‘fötö’ Kategorisi için Arşiv

h1

Bu satırların yazarının Floransa Katedralinden düşesi

16 Ekim, 2009

Anormal keyifsiz bir günden nasıl kaçacağımı düşünürken draftta kalmış bir yazıya takıldım. Dünya öyle birşey ki diyelim bu yöredeki konumunuzdan hiç memnun değilsiniz. İlişkilerinizden, işinizden, toplumdaki yerinizden. Kalkıp başka bir yöreye gidiyorsunuz ve artık buradaki tüm o konum burada kalıyor. Orada sadece ayrı mekan, ayrı gelenekler, yani gördükleriniz değil, aynı zamanda size bakınca görülenler de farklı.

||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||

Hatırlayıp yazması bile çarpıntı verici.

Kubbelere meraklıyım. Anladığım kadarıyla mimari tarihinin en önemli iki kubbesi Pantheon ve Ayasofya. Onlardan sonra da Floransa katedralinin kubbesi geliyor, Vatikan’daki San Marco katedrali ile beraber. Hatta yapıldığı zaman dünyanın en büyük kubbesi ünvanını Pantheon’dan almış, 500 yıl kadar da öyle kalmış. Hala da en büyük ‘örülmüş’ kubbe imiş.

IMG_1155

Tepesine tırmanın, fresklere yakından bakın diyordu yıllar önce sokakta bulduğum rehber kitap fasikülü. Çıkmak için davrandım Cuma günü. Elimi cebime atmayı bile kabullenmiştim (en nefret ettiğim şeylerdendir, müzeler için para vermek. Bilgiye erişim için para vermek gibi birşey bu ve kütüphanelerin paralı olması gibi gelir bana. Hepsi Wash.’daki müzeler gibi beleş olsun isterim) ki bir afiş gördüm girişte. Pt.leri rehberli tur yapıyorlarmış kubbede. İyi, onu bekleyeyim dedim. Daha pahalı olsa da çok farkediyor bir rehber. Birinden dinleyince kendi başıma gezdiğimde pek birşey anlamamış olduğumu farkediyorum.

3′te İngilizce, 4:30′ta İtalyanca. Yemek, tren filan, 4:30′a anca yetiştim. Önce katedralin çevresini, sonra vaftizhanenin önünü dolandım, kimse yoktu. Sonra afişe buluşma yeri için tekrar bakıp koştur koştur katedral müzesi girişine geldim ama kimse yoktu. Oysa ben büyük bir grup, şöyle en az 20-30 kişi filan bekliyordum. Gişedeki kadına sordum, sanırım bir tek sizsiniz dedi. Haber verdiler bir görevliye. Bunun çok özel bir gezi olduğunu, terasların çok nadiren açıldığını söylediler güvenlik görevlisiyle birlikte.

Bir başka görevli gelip beni aldı, bir kız yapıyormuş turu ve henüz başlamış. Sadece iki çocuklu bir Alman aile var, bir de ben katıldım. Sonra kimselere açılmayan kapılar bize açılmaya başlandı. Bunlar da sizle mi diye soruyordu görevliler kıza, sonra çekiliyorlardı, birçok yerde de onun anahtarlığındaki koca koca anahtarlar açıyordu kapıları. Dışarıda kubbeye tırmanmak için uzun bir sıra varken biz küçük bir grup olarak her yere girip çıkıyorduk. Kız İngilizce anlatıyordu, Alman adam çocuklarına çeviriyordu.

IMG_1246

İçeriyi gezdikten sonra dehliz gibi bir tünelin içinde bir kat çıktık. Odacıklar, eski işkence aletleri ve sonra dışarı çıktık. Katedralin terası. Yükseklik benim için fazlaydı ama neyse ki geniş bir yerde duruyorduk. Ama bunu demek için erken davranmışım. Rehber kız dışarıdan kubbeyi anlattıktan sonra katedralin çevresini dolaşan terası turlamaya başladık. Geçtiğimiz bir köşenin darlığını hafızama ve tüm bilinçaltıma kazıdım.

