‘geçmiş ki hayali’ Kategorisi için Arşiv

h1

Bereketli Topraklar Üzerinde

1 Kasım, 2009

GDO’lu ürünlere vize çıktığını Defne Hanım’ın blogundan öğrendim (tüm konuyu oradan öğrendiğim gibi) ve çok üzüldüm. Oysa Express’in Eylül-Ekim sayısında GDO’ya hayır platformu üyesiyle yapılan söyleşiden bu yönetmeliğin çıkmayacağını anlamıştım (Tarım Bk.lığı karşıydı, önce yasa çıkması gerekiyordu).

Bazı konular var ki birçok farklı yönleri var ve üzerlerine net bir fikre sahip olmak çok zor. Bu konu onlardan değil. GDO’lu ürünlerin veya GDO’lu tarımın hangi yönüne baksan elinde kalıyor. Direk sağlığa zararlı olmaları çok mümkün, kalıtımsal zararlar bırakmaları olası, pahalı, dışarıya bağımlılık yaratıyor, bağlayıcı anlaşmalarla kendi tohumlarını kullanamaz oluyorsun, yakınlardaki doğal tarım üretimine gen atlamasıyla zarar veriyor, dirençli bakterilere yolaçıyor-doğanın dengesini bozuyor, vs.

Bu durumda böyle bir yönetmeliğin geçmesi, istediği kadar kısıtlayıcı madde barındırsın (biz çok iyi biliyoruz o kısıtların pratikte nasıl işlediğini), ülkene ihanettir. (Böyle kararlar da tipik olarak sağ iktidarlarda çıkar zaten. sırf bu yüzden, yani tipik paragöz sağ bir iktidar olduğu için bile akp lanetlenmelidir -2 yıl önce çeşitli sebeplerle oy verenleri hatırlıyorum da, hatta bloglar arası bir tartışma bile yürümüştü).

Çarş. gecesi Genç Bakış’ta da tartışıldı GDO’lar. Çok doğru konuşanlar -özellikle Ziraat Müh.leri odası başkanı- dışında destekçileri de vardı GDO’nun, Sabancı’dan bir hoca ve programın yapıldığı Ankara Üniv. tarla bitkileri bölüm başkanı. 2.si biraz daha ılımlı olsa da ilki ateşli bir taraftarıydı alien üretiminin. Bu işte hiç anlamadığım birşey. GDO tohumu satan şirketler tarafından desteklendiklerine inanmıyorum (ya da inanmamak istiyorum). Bu durumda neler okuyorlar da zararlı olmadıkları, hatta yararlı oldukları hükmüne varıyorlar?

Bir de bir kız öğrencinin sorusu vardı. “GDO’lu ürünlerin sağlığa zararlı olduğunu biliyoruz da (‘tahmin ediyoruz da’ olmalı doğrusu) dünyada aç çok insan var ama yeterli besin yok. Bu tohumlar üretimi artırdığına göre (bu konuda çelişkili veriler var, hatta üretimi artırmıyor olmaları daha mümkün) kanserli de olsalar hiç yoktan iyidir. Aç kalmak mı daha iyidir, kanserli de olsa birşey yemek mi?”.

Dumura uğratacak sözler. Böyle bir mantığı ben de gütmüştüm zamanında. İngilizce dersinde debate yapıyorduk iki grup halinde. Ortaokul hazırlıkta. ‘Uzaya mı gitmeli, yoksa o parayı Afrika’daki aç ülkelere mi göndermeli’ idi konu. Kendim seçsem uzayı seçerdim ama bizim gruba açları tutmamızı söylemişti hoca. Son konuşmayı ben oldukça ağdalı sözlerle açlar… açken… diye yapmıştım ve o sayede sınıftakilerin oylarıyla biz kazanmıştık. Yalnız, dersin sonunda duygu sömürüsü yaptığımı söylemişti bana oy verenler bile. Bence de öyleydi. Yani bu mantıktaki ucuzluk 12 yaşında bile farkediliyor. Ama hadi o yaşta öyle düşünebilirsin, veya hadi diyelim 14-15. Ama üniversite öğrencisiysen insaf yani.

___________________

Konu ile ayrıntılı bilgi için en iyisi Defne Hanım’ın blogunu takip etmek. Çok özet bir tavsiye notu isterseniz, ülkemize -de facto olarak- girmekte olan GDO’lu ürünler mısır, soya, kanola ve pamuk. Sonuncusunu yemediğimiz için diğerlerine yoğunlaşırsak kanola ve mısırözü yağı, soya lesitini barındıran bisküvi-çukulata ve benzerleri, mısır şurubu kullanmış olması muhtemel hazır ürünler (gazoz, kola, bira -sadece Efes’te şeker var, zaten birada şekerin ne işi var-, yine marketlerin bisküvi koridorunda olan herşey, dışarıdan aldığınız şuruplu tatlılar, vs.), yani gayet uzun bir liste olağan şüpheliler. GDO’lu yemlerden beslenen tavuklar gibi ikincil etkiler de sözkonusu.

h1

“Ben tüm hayatımı burada Clara ve Peter’le geçirmek istiyorum dede.”

4 Eylül, 2009

Yıllar önce biri, eski bir sevgili, ‘hayattan beklentin ne’, veya ‘en çok istediğin şey nedir’ anlamında bir soru sormuştu. Onun beklentisi biraz klasikti, sıcak ve eğitimli bir yuva. Ben böyle soruları ciddiye alan biri olarak normalde pat diye cevap veremem, ama o gün hiç beklemeden çok yakın bir arkadaş grubu demiştim. Ama tabi, öncesinden düşünmüştüm, bir numaralı dileğimin içinde birinin, yani bir hatun kişinin olması gerek. Mesela, bu ilkine bağlanabilir, özel birinin de bir parçası olduğu bir arkadaş grubu diye. O özel kişi grubun içinden çıkabilir mesela (4 Nikah 1 Cenaze’de Charles-Hugh Grant, kendisine aşık olan Kristin Scott Thomas’la beraber olsa fena mı olurdu?) veya sonradan eklenir (Amerikalı’nın, yani Andie Mc Dowell’ın yaptığı gibi). Ama tabi aslında özel biri olsa olsa 1.5. dilek olabilir, dilekleri tekil parçalara ayırmak gerek çünkü. Yoksa, silerken ovaladığın lambadan çıkan cin sorar 3 isteğini. Sen de başlarsın, Pasifik’teki büyük adalarımın mali işleri için şirketime Porsche’la giderken önünde son anda durduğum Vespa’yı kullanan ve Real Madrid-Barcelona maçına bileti olan güzel kız diye…

