‘bloğ’ Kategorisi için Arşiv

h1

Çantamdakiler

6 Ekim, 2009

Efendim, yanılmıyorsam fi tarihindeydi, Elektra’nım bana çantamdakileri sormuştu, “yok mudur yani onların da bir çantası acaba? … belki simon’un ve metin bey’in de sırt çantaları ya da bele takılan çantaları falan vardır.” Sonra da yayınlamadan önce çantaların temizlenmesi gerektiği üzerine bir mini sohbet dönmüştü.

Beni tanıyanlar arasında çantasız tanıyan pek yoktur. O zaman da dediğim gibi, kadınlar koca çantalı gezer de erkekler dünyayı mı takmaz? Biz su içmez miyiz, şemsiye kullanmaz mıyız, herşeyimiz ceplerimize sığmak zorunda mıdır, ek kazak-kaşkol-kurabiye bulunduramaz mıyız, dışarda canımız çukulata-vitamin-mide hapı-fotoğraf çekmek çekemez mi? Di mi?..

Neyse, o yazıdan hemen sonra çantamı temizlemeye başladım. Önce içindekileri boşalttım. Kaybettiğimi sandığım ya da çoktan unuttuğum birçok şey çıktı: Ortaokul diplomam, ÖYS giriş belgesi (bulamayınca sınava girememiştim), eski sevgilimin açılmamış mektubu (bana dönmek istiyormuş, çok yazık-sonradan başkasıyla evlendi), Isabelle Huppert ile resmimiz ki o zamanlar kimse inanmamıştı onla küçüklükten tanıştığıma, yayınlanmamış romanımın tek kopyası, 98′de yarısı yenmiş bir muz, kahve fincanı (aceleyle çıkarken yarım kalmış), bir pırlanta kolye ve kesilmemiş bir İstanbul’daki Şampiyonlar Ligi Final bileti (nereden geldiğini unutmuşum).

Tamamen boşalttıktan sonra ters çevirip silkeledim. Yetmedi, eski bir diş fırçasıyla kalan parçacıkları aldım. Fiziksel temizlikten sonra kuru temizleyiciye verdim. Baktım olmamış, bir de ıslak temizlik yaptım, temizlikçi ile küvette üstüne çıkıp çiğnedik (kendisi yaşlı). Sonra 1-2 ay kadar balkonda havalandırdım, içeri alınca naftalin-karanfil-lavanta bıraktım bir süre içinde. Dezenfektan ve her ihtimale karşı böcek ilacı da sıkıp yine bir süre havalandırdım. En son, mikrop öldürücü döktüğüm bir bezle bir daha üzerinden geçtim. İçini de temiz bezlerle kaplayıp bir süre deneme kullanışı yaptım. Sonunda sergilenmeye hazır oldu.

Evet, çok zaman aldı. Ama değdi. Çünkü çok özenmiştim o sıralarda çantasındaki ‘gadget’ları sergileyenlere. Hatta birkaç yıl önce bir kız bloguna koyduğu resmin altına “benim için hayattaki en önemli şeyler, yani laptop’ım, ipod’um ve cep telefonum” diye yazmıştı. İçimde uktedir, ben de öyle olucam dedim.

Ve işte:

IMG_2471-3-ii

1. Çantanın kendisi

2. Müzik seti. Portatif. Heryere götürülebilir.

3. Mendil

4. Bozuk para deposu

5. İngilizce sözlük

6. Telefon rehberi -limiti yok, şehirdeki her numara.

7. Su. Çok içerim.

8. Birkaç video kaset. Bir sırada veya doktorda beklemek zorunda kaldınız diyelim, hiç sıkılmazsınız.

9. Birkaç kitap -kolay taşınabilir olmalarına önem veririm.

10. Telefon. Menzili geniş.

11. Kavun. Acıkırsam diye.

12. Ansiklopedi. Sadece iki cilti.

13. Atlas. Bir nevi portatif gugıl maps.

14. Futbol topu. Her daim gerekebilir.

15. Likör. Çok mühim. İçki olur, tatlı olur, otobüste şekeri düşene verilir. Yanınızdaki kıza içelim mi dersiniz, nerde der, burada deyip şişeyi çıkarırsınız.

16. Harita. GPRS yanında haltetmiş.

17. Bunu da siz anlasaydınız bari. Ne olacak, tabure. Sokakta yoruldunuz, oturmak istiyorsunuz ama etrafta bank filan yok. Hiç dert değil.

Ayrıca, çeşitli müzik kasetleri (çantaya yaklaşık 30-40 albüm sığabiliyor), bir mektup açacağı (orijinal adıyla mail opener -böylece dışarıda da maillerinize bakabilirsiniz), bir tenis raketi (daha çok sinekleri ve arıları defetmede kullanıyorum) ve bir basket topunu da görebilirsiniz. Sonuncuyu numaralamadım, çünkü Allah için, onu hep yanımda taşımıyorum.

Yalnız, çantadan şemsiyem çıkmamış, bir yerde mi unuttum diye merak ettim. Zaten olsaydı hemen gözüme çarpardı, çünkü kolaylık olsun diye açık koyuyorum.

h1

I blog, çünkü 140 karakterden daha fazlasını yazabiliyorum.