Neyse, az sonra içeri girdik tekrar. Turun bir kısmını içeriden yaptıktan sonra yine çıktık, dar geçitleri görünce yine mi dedim. Şöyle oluyordu, kız ve Alman aile patır patır yürüyor, ben abarık derecede geriden peşlerinden gidiyorum, o da kendimi zorlaya zorlaya. Elimde foto. makinası var, kitapçıklar var, bir de dışarı çıkıp içeri girdikçe kafamda ve gözümde yerleri sürekli değişen güneş gözlüğü ve numaralı gözlük var. Yani ellerim dolu, tutunamıyorum. Üstelik hava rüzgarlı. Senaryoyu yazdım o anda. Elimden foto. makinası veya kitapçık veya bir gözlük düşecek ve ben onun peşinden hamle yapınca 100 metreden yeri boylıycam. Sonraki gün manşetlerde “Katedralin terasından bir Türk turist uçtu”, “Katedralden 200 yıl sonra düşen ilk kişi (bir öncekini halk cadılık suçlamasıyla atmıştı)”, “Terasların turistlere açılması doğru mu?” yazacak.

IMG_1137

Ama bildiğiniz gibi (yani henüz gerçekle bağınızı kopartmadıysanız) öyle olmadı. Geniş bir kısımda fotoğraflar çektirdik. Alman adam benim fotoğrafımı çekmeden önce istersen seni bu nice lady ile çekeyim dedi. Rehber kız Allah için güzeldi. Ki ben İtalyanları çok güzel bulanlardan değilim. Anlayışlı çıkmıştı yani Alman abi. Ama kız istemedi. Olsundu.

Sonra bizi içeride bıraktı kız. Kubbeye tırmanmak için 9564 basamak daha vardı ve o sabahleyin çıkmıştı. Ben de çıkmış oldum ki ömrümün güzel bir dönemi gelirsem zamanımı böyle harcamayayım. Kubbenin tepesi daha yüksek olsa da kesinlikle teraslar kadar heyecan verici değildi. Kalabalık ve fazlasıyla geniş.

IMG_1285

(Kubbenin iç tarafı sanırım mahşer gününü anlatıyor ama fazlasıyla karışık ve fazla sanatçı karışmış zaten).

[Bu arada bu kubbe meselesinin en ilginç tarafı yüzyıllar içindeki bilgi kaybı. Bu katedrali Ayasofya'dan 8-9, Pantheon'dan 15 yy. sonra inşa etmelerine rağmen bu kadar büyük bir kubbeyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlarmış -çünkü Karanlık Çağ ile beraber öyle bilgiler kaybolmuş. Brunelleschi de bu kubbeyi biraz deneysel ortaya çıkarmış. Örneğin, üstteki fotoğrafa bakarsanız küresel değil, sekizgen. Ve dış kubbe ile içeriden görünen kubbe duvarı farklı, arada bir katman daha var.]

h1

Al gözüm, seyreyle şu alemi

28 Ağustos, 2009

Maalesef, şu sıralar pek bir heyecan içermiyor hayatım. Tatil fotoğraflarını bilgisayara çekerken farkettim ki 6-7 günde yaşadığım maceranın 10′da birini geleli beri bir aydan fazla sürede yaşamadım. Olanlar da genelde can sıkıcı. Mesela, dün evden çıkıp durağa geldim. Gerçekten çok tatlı bir kız vardı. Yanında da bir oğlan (belki de arkadaşı, akrabası filandır canım). Sonra, kız oğlana tekme atarmış gibi bir hareket yaptı. Oğlan da onun bacağını yakalayıp kaldırdı, sonra da kız oğlana arkadan sarıldı (yok, sanırım öyle değilmiş). Ben de bir sonraki durağa yürümeye karar verdim.

