Temmuz, 2009 için Arşiv

h1

Kimse uyumasın! Sen bile prenses

29 Temmuz, 2009

TV’de gördüğüm bilgi türü yarışma programları tatil yazılarına ara verme gereği uyandırdı.

Ahmet Çakar’ın sunduğu yarışma. Program boyunca çok bilgili diye anılan Bilkent Bilgisayar mezunu genç, Nessun Dorma’nın bestecisi sorulunca şöyle diyor: “Bu sorunun cevabını herhalde Nessun Dorma’nın bestecisi dışında kimse bilmiyordur”. Şıklar arasında Puccini, Verdi, Domingo, Pavarotti var. Pavarotti’yi biliyor da diğerleri için “bu şıklar bana hiç birşey ifade etmiyor” diyor. Sonra da cevap olarak Placido Domingo’yu seçiyor. Ve burada opera tarihinin en önemli aryasından bahsediliyor.

Bu bilgili olandı. İki yarışma kazanan bir diğeri Big Ben’in hangi şehirde olduğu sorulunca “Emin değilim ama bana Londra yakın geliyor” diyor.

Kanal 1′deki sinir bozucu sunuculu bilgi yarışmasında 20 yaş civarında iki kız yarışıyor. Soru “Cervantes’in yazdığı, yeldeğirmenlerine karşı savaşan İspanyol halk kahramanı”. İlk kız bilemiyor. İkincisine geçiyor hak. Sunucu “halk kahramanı” diye vurgulayınca Robin Hood diyor kız. “Robin Hood İngiliz, sorudaki İspanyol” diyor sunucu. “Doğru… O zaman Heidi. Ama o nereli bilmiyorum. Ben en iyisi cevap vermeyeyim” diyor kız. Keşke kaydetseydim, çünkü inanılır gibi değil, ama aynen böyle oluyor.

Yine Ahmet Çakar yarışması. 30′larındaki kadın hangi ayın kaç gün çektiği üzerine çok basit bir soruda parmak hesabı yapıyor, onu da yanlış yapıyor. Hangi ayın kaç gün olduğunu hesapsız bilmez mi insan? O hesap da olsa olsa ilkokul 2′ler-3′ler içindir.

[Sonradan ekliyorum: Dün otobüste kitap okumakta olan 40 civarındaki kadın eşine dönüp "Stendhal ne biliyor musun" dedi. "Burada geçiyor da". Baktım ben de, "Stendhal çevirdim" diyordu yazar Cesare Pavese. 50'lerindeki ve minimum kelimeyle anlaşan adam baktı, bilmiyorum anlamında başını salladı. (çevirdim derken ne olabileceğini düşündüler acaba, hulahop mu?)]

Geçen yıl bir yarışma vardı, güzel ve aptal kızların yarıştığı (Güzel ve Dahi). Çok bomba vecizeler dönüyordu, akla gelmeyecek şeyleri bilmiyordu kızlar. Çoğu kişi de bunları bilmiyor olamazlar, kesin numara yapıyorlar, hepsi format gereği diyordu. Oysa işte bizim genel kültür düzeyimiz bu. Bunu böyle olduğunu bilmemek de bence genel kültürsüzlüğün bir başka yansıması.

Diğer yandan, ortalama değil ama seçilmiş kişilerin yarıştığı Kelime Oyunu var, yine Kanal 1′de. Yarışma gayet zevkli, sunucusu da çok iyi ve birçok çok iyi yarışmacı var. Para ödülünü öne çıkarmadığından ancak bulmacalara meraklı ve bunda iyi olanların başvurmuş olması olmalı nedeni.

Yazarken İngiltere’deki yetenek yarışmasında Nessun Dorma’yı süper söyleyen bir cep telefonu satıcısını hatırladım, Paul Potts (Susan Boyle’dan önce onun ismini biliyorduk). Bizde köyden bir müzikal şarkısı söyleyen bir kadın çıksın veya şehirli alt-orta kesim operacı olmak isteyen çıkmıyor gibi bir karşılaştırma değil bu. Opera bizim tarihimizde yeralmamış zaten. Ama benzetmeyi sürdüreceksek klasik sanat müziğini bilsin mesela aynı düzeyde birileri. Ve değil seçkin bir üniversite mezunu, tüm üniversite mezunları da bir zahmet Nessun Dorma’yı bilsin.