16 Eylül, 2009

FWD = tweet

Eskiden forwardlar vardı, bilirsiniz. Tabi hala var da eskiden daha yaygındı. Arada ne kadar itici olduğunu görüp yollamayı bırakanlar oldu. Eskiden bol bol karikatür (en çok Selçuk Erdem), fal yazılarının olduğu döküman ve powerpoint dosyası gelirdi. Hayatla ilgili mesajların olduğu, görsel ve işitsel zenginleştirilmiş bu powerpointler çok alemdi. Hele bazılarında ilişkilerle ilgili ahkam kesilen uzun yazıların altına Nazım Hikmet, Çetin Altan, Can Dündar gibi (başka görmedim) afilli isimler uydurulurdı. Böyle şeyleri hazırlamak için tüm gün ofiste geçirmeye mecbur olmak ama yapacak işinin de olmaması gerek diye düşünürdüm. Yani, klasik memuriyet işi. En iş yapmayan memuriyet olarak da Çevre Bakanlığı’nı bu powerpoint’lerin merkezi olarak ilan etmiştim.

Bu tweet filan da tam o forward’lar gibi. Bir başkasının ürettiği birşeyi bulup kendinden hiçbir şey eklemeden göndermek. Hem öyle şeylerle uğraşmak için sonsuz bir vakit ve en azından sürekli bilgisayar başında olmak gerek. Haberciler, IT çalışanları filan için anlaşılabilir belki (ki onlar da sıkılmaz mı sürekli ekrana bakmaya) ama ya gerisi?

Merak

Ekran başındalık bir yana, ben niye birinin o sn. ne yediğini, ne dinlediğini, hangi mekanda olduğunu merak edeyim. Uzun yıllar önce sabahladığımız bir proje çalışması yapıyorduk. Gruptaki oğlanlardan biri de sürekli olarak sevgilisine o sırada neler yapmakta olduğumuzu anlatıyordu. Fazla bilgi. Öyle itici. Gerçekten merak edersem açıp sorarım napıyorsun diye.  Ayrıca, bir arkadaşımın o anda neler yaptığını herhalde ancak Cannes film festivaline filan gitmişse merak ederim. O da çok yakın arkadaşım olmalı. Ama burada bağlanılan yüzlerce kişiden ve takip ettiğin ünlülerden bahsediyoruz. Ünlüler mi? Teenager fan’lar mıyız biz?

Sensin 140

Yeni gençliğin yazı yazamadığını farketmeyen kaldı mı? Sokakta rastgele 100 genç durdurulup bir paragraf yazı yazmaları istensin. Çok basit birşey, bir maçın özeti gibi. Yarısının yazamayacağına eminim. Bir defa noktalama işareti onların dünyasında yok. Sonra aynen konuşur gibi yazıyorlar ama konuşma diliyle yazı dili apayrı diller. Kelime yazılışları, cümle dizilişleri geri kalan beceriksizlikler.

Niye böyle derken farkettim, ki bayağı oluyor, arada birçok kişi farketmiştir, bu gençlik başka hiçbir yerde yazı yazmadığı kadar sms yazmıştır. Bildiği dil sms dili. Dili bozması da bir yana, 140 karakterde ne anlatılır ki? Ben mesaj yazdığım ender zamanların birçoğunda 2. mesaja geçmiş oluyorum. Karakterlere zorla basılan cep telefonunda sığamıyorken rahat rahat yazdığım bilgisayarda niye bu kadarcık karakterle kısıtlanayım ki? “bluedevil liked this“ten daha fazla söyleyecek şeyim olduğuna inanıyorum.

Ayrıca, birşeyi beğenip beğenmediğini söylemek başlı başına bir eleştiri değildir. Ne bir neden barındırır, ne de o şeyle ilgili doğru dürüst bir bilgi verir. Tek başına fazlasıyla öznel ve gelişigüzeldir.

h1

L’İtaliano

14 Kasım, 2008

Hergün 100 kere (sayılar hiç abartı değil) laşatemi kantare, 40 kere laşatemi şarkı sözleri, 30 kere laşatemi, 20 kere laşatemi kantareyi kim söylüyor diye arayıp gelen şahıs, sizden sıkıldım. İlgili bilgiyi buradan bulabilirsiniz:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=l’italiano (bana gelmeyin, oraya gidin).
Şarkının adı da L’İtaliano.

h1

bir kuş, bir kuşun susturulması için krallığımın yarısını veririm

17 Nisan, 2008

Sıcaklık beni bu yıl feci vurdu. Her yıl Mayıs’ta iltica eden kuş, bu yıl Nisan başında buyurdu.
Ama doğal olarak merak ediyorum. Bu kuş deli mi? Niye yaşıtları derin uykudayken güneşin doğmasına saatler kala şakıyor? Ve niye tam ben uyumak üzereyken başlıyor? Benle bir derdi mi var? Varsa niye gelip açık açık söylemiyor? Sonra binlerce km.lik göç yolunda niye bir kere olsun yolunu milim farkla şaşırıp başka bir evin arkasındaki tellere konmuyor? Her yıl tekrar tekrar bunu yapmak zorunda mı? Kuşların yaşam beklentisi kaç yıldır? Bunun başka bir aleme göçme zamanı gelmemiş midir?