Neyse, o da (Vespa’daki kız değil, muhabbete geri döndüm) ‘biri bile bulunmuyor, bir grubu nasıl bulacaksın’ demişti. Ben de doğru yerde bulunabiliyor diye geçirmiştim içimden. Bulur gibi olduğum zamanlar oldu çünkü. Birara ortaokulda, birçok zaman lisede, yaz tatillerinde bazen oğlanlarla, bazen kızlarla (ama genelde ayrık), üniversitedeyken bir dönem sanki tiyatro grubumla, ama ondan çok film festivali yaptığım grupla, arada yine lise sınıfımla, devamında da yeni birileri olmadan yine tekrardan lise arkadaşlarımla. Ama zaman geçtikçe anladım ki o filmlerdeki, dizilerdeki hayat orada, pelikülün üzerinde kalacak. Zaten o değil midir beni ve adını koymadan birçok insanı etkileyen şey? 4 Nikah’ı söylemiştim, ayrıca aynı formülü güden İngiliz filmlerinde, Hugh Grant’in kendisini yeni birisiyle tanıştırmak için uğraşan arkadaşlarının olduğu Notting Hill’de, Bridget Jones’un, o Darcy ile sarılırken araba camına yapışıp seyreden arkadaş grubunda, sonra Seinfeld’de, Friends’te, çok sevmesem de How I Met Your Mother’da, daha öncesinde Dawsons’ta ve onun taklidi Kavak Yelleri’nde, Kuzeyde Bir Yerde’de, Cold Feet’te, sevimsiz Sex&The City’de, hatta Toy Story’lerde, Dead Poets Society’de ve çoğu okul filminde, ve Oceans serisinde…

Böyle gruplarım hiç kalmadığı gibi olan tekil dostluklarım da eridi. Zaman ve uzaklığı kaldıramıyor insanlar. Veya dirençsiz çıkıyor ilişkiler. Bu açıdan bakınca ve yarışma programlarında dostlarını stüdyoya getiren insanları gördükçe -ki bu benim en önemli sorunlarımdan biridir: 1. Roland Garros’u kazanınca tribüne çıkıp kime sarılacağım, ve 2. Bir yarışma programı için beraberimde stüdyoya kimi götüreceğim- kabul etmem gerektiğini anlıyorum. Madem esas isteğim buydu, ben bunu başaramadım.

İstemiştim ki iyi, kötü birşey olduğunda anlatacak birden çok insanım olsun; sırlarımızı bilelim, ve en zayıf ve en güzel yanlarımızı; birimizin bir derdi için ikiden fazla kafadan ses çıksın; iki kişi arasında bir sorun olduğunda hep beraber uğraşalım iyileştirmeye; aramızda 3 Silahşörler ruhu olsun; biri bir ilişkiye başladığında en önemli kriterlerden biri grubun da sevmesi olsun, hatta o yeni çıkılan kişi biraz çekiştirilsin; bayramlarda, yılbaşlarında, tatillerde kimle demeyelim, nereye diyelim; birlikte olmak, çoğunlukla farkında olunmayan ama arada bir sıcaklığı içine kadar işleyen bir güzellik olsun.
Olmadı.

h1

Macera dedi oğlan. Benle mi dedi kız.

26 Temmuz, 2009

Tatilden ne beklersin dense büyük çoğunluk deniz kıyısında günboyu yatmak der herhalde. Oysa bence en iyi evde yatılır. İstediğin gibi içkini hazırlarsın, para bayılmazsın. Şezlong-şemsiye bulman gerekmez, kum dolmaz her yerine, ıslak mayo derdi olmaz, güneşten-sıcaktan bayılacak duruma gelmezsin, filan.
Nur Çintay da aynen dün “Benim için tatil demek, iyi deniz ve iyi yemek demek.” demiş. Deniz iyidir tabi, ama anca benim olunca. Yani şöyle 6′dan, hatta 7′den sonra. (Yemek ayrı mesele, onu tatile sınırlamaya ne gerek?).

IMG_1031

Tatil bence macera demek. Diyelim, yeni birşeyler yaşamak, daha önce girmediğin bir duruma girmek; biraz da risk içeren bir durum belki.
Bir markör duruyordu evde, bir otostopta gerekir belki diye. O markörü yanıma aldım İtalya’ya giderken. Çünkü, yolculuğun esas amacı olan Certaldo tiyatro şenliğinden dönerken sorun olacağını biliyordum. Daha önce gittiğimde son tren çok erken olduğundan geceyi sabaha kadar istasyonda demir bir bankta geçirmiştim (mektup yazarak). Çok yıllar geçti, son tren hala aynı saatte (9:58, ama zaten gösteriler 9′da başlıyor).

Aynı günün öğleninde yine minik bir mensa macerası olmuştu. Bu sefer yemek kuponu alamayınca bunu gören bir kız benim kartımda var deyip ısmarlamış oldu, ya da daha doğrusu kartıyla alabildiği fazla yemeğini paylaştı.

IMG_1034

Akşamsa bu seyahatin esas amacı olan Certaldo Alto. 2 post aşağıdaki resimdeki kızın afişe edildiği teatro şenliği. Sokak tiyatrocuları, kuklacılar, müzisyenler, bandocular, dansçılar, ateşlerle oynayanlar, jonglörler, sihirbazlar, standupçılar, şaklabanlar (linkte festivalle ilgili bir tv haberi). Mekan tepede bir ortaçağ kasabası. Acaip bir kalabalık. Tam bir curcuna cümbüş .

IMG_1037

Ama dönüş sorunu yerli yerinde duruyor. Oradan dönecek herkesi göreyim de Pisa’ya dönen birini bulabileyim diye nispeten erkenden çıkışa gideyim diyordum. Ama zaten doğru dürüst bir gösteri seyretmek için geceyarısını beklemek gerekmişti. Sonrasında teleferik sırası yerine yanındaki patikadan inip herkesin geçeceği bir yer bulmaya çalıştım ama üç otopark varmış, insanlar dağılıyor farklı kısımlara. Otoparkları dolaşan otobüs geldi, ona atladım ben de, büyük bir otopark çıkışı bulmak için. Ama öyle bir yer yok, uzun uzun dolaşıp geri döndü otobüs. Ben geç kaldım diye düşünüyordum ama belli ki hala çok insan var yukarda. Sonra çok yıllar önce inip çıktığım daha az eğimli yola gitmeye karar verdim. Bir noktada gitar çalan bir oğlan ve yakınlarında arkadaşları vardı. Ben de ışıklı bir noktada durdum, şu şekilde:

IMG_1684

(Karalanan kısımda “veya tren için Empoli’ye” yazıyordu, çünkü bu şehir Empoli’ye yakın ve oradan Floransa’dan gelen tren geçiyor. Ama sonra o son trenin de vakti geçti).

