‘dünya görüşü’ Kategorisi için Arşiv

h1

Bereketli Topraklar Üzerinde

1 Kasım, 2009

GDO’lu ürünlere vize çıktığını Defne Hanım’ın blogundan öğrendim (tüm konuyu oradan öğrendiğim gibi) ve çok üzüldüm. Oysa Express’in Eylül-Ekim sayısında GDO’ya hayır platformu üyesiyle yapılan söyleşiden bu yönetmeliğin çıkmayacağını anlamıştım (Tarım Bk.lığı karşıydı, önce yasa çıkması gerekiyordu).

Bazı konular var ki birçok farklı yönleri var ve üzerlerine net bir fikre sahip olmak çok zor. Bu konu onlardan değil. GDO’lu ürünlerin veya GDO’lu tarımın hangi yönüne baksan elinde kalıyor. Direk sağlığa zararlı olmaları çok mümkün, kalıtımsal zararlar bırakmaları olası, pahalı, dışarıya bağımlılık yaratıyor, bağlayıcı anlaşmalarla kendi tohumlarını kullanamaz oluyorsun, yakınlardaki doğal tarım üretimine gen atlamasıyla zarar veriyor, dirençli bakterilere yolaçıyor-doğanın dengesini bozuyor, vs.

Bu durumda böyle bir yönetmeliğin geçmesi, istediği kadar kısıtlayıcı madde barındırsın (biz çok iyi biliyoruz o kısıtların pratikte nasıl işlediğini), ülkene ihanettir. (Böyle kararlar da tipik olarak sağ iktidarlarda çıkar zaten. sırf bu yüzden, yani tipik paragöz sağ bir iktidar olduğu için bile akp lanetlenmelidir -2 yıl önce çeşitli sebeplerle oy verenleri hatırlıyorum da, hatta bloglar arası bir tartışma bile yürümüştü).

Çarş. gecesi Genç Bakış’ta da tartışıldı GDO’lar. Çok doğru konuşanlar -özellikle Ziraat Müh.leri odası başkanı- dışında destekçileri de vardı GDO’nun, Sabancı’dan bir hoca ve programın yapıldığı Ankara Üniv. tarla bitkileri bölüm başkanı. 2.si biraz daha ılımlı olsa da ilki ateşli bir taraftarıydı alien üretiminin. Bu işte hiç anlamadığım birşey. GDO tohumu satan şirketler tarafından desteklendiklerine inanmıyorum (ya da inanmamak istiyorum). Bu durumda neler okuyorlar da zararlı olmadıkları, hatta yararlı oldukları hükmüne varıyorlar?

Bir de bir kız öğrencinin sorusu vardı. “GDO’lu ürünlerin sağlığa zararlı olduğunu biliyoruz da (‘tahmin ediyoruz da’ olmalı doğrusu) dünyada aç çok insan var ama yeterli besin yok. Bu tohumlar üretimi artırdığına göre (bu konuda çelişkili veriler var, hatta üretimi artırmıyor olmaları daha mümkün) kanserli de olsalar hiç yoktan iyidir. Aç kalmak mı daha iyidir, kanserli de olsa birşey yemek mi?”.

Dumura uğratacak sözler. Böyle bir mantığı ben de gütmüştüm zamanında. İngilizce dersinde debate yapıyorduk iki grup halinde. Ortaokul hazırlıkta. ‘Uzaya mı gitmeli, yoksa o parayı Afrika’daki aç ülkelere mi göndermeli’ idi konu. Kendim seçsem uzayı seçerdim ama bizim gruba açları tutmamızı söylemişti hoca. Son konuşmayı ben oldukça ağdalı sözlerle açlar… açken… diye yapmıştım ve o sayede sınıftakilerin oylarıyla biz kazanmıştık. Yalnız, dersin sonunda duygu sömürüsü yaptığımı söylemişti bana oy verenler bile. Bence de öyleydi. Yani bu mantıktaki ucuzluk 12 yaşında bile farkediliyor. Ama hadi o yaşta öyle düşünebilirsin, veya hadi diyelim 14-15. Ama üniversite öğrencisiysen insaf yani.

___________________

Konu ile ayrıntılı bilgi için en iyisi Defne Hanım’ın blogunu takip etmek. Çok özet bir tavsiye notu isterseniz, ülkemize -de facto olarak- girmekte olan GDO’lu ürünler mısır, soya, kanola ve pamuk. Sonuncusunu yemediğimiz için diğerlerine yoğunlaşırsak kanola ve mısırözü yağı, soya lesitini barındıran bisküvi-çukulata ve benzerleri, mısır şurubu kullanmış olması muhtemel hazır ürünler (gazoz, kola, bira -sadece Efes’te şeker var, zaten birada şekerin ne işi var-, yine marketlerin bisküvi koridorunda olan herşey, dışarıdan aldığınız şuruplu tatlılar, vs.), yani gayet uzun bir liste olağan şüpheliler. GDO’lu yemlerden beslenen tavuklar gibi ikincil etkiler de sözkonusu.

h1

El Secreto

13 Ekim, 2009

Biz başka memlekete benzemeyiz ya, ben sanırım bizim topraklarda geçerli olan asıl The Secret’ı çözdüm. Ama şimdi bunu size burada mı yazsam, yoksa kitap yapıp 100 bin mi satsam acaba?

Tamam, size çıtlatayım. Ama söz verin, kitap çıkınca bilmiyormuş gibi yapçanız.

Efendim, bizde birşey olmasının yolu onu çok istemek, aman olumsuz ifadeler kullanmamak filan değil. Direk ben oyum demek. Biz özgüven fakiri bir toplumuz ya, arada kendine güvenen kişiler çıktığında direk etki alanına giriyoruz. Kim sağlam, düsturlu bir şekilde ben şuyum dese peşine takılıyoruz. İddia ediyorum, kalabalık bir metroda bir deney yapın: Bir arkadaşınız ilerde bayılma numarası yapsın, siz de ben doktorum deyin. Bunu Almanya’da yapsanız mutlaka biri size kimliğini göster der. Kanada’da yapsanız, ne gerek var, acil yardımı hepimiz biliyoruz denir. TR’de ise ‘açılın, abi doktormuş’ der herkes.

Bakın etrafınıza, gastelere, televizyonlara. Gördüğünüz bir yere gelmiş kişilerin en az %80′i zamanında bir şekilde ben buyum diye ortalığa atlamış kişiler.

Bakınız, sanat dünyamız. Çok değil, bundan 5 yıl önce yönetmen deyince akla gelen iki isim, sinema tartışıldığında çağrılan daimi iki konuk Sinan Çetin ve Mustafa Altıoklar’dı. Kendilerinin doğru dürüst bir film çektiğini görmüş olduğunu bilen var mı? Tiyatro yönetmenlerimizin çoğu kendinden menkul tiyatro adamları. Oyuncularımızın bir kısmı da öyle.

Televizyoncularımız: Acun, geçen yıl Seda Sayan’dan (buyrunuz, kendinden menkulluğun Allah’ı) sonra 2. en çok vergi veren sanatçıydı. Kimdir sayın Acun? Kendi kendisini spor muhabiri, gerzek sunucu, sonra da program yapımcısı yapmış bir kişilik. Şimdi Adriana Lima’yı Miami’deki evinde ağırlıyor.

Gasteciler: Açın bir gazeteyi, herhangi bir köşe yazısını okuyun. Sizin de yazabileceğiniz birşey olmaması pek olası değil. Hele spor sayfasını açtıysanız hiç mümkün değil.

Modacılar, politikacılar (bunun en bariz olduğu iş dalı), reklamcılar, sinema eleştirmenleri, hatta toplumbilimciler; yani, muğlaklığın olduğu her meslek. Her taraf, hayatının bir noktasında ben buyum diye ortaya atlamış, oysa değil o, hemen hiçbir şey olmayan ağalarla dolu. Bunlar genelde köprünün başını tutmuş oluyor. Onlar yaşlanmış ise hemen gençlerden yenileri çıkıyor.

