‘ispor’ Kategorisi için Arşiv

h1

Tanrıdan tazelik ve güzel futbol dilenmek. (Onun da bazen cevap vermesi).

8 Mayıs, 2009

Hayattan tek olmasa da genel isteğim, tazelik hissinin eksik olmaması. Yenilik, bahar hissi, birşeylerin kokusunu almak, yaşıyor olma duygusu, yeni insanlar, yeni şeyler, veya aynı insanlar ama yeni yönleri, yeni aktiviteler, yeni meraklar, öğrenmek, tazelik, gençlik hissi, heyecan. Yoksa, sıradanlık, sıkıntı ile eşdeğer sanki.

Vakit geçtikçe, yıllar ilerledikçe bu sürekli daha güç ama. Bir arkadaşıma festivalde filmlerden çok etkilenmediğimi söylediğimde “ee, gördün mü, bu yaşta böyle” dedi. Bu yaşa dek gerçekten çok sayıda film seyretmenin kötü etkisi. O filmin daha etkileyicisini gördün. Bunda yeni birşey yok. Şu sana, çok daha iyisi olan eski bir filmi hatırlatıyor. Veya en kötüsü, direkman o filmi zaten izlemişsin. Zaten yeni ve iyi çok az şey yapılıyor, bir de senin etkilenme eşiğin arttıkça artıyor.

Ama neyse ki futbol var. Daha doğrusu, iyi ki hücum futbolu var. Artık neredeyse soyu tükenecek gibi olsa da.
Futbol da aynı hayat gibi, sadece kazanmaya doğru evrildi son 10-15 yılda. Özü, yani kazanmanın da amacı olan prestij unutuldu. Kazanmak için savunma yapanlar da savunmanın dozu da sürekli arttı. Hem savunma yapan takımın bariz bir avantajı vardı. 8 kişiyle savunma yapan bir takım üstüne gelen rakibine kalesi etrafında hiç boş alan bırakmazken hızla çıkınca karşı kalede geniş boşluklar buluyordu. Yani rakibinin 8′e 8 pozisyon bulması çok zorken senin için karşı kalede 2′ye 2 çok kolaydı.

Ve sonra Barcelona geldi. Incelikte sınır tanımayan oyunu, topa yapışık ayakları bizi yeni terimlerle tanıştırdı. ‘En iyi savunma hücumdur’u biliyorduk mesela ama çok pasın rakibi yorduğunu bilmiyorduk. Veya, (benim teorim) o güzel paslaşmaların rakibi sersemletip topun peşinden koştururken bir yandan seyretmeye sevkettiğini. Beyin oyunu bozmamaya kuruluyor. Çünkü ortada ilahi birşeyler var. O futbol ancak göklerden gönderilmiş olabilir, o yüzden ilişmeyelim, bozulur.

guardiola
Futbolun da politikası, yaşam görüşü bu işte. Tribündeki seyircilerin politik görüşüyle romantizm yapmak moda oldu ya bizde son 2-3 yılda; yok Livorno tam solcuymuş (gelsinler o taraftarı bir de komşusu ve ezeli rakibi Pisa’nın tren istasyonunu savaş alanına çevirirken görsünler), yok St. Pauli şöyleymiş. Asıl politika, direk sahada aslında. Tek amacın, ne olursa olsun kazanmak mı, yoksa iyi oynayarak kazanmak mı?

Dün gece ilk grubun kazandığını görmek üzereydik. Yeryüzündeki en zengin takım Chelsea küçük (eşittir yoksul) takımlar gibi yatmıştı tek golün üzerine. O savunma futbolunu da hiç alan bırakmadan olabilecek en iyi şekilde oynuyorlardı. Güzeli isteyen Barça bu sefer çaresizdi. Hayat hep aynı sıkıntı verici sıkıcılığında seyrediyordu. Çözüm de görünmüyordu. Sonra, 93. dk.da sanki bir mucize oldu, Hızır yetişti (tam da gününde). İlk gördüğümden beri sevdiğim, tekniğin, yaratıcı futbolun iddiasız simgesi, Billy Crystal tipli İniesta vurdu. Ben pek bir sevindim.