Geçenler görüp okuyordu hep. Genelde de hafif alaylı ‘üzgünüm’ veya direk alaylı ‘Pisa mı? ha-ha çok beklersin’ tepkileri geliyordu. Pek yakın değil Certaldo Pisa’ya ve böyle şenliklere ancak çok yakın şehirlerden geliyor herkes. Bir de gece 1 olmak üzere ve sonraki gün Pt.-işgünü. Geceyi 5:30′taki trene dek istasyonda geçirmeye artık kesin bakıyordum. Ancak 7:30-8′de evde olacağım böylece ve hiç hoş olmayacak. Pt. ölecek bir defa, ama zaten sayılı günüm var. Sadece fiziksel etkisi de değil; şenlikteki birliktelik havası böyle bir durumda nasıl kof olduğunu gösteriyor, yardımlaşma kayboluyor, gerçek yüz ortaya çıkıyor diye düşünüp canım da sıkılmaya başlamıştı.

Arada okuya okuya geçenler oluyordu, ben de kartonu onlara doğru çeviriyordum, hafif komik bir hareketle. Yine öyle yapan bir oğlan oldu. Geçtikten sonra da ona doğru tuttum. Peşinden kız arkadaşı gibi duran bir kız geldi. Ona da aynısını yaptım. Sonra oğlan (dediysem 30 filan) Pisa’ya mı dedi? Evet dedim (e, belli değil mi?). Biz de dedi. Gel istersen dedi. Emin misiniz dedim. Evet. Bu bir rüya olmalı. Onlara da öyle dedim. Bir süre arabayı nereye parkettiklerini aradık. Merak etme diyorlardı. Yok canım dedim, o kadar memnunum ki şu an.

Ön kısım rahat rahat üç kişilikti, ben de yanlarına oturdum. Yolda kız arkadaşı (İrene miydi, ortadoğu-K.Afrika kökenli olabilir) uyudu, biz Vincenzo ile sohbet ettik. Gösterilerden, TR’den, Osmanlı’dan, politikadan filan. Fotoğrafçıymış. Beni eve kadar bıraktılar. Hatta eve geldiğimizde ikisi de arabadan indi beni geçirmek için. Bu harekete bayıldığımı söyleyebilirim.

Yemekteki kızın (Enrica) ve Vincenzo çiftinin iyilikleri karşılıksız kalmasın istiyorum cidden, sadece onlara değil, tüm iyi İtalyanlara duyulan büyük bir şükranla.

IMG_0641
(Dostlar: şarkı söyleyin, dansedin ve eğlenin. Hep birlikte!)

h1

-Nereye gittin? -Geçmişe

24 Temmuz, 2009

Bu geziyi herhalde anlatacak en iyi şey ilk sabahtı. Yani öğlen.

Gelmeden uykusuzdum ve vardığımda zaten geceyarısıydı filan, geç kalktım, 1′e doğru. 2′ye çeyrek kala çıktım. Evde yiyecek birşey olmadığını biliyordum, zaten mensa’ya -üniversite yemekhanesine gitmek istiyordum. Ucuz ve düzgün bir yemek yemek için; belki biraz da anısından. Ama 2 ya da en geç 2:30′da biter diye düşünüyordum. Üstelik yazın açık mı, onu da bilmiyorum.

1:53 diyordu duraktaki otobüs çizelgesi. Her zamanki gibi 2 dk. geç geldi (İtalyanlar kendilerini Almanlarla karşılaştırıp şikayet ederler dakik olmadıklarından). 2:10 gibi istasyondaydık. Oradan, herhalde yüzlerce kere geçtiğim köprüye doğru yürüdüm, arada fotoğraflar çekip. Köprüden sonra kuleye giden ve İtalya’ya giden turistlerin yarısının filan yürüdüğü sokağa değil, hemen bir paraleline girmem gerektiğini hatırlıyordum. Yolun ayrıldığı yerlerdeyse tam karanlıkta el yordamıyla hareket eder gibi hislerimi dinledim. Büyük bir meydandan çıkar çıkmaz -va-la! Karşımda. Elimle koymuş gibi.

Etrafta öğrenciler var, demek ki yazın açık. Peki bu saatte açık mı? Saat 2:28-29. Kapısı açık. Ama bilet gişelerinin olduğu yer ev ilanları arasında pek görünmüyor. İki otomat var, biletçi onlar mı olmuş? Tamam, yanlarında bilet gişesi ama kapalı. Girdim yine de, içerde bir çözüm belki. Oturma düzeni, yemek dağıtılan kısım,  sistem (1. tabak için 3-4 alternatiften biri, 2. yemek için 3-4 alternatiften biri, ya da peynir, ya da salata, ayrıca meyva veya yoğurt) tamamen aynı.

IMG_1312

Kaçta bitiyor yemek? Şimdi dedi kadın. Belki bu kadınların bir kısmı bile aynı. Oysa aradan bir yüzyıl gibi bir zaman geçmiş. Abartma değil, söylesem siz de yüzyıl gibi dersiniz.

Peki bilet? Aşağıda der kadın. Kimse yok derim ben. Yok mu der. Şimdi yiyemeden mi döneceğim yani? Tepsimi bile hazırlamıştım oysa. İndim. Bir Afrikalı. Bilet? Ne bileti? Ne demek ne bileti, yemek için. Tekrar baktım gişelere. A, biri açıkmış. Kadın içerde sohbet halinde. Pardon, bir bilet. Gider, para üstü ve kuponu getirir. O sırada ağır metal kapının kapanma sesi duyulur. Acele et, kapanıyor, der kadın. Ben 2′lik ve 50 centi bir türlü tutamam. Sonra fırlayıp girerim, kapı hemen arkamdan kapanır.

IMG_2057

Sonra, işte, başarısız bir yemek -patatesli bir hamurişi sandığım ilk yemek meğer domates soslu ekmek parçalarıymış; 2. yemekteki hindi eti dilimleri de çok yağlı. Ama hiç farketmez. Bana ekmek-kivi-kola bile yeterdi. Uzun zamandır olmadığı kadar mutluydum. (Bu liderlik hemen 2 gün sonra el değiştirdi).

h1

Chiama lei

15 Temmuz, 2009

Mercantia2

Ya da bilemiyorum, belki de çağıran o değil, geçmişimdir.

h1

Piyano için 92 eser

17 Haziran, 2009

Dün yanlış saymadıysam 92 piyano parçası dinledim. Sabrımı da takdir ettim. Çocuk gösterilerinden oldum olası imtina ederim. O, anne-babaların çocukları diğer anne-babalara kendilerini göstersin basıncı, çocukların ileride ne türlü travmalara yolaçacak endişeli halleri, karşılaştırmalar, sürekli video-fotoğraf çekimleri, ortamın ağır havası… Bence çocuk gösterisi dediğin ancak hepsinin dansedip eğlendiği bir gösteri olmalı (sonra perde inince de arkada başbakan bir kızla öpüşürken görülmeli -yoksa bu bir filmde var mıydı?).
Ama yıllardır kaçıyordum, dün artık bahanem kalmamıştı. Beklediğim kadar korkunç değildi neyse ki. Hatta bazı çocuklar çok iyiydi.