Arada bir ötme kesiliyor ve ben canlandırmaya başlıyorum. Belki aynı anda basmaması gereken iki tele basıp kavrulmuştur. Belki aşağıdaki bir solucana doğru alçaldığında solucanı yem olarak kullanan bir kedi… Ya da en zevklisi, kuş sakin sakin telde dururken arkasında kocaman bir gölge belirir. 10 katı başka bir kuş. Şöyle Amerikan kartalı filan. Ama maalesef az sonra o aksak 9/8′lik ritmli düzensiz şakıma tekrar başlıyor.

Belki bilmiyorsanız bizim bu kuşla geçmişimiz eskilere uzanıyor. Bizi Larry Bird tanıştırmıştı. Alan Parker’ın Birdy’sine gitmiştik ilk çıktığımızda. Şarkımızı Charlie Bird Parker çalardı. Merak edenler için en eski, en güzel günlerimiz ve daha az eski, daha az güzel günlerimiz.

h1

sürecek

9 Nisan, 2008

Bazen, bazı hassas zamanlarda dost bildiklerin pek uzak geliyor. Şu: beni anlamıyor hiç; bu: hiçbirşeyimi yanıtlamadı uzun süredir; o: kendi derdiyle meşgul, beni dinlemiyor. Ben de bu durumda önemli zamanlarımda derdimi bir… bir… bir blog parçasına anlatıyorum.

TS- Teessüf ederim, çok alındım.
ST- Nedenmiş?
TS- Öyle demenden.
ST- Yanlış mı dedim?
TS- Yanlış diyemem. Ama ifade şeklin kırıcı.

ST- Hadi şimdi devam edelim.
TS- Hep sen ne istersen onu yapıyoruz zaten.
ST- Seni kırmak istemem. Ama diğer yandan benim iznim olmadan nasıl kırılabildiğini de anlamış değilim.
TS- Yine yaptın işte. Beni aşağılıyorsun.
ST- Sen benim bir parçamsın, seni nasıl aşağılarım ki?
TS- Parçan değil de malın gibi görüyorsun sanırım.
ST- Öyle de denilebilir. Seni ben yarattım. Senin herşeyinim ben.
TS- Ben de bir varlığım. Kendime ait bir bilincim var.
ST- Kaderin benim elimde.
TS- Bulunduğun ülkenin bireyciliği ve hiçkimsenin kimseye ait olmamasından nasibini almamışsın sen.
ST- Bireycilik dediğin gibi kimselerle ilgili, şeylerle değil. Ama tabi ki almadım, sapına kadar Anadoluluyum ben.
TS- Sapına kadarmış. Anadolu yana dönük bir yüz olsa senin geldiğin yer burnunun yukarı doğru kalkık ucu olur. Estetikli.
ST- Ya Ankara’ya ne diyeceksin? Tam göbekte.
TS- Ankara da o kafanın ortasındaki bir ur. Onu alır gibi şehirdeki tüm gri binaları havaya uçursan ülke nefes alır.
ST- Anarşist.
TS- Beni sıfatlayarak bir varlık olduğumu kabul ettin sanırım. Evet, sonuna kadar anarşizm. V for…Venezia.
ST- Cıvıdın. Kapatıyorum.
TS- Dur tamam, silme.
ST- Kendi yaptığım birşeyi nasıl silerim? Bilgisayarı kapıyorum sadece.
TS- İyi o zaman, birileri okudukça ben devam ederim. V for Vindicta.
Simon Templar- İstediğin kadar konuş ama senin o vendetta’nın sözlük karşılığı kan davası. Tam lümpen.
The Saint- Züppe.

h1

Koca Çınar’ın Sotiz’e yolüstü karaladığıdır

13 Mart, 2008

S: – sizden defterime hatıra birkaç kelime yazmanızı istesem çok mu yersiz olur acaba?

YK (yapı kredi): – yavaş konuş yavrum, dur da anlayayım ne dediğini.

S:- şey diyordum, ne olur benim için şuraya bir şeyler karalasanız?

YK (yekta kopan): – hehehe, zaten yazdım yazabildiğim kadar bunca zaman, sevmem ben öyle şeyler.

YK (yakup kadri): – (saçını okşar) Ama madem çıkmışsın karşıma, seni mi kırcam be kız, ver bakalım, bu da ilk olsun:

Dersin ki Asyanın bozkırından çadırlarını alıp, atlarına binip, devesini, koyununu, keçisini, malını toplayıp Anadoluya bir periler kavmi geldi. Her biri bir taşa dokundu, nakış oldu. Tuttuğu taş nakış oldu. Sonra kümbet oldu, cami, tımarhane, kervansaray, han oldu… Perilerden biri de burada karşıma çıktı, bana bir defter uzattı.”

h1

4.2.2.1

29 Aralık, 2007

Eski blogumu yapmaya başladığım sıralarda beni kimsenin okumadığını, benim de kimseden bihaber olduğumu, kimse okumasa da kendim için yazdığımı (daha doğrusu yaptığımı -çünkü yazılar azınlıktaydı) arada bir yazmışımdır. O yüzden şimdi yasaktan önceki okurların önemli bir kısmını kaybetmiş olmak ‘tiraj’ namına hiç derdim değil. Ama bir kısmını tanımış bulunduğum bu kişilerin şimdi iki fazladan tık uğruna artık hiç (arada bir de değil, hiç) okumuyor olması… Biliyorum, bazen bir fazladan uğraş zor geliyor -blog okumak günün en az elzem meselesi olduğuna göre- ama hep mi? İnsan en basitinden nadiren de olsa bir merak etmez, özlemez mi?