O yüzden bir süre daha tatil anılarıyla avunmak en iyisi. Bu arada, gidilen yerden, özellikle de yurtdışından bahsetmek çok pek sevilmez bizde. Gösterişçi durur. Ama burada maksatın anlattıkça, hatta okudukça tekrardan yaşamak, ilgilenen olursa da paylaşmak olduğunu söylemeye gerek var mı?

Bir de illa bir misyon yükleyeceksem -ki isterim- bir gruba bağlı bir tur tatilindense özgür, kafana göre planlanan ve herşeyi kendin keşfettiğin bir tatilin sözcülüğünü yapmaya çalışıyorum. Tren çizelgelerini, şehiriçi otobüs güzergahlarını kendin çözdüğün, oralı gibi davrandığın ve ne zaman ne yapacağına, nerede yiyeceğine ve kalacağına kendin karar verdiğin bir tatilin.

IMG_0940

Orayı değişmiş bulsaydım rahatsız olurdum. Ama bu kadar aynı olmasından da rahatsız oldum. Bir ülke bu kadar mı sabit olur? Sokakta hala aynı eski telefonlar. Bizde herhalde iki kez değişmiştir bu dönemde. Daha inanılmazı, yeni bir ulusal kanal eklenmemiş. Bizde onlarca ulusal kanal çıktı bu arada. Aynı otobüs hatları, aynı trenler, trenlerde hemen hemen aynı çizelgeler, aynı broşürler. Okul kafeteryasının birebir aynılığını daha önce anlatmıştım. Bir de bu ülke en zengin Avrupa ülkelerinden biri oldu bu arada.

Öğlen vakti, bir arka sokağa giriyorsunuz. Dar sokaklar, kemerli geçitler ve açıkça işeyen bir adam. Uzaktayken pek idealleştiriyorum. Ulaşılmaz ve müthiş görüyorum. Gitmeden de bir heyecan duyuyordum. Ama gider gitmez o kadar olağan oluverdi ki orada olmak. Gayet sıradan.
Bir de -bunu gerçekten hiç beklemezdim ama- orada yaşamadığıma memnun oldum. (Gerçi bu his geleli bir süre geçince kaybolmaya yüz tutuyor).

IMG_0945

İtalyanlar’dan iki şey olmaz: iş ortağı ve sevgili/eş. İş ortağı çünkü size önemli bir iş için söz verdiği saatte bir muhabbete dalar. Sevgili/eş çünkü çok kavgacı ve dırdırcılar. Tecrübe değil, gözlem.

Sokaktaki bu Afrikalı satıcılar (arada Hintli veya G.D.Asyalı da var) sanırım benim zamanımda da vardı ama bu kadar çok değildi. Yerlerde türlü tezgahlar. Ama sık sık o tezgahların altındaki çarşaf dürülüp toplanıyor çünkü ileriden carabinieri arabası görünüyor. Ama aheste aheste geliyor çünkü sanki aralarında bir dayanıklı döğüş var.
Aynı dayanıklı döğüş trafikte de var. Hız kontrollerinin yapıldığı yerler tabelalarla belli. Kalan her yerde bas ama orada yavaşla.

IMG_0319

İtalya’da bana en sevimsiz gelen hep Türk turistler oluyor. Bir yerde rastladığınızda dili duyup birşey söylüyorsunuz (lafatıyorsunuz). Hoş bir tepki ve en fazla azcık muhabbet bekleyerek (alışmışsınız zaten orada, bu tarz bir şaşırtıcılık içermese de her türden İtalyan’ın en ufak lafatmada topa girmede ve sonra topu uzun uzun sürmede hiç tereddüt etmemesine). Ama sanki birşey satacakmışsınız gibi bir tepki geliyor.