Gösteri sırasında kendi öğrenim zamanlarıma gittim. Doğru dürüst bir yönlendirme olsa neler olabilirdim. Hadi ilkokul, ortaokulda olmadı, ama benim küçücük bir lisem vardı (kaldı ki büyük olsa ne olur, daha fazla rehberlikçi bulundur). Orada ne iş yapardı rehberlik öğretmeni hanım? Herkese tek tek bak şu dersin iyi, şu testte çok iyisin, neyle ilgileniyorsun, bir başkasına voleybolda çok iyisin, beden terbiyesi ile konuşalım, Amerika’da bir üniversitede burs ayarlamaya çalışalım, vs. demesi gerekmez mi? (hatta ideal olarak bu konuşmalar ortaokulda filan başlamalı). Ben kendisiyle bir kere konuştum. Organize bir kopya olayında müdür ve yardımcısının son kararını (the final verdict) beklerken bizi çağırmıştı, atılmanız çok olası, kendinizi hazırlayın demişti. Hatta oğlanlardan biri ağlamıştı galiba. Ben hiç inanmamıştım öyle birşey olacağına. Hatta bu hareketi hayatımda gördüğüm en densiz hareketler arasında saydım. Neyse ki hoş bir kadındı.

{Postun bu noktasında yine 40 dk. mola verdik. ve yine bol bol sallanma. bu sefer üstüme kot mont, altıma koyacak gazete, yanıma bol nevale aldığımdan daha rahat. ama belki tanıdık olmasından, belki saatin 2 saat daha erken olmasından daha az büyülü. Sonra yine karanlıkta bilinmedik sulara yelken açtık ve yine şoförü Karun Hazinelerine doğru dümen kırmaya ikna edemedim}.

Devam etmeden önce piyano için yazılmış en güzel eserlerden Chopin’in valsini (opus 69, no.2) koyalım pikaba.

92 eseri dinlerken dalıp gidecek bolca vakit vardı. Benim böyle gösterilerim olmadı dedim başta. Sonra hatırladım. İlkokulda bir yılsonunda bir şarkı söylemek için çıkmıştık sahneye. Üç kişi o zamanlar popüler olan ‘neler oluyor şu hayatta’nın sözleriyle oynayıp haylaz öğrenci şarkısı haline getirmiştik. Yalnız (bu ayrıntıyı hatırladığıma sevindim), tam çıkmak üzereyken bir oğlan çıkmak istemedi, utanıp. Biz de hemen yeni birini aradık koltuklar arasında, çünkü üç kişilik yazılmıştı şarkı. Neyse ki birini ikna ettik. Ve kazasız belasız üç kişi çıktık. Hoş olmuştu, tek bir mikrofona eğilerek. Ama tabi hiçbir kaydı yok. Zaten bugünün ruhunu taşıyan birkaç kişi dışında veli de yoktu.

Sonra sınıftaki birkaç ortaokul gösterisi de var, ama şimdi onları anlatmak hafif utandırıcı.

___________________________________

Mim adı verilen şeylerdeki sorular bana ortaokulda kızların anı defterlerindeki anketlerden daha anlamsız geliyor (bana ne mesela, birinin okuduğu kitabın 26. sayfasının 4. satırıdındaki cümleden), ama anlatacak hoş ilkokul gösterileri olanlar anlatsa hoş olabilir.

h1

insanın en güzel hali: isyan hali

14 Ocak, 2009

Bizimki herhalde varolanlar arasında en apolitik üniversiteydi. Ama tabi o bile şu ankilere göre bayağı politikti. Sürekli bir politik tartışma yürürdü, paneller düzenlenirdi. Konuyu hatırlamıyorum, herhalde güncel politika ile ilgili birşeydi, tartışmanın konukları arasında Yalçın Küçük de vardı. O gün, işletme binasındaki herhalde C Blok Anfi’de tanışmış olduk önce kırmızı kaşkolüyle dikkat çeken Yalçın Küçük’le. Konuşması da gayet etkileyiciydi. Tartışmada sürekli zıtlaştığı ve sürekli bastırdığı kişi, ekonomi ve idari bilimler dekanı, düzen adamı, kapitalist (en büyük hakaret) Ümit Berk man’dı. Çıkışta yanımdan geçerken yanındakilere “kaç yıl geçti, hala aynı yerde” diyordu Ü. Berkman sinirli sinirli, Y. Küçük’ü kastederek.

Son yıllarda iyice meczup ve ırk’sal söylemlerin peşinde gibi görünebilir; ama ben Yalçın Küçük gibi kişilerin varlığını bir ülke için çok önemli buluyorum. Ülkenin entellektüel seviyesini yükselten, her daim muhalif birileri. Muhalifliğinden ötürü hem 71 hem 80′de üniversiteden atılmış, ayrıca TİP’ten de atılmış, hep tek tabanca olmuş, defalarca ve senelerce sadece fikirlerinden ötürü içeride yatmış biri.

Şimdi böyle bir adamın böyle bir örgütün içinde yeralacağına mantıklı düşünen kim inanır? O örgütün üyeleri onu okuyor diye mi suçlanacak? Ne var, belki beni de okuyordur aynı kişiler. (Benzer bir gözaltı yorumu için: balbay yazısı).

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Bir süre önce düşündüm ki normal şekilde yetişmiş bir TC vatandaşından tek adamlık gerektiren işleri iyi yapan biri çıkmaz. Yani, başbakanlık, teknik direktörlük, hakemlik filan. Bunlar çok kapsamlı düşünmeyi, analitik ve çok değişkenli bakmayı gerektiren işler. O işleri yapabilecek niteliğe sahip olanların sayısı zaten azken onlar da o pozisyonlara yükselmeden elenir zaten (yedirmeyecekleri için, toplumumuza fazla geldikleri için,…).
Aslında o tek adamlığa yükselmiş kim olursa olsun çok sert eleştirilerle ilk fırsatta yerlebir edilmeye çalışılır. Bazı nadir karizmatik (eşittir: arkası sağlam, kendisi de konuşmasıyla korku salan) kişilerse ilah-tanrı-imparator filan ilan edilir. Bunun da etkisiyle, zaten aşağılık kompleksi-yükseklik kompleksi arasında gidip gelmek genlerinde olan bir TC vatandaşı iyice megalomanlaşır. Bakınız, son yıllarda o mesleklerde sivrilmiş tek adamlarımız: Tayyip, Terim, Ahmet Çakar. Zaten düşünürseniz ismi üzerinde uzlaşılmış, toplumun geniş kesimlerince sevilen, yorumcuların-uzmanların çoğunun takdir ettiği bir tek adamımız da yok bayağı bir yıldır.