Britain Soccer Champions LeaguePetr-Cech-fails-to-stop-A-001
[bir üstteki resimde maçın gerilimli son dakikalarında Barcelona hocası Guardiola, Chelsea hocası Hiddink'e sarılır. Karşılaştırınız: benzer anlardaki Terrim'le.]

[İlgilenenlere: Bağış Erten de hemen hemen aynı şeyleri yazmış bugün.]

h1

Banu Yelkovan & Bağış Erten

27 Ocak, 2009

Televizyonun yararlarından bahsetmeyi düşünüyorum bir süredir. Hemen dikkat çeken birçok yanı dışında bazı şeyler var ki varlıklarından duyulan keyif hemen akla gelmiyor. Çünkü onlar hep varlar. Saatleri sekmiyor, hep aynı standartta iyiler. Mesela, Pazartesi akşamı futbol ağırlıklı tartışmalar. Ben klasikçi biri olarak 90 dakika’cı olsam da aynı saatte (niye cnn birçok zaman ntv ile aynı tarz programlar yapıp hep de benzerinin karşısına koyuyor?) futbol ekstra’da farklı bir şey vardı. Bir süredir hep birini normal saatinde, diğerini tekrarında seyretmeden yapamıyordum.

Bildiğiniz futbol programlarına benzemezdi futbol ekstra. Olayların farklı yanları, beklemediğiniz bakış açıları. Çekişme, rekabet ve hatalardansa yapılan iyi işler. Banu Yelkovan’dan da Bağış Erten’den de çok şey öğrendim. İkisi de çok keyifli insanlar başta. Konunun gülecek bir tarafını bulan, gülen, güldüren. Programın altbaşlığında olduğu gibi ‘futbolun gülen yüzü’nü gösteren.

Açıkçası Banu Yelkovan’ı seyredene dek futbolda sözlerini dinlediğim tek bir kadın bile olmamıştı. Ama ondaki futbol kültürü çok az baba yorumcuda vardır. En çok savunduğu şeylerden biri yeteneğe karşı çalışmadır. Yakın zamanda anne oldu, Bağış Erten de “herhalde Banu için en korkunç şey, oğlunun öğretmeninin ‘çok yetenekli ama hiç çalışmıyor’ demesi olurdu. Ama ‘çok kabiliyetsiz ama çok çalışıyor’ dese zevkten dört köşe olur” diyordu. Zaten hep çok iyi anlaşıyorlar. Hatta sürekli bu kadar iyi anlaşan, anlaşmazlıklarda bile gülümseyerek ve birbirine hakvererek konuşan ve iyi paslaşan bir ikili düşünemiyorum.

Bağış Erten’inse olaylara hep doğru bir bakışı vardır. Benzetmeleri sinemadan (“o anda Matrix’te bir kırılma oldu”) diğer sporlara kadar uzanır. Çok başarılı metinler yazar. O da Banu da hayatınızda olsa ne hoş sohbetler edersiniz diye düşünürsünüz.

Ama bugüne kadarmış. CNN değişikliklere gidiyormuş. O program da ilk harcananlardan olmuş. Maalesef. İkisine de en içten teşekkürlerle…

futbol-ekstra2

h1

ben ve 50-60 bin Çinli

28 Ağustos, 2008

Dibaba, Bekele, Hoy, Vlasic, Brezilyalı voleybolcular, Koreli okçular, İtalyan eskrimciler, Fransız ve İzlandalı hentbolcular, Karadağlı sutopçular, Hollandalı hokeyciler, Azize, Tanrıkulu’ların karşısına çıkan Lopez kardeşler, Çinli masa tenisçiler…

Son iki haftada hayatıma birçok kişi girdi. Ve birden çıktılar. Ancak da 4 yıl sonra, o da belki dönecek birçoğu. (Bu nasıl bir sevda ki ayrılık hep kaçınılmaz). Ama sadece benim hayatım için geçerli bu.