Bunu da duymuş oldum: Resimdeki adam Kule’ye yakın duruyor ve resmini çeken kız arkadaşına “ne yapmanı istediğimi anladın mı diye bağırıyordu” -Türkçe. İkisini de o Kule’den sallandırmak istedim.
IMG_1364
Diğer yandan, kulem, dünyanın en sevgili yapısı, kuşağındaki katlardan birindeki tadilattan dolayı pek fotojenik değildi bu sefer.

Bir gece trende ışıklar söndü, öyle güzel oldu ki.

Bir de ondan 2-3 hafta önce Sultanahmet’te beni turist sanıp lafatan çok olurken orada kimsenin sanmaması, hatta oralıymışım gibi yol, saat, otobüs sormaları güzel oldu.

IMG_0304

h1

Chiama lei

15 Temmuz, 2009

Mercantia2

Ya da bilemiyorum, belki de çağıran o değil, geçmişimdir.

h1

fotoğrafın fotoğrafı -2

26 Mayıs, 2009

IMG_1969

NBC’nin Antalya’da festival merkezindeki minik sergisinden. İzinli mi peki? Diil. Ama yani, napsaydım? Cannes’a gidip jüri toplantısında kapıyı tıklatıp ‘pardon, ben NBC’ye bir şey sorup gidecektim’ mi deseydim? Hem görmüşken Isabelle’e birşey dememek de olmazdı. Gider yanına Hüper’dim bir güzel.

Gerçi aklıma gelmedi diil. Yaklaştım da buna, en azından fikren. Ama aynı hafta Monaco grand prix’si de vardı ve o hafta tüm bölgedeki otel fiyatlarını düşünemiyorum bile. Hem bünyem, yıllardır gidemediğim iki festivale bu yıl (sinema sezonu) içinde gitmişken 3.yü de kaldırmazdı diye düşündüm. Ama Cüneyt Özdemir’in programında gördüğüm bir sahne (bir belgesel yönetmeniyle plajda söyleşirken yanlarından, ayakları denizin içinde koşarak Hatice Arslan ve Saadet Işıl Aksoy geçer) hafif pişman etti beni. Burada tümden celebrity postuna bürünen fani ve gayet ortalama kişilerin yabancı bir mekanda kendileri (yani ortalama) olduklarını görmek, hatta öyleyken tanımak hoş olurdu.

_____________________

Resmin adı iki kızkardeş. Gördüğümde bu kız ne kadar da NBC’nin eşine benziyor diye düşünmüştüm. Ve şu da fotoğrafın fotoğrafı -1.

h1

Başka bir hayatta beni bekleyen bir tiyatro oyunu var

9 Mayıs, 2009

Orada olmamak veya tekrar gitmeyecek olmak çok garip bir his yaratıyor bazen. Alışkanlık çok fena birşey. Hala sinemalardan, tv kanallarından, müzelerden mailler geliyor, veya çeşitli indirim haberleri. Ne yapmalıyım şimdi onları? Bir türlü vedalaşamıyorum ben.
(Geleli beri oradaki günlerimden bahsedicem, onun da etkisi olabilir mi?)

IMG_0811-2IMG_0920IMG_0922

Aylık havayolu dergisinin hep yaptığı ‘3 perfect days’ bölümü giderkenki sayıda Washington’a ayrılmış. 3 günlük turistik plan. Benim 22 günüm vardı ama okudukça o yazılanları o kadar sürede yapabilirsem ne kadar iyi olur dedim. Bir güne 5 müze, 3 mahalle sığdırıyorlar filan. Ben daha 2.de yorgun düşerim. Hem gördüğünden de birşey anlamazsın.

O dergiden başka bir de evde eski bir Washington Post eki geçti elime. Şehrin göbeğindeki yürüme parkurlarını yazmış. Tabi ki yapmamışım, oysa tarihi utanç verici derecede eski, 2002. İkisinde de geçen lover’s lane gayet ilgimi çekti. Çok çekici resimleri vardı.