[Bunu, bu sezon ligdeki fahiş hakem hataları üzerine düşünmüştüm. Kapsamlı analiz gerektiren, dışarıdaki çeşitli baskılardan izole olmayı gerektiren, kendi egonu iyice geri atman gereken bir iş hakemlik. Anlık olduğunu da hesaba katınca bir penaltı kararı bile (artık üç alternatif içerdiğinden: penaltı mı, devam mı, yoksa aldatmadan dolayı sarı kart mı?) gayet zor bir karar -bu sezon çalınması gereken pozisyonların çok azında penaltı kararı verilmesinden belli].

Anlaşılan başsavcılık da böyle. Böyle geniş kapsamlı bir davayı yönetemediğini, davanın sınırlarını çizememesiyle ve yaptıklarının sonuçlarını düşünemediğinin belli olmasıyla gösterdi başsavcı. Tabi bu, tüm bu anlamsız tutuklamalarda bir artniyet olmadığı varsayımına dayanıyor. Ama ‘bir silkeleyelim, bir şey çıkmazsa da pislik atmış oluruz’ mantığı varsa durumumuz fena.

[başlık Y. Küçük'ün.].
[Bir de TR sinema tarihinin en iyi filmlerinden Mayıs Sıkıntısı çarş. akşam 10'da].

h1

Geleneksel yeniyıl yazısı: San Miniato’lu Enrica

3 Ocak, 2009

İki yıldır her yılın başında böyle bir şey yaptığımı istatistik kısmından hatırladım geçtiğimiz haftalarda. En çok okunan yazı “geleneksel yılbaşı yazısı” diye görünüyordu. Ben de bu yıl hangi kızı yazayım diye düşündüm. Seçmek için kız isimleri sözlüğüne başvurayım dedim. Rastgele bir sayfa açtım. Feriştah, yok, o pek uygunsuz olur; Fergüzar, hmm, o benden büyüktü; Ferigül, o daha çok yeni. Böyle derken kriter ne olmalı diye düşündüm. Evet, maksat hatırlamak. Kıyıda köşede kalmış minik hikayeleri kayda geçirmek. O yüzden çoktan unuttuğum ve nedense birkaç haftadır aklıma gelen Enrica (ismini hatırlamıyordum baştan. sonra yazmadan pat diye chiesa geldi aklıma. garip de geldi, kilise anlamına gelen isim mi olur diye, ama demek öyleydi dedim. ama herhalde fiorentinalı futbolcu enrico chiesa’dan garip bir çağrışım oldu):

________________________________________

Okulun kafeteryasında tanışmıştık. O kafeteryada bayağı bir insanla tanışmıştım zaten. Hatta orada birkaç ay bile yiyip birileriyle tanışmamak için gayet asosyal olmak gerek bence. Ne biçim tezat ki 2-3 yıl çoğu öğlen gittiğim amerika’daki okulun kafeteryasında tek bir kişiyle tanışmadım. Mekan tasarımı da kültürle nasıl içiçe. Amerika’da yalnız gitmişseniz (ki çoğunluk) hep tek başınıza oturuyorsunuz, o kafeteryadaysa uzunlamasına 8 kişilik masalarda yanınızdaki ve karşınızdaki ile sürekli iletişimdesiniz. Suyu rica edebilir miyim? Buyrun, Fransız mısınız? Hayır, sadece r’leri söyleyemiyorum -biraz daha doğudan. Bulgaristan?

Ya yemekte ya da öğrenci olmadığımdan kaçamak bir şekilde kupon aldığım sırada tanışmış olmalıyız. 2800 liretti başta yemekler, sonra 3200 oldu. 1.5 dolar filan. O para için gayet iyi yemekler. İçecek dahil. İçecek demişken hep derim: kola-fanta çeşmelerinin yanında bir de bira çeşmesi. Öğlen bile.

Neyse, bir de uzun boylu arkadaşı vardı. Onlar muhabbet ederken bir şekilde tanışmış olmuştuk. Sono Turco filan ilgilerini çekmişti. Sonra 1-2 kere daha karşılaştık, hoş oldu sohbetler. Kumral kıvırcık saçları olan Enrica şeker bir tipti. Görüşelim filan denmiş olmalı ki bende telefonu vardı. Bir Cumartesi akşamı yakındaki bir yerde çekici bir ortaçağ gecesi vardı. Hani, şurda ballandıra ballandıra anlattığım gibi bir eylence hali.

Bir cesaret aradım. Böyle böyle şuraya gideceğim ben bu akşam, gelir misin? Biz de şuradaki tiyatro şenliğine gideceğiz, istersen sen bizle gel. O şenlik ilanını da görmüştüm ama benim aklıma koyduğum çok daha çekiciydi. Normalde başkalarını dinlemem, yalnızlık filan takmadan ne istiyorsam onu seçerim. Ama bu durum biraz farklıydı. O anki tereddütümü pek net hatırlıyorum. Tamam, nasıl gideceksiniz, trenle mi? Hayır, arabayla, seni istasyondan alırız (bari evden alsalardı).

3 kız ve ben Enrica’nın minik arabasıyla gittik. 3 kızla vakit geçirmek eğlenceli olduğu kadar zordur. Kızlarsa severler yanlarında bir erkeğin olmasını. Hem uğraşmak için, hem de klasik, daha rahat etmek açısından. Yolda çok rahat değildim diye hatırlıyorum, özellikle birini hiç tanımıyordum.

Minik şehrin, hadi köy diyelim, köyün sokaklarını dolaşıp girişte aldığımız harita ve programdan aktiviteleri arıyorduk. 9 numaralı yer burası mı? 9:30′ta burada bir oyun varmış. Ya da kuklalar, şaklabanlar, sokak göstericileri, müzikli şovlar… Bir sihirbazlık gösterisi vardı bir yerde. Adam etrafındaki kalabalığa bakıp bir gönüllü aradı. Ve Enrica’yı seçti. Sonra onu hipnotize edip taşıma hareketleri filan yaptı. Çapkınlık kokan tavırlarla. Kıskanmıştım. Enrica da pek memnundu halinden, biraz sinir edici bir durum. Sonra açıkhavada bir yerde bir şeyler yiyip içmiştik. Akşamın gerisinden başka kaydadeğer birşey hatırlamıyorum.

Birkaç gün geçti ve ben hayatımda başka hiç yaptığımı sanmadığım birşeyi yaptım: Uzun boylu arkadaşını arayıp konuşalım mı dedim. Nedir dedi. Telefonda olmaz, yarın öğlen kafeteryada buluşuruz dedim. Kafeteryada konuya biraz zor girip Enrica dedim, ne hoş filan. Ama dedi, onun sevgilisi var, başka şehirde. Ciddi mi? (Tıp okuyordu Enrica) Evet, hatta bitirince beraber yaşayacaklar. Hmm, tatlını yiyecek misin?