Cumartesi gecesi 02:30′da başlamıştı maraton. Yerel saatle pazar sabahı 7:30′da. 9:35 gibi de stada girdi kazanan Kenyalı atlet. Ve o saatte 92 bin kişilik stadın önemli bir bölümü doluydu. Sonrasında başka hiçbir yarışma olmamasına, kapanış 10 saat sonra olmasına rağmen. Bu ülkedeyse ekran başında olan herhalde bir tek ben vardım.

Bir an rastladım, Antalya’da lig maçından sonra çıkan olaylarda taş atanlar için “bu insanlar hiç Olimpiyat seyretmiyor mu, anlamıyorum” diyordu Güntekin Onay. Daha absürd bir yaklaşım olamaz. Tabi ki seyretmiyorlar. Kimse seyretmiyor. 16 günlük tüm Olimpiyat yayını bir İstanbul takımının (hani büyük denenlerden birinin) bir tek lig maçı kadar ilgi toplamadı, seyredilmedi ve tartışılmadı.

Tabi, başta TRT’nin bu yayını daha fazlasını haketmiyor. Bir kanallarını ayırmak ve 24 saat yayın yapmakla övünüyordu trt’ciler. Ama başta yayını yaptıkları kanal, kimsenin seyretmeye alışın olmadığı, hemen her evde ileri kanallarda kayıtlı, açılıp bakılmayan, genelde 15 sene öncesinin Avrupa Basket Şamp.’nın sıradan bir grup maçı gibi gereksiz arşiv yayını yapan trt3. Sonra, tek kanal, 38 dalda yarışmaların yapıldığı devasa bir turnuvaya nasıl yetsin? BBC ve NBC 6′şar kanaldan yayın yapıyor. Hatta NBC bütün Olimpiyat yayınlarının 3600 saatlik videolarını nete koyacağını duyurmuştu (Amerika’dakiler seyredebilir). Trt’nin her mecrada en az 5 kanalı var, kendisine de sürekli 5 kanaldan yayın akmış. Oysa yayınladıkları tek kanal. O da ana kanallarında değil.

Sonra, yayın kalitesi. Yorumcu bulundurulan karşılaşma %1′i geçmez. Genelde ekranda yazan skoru okuyan spikerler. Bazıları fena değil, bazıları fazlasıyla kötü. Oysa yanlarında o sporun yıldızları, voleybolda Neslihan (Demir), baskette Harun (Erdenay) veya İbrahim (Kutluay), tekvandoda ilk kadın şampiyonumuz Tennur Yerlisu, güreşte Hamza (Yerlikaya), halterde Halil veya Naim filan otursa fena mı olurdu?

Yorumcuyla bitmiyor. O sporcuların birçoğunun inanılmaz hikayeleri var. O müsabakaların gerisi, bir geçmişi var. Geçen Olimpiyatta kim kazanmış, göster görüntülerini, anlat hikayelerini, araştırma yap, haber haline getir. Hadi, dünya sporcuları ile alakan yok, Türk sporcular nerelerden geliyorlar, nasıl şartlarda çalışmışlar, göster bakalım. Bir günlerini anlat. 54 kişilik trt ekibinde birkaç muhabir de varmış. Ne işe yarıyorlar, başkalarının ürettiği haberleri iletmekten başka…

Çin’desin, Pekin’desin. Fazlasıyla değişik, otantik. Gez, belgesel haline getir. Hergün 15 dk. olsun, orayı tanıt. Yapamıyor musun, Acun’u kirala 2 haftalığına, bari ona yaptır. Sokaklarda dolaşır, salonlara dalar, gerzek muhabbetler yapar, ama seyrettirir kendini.