Bir cumartesi önce daha önce hiç gitmediğim katedrale gittim. Çok da ilginç değildi, birkaç vitray ve biraz gezdiğim (girilmez yazan) alt katındaki dehlizler dışında. Oradan çıkınca daha önce hep adını duyduğum Dumbarton Oaks’a geldim. Eski bir malikane, yüzyılın başlarında Harvard’a bağışlanmış. Şimdi müze. Ama asıl bahçeleri ünlüymüş. Az sonrasında kapanacaktı, artık almıyorlardı içeri. Zaten benim merakım, onun yan tarafındaki lover’s lane’di.

IMG_1070

Lover’s Lane kısacık birşeydi, tam da resmindeki gibi (ve Boğaziçi Üniv.’ni hatırlatan), ama ondan aşağı doğru inince, sokaktan, binalardan ve modern hayattan 100 metre filan ileride vahşi doğa başlıyordu. Ağaçlar, patika, aradan su akıyor. Bir tarafı da şehrin ortasındaki ormana bağlanıyor. İnanılmaz bir huzur. Genelde kimsecikler yok, nadiren köpekli bir adam veya kadın geçiyor. Soğuktu ama o huzur iyi geldiğinden kalabildiğim kadar kaldım.

Gün bittikten sonra internet sayfalarından okudum. Dumbarton Oaks’un bahçelerini düzenleyen kadın, o parkı da düzenlemiş. Zaten doğal ama elden geçmiş havası çok belliydi. Bahçelerin resmini gördükçe pek üzüldüm ama, görmediğime. Üstelik ben bir yıl boyunca oraya yürüme mesafesinde oturmuştum.

IMG_1075

Oradan son hedefim The Exorcist steps’e yürümeye başladım. The Exorcist’in bir sahnesinin çekildiği merdivenler. Şehrin Bağdat Caddesi denebilecek Georgetown’daydım. Çok pahalı sıra-evlerin olduğu ara sokaklarda yürürken National Conservatory diye bir tabela gördüm. Bir bakayım dedim, konservatuar nasıl bir yer diye. Arkamdan bir kız geliyordu. Güzel bir sarışın. Yardım edebilir miyim dedi. Yok, bir arkadaşım burada okumuştu da dedim. Öyle demek, ben bir serseriyim, aklıma esen her yere takılıyorum demekten daha iyi geldi. Kızın da hemen arkasında siyah bir oğlan vardı. O da ikimize de yardım edebilir miyim dedi. Kız gülümseyip ben oyundayım dedi. Oğlan geçti. Kız benle konuşmaya devam etti. Kim dedi arkadaşınız. Eski mezun, herhalde siz bilmezsiniz dedim. Bu gece oyunumuz var, gelmek isterseniz dedi. Late Bloomers and Glory Days diye bir oyun. Eski mezunların buluşmasını anlatıyormuş.
Oradan mezunmuş o da. İçeri girmiştik, orta büyüklükte müstakil bir ev. İçerdeki kadına da söyledi, arkadaşı buradan mezunmuş diye. O da ismini sordu. Uydurdum, telaffuzu kolay bir Türk ismi. Neyse, o bahis kapandı. Oyun için yer ayırtmak için ismimi yazdılar. 1 saat vardı, isterseniz bir kahve içip bekleyebilirsiniz dedi kadın. Yok, dedim ben, 1 saat sonra gelirim. Başta pek düşünmüyordum ama sonra niye olmasın dedim. Yalnız, artık çok ama çok yorulmuştum.
Oraya kadar gelmişken önce şu basamakları görelim dedim. Georgetown üniversitesi de yakındı. Önünde geçtiğim bir evdeki öğrenci partisinden canlı müzik geliyordu. Glory Days’i çalıyordu bir grup. Glory Days -bu bir işaret mi şimdi (oyunu gör diye)?