Sonra pek birşey olmadı doğal olarak. Pek rastlamadım da. Sanırım yaz tatili girdi araya 1-2 aylık. Birkaç hafta sonra San Miniato’da bir tiyatro festivali vardı. San Miniato, trenle gitmesi pratik, ortaçağ evlerinin ağırlıkta olduğu, şöyle orta boyutlarda bir şehir, diyelim kasabaydı; festivali de iki hafta kadar süren ciddi birşey. Birkaç oyuna gitmiştim. Birinde bir kilisedeydi oyun. Çıkışta veya girişte beklerken ona rastladım. Ailesiyle gelmişti oyuna. Aa, napıyorsun burada dedi. İşte, festivale geldim. Sen dedim. Meğer onlar oralıymış. Hoş olmuştu karşılaşma. Ama hepsi o kadar, sonra bir daha gördüğümü hatırlamıyorum. But that’s ok. Öykü bu denli minik olunca hüzünlü bile denemez sanırım.

h1

geç kalmış intikam bozulmuş bir yemektir

9 Ağustos, 2008

Çok yıllar önceydi. Pek bir hayranı olduğum minik kız yakınımızdaki şık şehre gelecekti. Biletlerin ne zaman çıkacağını filan takip ettim. Ama 50 bin lire verip vermemeye tam karar veremedim. Öyle çok para da değil, 25 dolar filan ediyordu. Ama o zamanlar kıçıkırık paralara yaşıyorduk zaten. Zaten kısa süre sonra da tükenmişti biletler.

Konser akşamı yine de gittim eski tiyatronun önüne, bir ümitle. Cerco un biglietto diye bir kartonla. Benim gibi 10-20 kişi vardı. Bulacağımızı düşünüyorduk. Ama konser başladı, pek satan olmadı. Ancak bir kişinin bulduğunu hatırlıyorum. Salona alırlar dedik, boş yer olur, ek sandalye koyarlar, vs., ama pek oralı olmadılar. Bari konser sonlarında kapıları açarlar dedik, soğuktu, bekledik, almadı kapıdaki izbandutlar. Sanki hafif bir yağmur da vardı, çok üşümüştüm. Ama topu topu 1 saatti konser. Yuh desem de kızın zaten 2. albümü çıkmıştı daha, herhalde şarkısı yok demiştim. Eve dönmek yerine bir tür film festivali vardı, Fransız filmleri olabilir. Sonradan neresi olduğunu çıkartamadığım bir yerde bir filme girdim geç saatte. Filmi de hatırlamıyorum. Zaten sonrasında da hasta olmuştum.

Kızcağız İstanbul’a da gelmişti sonrasında, ama gidemedim. Aradan geçen yıllarda -sinemalar dışıbnda- bir daha bulunduğum şehre gelmedi.

Yakınlarda aşık olduğum kızlar listesi yapmak vardı aklımda. En başta yine o olacaktı.

Bu gelişinde sevgili lizzle ile gidecektik. O yüzden daha bir anlamlanmıştı. Birsürü nasıl alalım konuşmasından sonra pek kolayca alındı, bastırıldı biletler. İstanbul bir türlü içimden gelmese de bu yüzden gittim. Yılların intikamı da alınacaktı böylece.

Ama bilindik hikaye tekrarlandı oldu. Kara büyü, lanet, nazar, ya da bize ne. Liz gelemedi. Herşeyin anlamı azaldı. Gitmesem mi dedim ama niye olmasın… Kuruçeşme pek de sevimli bir yer değildi bu konser için. Kızcağızın ince tınılarının büyük bir sahneye uygun olacağına, bir arenaya hitap edebileceğine pek emin değildim. Soğuk başladı. Öyle de devam etti. Sindiremeden. Zaten sahneyi görmek de kolay diildi, önüne gelen 15-20 kişinin birden sırık gibi olmama olasılığı sıfıra yakındı. Ses düzeni başarısızdı. Işıklar daha da kötüydü, şarkıcının karanlıkta kaldığını ilk defa gördüm.

1 saat oldu. Her zamanki meğsi’lerinden deyip gitti. O kadarmış. Buna bis için çağrı bile yapılmaz, insaf diye düşündüm. Döndü, Debut’tan bir şarkı hafif gönlümü alır gibi oldu. Sonra da bundan sonra eve gideceğiz diyerek başladığı, eğlenceli ve kağıtların uçuştuğu (aynı şeyi biz lise1′de yapınca sınıfçak cezalandırılmıştık) declare independence. Etti 1 saat 10 dakika. Yıllarca gelmediğin, o kadar bekleyeninin olduğu, pahalı biletler yaptığın bir yerde ayıp bence. Hatta fiasco. Kızı hala çok seviyorum ama demek konser veremiyor işte.

h1

quelche foto

17 Temmuz, 2008

h1

örbi enkak derken

3 Temmuz, 2008

Çok şeker bir iş arkadaşım vardı, Cristina. Konser yarım-bir saat uzakta bir kasabada olduğundan onun arkadaşlarıyla arabayla gidecektik. Niye trenle gitmeyecektik, bilmiyorum. Her yere olduğu gibi oraya da bizim minik şehrimizden tren vardır da belki böylesi daha kolaydı. İtalya’nın karayollarını da bir o gün gördüm zaten. Tavsiye etmem, dar, kalabalık, iki taraf duvar örülü (ne doğru bir şey bu), boğucu.

Herbie Hancock-Wayne Shorter konserine üçünün önlerden bileti vardı, ben almamıştım. Ben girerken ikinci kısımdan aldım, sefil yaşayan biri olarak. Ama öndeki sandalyelerin önünde çim bir alan görünce konser başladıktan sonra gidip oraya yayıldım. Bazen çok imtiyazlı hissediyorum kendimi. Mültimilyoner de olsaydım böyle sahnenin önünde çimlere yayılmak isterdim.

Seyircinin Wayne Shorter’a özel bir ilgisi vardı. Meğer birkaç ay önce karısı bir uçak kazasında ölmüş. Konser başladıktan kısa bir süre sonra durdular yalnız. Kasabanın bir tarafı deniz, diğer tarafı yeşillik ve dağlıktı. Hatta konser alanının hemen ilerisinde eğim başlıyordu. Hava kararırken sıcaklık da çok ani bir şekilde düşmüştü. Zamanını hatırlamıyorum, ama Haziran-Eylül gibi birşey olsa gerek. Piyanonun akorları yüzünden dedi birileri. Ayarlar yapıldı tekrar başlandı. Ama toplam yarım saatten fazla dayanamadılar. Sinek de vardı. Serinlemişti. Herbie beğenmedi piyanonun durumunu. Seyirciler tepki gösterdi. Benim pek umurumda değildi. Biraz bekledik. Ben seriliydim çimlere, birkaç kişiyle beraber. Sonra dönmeyecekleri belli oldu, belki geri vermişlerdir bilet paralarını, hatırlamıyorum. Tepki vermişti bizim gruptakiler ama benim keyfim kaçmamıştı.