Bunların hiçbirini yapmazsan, üstelik yayınladığın sporları da son derece kötü seçersen (gereksiz yoğunlukta boks, at terbiyesi, kano, sıfır hokey, hiç sutopu) seyredilmeyi de bekleyemezsin. O zaman reklam da alamazsın ve bizden aldığın paraları boşa harcamış olursun. Neymiş, onlar 54 kişi iken büyük kuruluşlar 500 kişi ile gidiyormuş. NBC’nin Olimpiyatlardaki reklam geliri 1 milyarın üstünde. TRT3′ün 16 günde aldığı reklam sadece 2, o da sadece birkaç kere yayınlanan reklamlar. Daha fazla reklam almaya çalıştıklarını da hiç sanmıyorum. Çünkü TRT3′te bol bol Mert’le Gert gibi 1. kanal programlarının reklamı varken hiçbir kanallarında Olimpiyat yayınlarının reklamı yoktu. Yarın bakın, şu büyük yarış var der insan. Ki hiçbir Olimpiyatta olmadığı kadar büyük an yaşandı. Tabi, bunun için yayın programının belli olması gerek. Oysa birgün sonra ne yayınlayacaklarını onlar da bilmiyordu herhalde.

Sporcumuz neyse yöneticimiz de, basınımız da, seyircimiz de o. Bundan daha fazlasını kimse istemiyordu ki denebilir tabi. Bunda da asıl sorun, sokaktaki ortalama insanın Olimpiyat seyretmemesi değil. Bence daha beteri, eğitimli bildiğimiz, hatta etrafımızdaki insanlar. Onlar (biz, siz) softball’un nasıl birşey olduğunu bilmezse, bedminton’un kurallarından bihaberse, eskrim dallarının farklarını bilmez, velodrom yarışlarından anlamazsa durumumuz da böyle olacaktır. Çünkü eskrim yapan bir arkadaşları olmamıştır, ilkokulda bedminton’u öğretilmemişlerdir, baştan sona bir hokey maçı seyretmemişlerdir, hiç hentbol oynamamışlardır.

Tam da tatil zamanına geldi Olimpiyat. İnsanların tatillerini ona göre ayarlanmasını, veya bir tereddüt etmelerini değil belki ama en azından mesela, gitmeden “odalarda trt3 var mı” diye sorulmasını beklemek çok mu abes? Olimpiyat sadece bir yarışmalar bütünü değil çünkü. İnsanlığın en büyük ve en önemli buluşması.

h1

Ben aslında temizlik yapıyordum

21 Ağustos, 2008

Ev tozlanmıştır, bir vileda yap bari dedi annem. Yalnız, deterjan kalmamıştı, bulaşık deterjanı koy dedi. Olur mu dedim. Olur dedi. Suya bulaşık deterjanı döktüm. Köpürdü. Çok köpürdü. Fazla oldu diye köpüklü suyun birazını döktüm. Biraz daha su koydum. Arsenikle tepkimeye giren deterjan daha da köpürdü bu sefer. Kovadan taştı. Odayı doldurdu. Evin diğer kısımlarına yayılırken ben de köpükle sürüklendim. Bıraktım kendimi. Evi de doldurduk, açık balkon kapısından dışarı taştık. En son baktığımda evden yükselmiştik, tüm mahalle köpük altındaydı. Uykum vardı, sabah panjurun üstüne üst katların klimasından su damladığından uyuyamamıştım. Bıraktım kendimi, uyudum. Rahattı.

Gözümü açtığımda ince ince dokunmuş bir stadın yakınındaydım. Televizyonda görmüştüm ben burayı. Geçen ilk kıza burası Pekin mi dedim. O da Bei-cin’ dedi. Ama ikinci hece böyle çınlar gibi, var ya da yok arası birşey. Stada girsem mi diye düşündüm, atletizm var. Yok, o hergün var, sonra gideriz diye başka alanlara yöneldim.