Siz de deneyin. Atlayın ortaya, deyin ki ben St. Remy’de aşçılık okuluna gittim, iki Michelin yıldızlı Gorbiot’nun yanında 3 yıl çalıştım. Veya Floransa’da iç mimari okudum, geçen yıl  La Scala’yı restore eden gruptaydım. Olmadı, babam beni Ermenildo Zegna’nın yanına çırak verdi, 5 yıldır terziliğini yapıyorum, dersiniz. En fazla iki vakte kadar keşfeder sizi medya. O olmadı, kendinizi Bilgi’de ders verirken bulursunuz.

Sonuçta Melis Alphan’dan neyiniz eksik? (kendisi Milliyet’te yıllardır sayfalarca moda yazan bir şahsiyet). Eminim, onun kadar kıvırırsınız. Hatta, en iyisi siz o olun, o da siz [referans için bakınız Beyaz Kale, veya Şaban filmlerinin yarısı].

h1

I blog, çünkü 140 karakterden daha fazlasını yazabiliyorum.

16 Eylül, 2009

FWD = tweet

Eskiden forwardlar vardı, bilirsiniz. Tabi hala var da eskiden daha yaygındı. Arada ne kadar itici olduğunu görüp yollamayı bırakanlar oldu. Eskiden bol bol karikatür (en çok Selçuk Erdem), fal yazılarının olduğu döküman ve powerpoint dosyası gelirdi. Hayatla ilgili mesajların olduğu, görsel ve işitsel zenginleştirilmiş bu powerpointler çok alemdi. Hele bazılarında ilişkilerle ilgili ahkam kesilen uzun yazıların altına Nazım Hikmet, Çetin Altan, Can Dündar gibi (başka görmedim) afilli isimler uydurulurdı. Böyle şeyleri hazırlamak için tüm gün ofiste geçirmeye mecbur olmak ama yapacak işinin de olmaması gerek diye düşünürdüm. Yani, klasik memuriyet işi. En iş yapmayan memuriyet olarak da Çevre Bakanlığı’nı bu powerpoint’lerin merkezi olarak ilan etmiştim.

Bu tweet filan da tam o forward’lar gibi. Bir başkasının ürettiği birşeyi bulup kendinden hiçbir şey eklemeden göndermek. Hem öyle şeylerle uğraşmak için sonsuz bir vakit ve en azından sürekli bilgisayar başında olmak gerek. Haberciler, IT çalışanları filan için anlaşılabilir belki (ki onlar da sıkılmaz mı sürekli ekrana bakmaya) ama ya gerisi?

Merak

Ekran başındalık bir yana, ben niye birinin o sn. ne yediğini, ne dinlediğini, hangi mekanda olduğunu merak edeyim. Uzun yıllar önce sabahladığımız bir proje çalışması yapıyorduk. Gruptaki oğlanlardan biri de sürekli olarak sevgilisine o sırada neler yapmakta olduğumuzu anlatıyordu. Fazla bilgi. Öyle itici. Gerçekten merak edersem açıp sorarım napıyorsun diye.  Ayrıca, bir arkadaşımın o anda neler yaptığını herhalde ancak Cannes film festivaline filan gitmişse merak ederim. O da çok yakın arkadaşım olmalı. Ama burada bağlanılan yüzlerce kişiden ve takip ettiğin ünlülerden bahsediyoruz. Ünlüler mi? Teenager fan’lar mıyız biz?

Sensin 140

Yeni gençliğin yazı yazamadığını farketmeyen kaldı mı? Sokakta rastgele 100 genç durdurulup bir paragraf yazı yazmaları istensin. Çok basit birşey, bir maçın özeti gibi. Yarısının yazamayacağına eminim. Bir defa noktalama işareti onların dünyasında yok. Sonra aynen konuşur gibi yazıyorlar ama konuşma diliyle yazı dili apayrı diller. Kelime yazılışları, cümle dizilişleri geri kalan beceriksizlikler.

Niye böyle derken farkettim, ki bayağı oluyor, arada birçok kişi farketmiştir, bu gençlik başka hiçbir yerde yazı yazmadığı kadar sms yazmıştır. Bildiği dil sms dili. Dili bozması da bir yana, 140 karakterde ne anlatılır ki? Ben mesaj yazdığım ender zamanların birçoğunda 2. mesaja geçmiş oluyorum. Karakterlere zorla basılan cep telefonunda sığamıyorken rahat rahat yazdığım bilgisayarda niye bu kadarcık karakterle kısıtlanayım ki? “bluedevil liked this“ten daha fazla söyleyecek şeyim olduğuna inanıyorum.

Ayrıca, birşeyi beğenip beğenmediğini söylemek başlı başına bir eleştiri değildir. Ne bir neden barındırır, ne de o şeyle ilgili doğru dürüst bir bilgi verir. Tek başına fazlasıyla öznel ve gelişigüzeldir.

h1

Türk dediğin = Bol kebap, az Pamuk

31 Ağustos, 2009

31 Ağustos transferin son günü. Bonservisim elimde bekliyorum. Yalnız, Toronto başkanı Hidayet’e özel jetini göndermiş, ben de aynı muameleyi isterim.

________________________

Birkaç ay önce gastede ‘Lucca’da dönerciler yasaklandı‘ diye bir haber vardı. Irkçılıktan bahsetmişti yorumcular. Bense Lucca ve dönerci kavramlarını yanyana düşünememiştim. O kadar aykırılardı ki. Aynı haberde geçen ‘Pisa’da 16 dönerci var’ sözünü ise hiç kafam almamıştı.

Gittim, gördüm:

IMG_2357
Burası Pisa’nın en turistik, en pahalı sokağı. Karşısında, az ileride Armani var. Ondan sonraki restoran gayet lüks. Bu arkadaşın fiyatlarıysa -resimde biraz fazla minik kalacaktır- 3-4 euro civarı.

IMG_0107
(şu an bilinmeyen bir sebepten ötürü döndüremedim).
Bir Ye Kebab (sahibi dilimiz bozuluyor diyerek Türkçe’den ödün vermemiş) Floransa’da ara sokakta.

IMG_0243
Star Kebab da öyle. Merkeze yakın ama biraz daha ucuz otellerin, restoranların olduğu bir sokakta. Resmi çekerken içeriden ağdalı bir arabesk geliyordu. Uzanıp pardon, bu çalan kim dedim. Gülümsedi içerideki adam, Azer Bülbül dedi.

Arkadaşımın bir arkadaşı, Türk deyince iki şeyden bahsetti (öyle olur ya, karşınızdakinin ülkesiyle ilgili bildiklerinizi, aklınıza gelenleri söylersiniz). Pamuk ve dönerciler. Hatta biri bir dönerci söyleyince diğeri,  o Türk değil, Kürt diye düzeltti (nasıl ayırıyorlar bilmiyorum ama pek meraklılar buna). Yurtdışında bizi bunlar temsil ediyor işte. Çoğunluk Pamuk okumadığına göre herkesin her yerde karşılarına çıkan dönerciler. (Ve inanın, ben oradayken değil Pisa-Floransa, koca ülkede bir adet dönerci görmemiştim, hiç de olmayabilir; hatta benim aklıma gelmişti, burada bir dönerci mi açayım diye).

Lucca-dönerci haberinde de herkesin aklına pizzacılar gelmiş. Ama oradaki dönerciler bizdeki pizzacılar gibi değil. İtalyanlar gelip burada pizzacı açmıyor. Ve bence sorun şu ki oradaki tüm dönerciler en adi etten, onu da yakarak ve fazla yağlı yapıyorlar döneri, yani güzelim bir yemek geleneğinin en kötü halini sunmaktan başka birşey yapmıyorlar. Aynı burada açtığı köşede sokaktaki diğer dönercilerle rekabet ediyormuş gibi ucuz fiyat üzerinden götürüyorlar işi. Bununla ilgili olarak ‘yurtdışında hep dönerci var, ama bir tane bile Türk mutfağı restoranı yok’ denir ya, sadece o değil, dönercilerden bir tanesi de çok kaliteli bir restoran yapayım, kaliteli etlerle illa pahalı değil ama masada yenecek şekilde bir yer tasarlayayım, iyi pişireyim, iyi servis edeyim demiyor (yani isteyene açık bir pazar var). Temsil sorunu da tam burada. Ve böyle olduğu müddetçe, bence de müze gibi şehir Lucca’nın merkezinde dönerci olmasın.