_____________________________

Bu kadar laftan sonra Nessun Dorma:

Prens Calaf:
Nessun Dorma! Nessun Dorma! – Kimse uyumasın! Kimse uyumasın!
Tu pure, o principessa,  –   Sen bile prenses
nella tua fredda stanza   –   Soğuk odanda
guardi le stelle che tremano  -  Aşk ve ümitle titreşen
d’amore e di speranza!  -  Yıldızları seyret
ma il mio mistero   – Ama benim sırrım
è chiuso in me, – Bende saklı
il nome mio nessun saprà!  – İsmimi kimse bilmiyor
no, no, sulla tua bocca lo dirò, – Hayır, hayır, ağzına fısıldayacağım
quando la luce splenderà! – Gün ışıdığında
ed il mio bacio scioglierà – Ve öpücüğüm seni benim yapan
il silenzio che ti fa mia! – Sessizliği eritecek

Koro:
il nome suo nessun saprà… – İsmini kimse bilmeyecek
e noi dovrem ahimè, morir, morir!…  – Ve biz bu yüzden ölmek zorundayız

Prens Calaf:
dilegua, o notte! tramontate, stelle! – Ey gece, dağıl, yıldızlar, inin!
tramontate, stelle! all’alba vincerò! – Yıldızlar inin! Şafakta ben kazanacağım
vincerò! vincerò! – Ben kazanacağım! Ben kazanacağım!

{Hırs dolu duruyor ifadeler ama aslı öyle değil: Prenses Turandot’la evlenmek isteyen kişi üç bilmeceyi bilmek zorundadır. Bilemeyenin kafası gider. Ona ilk görüşte aşık olan Prens Calaf (ismi bilinmeyen prens) gelir ve hepsini bilir. Ama Turandot kimseyle evlenmeyi istememektedir. Prens Calaf ona sabaha kadar adını öğrenmesini, sabah bilirse kafasını kesebileceğini, ama bilemezse de onunla evlenmesi gerektiğini teklif eder. Kabul eden soğuk prenses de prensin ismi öğrenilene dek hükümdarlığında kimsenin o gece uyumamasını, aksi halde hepsinin öldürüleceğini buyurur.}

h1

Macera dedi oğlan. Benle mi dedi kız.

26 Temmuz, 2009

Tatilden ne beklersin dense büyük çoğunluk deniz kıyısında günboyu yatmak der herhalde. Oysa bence en iyi evde yatılır. İstediğin gibi içkini hazırlarsın, para bayılmazsın. Şezlong-şemsiye bulman gerekmez, kum dolmaz her yerine, ıslak mayo derdi olmaz, güneşten-sıcaktan bayılacak duruma gelmezsin, filan.
Nur Çintay da aynen dün “Benim için tatil demek, iyi deniz ve iyi yemek demek.” demiş. Deniz iyidir tabi, ama anca benim olunca. Yani şöyle 6′dan, hatta 7′den sonra. (Yemek ayrı mesele, onu tatile sınırlamaya ne gerek?).

IMG_1031

Tatil bence macera demek. Diyelim, yeni birşeyler yaşamak, daha önce girmediğin bir duruma girmek; biraz da risk içeren bir durum belki.
Bir markör duruyordu evde, bir otostopta gerekir belki diye. O markörü yanıma aldım İtalya’ya giderken. Çünkü, yolculuğun esas amacı olan Certaldo tiyatro şenliğinden dönerken sorun olacağını biliyordum. Daha önce gittiğimde son tren çok erken olduğundan geceyi sabaha kadar istasyonda demir bir bankta geçirmiştim (mektup yazarak). Çok yıllar geçti, son tren hala aynı saatte (9:58, ama zaten gösteriler 9′da başlıyor).

Aynı günün öğleninde yine minik bir mensa macerası olmuştu. Bu sefer yemek kuponu alamayınca bunu gören bir kız benim kartımda var deyip ısmarlamış oldu, ya da daha doğrusu kartıyla alabildiği fazla yemeğini paylaştı.

IMG_1034

Akşamsa bu seyahatin esas amacı olan Certaldo Alto. 2 post aşağıdaki resimdeki kızın afişe edildiği teatro şenliği. Sokak tiyatrocuları, kuklacılar, müzisyenler, bandocular, dansçılar, ateşlerle oynayanlar, jonglörler, sihirbazlar, standupçılar, şaklabanlar (linkte festivalle ilgili bir tv haberi). Mekan tepede bir ortaçağ kasabası. Acaip bir kalabalık. Tam bir curcuna cümbüş .