Girdiğim salonda voleybol maçı vardı. Kübalı kız smaç için yükseldi, bir vurdu, top karşı sahadan sekti, tribünde bana doğru geldi. Ben de tişörtümün yakasıyla oynuyordum. En üstün bir altındaki düğmeyi ilikleyeyim mi iliklemeyeyim mi karar verememiştim. Sıcak değil ama nemliydi. Top bana doğru geldi. O anda düğmeyi açtım, tişörtümün altına girdi top. Hohoyt, pek hoşuma gitti. Hatta şöyle oynandım iki tarafa. Yumuşak top. Yalnız, Çinli voleybolcu kızlar bana seslendi, topu istemek için herhalde. Ben ha? ne? gibi hareketler yapınca sinirlendiler. Tribüne çıkıp üzerime doğru geliyorlardı, fırladım ben de. Ne vericem, içime girmiş top. Koştum, aradaki, üzerinde no entry yazan kapıyı açıp yan salona geçtim. Hentbol salonu, önümde kale vardı. 29:56, 57, maçın son saniyeleri. Peşimdeydiler, hem içimden de geldi, hızlandım, kaleye doğru pike yapıp kaydım. Girdim kaleye, maç bitti. Danimarkalılar koşup sarıldılar bana, 30-29 yenmişler. Hakem geldi, içimde gol olan topu istedi, vermesem dedim. Bu benle içeri gitmeli, kural böyle, sonra alırsın dedi. İyi dedim. Kenardaki masadan ismimi sordular. Simon dedim, L ile. Ekrana yazdılar, son saniye golü Simon diye. Tribünler alkışladı. Mühim değil, hep yaparım mimiklerimi takınıp sakince dışarı çıktım.

Trafik akıyordu. Her taraftan her tarafa binlerce bisiklet. Karmaşa seyirlikti tam. Sonra bir düdük çaldı, hepsi durdu. Meğer antrenman yapıyorlarmış velodrom yarışları için. 400 metre yarışı varmış az sonra. Aa, mesafem, ben de katılayım dedim. Maratoncuların girişinden girdik stada. 7 en iyi bisikletçilerini seçmişler, bir de ben.

Yarış başladı, ben hızlı koşup hemen baştan öne fırladım. Son virajı dönerken iyice fark oldu aramızda. Sonlarda yavaşladım. Yorulmuştum da artık, bir orası bir burası. Oturdum piste. Yayılıp tribünleri seyre başladım. Sonra baktım, yandaki hakemler bilgisayar ekranının başında. Bu ülkede internet yasakmış, sizden bir bağlansam diye yanlarına gittim. Bloga girdim, hatta bu yazıyı da oradan yazıyorum. Yazıyı yazdım, gönderdim. Sonra BBC’nin sitesinden baktım canlı atletizm görüntülerine, arkadaki bisikletçiler yaklaşıyor, iyi, geçelim bari artık çizgiyidedim. Bağcıklarım çözülmüştü, onları bağladım. Bir de üstümü değiştirdim, şöyle cafcaflı bir tişört giydim, törenden önce vaktim olmaz belki diye. Sonra ileride sırıkla atlamacı Işınbaeva’yı gördüm, ona doğru yürürken bir gürültü koptu, finiş çizgisini geçmişim meğer. Çinli bir kız geldi, çiçek verdi. Ben de çiçeği ona verip çekip öptüm. hihihihi dedi. Ben de onu kollarıma alıp şeref turu atmaya başladım. Atılan Arjantin bayrağını omuzlarıma doladım.

İkide bir dur, fotoğraf çektir, imzalı resimleri tekrar imzala filan, bayağı oyalandım. İleride triatlon başlıyordu. Baktım, bizim yarıştaki bisikletçiler. “Hey genç, sen de gelsene dediler.” Genç sözüne takılsam da nedir dedim. 40 km bisiklet, 10 km koşu, 1.5 km yüzme dediler. İyi, ben koşarak başlayayım, bisikleti yolda satın alırım, nasılsa sıra farketmez dedim. “Ama sen olimpiyat şampiyonusun, sana yakışır mı” dedi, kollarımda unuttuğum Şan Jui. Çince dedi. Ama Çin alfabesi çok pratik. Herşeyi resim gibi imgelerle anlatıyorlar. Ne dense anlıyorsunuz. “Sen yoruldun galiba. Bak ne diycem; istersen ben biraz daha bakınayım. Olmazsa sonra seni aldırırım bizim ülkeye” dedim. Biraz kabaca oldu galiba. Ama gayet dürüst davrandım. Zaten onu aldırmayacağımı ikimiz de biliyorduk. Hem her dilde günah aldırmak.