Pamuk’a gelince, onu sevmeyenler bir de yurtdışından baksın olaya. Açık ara en tanınan Türk, Pamuk. Kitapçılarda Orhan Pamuk denince anlamıyorlar ama Pamuk deyince en basit tezgahtar bile biliyor. Hep en önlerde, en ortalıkta. Hem Amerika gibi sadece yenileri değil, tüm kitaplarını çevirmişler. Kimse de nobel alırken dedikleri gibi ‘yazdıkları yüzünden değil, söyledikleri yüzünden okunuyor’ diyemez herhalde.
IMG_0301

h1

Memleket aynı olsa ama şusu busu düzelse

22 Ağustos, 2009

“maymunlar neden hala konuşmayı sökemedi”

“lütfan kiviyi sorun yaratıcısı kimdir laboratuvarda mı üretilmiştir.allah mı yaratmıştır”

“su gibi seffaf olmak isteyen bir canli cikmamismi milyarlarca yil once”

Bende en fazla ‘kaçıcam bu ülkeden birazdan’ hissi yaratan gruplardan biri EVRİM KARŞITLARI. Onları cahilliğin, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın, inatla öğrenmemenin ve dogmacılığın, herşeyi komplolarla açıklamanın ve kendi içine kapanmanın sembolü olarak görüyorum.

‘80′ler üzerine sohbetlerde, programlarda ‘ay nasıl değişmiş hayat’ anlamı çıkıyor ya. Mesela Hasibe Eren’in Kanal 24′deki programında hep olduğu gibi. 80′lerde mehdi olarak ortaya çıkmış olan bir tarikat şeyhi vardı. Yani bildiğimiz şarlatan. Benzeri bir program yapılsa geçmişten onunla ilgili haberlerin olduğu, a deriz, hiçbir şey değişmemiş. Çünkü o şahıs ve kendinden menkul tarikatı hala gayet aktif.

Eğitimli ülkelerde de böyle bir şarlatan çevresinde örgütlenmiş tarikatlar var tabi. Yalnız bunların farkı, gerek toplumda gerek devlette gayet etkili olmaları. Çünkü ‘niş’lerini iyi seçmişler. Evrim karşıtlığı inançlı ve eğitimsiz/yarı eğitimli, yani ülkenin çok büyük bölümü için çok cazip.

Gazetede ne zaman bir evrim haberi olsa astronomik sayıda yorum alıyor. Herkes sanki biyoloji uzmanı gibi yoğun bir tartışma yürüyor. Mesela kimse görecelilik teorisini tartışmıyor ama konu evrim olunca eyvah, dinimiz elden gidiyor refleksiyle atlıyorlar ortaya. Buna, ‘maymundan gelmiş olamayız’cılar da ekleniyor tabi. O yorumları görünce artık insanların belli minimum düzeyde bir mantığı olduğuna inanamıyorsun.

İşte bu yüzden, bu yaradılışçı tayfanın sesi medyada ne kadar az duyurulsa o kadar iyi. Ama sansasyon arayan Yiğit Bulut Haberturk’te 3 haftadır bu görüşleri programa çıkarıyor. İlkinde önce iki mürit doktor vardı, herhalde prezentabl diye seçilmiş olan. Biri kendi söylediklerine inanmıyor gibi geldi bana. Şeyhlerinin bilimsel kitabında geçen ‘Nuh’un buharlı gemisi’ veya ‘Hz. İbrahim’in uçak kullanmış olması’ gibi tezleri savunmak durumunda kalmak istemez gibi geldi bana. Diğeri ilik nakli kampanyasıyla tanıdığımız doktor. Tam bir inançlı mürit. Hikayesini -çok acıklı- şuradan okuyabilirsiniz. Evet, o söyleşi mutlaka okunmalı çünkü bu şeyhte garip bir ikna kabiliyeti var demek ki. (Belki bir tür müritlerine ne dese yaptıracak olan Hasan Sabbah vakası).

Ama belki de o kabiliyet ekrandan iletilemiyor ki programa sonradan katıldığında (herhalde baştan programın nasıl geliştiğini görmek istedi) konuşması çok tereddütlü ve iknadan çok uzaktı. Sürekli aynı şeyleri söyleyip durdu. Mesela, çocuklarını kendi alemine aldığını iddia eden aileler hep alemci, tacizci filanmış, dinden çıkarmak istiyormuş çocuklarını. Ama o kadar ezbere söylüyor ki anlıyorsun, onyıllardır aynı şeyleri söylüyor. Röportajı yapan kişi için kaçırılmayacak bir fırsat ama Yiğit Bulut zavallılaştıkça zavallaşıyor karşısında. Kendi programına katıldığı için müteşekkir.

Sonraki haftaysa evrimi savunanlar karşısında coşuyordu Yiğit Bulut. Tek amacı, yaradılışla evrim arasında bir ilişki bulmak. Ama buna da eğitimi yetmiyor (biri “ara geçiş formu” diye tanımlamış kendisini).

Bu gece ise anlı şanlı proflar vardı. Böylece ve acıyla görmüş olduk ki yaradılışa inanan proflarımız var üniversitelerde. Hepsinde dinle bilim arasında bir sıkışmışlık gördüm. Bunu kabul etsek dinimi inkar ederim diye düşünmüşler bir yerde. Bilim felsefesini bildikleri şüpheli, bilimsel kitaplara hadis koymuşlar, her şeyi bir yaradanla açıklıyorlar.

3 haftadır bu işkencelere katlanma amacım bu insanları anlamaktı. Ama genel olarak durum ümitsiz bence. Hocalar dahil, yeterince okumayan bir topluluk var karşımızda. Bilimsel birikimin ne olduğunu bilmeyen. Hep de aynı teraneleri tekrarlayıp duran. Canlılar tesadüfen yaradılmış olur muymuş? Gözlerimiz mükemmelmiş, nasıl rasgele meydana gelirmiş? Bir maymun rasgele tuşlara bassa o kitap ortaya çıkar mıymış? Boğaziçili hoca “Üniversite 1. sınıf, hatta lise konularını burada tartıştığımıza inanamıyorum” diyordu. Öyledir durum.

________________________

Bahsettiğim mantığı görmek isteyen olursa (yalnız, uyarıyorum, kısa devre yapabilirsiniz) programa gelen yorumlar şurada.
Okumayacak çoğunluk için birkaç vecize daha:

“evrim nezaman başladı ne zaman bitti”

“evrim gercekten bilimsel olarak kabul edildimi”

“insan ruhu nereden gelmiştir.evrimle ruh oluşumu nasıl açıklanır.canlılar ruhsuzmudur.ruh evrimleşirmi”

“eger oyle olsaydi bu kuranda bildirilirdi”

“evrim varsa ben yokum”

“hocalara sormak istiyorum bir ağaç niçin elma yapar.”

“sorarmisiniz lutfen madem evrim var bu evrim milyarlarca yildir evrimlestide darvinden beri 150-200 yildir neden evrimlesmiyor madem tesaduf neden 150-200yildir bu tesaduf tekerrur etmiyor”

“ben süperman gibi birşey olmak istiyorum evrimciler bunu hızlandırsınlar sabırla bekliyorum byle birşey olacaksak evrende gidemediğimiz nokta kalmaz”

“ara geçişe örnek homoseksüeller olabilirmi”

“evrim var insanın evrimi yok..lütfen dile getirin..”

“evrim insanın kendine yakışanı giymesidir bence :) )”

(Bu sonuncuyu sevdim).

h1

Herkes tekerlekli sandalyeyle bir gün geçirsin.

