
2011: Bir Zamanlar Anadolu’da
8 Ocak, 2012Burada yılın ilk yazısı geleneksel olarak (2007′den itibaren 5 yıl boyunca: bir blog için bir asırlık geleneğe denk gelir bu) bir yeniyıl hikayesi olurdu, kimle neler olmuş, neler yaşamışım. Ama şu an içimden gelmediği gibi kimsenin de bunu hatırladığını sanmıyorum. Yoksa, kızlar bittiğinden değil. Hiç olmadı, Arap Bahar’ı yazardım (elimde olmadan bir süre güldüm).
Alin Taşçıyan ki sanırım en sevdiğim eleştirmendir ve Fatih Özgüven’den sonra en takdir ettiklerimdendir, “Siyah Kuğu’nun abartıldığını düşünüyorum, Bir Zamanlar Anadolu’da’nın abartıldığını düşünüyorum. 3 Maymun’la beraber kaybolan eski NBC’yi geri istiyorum” dedi biraz evvel. NBC’nin bu son iki filmle beraber çok net değişim gösterdiği ve eski NBC’nin, alanında, o kalibrede eşi olmayan bir yaratıcı olduğu kesin. Ama bu yeni ‘görsel’ anlatıcının da düzeyi çok ayrı.
Açıkça söyleyeyim, iki filmi de çok sevmedim. Ama buna rağmen, geçen yılın benim için belki de en iyi noktası Bir Zamanlar Anadolu’da’ydı. Sevgi ve takdir iki ayrı boyut bende. Nasıl en sevdiğim eleştirmen en iyisi olmak zorunda değilse.
Sinemada bu dönemde hikayesine görsel olarak bu kadar hakim ve sadece görüntülerle bir hikayeden fazlasını anlatabilen böyle başka bir yönetmen var mı, bilmiyorum. 3 Maymun’da da Bir Zamanlar’da da kamera oyuncuların yüzlerindeyken o kırışıklar senaryoda yazıyor gibi gelmişti bana. 3 gün önce çıkan -ve bana bu yazıyı yazdıran- New York Times eleştirisi de “filmin isminin hatırlatması gibi, fantastik yüzlerinin çirkin güzelliği de Sergio Leone’yi çağrıştıyor (Ceylan’ın birkaç aktörü çirkin-grotesk görünümde Leone aktörlerini geçer)” demiş.
3 Maymun’da da vardı, ama bu filmde daha da çok, başka bir aleme gitmişsiniz; Orta Dünya veya paralel evren gibi değil, bizzat bu dünyanın içinde, ama daha önce hiç bulunmadığınız bir coğrafyada geçen olayları o sahnenin içinde ama hiç görünmeden izliyor gibisiniz. Hatta, rüyanızı kaydetmiş de uzun versiyonuyla izler gibi. İzleme haliniz de bilindik film etkilerinin doğurduğu duyguları içermiyor, neredeyse büyülenmiş gibi (tam kelimesi ‘mesmerized’). Filme yüklenen başyapıt tanımını da en çok doğuran şey, bu farklı izleme durumu gibi geliyor bana (ama buna bir itirazım yok).
Filmin gecesi büyüleyici derecede güzel. Bir arkadaşım, araba farları bize doğrultulduğunda bile hala etrafı görebiliyor olmamızdaki görsel mükemmelliğin sadece teknik beceriyle açıklanamayacağını yazmıştı. Ben hiç sabah olmasın istemiştim. Sabahın gerçekliğinin bu filmin görsel -sevimli değil, ama çok etkileyici- güzelliğine yakışmayacağını. Oldu ve benim açımdan o etki gereksiz sahnelerle azaltıldı.
Oyunculuklar gerçekten de dikkat edilmeyecek gibi değil. (Çok iyi oynayan) Yılmaz Erdoğan seçimini, birçoklarının aksine hiç de yaratıcı bulmadım hem de. O zaten hep böyle tiplemeleri oynamaz mı? Sonda çıkan, eski yönetmenimiz Kubilay Tunçer (morg görevlisi) de, en azından benim için son derece gereksizdi, hele hele araya illa bir illüzyon sıkıştırması (öyle bir karakter illüzyon mu yapar, Allah aşkına yani). Ama Kaç Para Kaç’tan beri bayıldığım, ülkenin en iyi aktörlerinden Taner Birsel ve içe işleyen-musallat olan (haunting) bakışlı Fırat Tanış’a hayran kaldım.
Zaten o ikisinin olduğu iki sahne: Muhtarın evinde Fırat Tanış’ın -bence kızın güzelliği karşısında- gözyaşlarını tutamaması, ve Taner Birsel’in (Radikal’in Recep İvedik’e benzettiği) cesedi tanımlarken kullandığı ifadelerden sonra bir an durup gülmeye başlaması. Bu ikincide, bazı komedi filmlerinde ve dizilerde kapanış jeneriğinden sonraki çekim hataları kısmına geçmiş gibi hissettim. Zaten gece de bitiyordu, o anda film bitsin istemiştim.
Filmin merkezindeki doktorsa, o gözlemci tavrıyla izledikçe son derece itici geldi bana. Bu bir kitap olsaydı o anlatıcı olurdu. Biz de anlatıcının gözünden baktığımız için farketmeyiz bunu: o istese belki çok daha etkili olabilir, ama izlemekle yetinir, kabullenir. Nihilistin sözlük karşılığı. Böyleleri yüzünden gelişmediğimizi düşünürüm hep.
Bu filmin, veya bir filmin benim için yılın en güzel şeyi olabilecek olması da filmin barındırdığı hikayecikler kadar acıklı aslında. Geçen yıl hayattan geri kalmadığım belki de tek alandı bu film.