Θ Θ Θ Θ Θ

Demin Açıkhava’da Herbie’nin provasının önünden yayın yapıyordu Yekta Kopan (kendisine işinden ötürü acaip ifrit oluyorum; biliyorum, konserleri de kaçırmıyor sonra). Yarın da Açıkhava’da en beğendiğim konserlerden birini veren Marcus Miller var. Sonrasında da gitmeyi pek istediğim 2 konser 1 nişan var aynı şehr-i harabe’de. Ama hep aralıklı aralıklı. Normal koşullarda hepsine gidemeyeceğime göre benim hem orada bir eve, hem de kolay ve hızlı bir gidip gelme yolu bulmaya ihtiyacım var. Mesela bir katamaran edinsem. Şuracıktan biner, direk Kuruçeşme’ye demirlerim. Hatta yoldan işten çıkan arkadaşlarımı ararım, ‘trafik mi tıkandı, sorma, ben de hız sınırına takılıyorum, Çanakkale’yi geçtim demin, iskelede beklerim artık seni’. O zaman kalacak yere de ihtiyacım olmaz hem. Konser bittikten 5 dakika sonra kendimi yatağa bırakabilirim. Tabi, öncesinde teknem şurada, sizi evinize bırakabilirim dediğim biri olmamışsa. Sonra ev yerine rotayı Girit’e filan da kırabiliriz. Nakit ihtiyacı olursa da konser sonraları dolmuşçuluk yaparım. İyi iş.

h1

Of, ateşin 97. Araba olsan bir süre motoru açmamak gerekirdi

19 Mart, 2008

Mail gönderiyorum, gmail’de hemen sonrasında 1 saat önce gönderdin diyor. Veya okul adresinden gönderince 00:40 diyor, oysa saat 01:40 değil mi? Bilgisayarın saati de 00:40 gösteriyor. Yoksa ben mi yanılıyorum, atomik saat ne diyor diye kontrol ediyorum her seferinde. Yani, saatler değişiyor, ben evdeki 10 saati düzeltiyorum, mail sistemlerinin, microsoft’un server’ları habersiz.

Burada 1 hafta geç ileri alınırdı aslında. Bir haftalığına 8 saate çıkardı TR ile fark (aramız açılırdı). Her saat değişiminde başıma gelen garip olaylar o sırada da sürerdi. Bir keresinde saat 22:30 diye aradığım biri (tamam, bir sevgili) saat geç oldu diye kızmıştı. Konuşmanın sonunda orada 1 hafta önce ileri alındığını anlamıştık. Ben nereden bileyim…

Geçen yıl bir kampanya açıp bu sefer mart başına aldılar. Ama niye uygar dünya ile aynı zamana değil? Nasıl tüm dünyacak aynı Greenwich saatini kullanıyoruz, yani Meksika ile saat farkımız 4 saat 43 dakika 14 saniye, İrlanda ile 2 saat 21 dakika 9 saniye değil,beklersin ki bu yaz/kış saati uygulaması da bir uluslararası standartlar enstitüsünce belirlensin.

Nerdee? Neyimiz düzgün ki bu olsun. Beni en deli eden herhalde kağıt boyutları olmuştu. Şimdi A4 evrensel bir boyut değil midir yani? Uygar dünya, şunun şurasında printer üreticileri bir elin parmaklarını geçmezken nasıl olur da kağıt boyutunda anlaşamaz? Prizimiz farklı, bir tarafta aldığın aleti diğer tarafta takamazsın. Ucuna değiştirecek özel priz alsan, voltajlar farklı, yakarsın uyumlu değilse bobinleri.

En önemlisi tabi, nonmetric bir sistem kullanıyor oluşumuz. Bir pound, kaç ounce, alışveriş yapanların %90′ının bilmediğine eminim (16). Bir de fluid ounce var. Bir galon’un kaçta kaçı, ben de bilmiyorum. Bir pint işte şöyle bir sürahi kadar birşey, ama ne kadar? Sonra, Fahrenheit’ın torpili yüksek yerden mi? Niye su 32 derecede donuyor, 212 derecede kaynıyor? Ayakkabılar, gömlekler, pantolonlar, ceketler, bir bedende de standart olsa.

Anglosakson dünya işte. Yüzyılın ortasına dek İngilizler, sonrasında da Amerikalılar kendini dünyanın efendisi gördüğünden hep bunlar. Ben mi uyacağım, onlar bana uysun diyorlar. Keçi veya salak inadı.

Off. Neyse, ben bu sıkıcı günlerde ilk yıldönümünde geçen yılki gerçekdışı yolculuğumu hatırlayayım. Eski Habana’nın yoksul bir evinde geçen fantastik düğün macerası bir cumartesi akşamıydı. Sonra kendime gelmeye çalıştığım pazar sabahı aynı zamanda kalmakta olduğum ve pek rahat koşulları olmayan pansiyonu (casa particulare) değiştirmem gerekiyordu. Evin salonunda masada geç bir kahvaltı ederken sevgili evsahibesi (kimya doktorası olan, emekli, ama evini pansiyon yapmak zorunda olan) Nora’nın altın kızlardaki anneyi andıran annesi de orada televizyon seyrediyordu. Televizyonun köşesinde saat yoktu da saatbaşı saati gösterip kısa bir haberler oldu belki. Öylece gördüm ki ben 12 sanırken saat 1′i gösteriyordu. Mart ayı ve pazar sabahı. Yoksa saatler ileri mi alındı ki gibi birşey sordum, biraz İngilizce bilen Nora’ya. Ama cin gibi annesi atlayıp el işaretleriyle anlattı, saat değişikliğini. Demek o olaylı gecede bir de saatler ileri alınmıştı. Ondan önce de 3-4 yıl değiştirmemişler saatleri.

Peki, televizyonda ne oynuyordu? Düşünsem merak ederdim, ne tip programları var diye. Oysa ekrandaki yüzü tanıyordum. Dr. House! Kübada televizyonda Dr. House oynuyordu. Ondan önce de Jack Nicholson’ın köpek terbiyecisi olduğu Man Trouble vardı. Bir de ambargo var derler.