IMG_1037

Ama dönüş sorunu yerli yerinde duruyor. Oradan dönecek herkesi göreyim de Pisa’ya dönen birini bulabileyim diye nispeten erkenden çıkışa gideyim diyordum. Ama zaten doğru dürüst bir gösteri seyretmek için geceyarısını beklemek gerekmişti. Sonrasında teleferik sırası yerine yanındaki patikadan inip herkesin geçeceği bir yer bulmaya çalıştım ama üç otopark varmış, insanlar dağılıyor farklı kısımlara. Otoparkları dolaşan otobüs geldi, ona atladım ben de, büyük bir otopark çıkışı bulmak için. Ama öyle bir yer yok, uzun uzun dolaşıp geri döndü otobüs. Ben geç kaldım diye düşünüyordum ama belli ki hala çok insan var yukarda. Sonra çok yıllar önce inip çıktığım daha az eğimli yola gitmeye karar verdim. Bir noktada gitar çalan bir oğlan ve yakınlarında arkadaşları vardı. Ben de ışıklı bir noktada durdum, şu şekilde:

IMG_1684

(Karalanan kısımda “veya tren için Empoli’ye” yazıyordu, çünkü bu şehir Empoli’ye yakın ve oradan Floransa’dan gelen tren geçiyor. Ama sonra o son trenin de vakti geçti).

Geçenler görüp okuyordu hep. Genelde de hafif alaylı ‘üzgünüm’ veya direk alaylı ‘Pisa mı? ha-ha çok beklersin’ tepkileri geliyordu. Pek yakın değil Certaldo Pisa’ya ve böyle şenliklere ancak çok yakın şehirlerden geliyor herkes. Bir de gece 1 olmak üzere ve sonraki gün Pt.-işgünü. Geceyi 5:30′taki trene dek istasyonda geçirmeye artık kesin bakıyordum. Ancak 7:30-8′de evde olacağım böylece ve hiç hoş olmayacak. Pt. ölecek bir defa, ama zaten sayılı günüm var. Sadece fiziksel etkisi de değil; şenlikteki birliktelik havası böyle bir durumda nasıl kof olduğunu gösteriyor, yardımlaşma kayboluyor, gerçek yüz ortaya çıkıyor diye düşünüp canım da sıkılmaya başlamıştı.

Arada okuya okuya geçenler oluyordu, ben de kartonu onlara doğru çeviriyordum, hafif komik bir hareketle. Yine öyle yapan bir oğlan oldu. Geçtikten sonra da ona doğru tuttum. Peşinden kız arkadaşı gibi duran bir kız geldi. Ona da aynısını yaptım. Sonra oğlan (dediysem 30 filan) Pisa’ya mı dedi? Evet dedim (e, belli değil mi?). Biz de dedi. Gel istersen dedi. Emin misiniz dedim. Evet. Bu bir rüya olmalı. Onlara da öyle dedim. Bir süre arabayı nereye parkettiklerini aradık. Merak etme diyorlardı. Yok canım dedim, o kadar memnunum ki şu an.

Ön kısım rahat rahat üç kişilikti, ben de yanlarına oturdum. Yolda kız arkadaşı (İrene miydi, ortadoğu-K.Afrika kökenli olabilir) uyudu, biz Vincenzo ile sohbet ettik. Gösterilerden, TR’den, Osmanlı’dan, politikadan filan. Fotoğrafçıymış. Beni eve kadar bıraktılar. Hatta eve geldiğimizde ikisi de arabadan indi beni geçirmek için. Bu harekete bayıldığımı söyleyebilirim.

Yemekteki kızın (Enrica) ve Vincenzo çiftinin iyilikleri karşılıksız kalmasın istiyorum cidden, sadece onlara değil, tüm iyi İtalyanlara duyulan büyük bir şükranla.

IMG_0641
(Dostlar: şarkı söyleyin, dansedin ve eğlenin. Hep birlikte!)

h1

-Nereye gittin? -Geçmişe

24 Temmuz, 2009

Bu geziyi herhalde anlatacak en iyi şey ilk sabahtı. Yani öğlen.

Gelmeden uykusuzdum ve vardığımda zaten geceyarısıydı filan, geç kalktım, 1′e doğru. 2′ye çeyrek kala çıktım. Evde yiyecek birşey olmadığını biliyordum, zaten mensa’ya -üniversite yemekhanesine gitmek istiyordum. Ucuz ve düzgün bir yemek yemek için; belki biraz da anısından. Ama 2 ya da en geç 2:30′da biter diye düşünüyordum. Üstelik yazın açık mı, onu da bilmiyorum.

1:53 diyordu duraktaki otobüs çizelgesi. Her zamanki gibi 2 dk. geç geldi (İtalyanlar kendilerini Almanlarla karşılaştırıp şikayet ederler dakik olmadıklarından). 2:10 gibi istasyondaydık. Oradan, herhalde yüzlerce kere geçtiğim köprüye doğru yürüdüm, arada fotoğraflar çekip. Köprüden sonra kuleye giden ve İtalya’ya giden turistlerin yarısının filan yürüdüğü sokağa değil, hemen bir paraleline girmem gerektiğini hatırlıyordum. Yolun ayrıldığı yerlerdeyse tam karanlıkta el yordamıyla hareket eder gibi hislerimi dinledim. Büyük bir meydandan çıkar çıkmaz -va-la! Karşımda. Elimle koymuş gibi.