ben artık şöyle düşünüyorum: bir yılda kötü bir şey olmadıysa o yıla iyi geçti demek lazım.” bir film yılın en güzel şeyi” olduysa o yıl da kötü demek değildir:) yine de bu yıl istediğin başka şeylere kavuşmanı ve yılın sonunda “bu hayatımın en güzel yılıydı” demeni dilerim. (aşağılarda bir yerlerde bir yeni yıl dileğim daha var bu arada)
filmi ben çok beğendim. gerçekten pek çok yönüyle bir başyapıt. insan seyrettiği kaç filmden sonra günlerce hala düşünmeye devam eder ki ve üstündeki etkisini sever…
ah özden. yıl bir kazık yiyerek başladı. 2 yıl önce de tam buna benzer birşey yaşamıştım, daha esaslı bir kazık. sonra yıla ve sonraki gelişmelere de damgasını vurmuştu, çığ etkisiyle. yılın da hemen hemen aynı günlerindeydi, arada 2 gün filan farkla. dilerim, yılın gerisi hiç benzemez.
senin dediğin gibi, 2011 bir öncekiyle karşılaştırınca gayet sorunsuzdu. gerçi herkes için farklı olmalı, durumundan memnun olanlar için (en aradıklarını bulmuşlar için) statükonun korunması iyi anlama gelebilir, benim içinse bir atlama gerekiyordu. statüko mutsuzluğun devamı.
toplum için nasıl bir yıldı diye bakıyoruz ya bir de. aslında daha çok öyle bakıyorum ben. orada tam geçerli bu bakış. depremden dolayı çok kötü bir yıldı mesela ’11.
toplum açısından bakarsak zaten “…a batmış” (her zaman ağzımı bozmam ama daha iyi nasıl tarif edilir bilemedim) durumundayız bence. her geçen gün de kötüye gidiyor, umut ışığı da yok…kendi küçük hayatlarımızdaki değişimler ve güzelliklerle avunabiliyoruz ancak ama aslında bu da iyi bir şey değil.
ben yine de sana ısrarla ve tüm içtenliğimle güzel bir yıl diliyorum. bakarsın hiç tanımadığın bir insanın iyi dilekleri sayesinde hayatın mucizelerle dolar:)
çok teşekkür ederim. hiç tanımadığım doğru değil gerçi:)
fırat tanış’ın grotesk suratı spagetti westernlere taş çıkartacak derecede iyiydi bence de.
beni filmin o ıssız gece görüntüleri çok etkiledi ve insanlar arasındaki sessiz gerilimler, belli belirsiz saf değiştiren -ama çoğunlukla bir karara ulaşan- hiyerarşiler. küçük hikayelerin temelinde gördüğüm buydu benim. bir de “bizim büyük çaresizliğimiz” elbette. çehov hikayesi tadında, etkileyici bir filmdi.
bir süredir pek anlamadığım bir ilgi var bu bloğa ve okuyup okuyup mesaj bırakmadan gidiyorlar demek üzereydim bugünlerde. daha önceden bilmediğim biri yorum bıraktığı için sevindim o yüzden.
benim içinden çıkamadığım çok film var (biri bu değil), ama aralarında 2 ozu filmi de var bu arada.
teşekkürler. haklısın, genellikle yorum bırakmak konusunda isteksiz sanırım blog okurları. ya da belki okumak yetiyor.
ozu’nun hangi filmleri merak ettim. ozu filmlerini sığınak olarak hayal etmiştim ama aslında onların altını kazıyınca da epey karanlık bir manzara çıkabilir.
ozu başka bir konu olsun, sineliste’de (sineliste-blogşpot). ozu’nun alttan çıkan karanlığında bile derin bir huzur vardır sanırım. ‘aslında gerçekler çok fena, ama bu öyle huzur verici ki’.
epey gecikmiş bir yorum olacak ama yine de söyleyeyim istedim. Film cesedin bulunmasıyla bitse çok daha mutlu olacaktım. Fazladan bir şeyler söylemek istemiş ceylan (iyi söylemiş mi, ayrı mesele)
ama hiç değilse, bu sayede filmin en güzel adamını, hastane mutfağındaki aşçıyı gördüm, o da bana yetti.
evet, ben de sabah olmasın istiyordum. sonrası doktora fazla anlam yükleme isteği olmuş, ya da kısacası bir anlam arayışı, birşeyleri yarım bırakma arayışı (ceset bulunduğu anda tam bir son oluyordu)…
aşçının tipini hatırlayamadım ama…
hem o otopsi sahnesini göstermek (benzeri yok sanırım sinema tarihinde, o sesler vs…) hem de kan sıçrama sahnesini çekebilmek için oraya kadar gitti sanırım.
ceylan’ın bu anadolu-aydın meselesine bu kadar yüklenmesi de tuhaf geldi bana zaten.
aşçının tipi değil onu güzel kılan, güzel bir insan işte, iyi niyetli… bir gün bir daha izlersen gözüne çarpar belki.
evet, tipini hatırlayamadığımdan neler yaptığını da hatırlayamadım. o sahne aklımda çok silik.
ben neyi oynasa taner birsel’e ve onun oynadıklarına hayran kalıyorum hep.
bir filme fazla şey (hatta aklındaki herşeyi) koymak gençlerin hatasıdır aslında, ama bu sefer nbc de ona düşmüş sanki. tabi benim açımdan, belki onun için gerekliydi o morg muhabbeti, ya da doktorun bakış açısına bu kadar odaklanmak, onun üzerinden konuyu nihilizme getirmek. o zaman da fazla edebi oluyor, ama di mi? (öncesinde ‘çok güzel. neden, nasıl bilmiyorum ama çok güzel’ iken ‘birşey anlatmaya çalışmış’a dönüyor insanın yorumu).