Nora ve annesi. ocak2-2900.jpg

Sokağın karşısındaki bina. ocak2-2891.jpg

Zamanında nezih bir mahalleymiş. ocak2-2890.jpg

Artık pek değildi. ocak2-2889.jpg

Binadan bir detay. ocak2-2880.jpg

(elemtere fişş.)

h1

su değil aslında, sultan

9 Mart, 2008

Geçen akşam Katie Holmes’un yan bir rolde olduğu bir film seyrettim (Go!). Küçük, kara birşey o zaman, ama o olduğunu farkedince baktım, ilk filmi Ice Storm’dan 2 sonraki filmiymiş, Dawson’s Creek’i çekmeye başladıktan sonra. Ice Storm’da onu hayal meyal hatırlıyorum, ama filmi nasıl seyrettiğim çok net. Oradaki, oğlanın geç saatteki  son trenekoştur koştur son anda yetiştiği sahne çok hoşuma gitmişti, benim de benzer onlarca anım olduğundan. Ayrıca, gecenin o yalnızlık, boşluk, sessizliği arasındaseni gideceğin yere götürecek medeniyetle aranızdaki o saat anlaşmasının ilginçliği -hep yakalar beni-.

Filmden gecenin bir vakti, yalnız başıma döndüğümü hatırlıyorum da bunun hangi şehirde olduğunu bayağı bir düşündüm. Vizyona giriş tarihlerine baktım, TR’de 27 Şubat 98. 10 yıl olmuş. Ama hayır, ondan birkaç ay önce başka bir şehirde, başka bir ülkede gitmiştim ben, muhtemelen aynen öyle son trenle, belki aynı şekilde koştur koştur yetişerek dönmüştüm.

Sonraki yıl oradan dönmüş, sonraki yıllarda da ilgiyle Dawson’s Creek seyreden bir sevgilim olmuştu. Ben de arada seyrederdim o diziyi. Oğlanın ikinci kattaki odasına ağaçtan tırmanırpencereden girerdi Katie Holmes. Bebek yüzlüydü de bir gözü kayardı, ağzı yamuktu.

Arada geçen 10 yılda Katie Holmes 5 yıl o diziyi yaptı, sonra iyi birkaç film çevirdi, Tom Cruise’u kaptı, çocuk doğurdu, Beckham’larla birbirlerine oturmaya gider oldular. O sevgilim -sonradan çok memnun olmasa da- istediği, girmesi cefalı işe kavuştu, evlendi (hani) (ve öncesinde sık sık arardı, bir süredir kayıp, doğumgünümü de atladı, belki şimdi de bebek bekliyordur).

Peki bu zaman diliminde, ya sen ne yaptın mösyö? Ne balta ne sap, öncesinde yaşadığın mutluluğun 100′de birini yaşamadın, öncesinde bildiğinin 10′da birini öğrendin mi, meçhul. Şimdi de Dawson’s Creek’in yerli versiyonunu seyrediyorsun, nerdeyse oradaki bi kıza gönül vereceksin. Yarın doğacak bebekler büyür, sen büyümezsin.

h1

yine bir türk çift vakası (ve two can keep a secret if one of them is in the grave)

12 Şubat, 2008

“Evde yiycem” dedi kız, ne karışıyorsun ya der gibi, ya da sana ne der gibi. Bebek yüzlü bir kızdı, ama o yüz için fazla uzundu. Bazı yüzlere uygun bir boy oluyor, fazlası, bazen de kısası iyi durmuyor. Oğlansa bıyıklı ve belli ki bir kazmaydı.

Artık ne sorduysa, niye alıyorsun o keki mi, o tip birşeydi sanırım. Ama farketmez, birileriyle tanışayım diye geçti içimden. Baktım biraz sonra ekmek alıyorlar, ben de yanlarında bittim. Merhabalar dedim. Garip bir şekilde ikisi de duymadı. Konuşmadan rahatsızca gibi bekliyorlardı kadının ekmeklerini dilimlemesini. Duyulmamak çok başıma gelir nedense, oysa kocaman sınıflarda herkese sesimi duyurabiliyorum. Sonra onlar gitti, ben de 2. bir ekmek almak durumunda kaldım. Sonra onlar aslında kahve alınan kasadan kısaca geçip çıktılar, benim alacağım çoktu, sıra bekledim, tabi ki gitmişlerdi.

Mağazada tanışamadığım çift olayı gibi üzülmedim tabi. Ama TR’den buraya çift gelmekle ilgili birşey var sanırım. Başka hiçbir ülkeye bu kadar çift halinde gidilmiyordur. Ve ben buna kıl oluyorum. Önemli bir kısmı kendi başına gelmeye korkmakla ilgili sanırım. Sonra haksız bir rekabet. Biz yalnızlıkla kavrulurken bunu hiç yaşamayanlar da var. Ama onların gördüğü de gerçek abd olmuyor bu durumda. Sonra aslında o da çok acıklı di mi? Dışarının tüm soğukluğuna karşı sadece bir kişiye sığınmak? Tüketir aranızdaki birçok şeyi.

Bir de şu kızlar kazmalarda, hatta direk olarak ayılarda ne bulurlar, hiç anlamıyorum. Birkaç şok edici örnek gördüm hayatımda. Ama herhalde hiçbiri Neslihan-Şakir gibi olamaz. Bilkent’te bizde 2 üstteydi Neslihan. Ve biz girmeden bir önceki temsilcilik döneminde. Beğenilirdi. Üst sınıflara pek de alıcı gözüyle bakılmaz -gerçi ben bir üstlere pek bir bakmışımdır ama neyse şimdi- ama güzel, akıllı ve sevimliydi. Yani, derler ya (ya da ilk burada ben dedim), tek eksiği solcu olmaması. Ama herşey birarada olmuyor işte. Zaten solcu olsa güzel de olmazdı herhalde. Güzel olmayanlar solcu olduğundan değil (birara dinci kızlar için öyle bir rivayet vardı, ama ben hiç inanmadım), solcu olunca dış görünümü tamamen dışladıklarından. Tek istisnası da Özlem’di herhalde. O da ayrı bir hikaye.

Neyse, biz konumuza geri dönelim. Temsilcilik seçimlerine bağımsız girip bizimle beraber seçilen bir Şakir vardı. Hatta benimle onun arasındaki oy sayımı hikayesi bir filmlik var. Neyse, bu Şakir için kısaca Besim Tibuk diyebilirim sizlere. Bölüme ilk girdiğimiz zamanlar hoca sanmıştım ben onu, sürekli takım elbiseli ve bond çantalı, kilolu. Biz-Nesli dahil- bu Şakir ile hep alay ederdik. Akıllı olmadığından değil de iddiasından, hırsından ve garipliğinden. Sonra sonra son sınıfa geldiklerinde gördük ki bu Şakir’le o Neslihan beraber. Uzun süre sürmüştü şokumuz. Yaaa, işte kızlar diyorum hala yıllar sonra.

====OOO=====

Hiç alakası yok ama bu şarkıyı bir süredir çalmayı istiyorum. Bir daha bir sır verdiğinizde veya verildiğinizde hatırlarsınız. Lunapark melodileri, kabare ritmleri. Two can keep a secret if one of them is dead.

(three can keep a secret if two of them are dead: Benjamin Franklin. türban gibi bir derdi olmayan ülkenin boş gezen evlatları şurada tartışmış konuyu).