral bir sohbet şov. Gelen konuklara sarkan bir bar yöneticisi. Yani Bayülgen’in -en azından evlenmeden önce- oynamadan, kendisi olduğu hal. Ama bu adam pek daha sempatik.
İlk programda Dolunay Soysert’le kocası (Bosch reklamından bilirsiniz ve yine Yol Arkadaşım’dan) vardı ve Serji ‘Doli”yi ayartmaya çalışıyordu kocasından ayırıp. Şahsen Dolunay’a benzer hisler besleyen biri olarak destekledim, ama iyi direndi maalesef çift.
(Salı ve Perş.leri geceyarısı civarı -sevimsiz bir kanal- Fox’ta.)

Son programda oyuncu hocası bir adam çeşitli temrinlerle çalıştırıyordu Serji’yi. “Ağla. Bu oyunculuğun en zor noktalarından biridir” dedi. Karşısındaki kızla ayrılmışlar da ağlayıp onu ikna edecek. Serji 2-3 saniye içinde ağlamaya yaklaşırken ben de denemeye başladım. Az sonra gözlerim dolmuştu. Sonra gerçekle deneme karıştı tabi. Hayatından mutluysan zor birşey olmalı bu.
Bir de oyunculara öpüşme-sevişme sahneleri için etkilendiniz mi derler. Doğru cevap, o ben değilim ki, oynadığım kişi etkilendi’ olmalı.

Televizyonda olanları taklit etmeye Ebru Şallı’yla devam ettim. Programın geceyarısından sonraki tekrarında, çeşitli yer hareketleri. Hergün ve bir süredir devam eden bir program olarak artık seyircilerle ahbap olmuşlar sanki. Baştan hergece yapılabilir geldi ama 5 dk.da sıkıldım. Sağlıklı olmak adına çekilecek sıkıcılığın da bir haddi var. Hem zaten insan hareket etmeden bile terliyor şu an. Hem -hani- su yok.

‘Doli’ bir, Göksel iki. Ne zaman görsem, en çok da “bi seni konuşurum” şarkısında kıskançlıktan çatlarım. Zaten hep de kocasından bahseder. Ama bu akşam yine antilop gözleriyle beraber katıldığı bir programın alt bantında “4 albümü eski eşimle yaptım” yazıyordu. Eski eşim? Bu son zamanlarda aldığım en ‘ümitli’ haber. Ama canım, ben de kimi kıskansam ayrılıyor. Yani, hiç tavsiye etmem size, kıskandırmayın kendinizi.

Mektubumu buldun mu ile kapatıyoruz, eski bir Gönül Yazar şarkısı.

h1

Philippe Petit

1 Haziran, 2009

Dünya Ticaret Merkezi’nin bir olayla zihinlere kazınmış olması ne büyük haksızlık. Oysa öncesinde çok büyük başka bir olaya, ve diğeri gibi iç karartıcı ve -kelimenin ulaştığı en keskin anlamda- yıkıcı değil, ilham verici, büyüleyici ve özgürleştirici bir olaya sahne olmuş.

Man on Wire’ı geçen hafta oynadığında çok kısa seyredebilmiştim. Hatırlamıyorum ama başka birşey vardı, gece de tekrarlamamışlardı. Ne güzel ki iç sesimi duymuş olan ntv tekrarladı bu gece.

Öncelikle olay şurada geçiyor:
man on wire-philip petite
{Aşağılarda görünen 300 metrelik dev gökdelenlere dikkat.}

İnsanın kanını donduran veya ağzını açık bırakan üç fotoğraf vardı filmde. İlkinde Philippe Petite olayın başlamak üzere olduğu anda ikiz kulelerden birinin kenarında duruyor. “Ağırlığımı binadaki ayağımdan teldeki ayağıma vermek üzereydim ve bunun sonucunda belki de öleceğimi düşünüyordum, ama bunu yapmam kaçınılmazdı.”:
IMG_1297

İkinci resimden önce söylemem gerek ki filmin neyden bahsettiğini ilk duyduğumda bunun korkunç ama yapılabilir olduğunu düşünmüştüm. Ama seyrettikçe anlıyorsunuz ki bu aslında yapılamaz ve imkansız bir fikir. İhtiyaçları olan 1 ton ağırlığında bir malzeme, eylemleri suç, normalde ihtiyaç duyulan 4 kişinin oraya çıkması mümkün değil, o teli bir binadan diğerine ulaştırmak, iki bina arasına germek ve tüm düzeneği kurmak acaip zor, o yükseklikte rüzgar inanılmaz, binalar hareket ediyor, yükseklik baş döndürücü değil bayıltıcı. (Ama bir noktada şöyle diyorlar: Evet, imkansız. O yüzden hadi çalışmaya başlayalım.)

2. kare bütün bunlara rağmen, evet, iki bina arasındayken. P. Petit telle ilgili endişelerinin boş olduğunu ve rahat yürüdüğünü gördükten sonra tele yatar. Buna bir yorum yapmak mümkün değil.
IMG_1357

3. karede tele yatmakta olan Philippe’ten geniş açıyla sola doğru açılır görüntü. Filmlerden tanıdık, eli belinde iki Amerikalı polis diğer binanın çatısında onu izlemektedir. Sonrasında siyah, tombul bir polis onu ip cambazı değil, ip dansçısı diye tanımlar, “çünkü ipin üstünde dansediyordu” diyerek.
IMG_1361

Bu da filmin sonlarından o sahnenin olduğu kısım.