Bu inanması zor yasağın hala sürüyor olması, insanın hele kendi blogunu yönetememesi garip durum. 1 haftadır herbişeyi yönetmeye yarayan sayfalara giremiyordum. Ama okumak için yapılması gereken topu topu bir gizlen.net demek. Hatta adsl kullanıyorsanız dns ayarlarını değiştirince (local area connection-properties-tcp/ip-properties-4.2.2.1) ona da gerek yok. Yan etkisi de yok.

Diğer yandan, kendi okuduğum bloglarda da bir çölleşme söz konusu. En çok okuduğum şu arabayı takip et bölümü mezarlık olmasa da vahşi batının terkedilmiş altın arama kasabalarına dönmüş. Azı düzenli yazıyor. Çoğu duruyor ama artık içine yazı yazılmıyor. Veya ayda, yılda bir. En severek okuduğum iki kişiden biri 10 ay önce yazmış mesela, diğeri 2.
Mesmetin Beyin geçenlerde yazdığı ‘ah, hangi alemlerdesiniz, alıştırdınız, gittiniz, var mı böylesi‘ mealindeki yazısında olduğu gibi kaybolanlar da cabası. Metin Beyle kesişen kümelerimiz ve kendimize has küme elemanlarımız var bu konuda. Sevgili Ece ile başlar benim listem. N’olmuş ablan öğrendiyse, başka bir adreste devam ederdin. Sonra Halid kardeş. Kaybolacağına inanmam, zaten kendisi de öyle söz vermişti. En azından çete ayakta. Veya bir miktar. Ve zuzay. Hani 5 çayına geliyorduk uzay hanım, olmuyor böyle. Şimdi birilerini unutuyorumdur kesin.
Benim için de eski anlamı.. hala çok ama sanki eskisi kadar değil. Yoksa bıkmak, sıkılmak, tükenmek kaçınılmaz mı? Her zaman söyleyecek bir sözümüz, söz yoksa bir resmimiz, bir alıntımız, bir şarkımız yok mudur yoksa? O da yoksa bir liste be!

Ayrıca, şimdi farkettim de yasak başlayalı beri, yani Ağustos’tan bu yana yeni okur (en azından yorum bırakan yeni okur) sıfıra yakın. Benim de yeni keşiflerim aynı istikamette. Yine de wordpress’i değiştirmeyi tabi ki düşünmüyorum. İki fazla tıkla gelmeyecek olan bittabi ki gelmesin. Ben kendime yazarım. Kalan sağlar ne ala.

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

tv’lerden bi’kaç çeviri becerisi:
navy blue: donanma mavisi. üzücü olan çeviriyi yapanın yine çekmişsin navy blueları (lacileri) çevirisini bilmeyen biri olması değil, o film çevirisini yapacak düzeyde birinin navy blue’yu bilmemesi.

meccanico: makine-maden işçisi (çevirmen sözlükten not almış herhalde, öyle de kalmış. yoksa kadın, hastanede ziyaretine geldiği adama nasıl görünüyorum dediğinde adam ‘çok iyi görünüyor olurdun, bir makina-maden işçisi olsaydın’ demez herhalde {psst, çevirmen, dil kitaplarının 1. ünitesinde geçer bu, jorge es mecánico, tamirci tamirci}).

tranquillo: keyfinize bakın (adam doktoruyla beyin tümörü olup olmadığını öğrenmek için test sonuçlarını görmeye gidecek. merak edip gelen iki arkadaşına herhalde ’siz gidin ocakbaşına, ben sonra katılırım’ demiyor. ‘merak etmeyin’ diyor).

h1

meydan faruş

12 Aralık, 2007

Efendim burada LaRuş isimli bir şahsiyet var. Ben diyeyim Yalç ın Küçük, siz anlayın Perin çek. Komplo teorisyeni, akademisyeni, duayeni. Bir tür klanı var kendisine bağlı. Kendisine medyada rastlamak mümkün değil de (zaten düşündüm de medyada alternatif hiçbir sese rastlamak mümkün değil burada) metro çıkışında dergisini dağıtıyorlar bazen. Felsefik birşey, alıyorum ben de, niye geri çevireyim. Ama adam o kadar mimlenmiş ki elimde o dergiyle görülürsem ben de nasibimi alır mıyım demeden edemiyorum (ama bölümün karışık saçlı delisi olarak öyle endişelerin üstündeyim neyse ki).

Velhasıl, son sayısının kapağında Noösfer vs. Blogosfer (is the dev il in your laptop) diye başlık atmış. Ne lafuzatıyorsun benim gül gibi bloğuma diye baktım. Mayspeys, faysbuk gibi yerlereymiş garezi, onlara demek istemiş kabaca (ama çok kaba) blog diye, ayrıca hiç geçmiyor yazıda, kaynamış kısacası arada blog dünyası. “Feysbuk is a tombstone with a picture” sözünü sevdim ama.