IMG_1081

Az ileride koordinatları verilen yerde dar bir geçitte çok dik basamaklar vardı. Uçurumun altında gibi görünen basamakların başında orta yaşlı iki kadın ve bir adam durmuş fotoğraf çekiyorlardı. Burasıymış demek. Zar zor çıktılar. Exorcist steps burası sanırım dedim. Öyle görünüyor, aşağıdaki dükkandaki adam öyle dedi, dediler.

Sonra oyun mu ev mi? Açım, bir sandviççi görüp girdim, öğrenciler ve hoca tipli adamlar. Ama kızartmamsı birşeyler hiç çekici gelmedi. Hem evde köftem vardı. Kötü bir yemek ve vasat bir oyun mu, evde rahatça yayılıp köfte ve televizyonda film mi? Döndüm eve. Ama otobüse binerken bile hala kararlı değildim.
4 gün sonra da döndüm.

h1

Öküzün gözleri badem gözü

7 Nisan, 2009

Nereden duyarsa duyar bunu Midas. Midas ki ağzında bakla ıslanmas, dayanamaz, hemen koşar dipsiz kuyuya: “Öküzün gözleri badem gözleri. Öküzün gözleri badem gözleri”.

Gün olur, gece olur. Zoom yapılan duvardaki saatin kolları hızla döner. Takvim yaprakları rüzgarda sonbahar yapraklarına karışır. Güneş saatleri geceleri bozulur. Orta Avrupa’da meydanlardaki kiliselerde saat başları çalarken saatten çıkan şaklabanlar kralları döver, şövalyeler Türkleri doğrar. Mevsimler gelir, mevsimler geçer. Ekinler büyür. Kuyunun suyuyla ıslanan başaklar rüzgar doğudan estikçe öküzün gözleri badem gözleri öküzün gözleri badem gözleri diye hışırdar.

Öyle başlar bu topraklarda ölen öküzlerin badem gözlü olması.

img_1580-2

Şu an elini kolunu sallayarak gezenlerden biri, hatta birkaç yıl önce Malatyaspor başkanlığını yapmış olan Haluk Kırcı anlatıyor:

Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımıza karar vermek için Abdullah’a (Çatlı) birini gönderdik. Eter ve pamuk vermiş, hepsini tek tek bayıltıp öldürelim, demiş. Dışarı çıkıp Abdullah’la konuştum. Evde öldürmek zor olacak, ikişer ikişer götürüp öldürelim, dedim. İki kişiyi büyük reisin arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük…..böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, ‘tek tek boğalım bunları’ dedi, bir tanesini zorla boğdum….. Diğer dördünü bu şekilde öldürmek zor olacaktı… Sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş ederek mermileri boşalttım, sonra silahı götürüp Abdullah’a verdim….”

9 Ekim 1978. O sırada Abdullah Reis ülkü ocakları ikinci başkanı. Birinci başkan ise fotoğraftaki, bir dava arkadaşının içini otobüs duraklarımıza boşalttığı şahıs.

Adaletin bu dünyada bulunacağına dair inancım böyle böyle azalıyor.

Aynı cenahın elebaşlarından, ağca’yı en azından azmettiren, belki kendisi de ipekçi’ye tetik çeken, ağca’yı askeri cezaevinden kaçırtan şahıs, hollanda ve belçika’da redbull bayiliği yapıyormuş. (Bu demek ki ki ülkeden kaçtığı sıradaki cebindeki paraları yatırım için kullanmış). Ve demek ki yakında aynı işi bizim ülkemizde de yapabilecekmiş.