16 Ağustos, 2009

φ Başka örneği var mıdır, bilmiyorum, bizim apt.ın kapısı açık durur. Özellikle yaz civarı 5-6 ay boyunca kapıcı ve karısı sürekli açık bırakırlar kapıyı. Ben geçerken sıkıştırdıkları takozu çıkarır, kaparım, onlar tekrar koyar. Böyle hafif bir gerilim yaşarız. Sürekli de daha fazla sıkıştırırlar takozu, çıkarmak uğraştırır. Hava gelsin diye, derler. Eskiden daire kapıları da açık dururdu, bu yıl kapalı tutuyorlar. Söyleyince de biz buradayız der hep karısı. Sanki girip çıkanı görüyorlar.
Hele bir yolculuktan geldiğimde her daire kapısının önünde bir çilingirin bıraktığı reklam stickerlarını görünce iyice sinirlendim, tek tek bunları koyabilen açıp girebilir de, diye. Sonunda ne oldu? Üst katımızdaki daireye hırsız girdi geçen gün. Kapıcı bunu bize söylerken “e, şaşırtıcı değil, kapı hep açık” dedim. “Ya ben herkese söylüyorum, aşağıdan basıldığında sormadan açmayın diye, açıyorlar” dedi. Ah, suçluluk psikolojisi.

φ Bu olaydan 2 gece sonra üst kattan hışır hışır sesler geliyordu. Uzanıp baktım, ışıklar açık. Hırsız değil demek ki, ama ne? Sanki bir çocuk yerlerde oyun oynuyor. Ama koca kadın geceyarısı misket de oynamıyordur. Sonunda anladım, köpek. Çok komik sesler çıkarıyor, yerlerde sürünen bir bebek gibi. Ama umarım kalıcı değildir, uyandırabiliyor da bazen o hışırtı.

φ Apt.da köpek demişken son 2 yılda çok güzel bir köpek vardı. Cinsini bilmiyorum ama ondaki güzel beyaz tüylerle Grönland’da rahat yaşanır. Alpler’de üşüyenlerin karşısına bir anda boynunda konyakla çıkacak türden birşey. Geçen yaz geç saatlerde bahçede rastlaşırdık. Evde bunaldığı için gece bahçede bırakırdı sahibi. O tüyleri yazın İzmir’in sıcağında bırakmak işkence tabi. Sahibi olmadığında okşardım hep. O da huzurlanırdı sanki.
Ama apt. sakinleri iki kere imza kampanyası yaptılar, gitsin diye. Yönetici de buraya kızları bahçede oynasın diye taşındığını ama ondan korktuklarını söylüyormuş. Sanki en ufak korkulacak tarafı vardı. Vardı çünkü ben Amerika’dayken hastalanıp ölmüş. Zaten bir süredir hastaydı, şikayet edip duruyordu kapıcı.

φ Dün(Cuma) bankamatikte para yatırıyordum. Parayı aldı makina, kartı geri verdi o anda ve dondu kaldı. İçeri bakındım ama saat 7, kimse yok. Aradım bankayı. Gerçek bir kişiye ulaşınca ilgili birini bağladılar. Adam numarasını görüyor musunuz makinanın dedi. Bakındım, yok öyle bir numara. Zaten sorarlar diye aramadan da bakınmıştım (nerede hatırlamıyorum ama bir yerde daha geçmişti). 3 bankamatik vardı şubenin önünde. Hangisi olduğunu bulursak resetleriz, sonra parayı geri verebilir dedi. O anda içeriden üç kadın memur çıktı. Onlara sordum, bu bankamatiğin numarasını biliyor musunuz diye. Boş boş bakındılar. Sonraki 10 dk. telefondaki adamla üç kadın arasında laf taşıdım. -Biliyorlar mıymış? -Hayır, bir başkasını arıyorlar. -Telefona birisini verir misiniz? -Sizi istiyorlar. -Ama biz bilmiyoruz ATM’yle ilgili birşey. İşte, işiyle ilgili sorumsuz olmanın en iyi örneği.

Adam araştırdı oradan, bulamadı. Diğer bankamatiklere bakın dedi. Ama yazmıyor hiçbir şey. Orası da Alsancak’ın en yoğun ATM’si, sürekli sıra var. Bekleyen insanların arasından dolanıp telefonda sesli konuşup bankamatik ekranlarına bakıyorum. Memurlar da bir an önce gitmek istiyorlar evlerine ama gidemiyorlar da. Adam tekrar istedi birisini. Verdim bu sefer kararlı bir şekilde. O sırada yandan bir adam seslenip bunun numarası şu dedi. Meğer ilk ekranda yazıyormuş. Diğerlerinin numaralarını öğrenmiş oldum ama kadınla adam da çözmeye başlamışlar. Talimatlarla kapatıp açmış kadın ATM’yi. Geri sayıma başladı ekran, 1800′den. Yaklaşık saniyede bir sayı. Yani 30 dk. sürecek. Neyse, hızlandı sonra. Açıldı makina, parayı vermedi (Pazartesi’ye kaldı). Arada “çocuğu anneme bırak” gibi telefon talimatları veren memurlar da ben de kurtulmuş olduk.

φ Durakta otobüs bekliyorum. Tekerlekli sandalyede tombul, 11-13 yaşlarında bir oğlan geldi ileriden. Durağın önünde durdu. Biraz bekledi, az sonra manevralar yapmaya başladı sandalyesiyle. Kaldırım 2.5 metreyse durağın demirleri yaklaşık 2 metresini kaplıyor. İki tarafta da otuzar santim kalmış en fazla. Yürüyerek bile zor geçiliyor. Kaldırım rahat 30-40 sm. yüksekte, yani yola inemez. Durağın arkasındaki boşluktan sonra da alçak bir tümsek var, sonra dar bir toprak-çalılık alan -oradan da mümkün değil geçemez. Oğlan o tümseğe doğru sürdü arabasını, çıkamadı ve ben o anda eridim. İçim cız etti. Kalenin burçlarından kızgın yağ döktüler, ciğerlerime aktı. Motor su kaynattı, kapağı zamansız açtım, içime doldu. Geçemeyince geri döndü oğlan, geldiği yöne doğru. Bu kabul edilemez geldi bana. Düşünün, evden bir yere gitmek için çıkıyorsunuz, ama kaldırım yüzünden gidemeyip geri dönüyorsunuz. Birşey demek istedim (yardım edeyim geçmek istiyorsan), diyemedim. Hem kabul etmez gibi geldi. Hem ben burada yardım ettim diyelim, sonra kim edecek. Bir fotoğraf vardı ya, adam tekerlekli sandalyeyle kaldırımın özel yapılmış eğimli kısmından çıkıyor, ama tam karşısında direk. Tüm şehir böyle.

Ama ilahi takdir, o anda bir otobüs geldi, üstelik yeni bir otobüs ve üstünde tekerlekli sandalye figürü var. Oğlan da döndü hemen binmek üzere. Orta kapı önünde durdu. Birşey demedi ama diyecekmiş gibiydi. Çok çekinik, yüzü güleç bir oğlandı. Şoföre söyleyeyim mi dedim. Onayladı. Söyledim, şoför gidip ayarlarını yaptı, oğlan bindi. Ama böyle çekinik bir oğlan inerken söyleyemezse diye izledim ileriden. Düğmeye basacak ama şoför o olduğunu nasıl anlayacak? Bir durak atlasa geri dönmesi işkence. İki durak ileride kapıya yöneldi (demek ki ondan otobüs hemen gelmeyince bari ben gideyim demiş). Şoför de anladı neyse ki. Yine gülümser bir yüzle indi.

Düşündüm de gelişmişliği tek bir ölçüte indirgeyeceksek engellilere verdiğin hayat şartlarına bakabiliriz. İlla zenginlikle de birebir ilgili değil bu. Herkes otobüs bileti için 2-3 kuruş fazla versin ama onlar için helikopter tutulsun.

h1

Kimse uyumasın! Sen bile prenses

29 Temmuz, 2009

TV’de gördüğüm bilgi türü yarışma programları tatil yazılarına ara verme gereği uyandırdı.

Ahmet Çakar’ın sunduğu yarışma. Program boyunca çok bilgili diye anılan Bilkent Bilgisayar mezunu genç, Nessun Dorma’nın bestecisi sorulunca şöyle diyor: “Bu sorunun cevabını herhalde Nessun Dorma’nın bestecisi dışında kimse bilmiyordur”. Şıklar arasında Puccini, Verdi, Domingo, Pavarotti var. Pavarotti’yi biliyor da diğerleri için “bu şıklar bana hiç birşey ifade etmiyor” diyor. Sonra da cevap olarak Placido Domingo’yu seçiyor. Ve burada opera tarihinin en önemli aryasından bahsediliyor.