Etrafta öğrenciler var, demek ki yazın açık. Peki bu saatte açık mı? Saat 2:28-29. Kapısı açık. Ama bilet gişelerinin olduğu yer ev ilanları arasında pek görünmüyor. İki otomat var, biletçi onlar mı olmuş? Tamam, yanlarında bilet gişesi ama kapalı. Girdim yine de, içerde bir çözüm belki. Oturma düzeni, yemek dağıtılan kısım,  sistem (1. tabak için 3-4 alternatiften biri, 2. yemek için 3-4 alternatiften biri, ya da peynir, ya da salata, ayrıca meyva veya yoğurt) tamamen aynı.

IMG_1312

Kaçta bitiyor yemek? Şimdi dedi kadın. Belki bu kadınların bir kısmı bile aynı. Oysa aradan bir yüzyıl gibi bir zaman geçmiş. Abartma değil, söylesem siz de yüzyıl gibi dersiniz.

Peki bilet? Aşağıda der kadın. Kimse yok derim ben. Yok mu der. Şimdi yiyemeden mi döneceğim yani? Tepsimi bile hazırlamıştım oysa. İndim. Bir Afrikalı. Bilet? Ne bileti? Ne demek ne bileti, yemek için. Tekrar baktım gişelere. A, biri açıkmış. Kadın içerde sohbet halinde. Pardon, bir bilet. Gider, para üstü ve kuponu getirir. O sırada ağır metal kapının kapanma sesi duyulur. Acele et, kapanıyor, der kadın. Ben 2′lik ve 50 centi bir türlü tutamam. Sonra fırlayıp girerim, kapı hemen arkamdan kapanır.

IMG_2057

Sonra, işte, başarısız bir yemek -patatesli bir hamurişi sandığım ilk yemek meğer domates soslu ekmek parçalarıymış; 2. yemekteki hindi eti dilimleri de çok yağlı. Ama hiç farketmez. Bana ekmek-kivi-kola bile yeterdi. Uzun zamandır olmadığı kadar mutluydum. (Bu liderlik hemen 2 gün sonra el değiştirdi).

h1

Chiama lei

15 Temmuz, 2009

Mercantia2

Ya da bilemiyorum, belki de çağıran o değil, geçmişimdir.

h1

Torchwood trt’de

13 Temmuz, 2009

torchwood

Amerika yıllarının hoş hatırlayacağım ender keyiflerinden biri, cumartesi akşamüstleri yakındaki mağazalara kısa bir alışveriş turuna çıkıp gelince bir yemek hazırlamak ve televizyonun karşısına geçip Torchwood izlemekti.

Torchwood, Dr. Who’yla beraber bu topraklarda bulunmadığından hiç bahsedemediğim iki BBC dizisi. Dr. Who ne derseniz 60′lardan 80′lerin sonuna dek 26 yıl oynadıktan sonra 3-4 yıl önce tekrar başlatılmış şeker bir bilim kurgu. Tekrar çekimlere başladıklarında bu haber hemen duyulmasın diye film bobinlerine yazdıkları isimmiş Torchwood (çünkü Doctor Who’nun anagramı). Sonra da ondan ayrı bir dizi olarak türemiş.

Velhasıl, o topraklarda kalmış şeylerden biri olan Torchwood geçen Pt. (23:25′te) trt’de karşıma çıktı. TRT’nin böyle sürprizleri oluyor.

Seyretmek için önceden bilmeniz gereken fazla birşey yok. Çalışkan ve akıllı polis memuru Gwen kimsenin bilmediği ve bağımsız çalışan bir gizli birime katılır. Bu birim, Torchwood, dünyaya gelen her türlü extra terrestrialle başetmek üzere uzmanlaşmıştır. Grubun karizmatik lideri Yüzbaşı Jack Harkness ölümsüzdür, filan. Yani, biraz çocuk işi, akıl boşaltıcı, bağımlılık yapıcı, hoş.

h1

Milör’ün asistanı olmak istiyorum!