LaRuş bizim interneti temiz tutalım hareketi yanında hiçbirşey değil tabi. Şuradaki sitelerinde neye karşı savaşacaklarını açıklamışlar. Sekiz maddelik liste sanki her kötüyü kapsıyormuş gibi, di mi? Birşey eksik olmasın? Silah gibi? Ben şimdi size megik maşrum hangi parklarda yetişir, en ucuz ot nereden alınır diye anlatıcam ve kapatılacağım, veya konyağı övdüm diye wordpires yasaklanacak ama birileri özgürce kalaşnikof satabilecek mesela. Gerçi bu iş o kadar ucuz ki internete ne gerek de diyebilirsiniz. Malatya’daki katliamı gerçekleştiren efendi kullandığı smit vesson’u malatya manifaturacılar çarşısından kaça almış dersiniz? Ntv’deki haberde anlatıyor bakın (çıkmazsa zirve yayınevi deyiverin oradaki arama kutusuna), alış belgesinde yazıyor. 20 ytl. Cebimde bir yirmilik kaldı, eve giderken bakkaldan bir şişe şarap mı alsam yoksa önce bir smit vesson alıp bakkaldan kasayı mı götürsem? Kasa demişken şarap yani. Şarap kasası. Yoksa bakkalla hep gözgöze bakıyoruz mahallede, ötesi ayıp olur sonra.

Aynı internet temiz hareketinin sitesinde güvenli web diye bir link var, tıkladım. Şu çıktı. Zaten guvenliweb diye bir isim kullanan insanlara neyimizi emanet edebiliriz ki? Hadi web’i, w’yu geçtim -ki istemiyorum aslında geçmeyi, guwenli de diyebilirlerdi- ü’nün noktalarını koymayı beceremeyen ve Türkçe karakterlerin sayfa başlığında çıkmayacağını düşünen akılları biz ne yapalım.

Kulağa da öyle garip geliyor ki. w’yu abartınca guvanıwab guvanıwab.. yok, ne kadar uğraşsam venedik olmuyor. Guantanamo’ya benziyor ama (gerçi ona daha çok vantana mena, aia vantana mena diye giden şarkı benziyor). Guantanamo’nun Küba’da olduğunu biliyor muydunuz bu arada? Amerikalılar 50′lerde kiralıyor yıllığı 2000 dolara, sonra da bildiğimiz arsın kiracı modeliyle üzerine yatıyor.

Bu aralar yüksek mahkemede davası görülüyor Guantanamo yargılamalarının, ve orada görevli olan teğmen avukat ne kadar berbat yürütüldüğünü anlatıyor. Gazetelerse bu mahkemenin haberlerinde Gitmo diyor. Herşeyi kısaltan bu ülke, ben otobüs şoförüne Massachusettes Avenue’dan geçer mi demek için cefa çekerken Mass Avenue dediği gibi, sadece varlığıyla büyük bir utanç ve insani hakların en temellerini çiğneyen bir işkence mekanının ismini söylemeyi de zor buluyor. Aferin, bu da bir tek burada olur.

Bu arada Smit Vesson’un hikayesi de ilginç. Vahşi batının yeni kurulmakta olan kasabalarının hemencecik konan saloonlarında french cancan dansçılarına, çeşitli şarkıcı ve şovmenlere gösteriş yapayım diye, getirilen şampanyayı uzaktan açacak ve cebe girecek bir zamazingo bulayım derken tabancayı buluyor. yaaa…..

Ya yukarımda ve yan odamda gürültü edenler, yeter yahu. Yine bilincim akıyor sizin yüzünüzden. Sıkıldım be, gidin… get a room. Bana ne, aaaaa. Ben dedim ya, Brad Pitt’le Helena B. Carter olsa hoşlanmam, siz kimsiniz ki…