Zaten pişkin suratlı pisliğin 4. kez seçim kazanmasını bir türlü kabullenemedim.
Adamın kaybettiğindeki yüzünü bir göremedik. Hani herkes hakkını bulurdu? Yanlış yetiştirilmişiz. Çocukları kabahatlerde cezalandırıp olumlu şeylerde ödüllendireceğimize durduk yerde cezalandırıp haketmedikleri yerlerde ödüllendirelim ki dünyanın nasıl işlediğini bilerek büyüsünler.

h1

national geographic

8 Aralık, 2006

soccer-001.jpg

Resme yakından bakınca gözleri alev gibi olan tanıdık Afgan kızını farkedeceksiniz. Burası National Geographic’in merkezi. Aslında hergün gittiğim metroya çok yakın Nat. Geog.’in binası, ama yıllardır gitmemiştim. İlk yılımda henüz turist ruhumu yitirmediğim zamanlar giderdim ama ondan beri bir türlü vakit ayırmayı beceremiyorum böyle şeylere veya akıl edemiyorum günlük hayat içinde.

Yanı başındaki koşturmacadan ayrılan bir merkezi var Nat’l Geog.’in. Bayağı büyük bir bina, sanırım arkadaki bina kompleksinin bir kısmı da onların ve aralarında çok huzurlu bir avlu var. Orada çalışmak nasıl birşeydir merak ediyorum. Hoş tiplere benziyor girip çıkanlar. Sanki Nat. Geog.’te bir işin olsa hayatında herşey yolunda girermiş gibi geliyor.

soccer-004-2.jpg

Geçenlerde, aslında bayağı oldu, oradaki one world one tribe diye bir serginin övgüsünü okumuştum. Ama normal sergi saatleriyle başım dertte. Gittiğimde 5′i geçiyordu, bir ümit 6′da kapanıyor diyerek acele ediyordum ama bina kapanmıştı maalesef. Ama sonra farkettim ki sergi bina dışında. Süpeer, tam bana göre. O sırada çekmiştim Afgan kızın resmini (anyone’a tekrar tebrikler). Bir süre sonra tekrar gittim. Ve ilk resimdeki tiplere yakalandım. Bunlar yarı resmi bir yardım kuruluşu olan Peace Corps’un yapışkan gönüllüleri. Para istiyorlar yani. Benle konuşan oğlan -ilk resimde bana doğru bakan- fotoğraf çektiğimi görünce FBI’dan filan mısın dedi. Yok, ben bağımsız olarak direk Cheney’e bağlı çalışıyorum dedim, öyle örgütlere güvenmiyorlar artık.

soccer-003-2.jpg

<>Afganmış oğlan. Bu kız için ne diyorsun dedim. Sümüğü akmış dedi. Yok, yani yazmasa Afgan olduğu aklına gelir miydi? Yok, kesinlikle dedi. Türk olduğum geçince de bence Türk kızları en güzelleri dedi. Neden biliyor musun, çünkü tam geçiş noktasında, ırkların karışımı var, dedi. Biliyorum dedim. Ve farkındayım. Sonra zor da olsa kurtuldum elinden. İnan yok param, bak ben şu kadar kazanıyorum. Sonra sergiyi gezdim bir kere daha. Dünyanın dört yanından etkileyici hikayeler ve resimleri. Peki, aşağıdaki kız nereli sizce? Bunu yarışmaya döndürmeyeceğim bu sefer. Ya da.. niye olmasın, yani cevabın olduğu adresi bugün vermeyeyim en azından.soccer-014-2.jpg

Ya bu hoş resimdeki, Vizontele’den çıkmış gibi duran oğlanlar hangi ülkede?
soccer-008.jpg

Öyle görünüyor ki buna yarın devam edeceğim.

Yarın oldu. Hatta öbürsü gün oldu ama dün de öbürsü gündü yazdığımda, yani bugün yarın. Evet.

Resimlerin açıklamalı hallerini ve 2-3 tane dahasını eski blog sayfama koydum: iwasonmars,baby.blogspot.com. Onu da hayata döndüreyim böylece.

Nat’l Geog.’te hoş bir de futbol resimleri sergisi vardı, ondan resimler de koyacağım yakın fırsatlardan birinde.