Bu bilgili olandı. İki yarışma kazanan bir diğeri Big Ben’in hangi şehirde olduğu sorulunca “Emin değilim ama bana Londra yakın geliyor” diyor.

Kanal 1′deki sinir bozucu sunuculu bilgi yarışmasında 20 yaş civarında iki kız yarışıyor. Soru “Cervantes’in yazdığı, yeldeğirmenlerine karşı savaşan İspanyol halk kahramanı”. İlk kız bilemiyor. İkincisine geçiyor hak. Sunucu “halk kahramanı” diye vurgulayınca Robin Hood diyor kız. “Robin Hood İngiliz, sorudaki İspanyol” diyor sunucu. “Doğru… O zaman Heidi. Ama o nereli bilmiyorum. Ben en iyisi cevap vermeyeyim” diyor kız. Keşke kaydetseydim, çünkü inanılır gibi değil, ama aynen böyle oluyor.

Yine Ahmet Çakar yarışması. 30′larındaki kadın hangi ayın kaç gün çektiği üzerine çok basit bir soruda parmak hesabı yapıyor, onu da yanlış yapıyor. Hangi ayın kaç gün olduğunu hesapsız bilmez mi insan? O hesap da olsa olsa ilkokul 2′ler-3′ler içindir.

[Sonradan ekliyorum: Dün otobüste kitap okumakta olan 40 civarındaki kadın eşine dönüp "Stendhal ne biliyor musun" dedi. "Burada geçiyor da". Baktım ben de, "Stendhal çevirdim" diyordu yazar Cesare Pavese. 50'lerindeki ve minimum kelimeyle anlaşan adam baktı, bilmiyorum anlamında başını salladı. (çevirdim derken ne olabileceğini düşündüler acaba, hulahop mu?)]

Geçen yıl bir yarışma vardı, güzel ve aptal kızların yarıştığı (Güzel ve Dahi). Çok bomba vecizeler dönüyordu, akla gelmeyecek şeyleri bilmiyordu kızlar. Çoğu kişi de bunları bilmiyor olamazlar, kesin numara yapıyorlar, hepsi format gereği diyordu. Oysa işte bizim genel kültür düzeyimiz bu. Bunu böyle olduğunu bilmemek de bence genel kültürsüzlüğün bir başka yansıması.

Diğer yandan, ortalama değil ama seçilmiş kişilerin yarıştığı Kelime Oyunu var, yine Kanal 1′de. Yarışma gayet zevkli, sunucusu da çok iyi ve birçok çok iyi yarışmacı var. Para ödülünü öne çıkarmadığından ancak bulmacalara meraklı ve bunda iyi olanların başvurmuş olması olmalı nedeni.

Yazarken İngiltere’deki yetenek yarışmasında Nessun Dorma’yı süper söyleyen bir cep telefonu satıcısını hatırladım, Paul Potts (Susan Boyle’dan önce onun ismini biliyorduk). Bizde köyden bir müzikal şarkısı söyleyen bir kadın çıksın veya şehirli alt-orta kesim operacı olmak isteyen çıkmıyor gibi bir karşılaştırma değil bu. Opera bizim tarihimizde yeralmamış zaten. Ama benzetmeyi sürdüreceksek klasik sanat müziğini bilsin mesela aynı düzeyde birileri. Ve değil seçkin bir üniversite mezunu, tüm üniversite mezunları da bir zahmet Nessun Dorma’yı bilsin.

_____________________________

Bu kadar laftan sonra Nessun Dorma:

Prens Calaf:
Nessun Dorma! Nessun Dorma! – Kimse uyumasın! Kimse uyumasın!
Tu pure, o principessa,  –   Sen bile prenses
nella tua fredda stanza   –   Soğuk odanda
guardi le stelle che tremano  -  Aşk ve ümitle titreşen
d’amore e di speranza!  -  Yıldızları seyret
ma il mio mistero   – Ama benim sırrım
è chiuso in me, – Bende saklı
il nome mio nessun saprà!  – İsmimi kimse bilmiyor
no, no, sulla tua bocca lo dirò, – Hayır, hayır, ağzına fısıldayacağım
quando la luce splenderà! – Gün ışıdığında
ed il mio bacio scioglierà – Ve öpücüğüm seni benim yapan
il silenzio che ti fa mia! – Sessizliği eritecek

Koro:
il nome suo nessun saprà… – İsmini kimse bilmeyecek
e noi dovrem ahimè, morir, morir!…  – Ve biz bu yüzden ölmek zorundayız

Prens Calaf:
dilegua, o notte! tramontate, stelle! – Ey gece, dağıl, yıldızlar, inin!
tramontate, stelle! all’alba vincerò! – Yıldızlar inin! Şafakta ben kazanacağım
vincerò! vincerò! – Ben kazanacağım! Ben kazanacağım!

{Hırs dolu duruyor ifadeler ama aslı öyle değil: Prenses Turandot’la evlenmek isteyen kişi üç bilmeceyi bilmek zorundadır. Bilemeyenin kafası gider. Ona ilk görüşte aşık olan Prens Calaf (ismi bilinmeyen prens) gelir ve hepsini bilir. Ama Turandot kimseyle evlenmeyi istememektedir. Prens Calaf ona sabaha kadar adını öğrenmesini, sabah bilirse kafasını kesebileceğini, ama bilemezse de onunla evlenmesi gerektiğini teklif eder. Kabul eden soğuk prenses de prensin ismi öğrenilene dek hükümdarlığında kimsenin o gece uyumamasını, aksi halde hepsinin öldürüleceğini buyurur.}

h1

Natasha Richardson

20 Mart, 2009

İyi ve sevdiğim oyuncuların birlikteliklerine zaafım var. Böyle deyince aklıma örnek olarak direk Emma Thompson-Kenneth Branagh çifti geliyor. Onlardan da (onlara) çok benzettiğim Zuhal Olcay-Haluk Bilginer çiftine atlıyorum (Bilginer’i o kadar sevmesem de). A, evet bir de Warren Beatty-Annette Bening var. Ama benim sevdiğim çiftler hep ayrılıyor, neyse ki onlar öyle değil.

Bir de Natasha Richardson-Liam Neeson varmış meğer. Beraber olduklarını kadının biyagrafisine bakarken görmüştüm sanırım 2-3 yıl önce, oynadığı oyun Washington’a turneye geldiği sıralarda (pahalıydı biletler), ama sonra unutmuşum.

richardson-neeson

Bilmeden, tanımadan seyrettiği oyuncular oluyor insanın. Tekrar tekrar karşısına çıktıktan sonra bir yerde ya, ben bu kadını birkaç kere daha görmüştüm (görmüşüm) diyorsun, noktalar birleşiyor, o andan itibaren tanıdığın biri oluyor artık. Charlotte Rampling’le beraber böyle biri benim için Natasha Richardson. Çok yıllar önce Comfort of Strangers’ta seyretmişim mesela, Rupert Everett’le beraber. Sonra Jodie Foster’ın Nell’inde. Bir yerde kim olduğunu öğrenmiştim, Alin Taşçıyan bir programda iyi oyuncu diye bahsedince sanırım. 3 yıl önce doğumgünümde White Countess’e giderken tanıyordum artık. Orada da bana direk Liam Neeson’ı çağrıştıran (Schindler) Ralph Fiennes’le oynuyordu ve çok güzeldi. Charlotte Rampling’in tersine ama, o daha çok tiyatro oyuncusu. İyi filmleri kısıtlı.