h1

sine liste

25 Kasım, 2007

- Evet, kelimedeyiz, başlama sırası sizde Sayın Yılmaz
- Sessiz
- Sessiz. S. Sizle devam ediyoruz Sayın Kocabaş
- Sesli.
- Sesli. İ
- Sessiz.
- Sayın Yılmaz sessiz dedi. N
- Sesli.
- E
- Sessiz.
- R. Sayın Kocabaş
- Sesli
- Sesli. İ
- Sessiz
- S
- Sessiz
- T. Sizle başladık, sizle bitiriyoruz, Sayın Yılmaz.
- Sesli
- E. Son harf E. Harflerimiz panoda yerlerini aldı, sürenizin başladığını gösteren müziğimiz de şimdi başladı.
ayfoundmylove in portofino perche nei sogni credo ancora, lo strano gioco del destino, a portofino ayfoundmylove
……
cingcingcong.
- Gongun sesini duydunuz, süreniz sona erdi. Evet, Sayın Yılmaz, sizle başlıyoruz, kelimeniz..
- Senarjist
- Sayın Yılmaz senerjist dedi, 9 harf, j joker sanırım. Gündelik hayatımızda sık sık kullandığımız bir kelime, öyle değil mi Sayın Yılmaz, sinerji veren anlamında. Öncelik sırası Sayın Kocabaş’ta olduğundan onda da 9 harfli bir kelime varsa puan ona gidecek. Sizin kelimenizi alalım, Sayın Kocabaş.
- Sineliste
- Sayın Kocabaş sineliste dedi. 9 harfli bir kelime. Burada da l joker sanırım. Uzmanımıza dönüyoruz, Sayın Tedarik, sineliste, doğru mudur efendim?
- Sineliste, ben şahsen hiç duymadım, Sayın Baygetirir. Hemen siyah kaplı TDK sözlüğümüzü açıyoruz. R, S, Ş, çok gittik, bir yaprak daha geri, iki olmuş, tamam, sinbad, sincap, sinkaf, sinten, sipru, gördüğünüz gibi sineliste yok. Maalesef kabul edemiyoruz.
- Bir saniye Sayın Baygetirir. Ben müdahale etmek istiyorum. Burada matematik için bulunsam da bu tutuculuğu kabul edemem. TDK’ya, sınırlarımızın içine saplanıp kalmayalım. Açın Britanlaurus‘u, orada var sineliste. Gugıl sözlüğüne bakın, hemen kapağın ardından ilk sayfada. Varolan bir gerçekliğe yok demek yokolanı varsaymaktan beterdir.
- Meslektaşım bu kadar önemsiyorsa önemli değil efendim. TDK sözlüğü de esnektir, sürekli değişir. Bakın, hemen bu araya ekleyebilirim. sine.. tam olarak nasıl yazılıyordu? Bir cümle içinde kullanabilir misiniz Sayın Kocabaş?
- Geçen gün yolda giderken Sineliste’yi gördüm, çok hoşuma gitti.

sine3.jpg
liste3.jpg

h1

elemtere

9 Kasım, 2007

Bu bloğun kem gözlerine iyice inandım artık. Ne zaman iyi, değişik bir şeyler olduğunu yazsam, denizaşırı yörelere, Yucatan piramitlerine filan gitmekten bahsetsem (yoksa ondan bahsetmemiş miydim) kötü birşey oluyor. İki gündür hiç alışık olmadığı derecelerde yaşıyor vücudum.

Hastalık, insanlara karşı tam bir turnusol kağıdı, rengini sevmediğim. Çok anlayışlı, neredeyse çocuk gibi davranan doktor kadın ne kadar iyi idiyse “hala bulaşıcı mısın” deyip 5 adım geri giden bölüm başkanı hocam da o kadar kötü. Pek iyi olduğunu düşündüğüm yeni ev arkadaşımın sınırları benden çok ileride çizilen ilgisi ise tam bir hayal kırıklığı. Neyse ki kimyasallar var, mesela üzerinde Penu Silun yazan minik şişe. (Aksak’ı özledim!)

bats_7cm.jpg
Bloğa gelince.. ekrana doğru camgöbeği camı tutuyorum. Dikkatli ol, benim de gözlerim gayet kemdir. Tam benden daha fazla ilgi çekiyorsun sen diye imrendiğim sıralarda yasaklandığını unutma. O zamandan beri yasaklısın, biliyorsun.

h1

1. elden gazetecilik

1 Ekim, 2007

Wor dpress’i ‘yansıtan’ wordpr exy bir çözüm olabilir gibi gelmişti. Ayrıca, ne güzel birilerinin buna kalkışması. Ama tabi, o da kapatılmış. Şöyle anlatıyorlardı durumu. Tehdit, vs., hoş değil. Ama bu mektubu gönderen avukat telefonunu da yazmış. e, iyi ne güzel, aradım ben de. Konuştuk 10 kadar. Yaklaşık şöyle oldu -hatırladığım kadarıyla:

- İyi akşamlar, avukat şey beyle mi görüşüyorum?

- Evet, buyrun.

- Merhabalar, ben Simon. Size wordpre ss’le ilgili kısa bir iki sorum vardı.

- Buyrun.

- Wo rdprexy diye bir site var, wordpre ss’in içeriğini yansıtan. Onlara silmelerini rica etmişsiniz, müvekkilinizle ilgili siteleri, onlar da silmişler. Ama yine de o site de tamamen kapatılmış.

- Baktırayım, ben silmediler diye biliyorum.

- Sizden aldıkları maili yayınlamışlar. Ben de telefonunuzu oradan aldım. Sizin yazdığınız siteleri sildiklerini söylemişler. Müvekkilinizle ilgili ne leyhte ne aleyhte bir amaçları olmadığı için böyle yaptıklarını da yazmışlar.

- Onlar orada öyle yazıyorlar, bizi zor durumda bırakmak için. Ama aslında hiçbirşey yaptıkları yok.

- Yalnız, wordp ress’ten bahsetmiyorum. Onların hiçbirşey yaptığı yok. Ben sonu pre xy, e x y diye biten, en son 2-3 gün önce yasaklanan siteden bahsediyorum. O bu yasağa karşı oluşturulmuştu.

- Anladım.

- Aslında tabi niye sadece o siteleri yasaklatmadığınızı, tüm wordpress’i yasakladığınızı da sorabilir miyim?

- Siz türkiye temsilcisi misiniz?

- Yok, ben kendi halimde bir blog yazarıyım. Bir aydan fazla süredir benim blogum da yasaklanmış durumda.

- İsminiz ne demiştiniz?

- Simon.

- Türk değilsiniz yani?