11 Temmuz, 2009

Bunca yıl yanlış adamları takip etmişim anacım. Önce Odtü’dekiler (biri rektör oldu, biri öğrencisiyle evlenmiş bir adamdı [evet, ondan çok şey öğrendim], biri mülayim bir kadın), sonra yeni dünya’dakiler (biri meşhur Dr. Z., biri Murat Hoca, biri dikkat çekmeyen bir adam). Yanlış olmuş. En baştan direk Milör’e gitmeli ve ben sizi asistanınız olmak istiyorum demeliymişim. Hayat boyu!

Çünkü her Çarşamba akşamı süper yiyen adamım Milör* meğer Georgia Tech’te ekonomi, Koç’ta uluslarası ilişkiler hocasıymış. Böyle birçok alanı kapsayan bir eğitimi var zaten. Hatta fazla eğitim almış diyebiliriz (kim doktoradan sonra hukuk okur?). Ama eğitim boyu ve çalışırken Fransa ve Amerika’da, parasını hem yemeğe ve şaraba yatırmış (şaraptan çok da kazanmış).

Ben bazen bu büyük ülkede bazı dallardaki uzman sayısına inanamıyorum. Dünya çapında uzman olanlar o kadar tek tük ki onlara birşey olsa kimse olmayacak. Milör böyle biri. Neyse ki NTV kendisini bulmuş da sürekli öğreniyoruz. Yemek (şimdi aramızda gastronomi demeyelim) en hızlı yükselen ilgi dallarından biri ve o gemide ben de varım. Asıl maksat yemek üzerine birşeyler öğrenmek ama bir yandan mekan da öğreniyoruz. Orada görüp yediğim iki yer oldu bile. Ama bana yetmiyor. Ben onun ekolüne girmek, zamanla bir Milör2 (milör dö) olmak istiyorum.

Bu yazıyı yazdıran bu hafta İzmir’deki restoranları gezmesi oldu -haftaya da devam edecek sanırım İzmir-. Ah, kendisine rastlasaydım da yalvar yakıl asistanlığını dilenebilseydim dedim (ceketle gezdiğine göre Mayıs’ta, en fazla Haz. başında çekilmiş programlar -sonrasında pantolon bile giyilemiyor burada).

Milör kim tanımıyorsanız kendisini anlatmak için en iyi sahne Cunda’da deniz kenarındaki restoran yedikten sonra verilen kamera arkası görüntüydü herhalde. Milör yerken şlop diye bir ses çıkıyor ve kenardan bir kız eyvah diyor. Noldu diyor Milör, cep telefonunuz denize düştü diyor prodüksiyondan bir kız. Cebine bakıyor Milör, yok, “onu oradan alamayız di mi” diyor karşısındaki rest. sahibine. Hayır diyor adam. Deminki kıza prodüksiyondan bir kız daha ekleniyor, ikisi suya bakıyorlar yakından, Milör’ün dibinde. Milör tabağına dönüyor, bir yandan deniz ürünü mezeleri yemeğe devam ederken “artık ondan hayır gelmez” diyor. NTV’ciler çok sevmiş olmalı ki bir süre tanıtımlarda kullandılar bu sahneyi.

{Bu arada programın pek farkedilmeyen ve aslında artı olmaması gereken bir artısı var. Her gün saatlerce süren ve pişirilen yemeklerin tadının uzun uzun tartışıldığı yemekteyiz’de şarabın ş’si geçmiyor (sadece 1 veya 2 kere içilen şeyin şarap olduğunu düşündüm, tabi ismi anılmadan). Pek gastronom konuklar yemekle beraber tatlı meyve suları, kola, hatta şalgam veya red bull içiyor. Eminim yapımcı firma veya şov tv’nin aman kimseyi kaçırmayalım evhamından bu. Çünkü içki konusunda böyle gerici olduk biz. Milörse her fırsatta şaraptan bahsetmeye çalışıyor.}

*Milör’ün (aslı Milor) ismini ben koymuşum sanki. Edith Piaf’ın ‘allez, venez, milord’undaki gibi, tam anlamıyla ‘adamım’.

θθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθ

Geçen yaz da aynı şeyi düşünmüştüm. Yaz sezonu televizyonu kıştan daha güzel. Dizi yok, onun yerine yeşil ekran var. NTV giderek daha iyi ve daha ilginç programlar yapmayı öğreniyor. Program yapımcılığı, çekilen şeyi zenginleştirmek bizde bilinmeyen bir dal, ama yavaş yavaş gelişiyor.

