h1

İngilizce Kismet

19 Aralık, 2011

Portakalın kapanış partisinin yapıldığı otelin arka bahçesi gerçekten çok hoştu, ayrıca geniş bir de havuz vardı. İki çift vardı gece havuzda, hava soğukçaydı ama farketmiştim ki su gayet ılıktı. Cidden kıskanmıştım o insanları. En azından yakın vadede orada olamazdım ben. Ama böyle bir düşünce geçmedi aklımdan. Böyle şeyleri yanınızda biri varsa söylersiniz, kendi başınızaysa aklınızdan bile geçmez, zaten bilirsiniz.

Aradan 2 aya yakın bir zaman geçti. Yol hazırlığı yaparken mayoların olduğu bavulu açıp (o bavulun 2 yıldan fazladır ilk açılışıydı bu) 2 de mayo koydum çantaya. Ki herşey benim inisiyatifim dışında gelişti. 

                                  ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° ° 

Akşamüstü 7 civarı bayılacak gibiydim. Önceki gece 1 (yazıyla 1, sözle bir) saat uyumuştum. Zorla bir telefon edip yemek kaça kadar diye sordum. On buçuk dediler. 9′da uyandım. Çok oyalanarak giyindim, ama içimden de bir ses, dokuz buçuk olabilir, bir an önce in diyordu. Yok, illa dokuz buçukta indim. Ve tabi ki o sırada kapanmış yemek servisi, temizlemeye başlamışlar.

Sinir oldum bir parça, çok yakında yiyecek bir yer de yok. Ama 15-20 dk. ileride Milör’ün Türkiye’nin en iyi restoranı dediği 7 Mehmet var. Soğukta oraya doğru yürüdüm. Yoluma çıkan Portakal’ın festival merkezinde piyano festivali varmış. Konser sırasında içeri girmeye kalkarım diye telaşlandı görevliler, biraz bakınıp yola devam ettim. Mehmet isimli 7 kardeşin kurduğu, yok, Mehmet isimli 7 garsonu olan, olmadı, kendisini padişah 7. Mehmet sanan patronu olan restoranı geçen gelişimde biraz zor bulmuştum. Bu sefer başka taraftan giderken karşıma başka bir restoran çıktı. Daha önce internette gördüğüm, hoş bahçeli Melissa’s & Vanessa’s.

Saat 10′u az geçmişti. Kapısının önünde sigara içenler arasında duran garson bana kapıyı açarken sordum, geç oldu ama servis açık mı diye, açık dedi. Girerken menüyü de sordum. Balık çorbası vardı, ne güzel, öbür tarafa onun için gidiyordum. Canlı müzik yapan bir grup da vardı salonda, sıcak bir ortamdı. Oturup izledikçe anladım. Gayet geniş, 40-50 kişilik bir arkadaş grubu restoranın büyük kısmını kaplıyordu, müzik yapanlar da onlardandı. Orta yaşlı ama gayet canlıydılar, sık sık dansa dönüyordu şarkılar.

Sonra, bilindik eski şarkılardan birinde (böyle ortamlarda çok çalınan, sözleri acı, keder diyen ama melodisi o sözlerle tam tezat, western tarzında gayet neşeli, ama şimdi bir türlü hatırlamıyorum o sözleri) danseden kadınlardan birini gördüm ve bakakaldım. 4 yıl önceki garip-çılgın bir tatildeki gruptaydı. Sonrasında oraya festivale ne zaman gitsem hep karşılaştık. Ama başka hiçbir yerde değil de hep Migros’taki gösterimlerde. Bu yıla dek sadece selamlaşıyorduk da bu yıl bunu söylemiştim, o da aslında bir tek Migros’a gitmediğini söylemişti.

O akşamsa, tüm akşamın gelişimi, iki günlüğüne gittiğim ve sadece bir yemek için dışarı çıktığımda, hem de gitmeyi planlamadığım yerde ona rastlayınca, şarkının çelişkili duygusal etkisi de var, gözlerim yaşardı. Yerine oturunca gidip ona da söyledim. Belki de ben çok geziyorum dedi. Bir süre sonra yemeği beklerken yine gidip nasıl bu kadar büyük bir grup olduklarını sordum. Onun çalıştığı hastanedeki bir doktorun fakülte grubuymuş. Ben kalkarken de o gelip sonraki gelişinde haber ver dedi.

Bu hareketi beklemiyordum. Kapıda konuştuğum, sonra bana servis yapan garson da çok hoş bir insandı.  Valhasıl, kader… bir de kader doğululara özgü bir kavram derler. İngilizce’deki karşılıkları destiny, fate, fortune, karma, ve hatta kismet diye gidiyor.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.