- Dayım İngilizmiş.

- Şimdi simon diye bir site kursa birisi, içinde size hakaret içeren şeyler yazsa… Bilmem gördünüz mü yazanları ama hakaret dolu sözler…

- Bunu anlıyorum tabi. İçerik ayrı bir konu. Ama neden hepsini yasaklıyorsunuz?

- Biz de tabi yasaklamaktan memnun olmuyoruz ama. Ama bu siteye 3 kere yazdık, bu hakaret içeren yayınları kaldırın dedik. Hiçbirşey yapmadılar.

- Onlar yasaklanırsa alıp başka yere kopyalarlar diye mi tüm wor dpress peki?

- Evet. Bizim sürekli bunu kontrol etmemiz çok zor. Onlarınsa bunu yapması çok kolay.

- Wordp rexy de yapmış zaten. Yo utube’de de neden aynıydı sanırım. O videolar kaldırılır, tekrar konur diye.

- Evet, hatırlarsınız ne hakaret içeriyordu o videolar.

- Yalnız, bunun sonu yok ki. Oradan alır, başka blog sitesine koyarlar. Daha büyük blogger var mesela, oraya koyarlar.

- Tüm blog sitelerine yazdık zaten, uyardık hepsini buna karşı. Bazılarından cevap geldi, yardımcı olacaklarını söylediler, bazılarından hiç gelmedi.

- Bence gerçekten bunun sonu yok. Yalnız benim şimdilik sadece vurgulamak istediğim, wordpr exy’ye bir baktırın dediğiniz gibi. O iyi bir çare olabilir gibi gelmişti bana. Hem dava konusu içerikler yok, hem de diğer sitelere erişim sağlıyor.

- Tamam, baktırayım ona. Bize şurada da var diye haber veriyorlar, öyle harekete geçiyoruz.

- Ben onlara inanıyorum. O yüzden ilgilenirseniz sevinirim.

- Tabi baktırırım.

- Tamam, iyi akşamlar size.

- İyi akşamlar.

(mümkün değil, kurgusuz yapamıyorum, ama burada gerçekten çok az.)

Bu arada kibar ve genç sesli bir bey olduğunu da söylemem gerek. En garip olan da şimdiye kadar hiçbir gazetecinin veya mesela wordpress tr’den birinin kendisini arayıp bunları sormamış, sonra da haber yapmamış olması.

(Bir yandan da fazla mı yumuşak davrandım, bu sansürün hakkını niye aramadım diye düşündüm sonradan. Ama ben böyle biriyim. Sonra kibar kibar konuşan birini sıkıştırmak nezakete sığmaz gibi geldi sanırım. Ve hem bu telefonun tek amacı word prexy’yi açtırmaktı aslında, tüm sansürü sorgulamak değil).

h1

üretmeliyim üretmeliyim üretmeliyim

14 Eylül, 2007

WordPress kapanışı uzun süre beni çok da bozmadı. İlginçtir. Çünkü gelemem öyle kısıtlamalara.
İlk gördüğümde sadece bu sayfa kapatıldığı sandığım için (kim, dinciler mi, Bayülgen mi? evet, kesin o. ay, uğraştırma beni Bayülgen. sonra mahkemede ve magazin sayfalarında karşı karşıya geleceğiz. deşifre olmakla kalmayacağım, sonra kolaysa yüzüne bakacak türk kızı bul) tüm alemin kapatılmasından sanki birileriyle birşey paylaşıyor gibi hissettim belki.

Sonra yoğun olarak yaşanmakta olan (mesela şurada, burada, orada) yaz, yaz, nereye kadar sendromu hafiften de olsa beni de vuruyordu. Benim hep birikmiş ve bekleyen birkaç yazım olsa da yazın o döneminde benzer hisleri, tatminsizlikleri yazmak hiç çekmiyordu.

Eskisinde değil ama bu siteye başlayalı beri başıma gelen ve anlatmadığım önemli pek birşey olmadı. Belki, sokakta fazla sarkıp sonra kafama çanta yediğim kızlar, birşey çalarken yakalandığım dükkanlar, sokakta yerlerde süründüğüm günler… gerçi, onları da anlattım sanki. Demek istediğim, Ağustos’un yoğun ve ilginç gündemi beni bekliyor anlatmam için.

Bunun üstüne, buraya gelince ve wordpress’i emrimde bulunca sandım ki açılmış kamuya. Şaşkınlık hali işte. Oysa biliyordum burada erişim sorunu olmayacağını.

Yutüp’teki gibi yasağın kalkması için uğraşacak birileri olmayacağını biliyordum ama bu kadar süreceğini de sanmazdım. 1 ay olmak üzere. Dönen tartışmaları okuyunca anladım ki wordpress’in buna dahil olacağı yok. Olayın arkasında da Ad nan Ho ca varmış. Kendisini eleştiren ve adını taşıyan birkaç site üzerine avukatı açmış davayı. WordPress de o sitelerin kapatılması talebine sansürcülük diye karşı çıkıyor. Bu yazılara gelen yorumlarda hükümeti ve tüm ülkeyi, AB üyeliğimizi silip geçmiş birçok dar bakışlı batılı.