Milör’ün programı kış sezonundan mekan değişikliğiyle devam. Onun dışında şimdilik daha çok Galata (Şişhane-Tophane) taraflarını gezen Levent Erden -Şehrin Şifreleri cuma 9-, çeşitli az bilinen antik kenti büyük bir tutkuyla gezen Ahmet Yeşiltepe (bu adam geçen yıla kadar normal ve ciddi bir sunucuydu, şimdi tam bir arkeoloji delisi olmuş) -Zaman Yolcusu perş. 8:30-, sonra ünlülerin yeşil işlerde çalıştığı Zor İş, çeşitli çevre sorunlarını takip eden Bay Yeşil, bir de sunan kızın güzelliğinin insanı üzdüğü Yeşil Tatil. . Çok uzman işi olmasa da en azından bariz bir heves ve enerji barındıran yapımlar (hepsi ntv’nin sayfasında var, video galeri kısmında).

Sanırım ben NTV’ye aşığım. Ta ilk zamanlarında düşünmüştüm. NTV gibi bir kanalımız olduğu için çok şanslıyız. Birçok kültürlü Avrupa ülkesinde olduğunu sanmıyorum. Zaten çok kendine özgü bir format. O sayede CNN Türk’ü de sürükledi peşinden o formata (yine de arada küçük bir fark var, ilki lehine).

Ratingleri ölçülse ne kadar minik bir seyirci yüzdesinin olduğunun anlaşılacak olmasından korkuyorum. Ama yine de seyircisinin alım düzeyi düşünülerek verilen reklamlarla kar edebiliyor demek. O da olmasa bağlı oldukları holdingin reklamlarını yayınlamak bile işlerine geliyordur.

NTV’nin bize fazla olduğunu, hatta onu haketmediğimizi düşündüğüm çok oldu. Şimdi tam öyle demiyorum. Çünkü biz neysek bu kanal da o. Ama en azından, ‘çok küçük bir kısmımız neyse o’.

h1

Efes’in tuvaletindeki o adam Robert Plant olabilir mi gerçekten?

9 Temmuz, 2009

Benim pişmanlıklara karşı farklı bir yaklaşımım var. Genel kabul gören anlayış, ‘geçmiş geride kaldı, ileriye (veya bugüne) bak, hayat pişman olmak için çok kısa‘ diyor. Birçok kişi pişmanlık konusu açılsa bunu söylüyor. Ama: 1- Bunu çoğu kişi uygulayamıyor, 2- Uygulayamazlar da çünkü pişman olacak birçok şey yapıyoruz ve bunların muhasebesi çok önemli.

Konuyu kapatalım, unutalım demekle olan tek şey, insanın sonraki benzer durumlara korku-endişe ile yaklaşması oluyor. Ben üzülecek birşey yaptıysak bunu yaşamalıyız diyorum. Yaşayalım, ve böylece o pişman olduğumuz şeyi düzeltmek için çözüm arayalım. Çünkü birçok zaman geç değil ya da bir yolu var.

Yazının etkileyici olduğu varsayılan örnekleme kısmına geçiyorum: Yakın zamanda pişman olduğum iki şey vardı. Şimdi neler olduğunu söyleyince çok saçma duracak, o yüzden baştan söyleyeyim, bunlar somut ve üzerinde durması nispeten kolay şeyler. Yoksa, tabi ki baştan sona ‘perche Amerique? Pour quoi ve por que?’. Ama o pişmanlığı yeterince yaşadım.

İlki, 2 yıl önce Efes’te tuvaletteki kıvırcık sarı saçlı adamla ilgili. İkincisi de geçen yaz almadığım bir ceketti. Kahve-toprak rengi, spor tarzlı keten bir ceket. Gayet hoş durmuştu. Ama rengi zor bir renkti, çok az şeyle gidecek. İlginç satış elemanı da kullandığınız durumları düşünebiliyorsanız alın demişti. Yazın hemen sıcak oluyor, ceket zamanı olmuyor ki deyip vazgeçtim o anda. Çok düşmüştü ama düşünülmeyecek dek ucuz sayılmazdı.

İst.’da oluyordu bu olay, buraya geldiğimde almalıydım demeye başlamıştım. Buradaki mağazalarına gidip getirteyim dedim ama geç kalmış oldum, indirim bitti.

Aylar geçti, bu yaz geldiğinde ve ekranda keten ceketli adamlar belirdiğinde onlarınkilerden daha güzel olan kahve ceket iyice ön lobuma yerleşti. Kafamdan çıkartamayınca da bir şekilde onu bulma olasılığım var mı demeye başladım. İndirimin sonunda olmuştu o olay. Hem iki tane vardı benim bedenimde. Yani, büyük olasılık satılmamıştır. Satılmayanlar da sonraki sezon nereye gider? Tabi ki outlet mağazasına.