Zaten familyası, köklü bir tiyatronun duvarlarındaki efsanevi oyuncular portreleri gibi. Başta annesi yaşayan bir efsane, Vanessa Redgrave. Onun babası, sir olmuş bir aktör, 20. yy.’ın en büyük oyuncularından Michael Redgrave. Babası, İngiliz yeni dalga yönetmenlerinden, Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı, Tom Jones gibi filmleri yapan Tony Richardson. Şimdi baktıkça görüyorum ki Uzun Mesafe’de kayınpederini yönetmiş adam. Vanessa R. ile ayrılmalarının nedeni de Jeanne Moreau’ymuş. Nereye elini atsan başka bir efsane çıkıyor yani.

richardson-neeson_anna

Liam Neeson’la ilişkileri beraber oynadıkları bir Broadway oyununda -Anna Christie- başlıyor. Aralarındaki gerilim sahneden taşıyordu, diyor New York Times haberi. İki oğulları varmış. Çiftin sık misafirleri arasında Ralph Fiennes, Meryl Streep, Laura Linney var diyor biyografisi.

Sonra, işte kayak dersi sırasında düşüyor. Basit bir düşme. Sonrasında kendinde. Ama sonra başağrısı başlıyor. Ben de ne biçim bir makine bu insan vücudu diyorum. Çok komplike, çok ince detaylar düşünülerek işliyor. Ama sonra kayakta kafanın yanlış bir tarafını sert kara çarpıyorsun. Polis tartaklarken düşüp kaldırıma çarpıyorsun. Uyurken nefesin tıkanıyor. Öksürürken genzine kusmuk kaçıyor. Uludağ’da parkur dışına çıkıyor, birkaç saat dışarıda kalıyorsun. Uyurken şofben gaz kaçırıyor. Uyurken rüzgar bacadan içeri esiyor. Hayat adil değil denir ya, işte asıl adil olmayan şey bu: bitmemesi gereken bir şekilde, çok anlamsızca bitiveriyor. Tüm o ince çalışan makina planlanırken bunlar düşünülmedi mi diye sormak istiyorum. Bunları kabul ederek yaşamaya devam etmesi çok zor. Bunları da en iyi yaşayan bilir, bu kadının ailesi gibi.
O noktaya kadar kolay gelmiyor insan. Öyle iyi bir oyuncu kolay olunmuyor mesela. Doğru dürüst bir insan olmayı öğrenmesi de kolay değil. O yüzden bu pisi pisine durumu daha beter batıyor.

h1

cnbc-e’ye soru: homofobik misiniz?

26 Ocak, 2009

25 Ocak 2009 Pazar akşamı oynayan New Adventures of Old Christine dizisini izlerken tüm keyfim kaçtı. Ülkenin en düzeyli kanalları olduğunu düşündüğüm NTV ve CNBC-E’de bile homofobik yaklaşımları göreceksem gerçekten çok yazık. Dizide herhalde 30-40 kere “gay” kelimesi geçiyordu, oysa altyazılar bunu sürekli olarak “öyle” şeklinde çevirerek geçiştiriyordu. Birisi “I’m not gay” diyor, çevirisi “Öyle değilim”. Benzeri birçok anlamsız çeviri açık saçık algılanabilecek her sözü yumuşatıyordu. Bir kadın diğerine “I kissed you” diyor, çeviri “Seni tanıyorum”. Biri “Would you like to take a bath” diyor, çeviri “Elini yüzünü yıkamak ister misin?”. Daha unuttuğum birçok örnek.

Çeviriyi kim yapmış olursa olsun veya çeviriyi yapana herhangi bir telkinde bulunulsun bulunulmasın, sizin kanalınızda yayınlandığı sürece çevirilerden sorumlusunuz. Ve bu tarz gerici yaklaşımlar size hiç ama hiç yakışmıyor. Bu program ve çevirisi için aciklama, yayınızda özür ve altyazıların düzeltilerek yayınlanmasını bekliyorum.

============

Mail adreslerine de gönderilmiş bir mektup.
Bu güvenilir diyebileceğimiz kaynaklardaki korkunç homofobi kanımı donduruyor gerçekten. Daha önce de Radikal’in internet sitesindeki “Televizyonda eşcinsel sev işme şoku” haberinden bahsetmiştim. Bu haberin korkunçluğunu yazdığım gazetenin iletişim sayfasından anlamsız bulduğum bir cevap gelmişti. İsmet Berkan’dansa hiç. Gördüm ki bir hafta sonraki Radikal İki’de bir yazı o haberi eleştiriyor. Ama yazarı haberi Radikal’de değil, aynen, hatta daha da çirkin bir şekilde yapmış Milliyet’te görmüş (e, biliyorsunuz, bu Doğan yayınları hep aynı haberleri yapıyor). Radikalciler de kendilerinin de aynı haberi yaptığından habersiz, üstlerine almamışlar.

Aynı cinsiyet ayrımcı yayın kadınlara seslenirken de kullanılıyor. Üniversitede Kadın Sorunları Kulübü’ndeydim birara. İki kız vardı, kulüpte öne çıkan, ısrarla küçük kızlara bile kadın diyorlardı. Özellikle ve politik bir kararla. Bense bunun çok itici durduğunu söylüyordum. Onlarsa toplumun namus kavramıyla yaptığı ayrıma karşı bunu doğru buluyorlardı. Ben ayrımı öyle yapanlara göre davranmanın doğru olmadığını, toplumun geniş bir kesiminin de benim gibi olgunluğa göre ayırdığını söylemeye çalıştım, aynen oğlan-erkek ayrımında olduğu gibi, ama pek dinletemedim.
Aynı çirkin ayrım şimdilerdeki bayan sözüne yolaçtı. Can Gürzap geçenlerde tv’de 4 kadının programında anlattı bunun nereden başladığını. TRT’de kız basket takımı sözünü beğenmeyen bir müdür bayan basket takımı denmesini istemiş. Böylece de erkek kelimesinin bugünki karşıtı bayan oldu. Hatta o kadar çok kullanılıyor ki bazen kendimi bile yakalıyorum, otobüste filan neredeyse önümdeki bayan diyecek oluyorum. Sonra düşünüp hamfendi demeye çalışıyorum. Kadın demek istemeyen için hanım-hamfendi bir alternatif olabilir diye düşünüyordum ama o da hitaplar dışında hoş durmuyor pek çok zaman. Ankara’da -akp’li- bir ilçe belediyesinin afişi “hanımlar kulübü toplanıyor” diyordu mesela. Kadın ya, kadın kadın kadın kadın kadın. Sokalım bunu beynimize.

h1

insanın en güzel hali: isyan hali

14 Ocak, 2009

Bizimki herhalde varolanlar arasında en apolitik üniversiteydi. Ama tabi o bile şu ankilere göre bayağı politikti. Sürekli bir politik tartışma yürürdü, paneller düzenlenirdi. Konuyu hatırlamıyorum, herhalde güncel politika ile ilgili birşeydi, tartışmanın konukları arasında Yalçın Küçük de vardı. O gün, işletme binasındaki herhalde C Blok Anfi’de tanışmış olduk önce kırmızı kaşkolüyle dikkat çeken Yalçın Küçük’le. Konuşması da gayet etkileyiciydi. Tartışmada sürekli zıtlaştığı ve sürekli bastırdığı kişi, ekonomi ve idari bilimler dekanı, düzen adamı, kapitalist (en büyük hakaret) Ümit Berk man’dı. Çıkışta yanımdan geçerken yanındakilere “kaç yıl geçti, hala aynı yerde” diyordu Ü. Berkman sinirli sinirli, Y. Küçük’ü kastederek.

Son yıllarda iyice meczup ve ırk’sal söylemlerin peşinde gibi görünebilir; ama ben Yalçın Küçük gibi kişilerin varlığını bir ülke için çok önemli buluyorum. Ülkenin entellektüel seviyesini yükselten, her daim muhalif birileri. Muhalifliğinden ötürü hem 71 hem 80′de üniversiteden atılmış, ayrıca TİP’ten de atılmış, hep tek tabanca olmuş, defalarca ve senelerce sadece fikirlerinden ötürü içeride yatmış biri.

Şimdi böyle bir adamın böyle bir örgütün içinde yeralacağına mantıklı düşünen kim inanır? O örgütün üyeleri onu okuyor diye mi suçlanacak? Ne var, belki beni de okuyordur aynı kişiler. (Benzer bir gözaltı yorumu için: balbay yazısı).