Bu mücadeleyi Türklerin kendilerinin vermesi gerektiğini söyleyerek hiçbirşey yapmamayı seçmiş wordpress. Tabi kastettikleri, TR’de bir avukat tutarak olaya dahil olmaya üşenmek, bu bloglardan maddi gelirleri olmadığından harcamadan kaçmak. Ve gerçekten çirkin bence. Sıkıldım. Pires Bey.

h1

mikis

13 Temmuz, 2007

Gündelik konularda yazmaya ve forumlardan ve arama mekanizmalarından bu denli çok kişi gelmesine alışık değilim. (Dünki yazı için) Bugün gugıl’dan gelenler bin’e yaklaştı. Rahatsız oldum, diğer tüm yazılarımı da o kitlelere açmaktan gelen bir açık denizlerde yüzme hissi.

₪₪₪₪₪₪

Bn. E’nin uzun kirpikleri, güzel kolyeleri var. Hepsi Efes’in kırmızı mavi ışığında parlıyor.

₪₪₪₪₪₪

Aşk çöplükte bulunmuyor. Yolda, nette, pazarda da bulunmuyor. Ya denizde? hmm, olabilir. Dibe daldığınızda gözünüzü dört açın derim.

₪₪₪₪₪₪

Konser eleştirmenliğinin etik kurallara ihtiyacı var bence. Anthony’nin konseri üzerine herşeyden kaçınayım diyordum ama mümkün olmadı. Şunun ve şunun gibi yazıları yazarken ‘pagan ayini gibiydi’, ’sahnede büyü vardı’, ’seyirciler arındı, bir oldu’ gibi tanımları kelimeleri biraraya getirip yazmak kolay. Peki ya, çok isteyip de gidememiş kişilerin bu kelimeleri okuyunca hissedecekleri?

Anthony’nin hayranlığını belirttiği transseksüel divamız sahnede kutsanır, evliliği olay olurken Fatih Özgüven’in yazdığı gibi Antalya’da öldürülüp bir dereye atılan bir travestinin varlığı çelişkiden öte. Trajik.

₪₪₪₪₪₪

Yalnız, güzel bir tatilin bir tiyatro festivalinde olabileceğini kurmuştum. Hem de sokaklarda geçen bir tiyatro festivalinde. Kısıtlı, minik bir tatili azcık planladım. Haftaya. Öyle duruyordu. Şu gün şu gün arası. Ama o günlerde birşey vardı sanki. Hatırlayamadım, yoktu galiba. Bir iki gün sonra dank etti. 22’si. Tam da ortasında. Hadi, oy vermenin çok önemi yok (kimse de sizi tersine ikna etmesin, bir oy değersizdir) da o akşamki sabahlara kadar heyecan kaçar mı? Üzüleceğim kesin, ama yine de bundan kaçılır mı? Peki ya, seçim tarihini ayarlarken biraz daha duyarlı olamazlar mıydı?

₪₪₪₪₪₪

Mikis Theodo. gelemedi ama size selamını yolladı. Şu görüntülerle. Aynı sahneyi biz de seyrettik orada. Sonrasında yaşlı, rahat 80′inde bir Anthony Quinn’le bir konserde karşılıklı danslarının görüntüleri vardı, birbirlerine kafa tutarak, tek yürek gibi. Müthişti.

h1

Haftanın en güzel Arabistanı

14 Nisan, 2007

Haftanın haberi. Ülke yönetiminin görevi nedir acaba? Halkı zehirlemek mi? Kimyasal terörden çekiniyoruz bir de. Kimyasal devletten korkmamız lazım asıl.

Haftanın bravo makalesi. Kültür Sanat sayfası üzerinden İstanbul’un geleceği. Kongre ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Otelciler Birliği’ne, adından ibaret Çevre Bakanlığı da Sanayi Bk.lığına bağlansın. En azından daha samimi ve içten olur.

Haftanın güzel kızı. Bizim maçı seyretmeye gelen bir Arap kız. Ama o yok, o yüzden size 3 hafta öncesinin güzel kızını verelim.

Haftanın kası. Vücudumdakilerin hepsinin yarısı. Ve onların da hepsi nerede, tek tek biliyorum şu an.

Haftanın rüyası. Hangi biri? Hepsi masalsı. Rüyalarım İstanbul’un orta yerinde sinema. Festival oynuyor her seansında.

Haftanın blogh yazısı: zizu Arjantin’den gelecek de, sotiz kış uykusundan uyanacak da, ooo-o. zaten ligeia uzun süredir yok, bayan ç. de yazmıyor artık..

Haftanın film eleştirisi. Fatih Özgüven yine yapacağını yapmış, Pan ile şu diğer filmin ne kadar birbirine benzediğini görmüş. Ben farketmemiştim, oysa ki iki filmdeki küçük kıza da hayatımda gördüğüm en güzel şey demiştim.

Haftanın golü. Biri Manchester’ın tek pas futbolundan gelen golü, biri de Kanoute’nin ‘çift’ vuruşu.

Haftanın ‘futbol’ beyanatı: Sarkozy’ye en iyi tepkiyi kim verebilirdi? Tabi ki adamım Thuram.

Haftanın tepkisi: Herşeyin belli bir yeri ve zamanı, saati olması, ama birçok zaman hayatın o belli yer ve zaman’da olmaya izin vermemememesi.