Ama bu firmanın outletleri çok düzensiz, kendileri işletmiyor. İst.’a gidince internette adreslerini ararken gördüm, meğer kendi outletlerini açmaya başlamışlar yakın zamanda, seri sonu-defolu diye. Fulya’daki büyük mağazalarına gittim, ve pat! elimle koymuş gibi buldum. İkisi de orada duruyordu. Hem ben oradayken indirimleri oldu ve geçen yazdan da ucuza geldi.

Bunu, pişmanlıktan çözüme giden yola örnek diye anlattım. Ama buna göre ilk örneği de çözmek gerek. Yani, birinin bana Efes’teki Teodorakis konserinde (Teodorakis gelmemişti) tuvalette gördüğümde başta “aman Tanrım, yoksa bu o mu” dediğim, ama sonra yakınına gelince “yok, saçlar tamam ama bu adam kısa ve ihtiyar” dediğim, o yüzden afedersiniz, siz o musunuz demekten vazgeçtiğim kişinin gerçekten o olup olmadığını söylemesi gerek. Yani the Robert Plant. Gerçek efsane. Üstelik birkaç gün öncesinde İst.’da konserdeydi. Ama o anda, burada ne işi var, turnede başka yere geçmiştir diye düşünmüştüm. Ama sonradan bir efsane ile, hatta efsanenin ta kendisi ile konuşma şansını kaçırmış olabilir miyim diye içim içimi yedi hatırladıkça.

O konsere gelmiş mi, bir şekilde öğrenmeliyim. O değilse sorun değil. Ama ya o ise? Bu durumun çözümü ancak yine kendisine ulaşmakta olabilir. Kaç kişi uzaklıkta olabilirim ki Robert Plant’e? 3-4? Biri elimden tutsa da ona götürse, tanıştırsa, karşılıklı muhabbet etsek… GS maçına gelmiş buraya bir keresinde, oradan girip Man. United’dan çıksak… Böylece o gün vasıtasıyla başka türlü olmayacak bir rüya gerçekleşse…

ahh ahh

h1

Sezonu kapattık

5 Temmuz, 2009

Geçtiğimiz sezonun dizi ödüllerini vereyim diye düşünüyorum bir süredir. Biliyorum, ortalama bir ay oldu hepsi biteli, ama Oscarlar da yıl bittikten 3 ay sonra veriliyor. Hem burada oy pusulalarını göndermek, doldurmak, geri göndermek, oyları saymak, hepsini bir tek kişi yapıyor, o da ben.

Burayı okuyanlar arasında benden başka Türk dizisi seyreden var mı, bilmiyorum. Dizi deyince gittikçe daha fazla kişi Amerikan dizisi anlıyor. Herkes neye özlem duyuyorsa onu izliyor diye düşünüyorum. Mesela ben, Türki hayatlara, sokağa, beraber yaşama olan özlemimle hiç seyretmediğim kadar Türk dizisi seyrettim bu sezon. Amerikan yapımları seyredenlerse oradaki kişisel hayatlara, profesyonelliğe ve insana verilen öneme özeniyor belki. Ben Komiser Çinar’ın karakola girince polislerle dertleşmesini seviyorum. Bir başkası Dr. House hastane koridorlarında yürürken kimseyle selamlaşmak zorunda olmamasını. Ben Çinar’in bir arkadaşıyla rakı masasında aşkından bahsetmesinden hazalıyorum. Diğerleri, House’un ‘benden arkadaşlık beklediğine göre durumun kötü’ demesinden, yalnız hissedince bir telefonla evine bir kız çağırmasından.
(House’u ben de seviyorum da, maksat örnek olsun).

Bana sorarsanız bütçeleri ve üretim süreleri 10 kat fazla da olsa bizdeki samimiyete mümkün değil erişemez Amerikalı yapımlar. Ha, İnciluz deyin, bbc deyin, ciğerimi yiyin, o ayrı.

Daha önce bir sezonda birden çok Türk dizisi seyrettiğimi hatırlamıyorum. Birkaç seyredilir iş olsa da sektörün lokomotifinin Yaprak Dökümü olması beğeni düzeyimizin nasıl yerlerde süründüğünü gösteriyor.
Seyrettiklerime geçelim, gün sırası ile:

ø Yol Arkadaşım: Geçen Mayıs’ta, tam döndüğümde başlamıştı bu dizi. Vasat ama sıcak yapısı Ege esintileri ile beraber seyrediliyordu. Sonradan bir iyi bir kötü gittiler. Meğer Çağan Irmak yazmaya başlamış, bırakmış-filmini çekmiş, dönmüş-yazmış, başka kanala geçince bırakmış.

Hiçbir şey olmuyordu bu dizide. Olmayanlar da sabun köpüğü gibi geçiyordu. Hiç ciddiye alınmadan. Hele son bölümlere doğru oyuncuların da ciddiye almadığını hissedir olmuştum. Ama yine de oyuncuları bir bütün halinde çok sıcaktı.