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Bir süre önce düşündüm ki normal şekilde yetişmiş bir TC vatandaşından tek adamlık gerektiren işleri iyi yapan biri çıkmaz. Yani, başbakanlık, teknik direktörlük, hakemlik filan. Bunlar çok kapsamlı düşünmeyi, analitik ve çok değişkenli bakmayı gerektiren işler. O işleri yapabilecek niteliğe sahip olanların sayısı zaten azken onlar da o pozisyonlara yükselmeden elenir zaten (yedirmeyecekleri için, toplumumuza fazla geldikleri için,…).
Aslında o tek adamlığa yükselmiş kim olursa olsun çok sert eleştirilerle ilk fırsatta yerlebir edilmeye çalışılır. Bazı nadir karizmatik (eşittir: arkası sağlam, kendisi de konuşmasıyla korku salan) kişilerse ilah-tanrı-imparator filan ilan edilir. Bunun da etkisiyle, zaten aşağılık kompleksi-yükseklik kompleksi arasında gidip gelmek genlerinde olan bir TC vatandaşı iyice megalomanlaşır. Bakınız, son yıllarda o mesleklerde sivrilmiş tek adamlarımız: Tayyip, Terim, Ahmet Çakar. Zaten düşünürseniz ismi üzerinde uzlaşılmış, toplumun geniş kesimlerince sevilen, yorumcuların-uzmanların çoğunun takdir ettiği bir tek adamımız da yok bayağı bir yıldır.

[Bunu, bu sezon ligdeki fahiş hakem hataları üzerine düşünmüştüm. Kapsamlı analiz gerektiren, dışarıdaki çeşitli baskılardan izole olmayı gerektiren, kendi egonu iyice geri atman gereken bir iş hakemlik. Anlık olduğunu da hesaba katınca bir penaltı kararı bile (artık üç alternatif içerdiğinden: penaltı mı, devam mı, yoksa aldatmadan dolayı sarı kart mı?) gayet zor bir karar -bu sezon çalınması gereken pozisyonların çok azında penaltı kararı verilmesinden belli].

Anlaşılan başsavcılık da böyle. Böyle geniş kapsamlı bir davayı yönetemediğini, davanın sınırlarını çizememesiyle ve yaptıklarının sonuçlarını düşünemediğinin belli olmasıyla gösterdi başsavcı. Tabi bu, tüm bu anlamsız tutuklamalarda bir artniyet olmadığı varsayımına dayanıyor. Ama ‘bir silkeleyelim, bir şey çıkmazsa da pislik atmış oluruz’ mantığı varsa durumumuz fena.

[başlık Y. Küçük'ün.].
[Bir de TR sinema tarihinin en iyi filmlerinden Mayıs Sıkıntısı çarş. akşam 10'da].

h1

hayat var

31 Aralık, 2008

Bazen bizim hayat bildiğimiz şeyin gerçeğiyle ilgisi olmuyor..

.

img_2141-2
Öncelikle, hayatın odağına uzak kalıyorsun, gördüklerinin çok azı görmek istediklerinin oluyor.

.

img_2145-2
Sonra yakınlaşıyorsun ama bir tarafa fazla ağırlık vermiş, diğer tarafı eksik bırakmış oluyorsun.

.

img_2146-2
O tarafı düzeltiyorsun derken bu sefer diğer taraf kaçıyor.

.

img_2147-2
Dengeyi sağlıyorsun ama bu sefer de herşey çok soluk. Biraz renk mi eksik ne?

.

img_2149-2
Bir tutam renk katıyorsun, evet, ama herşey henüz çok flu. İstediklerin net bir şekilde belirmiyor gözünün önünde.

.

img_2152-2
Çok uğraşıp biraz netleştiriyorsun hayatını, ki o anda…

.

img_2153-2
…önünden biri geçiyor.

.

Zaman alıyor ama ondan kurtuluyorsun. Uzaklık, denge eksikliği, renksizlik, netlik, yanlış yerde duran insanlar, tüm hepsinden öğrenmiş oluyorsun. İşte o zaman -tüm görkemiyle- hayat var:
img_2164-21

h1

kar hep güvendiğim dağlara yağıyor, benim de midem ağrıyor

22 Aralık, 2008

TV5′de bir program: İspanya’da bir kenti geziyorlar. Goya’nın şehri sanırım. Evi filan var. Taş evler, eski sokaklar. Sonra bir bara giriyor kamera. Küçük tabaklarda zeytin ve salamura küçük balıklar yiyor oturanlar. Şef çok orijinal tadlar yaratıyor, büyük kaşıklarda sunulan. Çeşitli yemekler belirdikçe bu ne diye fikir yürütüyoruz ekran karşısında. Hepsi lezzetli görünüyor. Adam yarattığı bir tadı kadehteki içkiye karışıyor, ben de fena halde sonucu merak ediyorum. Kameraya konuşan bir kadın Zaragoza Üniversitesinin şehrin geleneksel yemeklerinin araştırılması ve onlara dayanan yeni lezzetlerin yaratılmasına verdiği desteği anlatıyor (hayal meyal anlıyorum). Şaraplar içiliyor, zaten 4 duvar da boydan boya şarap dolu. Kadehi kaldıran biri bir folk şarkısı söylüyor. Sonra saatbaşında program bitiyor ve değiştirilen kanalda RTE “o kömürü gönül rahatlığıyla kullanın” diye böğürüyor.

Tarih seni yargılayıp mahkum edecek RTE. Ama bu bana yetmiyor. Merkeziyetçi bir sisteme gönlükayan ben, BM bünyesinde bir çevre suçları mahkemesi kurulsun ve RTE de -doğal olarak- orada mahkum edilsin istiyorum. Mesela, maksimum yüksekliği 1 metre olan küçük bir Maldiv adasına sürgün edilebilir tüm familyasıyla.

_____________∞_____________

Sanırım yaklaşık 9 yıldır ülkede bulunduğum hemen her gün aldığım Radikal’de 2 gün önce şöyle bir haber çıktı. Göksel Aytuğ denen gereksiz tv eleştirmeni BBC Prime’daki bir programda bir eşcinsel ilişkiye rastlayıp bunu köşesinde yazmış. Gazeteci Mert Savaş denen tanımadığım şahıs telefona sarılıp kablo tv’cileri aramış. Hatta kablo tv’ci de BBC’yi arayın diye “sözde akıl vermiş” (aynen bu ifadeler). Bu programı seyredenler de büyük bir şok yaşamış.
Haber filan olmayan saçmasapan satırlar. Bu yazılanlara haber kisvesine sokmak için de 2 ay önce BBC’deki Eastenders dizisindeki bir eşcinsel öpüşmenin yarattığı tartışmadan bahsetmişler. Eastenders birkaç yıldır İng.’nin en popüler dizilerinden. Rahatlıkla Yaprak Dökümü’ne denk bulunabilir. Yaprak Dökümü’nde iki erkek öpüşürse bunu haber yaparsın (tabi ki bu şekilde değil).

Gazetenin iletişim adresine ‘yok artık’ anlamında birşeyler yazdım. Bu heteroseksüel bir ilişki olsa haber olur muydu diye sorup özür bekleyen. Cevap gelmiş aynı gün. İlginç aslında, kimse cevap vermiyor burada. Ama cevap beni haberin kendisinden fazla sinirlendirdi. Heteroseksüel bir ilişki olsa haber olmazmış. TV’de eşcinsel ilişki tüm dünyada tartışılıyormuş, o yüzden de haber değeri taşıyormuş. Yine aynı BBC örneğini vermiş sayın Radikal (öyle imzalamış). ‘Okurlarımız herhalde başlıktan dolayı bu tarz ilişkiye karşı olduğumuzu düşündü’ (habere gelen 30′un üstünde yorum da hep çok tepkili yorumlardı) deyip başlığı değiştirdiklerini yazmış (“eşcinsel se vişme şoku” yerine “eşcinsel se vişme tartışma yarattı”).
Şu anda benim üstelediğim ve İsmet Berkan’dan özür beklediğim safhadayız.