ø Canım Ailem: Bu dizide de hiçbirşey olmuyordu ama o olmayanlar gayet ciddiye alınarak işleniyordu. Gayet izlenir oluyordu hep, hiçbir zaman çok iyi düzeyine çıkamasa da. Önemli bir çatışma içermemesine rağmen bu sonucu tamamen oyuncularına bağlıyorum ben. Senaryonun önemli bir katkısı olduğunu sanmıyorum. Daha çok, aşağıda bahsedeceğim 3 oyuncusu sayesinde.

ø Aşk Yakar: Tanıtımları sırasında bu sezon cayır cayır yanacağımızı, sezonun iyi ve başarılı dizisinin bu olacağını sanıyordum. Ama ‘yırtamadıkça’ kötüleşti dizi. Özcan Deniz anlattı sonradan, rating gelmeyince telaşlanıp hikayeyi aceleye getirdiler diye. Zengin, güçlü ve rahat Ece Sükan birden aşk acıları içine giriyordu mesela. Bir de bilindik hastane sahneleri. Şimdiye dek o sahneleri o kadar çok gördük ki: Ana karakterdekilerden biri yaralı hastanededir. Bilinci kapalıdır. Tüm tanıdıkları endişe ve acılar içinde odanın dışında bekler. Hastane garantili formüldür diyordu bir yerde bir senarist.

Yine de yan rollerde hep iyi oyuncular vardı. Çok iyi sürüklüyorlardı sahneleri.

ø Kavak Yelleri: Bazı dizileri zevkle seyredersiniz, ender olarak bazılarıysa ruh durumunuzu belirler. Bu dizi de bir önceki yıl tam ben geldiğimde başlamıştı. Ve yine tam Egeliydi. Çok hoş bir dinamizmi vardı, zaman zaman da çok şekerdi. Tüm altplanı Dawson’s’tan alsa da gayet Türki ve ondan daha başarılı bulmuştum.

İlk sezonu baştan sona gayet iyiydi. 2. sezonu da fena başlamadı ama sonra yavaş yavaş bozdu maalesef. Yan rollerdeki oyuncular kaybolup durdu mesela. Yine de piyasadaki en özenli işlerden biri olmaya devam etti. Çeşitli senaryo buluşlarını da hep barındırdı. Bir de hoş bir gastronomi muhabbeti olunca cazibesini tamamen kaybetmedi. Ama gelecek sezona Efe’siz olur mu, bakalım.

Oyuncu ödüllerini de verelim:

uurycel2
Bu adamın her yerde, her rolde bu kadar iyi olmasına o kadar alıştık ki.

sebnem-bozoklu1
Yılın -sarışın- bombası. Şebnem Bozoklu ‘ömre bedel’. Daha iyisi, frenklerin çok sevdiğim ifadesiyle: ‘Larger than life’. Hele, iki eliyle yandan saçını kabartma hareketi bitirim. O haliyle güzeller güzeli küçük kızkardeşinden daha alımlı.

ilker-aksum-480x318
İlker Aksum’un ne kadar iyi olduğu süper oyun çıkaran iki başrolün yanında çok dikkat çekmedi. Ama bu adam müthiş bence. Yılın en iyi yanrolü.

yol arkyol ark4yol ark2
En iyi yardımcı kadın ödülü bir ensemble’ye: Yol Arkadaşım’ın kadın oyuncularına (bir süredir resmen takmadan oynayan Özge Özberk hariç). Özellikle de büyükanne -emektar- Tanju Tuncel, Eylül – Melis Mutluç ve Hafize – geçenlerde Şehir Tiy.ları genel müdürü seçilen Ayşe Nil Şamlıoğlu’na.

Yalnız, emeğe saygımız ne az. Dizi oyuncularını listeleyen sitelerde birçok yan karakterin ismi olmuyor. Bu küçük kızın adı hiçbir listede geçmiyor örneğin. Oysa onunki neredeyse başrol. Yol arkadaşı derken kastedilen bile o.

Bir de Serji olarak Fox’ta şovuna başlayan evin büyük oğlu Serhat Kılıç’a birşey verememiş olduk ama adını analım bari.

Beklenmedik bir sonla bitireyim. Bence sezonun en bomba yapımı Adanalı. Bugünlerde akşamüstleri rastladıkça seyrediyorum. Çok sağlam bir çatışması var. Her bölümde hem yeni bir macera hem süregiden bir hikaye barındıran aksiyon-komedi-aşk üçgeni de çok garantili. Bir de mizahı bu kadar çocukça olmasa.