[Her gün haber olabilecek binlerce konu olduğuna göre] Gazeteci olmuş şahıslar neyi haber yaptıklarının ve nasıl haber yaptıklarının bir seçim (hatta çoğu zaman politik bir seçim) olduğunu, sadece gündemi aktarmaya değil, aynı zamanda gündem yaratmaya yaradığını anlamazlar mı? O zaman bunlar 4 yıl ne öğreniyorlar okulda?

_____________∞_____________

Gözde dizimi izliyorum. Başlarına kötü şeyler gelen kahramanlarımız sonrasında biraraya gelip büyük bir grup olarak yemek yiyorlar. Ve yemekte şarap içiliyor. Artık öyle bir devre geldik ki bu dikkat çekiyor. Düşünün ki her gün bir yemek programı yapılıyor -50 bölüm filan olmuştur, bir kere bile şarap kelimesi geçmiyor (50 programın herhalde 1-2’sinde içtikleri şey şarap gibi duruyordu ama haşa adı söylenmeden).
Bu dizide de yobaz dedeye “şu zıkkımı içmeseniz olmaz mı” dedirtmekten geri kalamıyorlar.

Neyse, sonraki bir sahnede bir kızımız çok siniri bozuk oturuyor. Çok iyi bir aşçı olan sevgilisi ben senin neye ihtiyacın olduğunu biliyorum diyor ve içeriden bir kraker paketi getiriyor. Kameraya arka kısmı dönük markanın ama galiba crax yazıyor. Kız çok iyiymiş, sen mi yaptın diyor. Oğlan hayır tabi ki diyor. Kız süpermiş ya deyip paketi alıyor. Bu sırada ekranın altında geniş bir bantta crax reklamı yeralıyor.
Bir senarist bunu yazmayı nasıl kabul eder? Hadi belki ona gerek duymadılar, bir yönetmen bunu nasıl çeker? Hadi çekim ekibindekiler zengin değil, oyuncular genç, ama ilkeli çalışan bir kişi bile yok mu yani?
‘İyi’ olanlar böyleyse genel düzey çok fena.

h1

naçizane böyle buyurdum

1 Şubat, 2008

Ben türbanın altından görünen siyah şeriti bir bant sanıyordum. Sonra daha birkaç yıl önce sanırım bir alışveriş sırasındayken annem söyledi o bant değil, takke diye. Ben ki bir kız bile bu yasak yüzünden zor durumda kalıyorsa diye türbanın sertbest olmasını savurunum, ve yasakların sembolleri ancak güçlendirdiğini; o zamandan beri dahiyane buluşum, türbanın degil takkenin yasaklanmasıdır. Taktığım türbandan iki kıl çikar da -bunla erkekleri azdıracağımdan dolayıdır ki- cehennemde yanarım (o yüzden bir de takke takayım) diye düşünülemesin. Bu ülkede madem düşünce yasak en başta bağnaz düşünce yasak olsun. Bu bile aşağıdan bağlanan türbana izin verilmesi fikrinden iyidir.

Ayrıca başlamışken, sokaklarda çarsafla dolaşılması da yasaklansın. İzmir’in dibinde, Manisa’nın birkaç büyük ilçesinde (Soma, Kırkağaç filan) yakın zamanlara kadar herkes siyah çarsaflarla dolaşıyordu. Oralı olup dışarıdan ziyarete gidenler de takıyordu hatta. Takılma sebebi de inanç veya bağnazlık değil sadece gelenek görenekti. Son birkaç yıl da değişti nedense. Eminim, çarşaf yasak olsa bu gelenek de kalmazdı çok daha önceden. Devletimiz öyle buyurmuşlar baskın çıkardı. Bu uğurda gerekirse kıyafet kanunu geri dönsün. Hatta çarsaf giyenler, evliyse eşleri, ailesiyle yaşıyorlarsa ebeveynleri kırbaçlansın. Ki böylece sırtı açık şeyler giyerler bir süre.

Aynı şekilde, bir anlamda çarşaf işlevi gördüğünden yazın sıcakta pardesü giyenler de aynı uygulamadan geçirilsin. En önemlisi de 18 yaşından önce kimse örtünemesin. Madem 18 yaşından önce oy kullanılamiyor, araba kullanılamıyor, içki-sigara içilemiyor, örtünme kararını da veremeyecekleri, aile baskısıyla örtünecekleri kabul edilsin. Örtünenlerin ebeveynleri hapse atılsın. Hatta suçları çocuklarına olası cin sel meta olarak baktıkları şeklinde yorumlanıp ağırlaştırılsın.

Benzeri uygulamalar sadece kadın değil erkeklere de uygulansın. Kadınlar kapanıyor da erkekler farklı mı? İzmir’de 40 üstü sıcakta dışarıda bazen şort giymiş erkek göremiyorum. Nüfusa kayıtlı tüm erkekler yazın bir döneminde şort giydiklerini notere tescil ettirsinler. Futbol oynarken şort giydiğinden gençliğimizde işledik bir günah diyen başbakan gibi laflar edenler de gençliği bağnazlığa teşvikten aynı şekilde içeride yerlerini alsınlar. Çünkü bütün bunlar, şu an tartışılanlardan çok daha korkunç bence.

h1

maliye bakanlı’ı, achtung!

5 Ocak, 2008

Eğitim illa iyi birşey midir? Yoo, hiç de değil.

Maliye Bak.’nda devletin abd’ye master’a göndermek üzere olduğu birini tanıdım. Helali hoş olsun, işine yarayacak biri. Ama dediğine göre, gittiği Boston’da maliyeden tanıdığı 10-15 kişi varmış. Hatta gazetede çıkmış, devlet personeli Boston’da kötü kötü okullara gönderiyor diye.

Sonraki karşılaşmamızda başka biri daha vardı yanında. O da mastera gidecekmiş bir süre sonra. ‘İllinois veya Boston’a’ dedi. Niye oralar ve nasıl biliyorlar daha başvurmadan? Tanıdıkları hep oralarda diye mi? Adamı görseniz üzülürsünüz bu duruma. Okul paraları en az 15,ooo papeldir yılda. Bir o kadar da harcırah veriyor olmalı devlet bunlara. Üstüne buradaki maaşları da işliyor, ona karşılık birşey üretmeseler de. Aynı zamanda o mevkilere birileri alınıyor birçok zaman, yapılması gerekli işlerin yapılması için. Biz bu kadar zengin miyiz?

Paralel (ama asimetrik) bir başka örnek hatırlıyorum. Odtü’den iki hocam konferansa gelecekti bizim şehre. Bana otel sordular. Ben şehirdeki kalınabilecek düzeyde en ucuz otelleri söyledim, ama onlara pahalı geldi, şehir dışında bir yerde kaldılar. Çünkü bölümün parası o kadardı. Topu topu 3-4 gece için.

<>*****

Bakanlık girişindeki ilk odanın kapısında Berber Salonu yazıyordu. Çok normal birşey yazıyormuş gibi hem de. Aslında, o kadar çalışan dışarıda kestireceğine filan, zaman kazancı mı… yok, yine de garip. Hem, bir de kadın kuaförü yok sanki.

Aynı koridorun sonundaki camlı kapının üstüne bir A4′te “spor salonumuz açılmıştır. Salı-Perşembe günleri bayanlar, Pt.-Çarş.-Cuma erkekler için hizmette olacaktır” yazıyordu. Öncelikle, bir bakanlıkta spor salonu olması hoş tabi. Ama şimdi burada bir acaip durum var mı-yok mu? Yani, orada çalışan kadınlar, erkeklerin yanında aletli jimnastik (bu gerçi bana yer minderinde kurdele -ve lobut, top, çember- çeviren 16 yaşındaki incecik kızları çağrıştırıyor) yapmaktan rahatsız olurlar mı-bu hesaba katılmalı mıdır-ona göre mi davranılmalıdır? Oradaki erkeklerin onlara hep yiyecek gibi bakacak olmaları mıdır kabul edilen durum? Peki bu durumda, o aynı erkeklerin mastera gittikleri üniversitelerin spor salonları nasıl davransa’dır? Mesela, maliyenin yoğun olarak beslediği küçük Boston üniversiteleri de benzeri haremlik-selamlık düzene mi geçmelidir? Yoksa, maazallah mıdır?