Koşarken artık sıkıldığımı farkettim. Biraz alışveriş yapalım bari diye mağazalara doğru yöneldim ama hala koşuyordum. Alışmışım. Bir dükkanın önünde durdum. Ama camdan bana doğru gelen birşeyler gördüm. Döndüm, bir ok. Bir ok daha. Birinden belimi kırarak kurtul, birine kıvrıl, başını eğ, gerdan kıvır, göbek yana, ayak kaldır, zıpla, yan dön, derken aaa, ne bu be, uçan ejderha, yaralı kaplan filminde miyiz deyip iki arada bir derede hakemden geri aldığım topu çıkardım tişörtün altından. Topu tuttum önüme, okların geldiği yere doğru yürümeye başladım. Bütün oklar topa saplandı. Top patladı. Ama öncesinde bir topum vardı, şimdi bir top ve yüzlerce okum oldu diye de bakabiliriz tabi.

Okçuların yakınına geldim. Baktım, hepsi böyle kaslı kadınlar. Yayın telini koymaktan da çeneleri ikiye bölünmüş gibi alttan. Bu böyle olmayacak deyip gidip kapısına dayandım. Şan Jui’nin. Adresini rehberden bulmuştum. 1300 tane Şan Jui vardı ama hangisi olduğunu tahmin etmiştim. “Şan, insan kaybettiğinin değerini kaybedince anlıyor. Gel benle” demeyi düşünmüştüm. Kapıyı çaldım. Açtı kapıyı Şan. Şan, dedim. Sus der gibi elini ağzıma tuttu. Bu dedi, Liu Şiang. Yanında bitiveren, hafif seken uzun adamı kastedip. “110 metre engellide sakatlanmıştı. Gelirken otobüste birbirimize teselli olduk. Bizim artık mutlu bir yuvamız var.” Aralarından bir de ufaklık başını çıkardı. “Annemden uzak dur” dedi. Gerçi tam da emin olamamıştım, yoksa “anneme tuzak kur” mu demişti… Çince anlıyorum dediysem tam değildi tabi. Nasıl bir tuzak olabilir bu diye düşünüp durdum otelime yürürken.

Mösyö Templeer, Mösyö Templeer, dedi, yılışık yerli Arap resepsiyonist. Size bir telgraf var. Aldım, açtım. “Beni buna Çin hükümeti zorladı. İmza: Şan. Not: Hem bu kadar zamanda nasıl bir çocuğumuz olabilir ki. Biraz izan.” Ama tam okunmuyordu, yoksa “biraz izan” değil de “biraz uzan” mı diyordu? Kendimi yatağa bırakırken iki olası tembihine de uymuş hissettim.

Uyandığımda başımda tabancalı bir adam vardı. Votka-Martini. Çalkala ama karıştırma, dedim. Bond filmlerinde olur, uyandığınızda başınızda tabancalı bir adam bulmak. 10 metre tek erkekler tabanca madalya adayı duymamış gibi yaptı. Şan’ı unut, biz de seni unutalım dedi. Hiç teşvik edici değildi. Kim unutulmak ister ki. Çıkarken dönüp sigarasını topumun üzerinde söndürdü. İşte bunu yapmayacaktı.

Telefona uzandım. Çevirdim, Tanrıkulu dedim. Karşıda buz gibi bir hava esti. Kapattım. Uyudum.
Akşamın ilerleyen saatlerinde yine aynı kapının önündeydim. Zili çaldım. Kapıyı sırık
Liu Şiang açtı. Yine mi sen diyecekken açık bir pencereden içeri bir Tanrıkulu uçtu, bağırarak. Adam noluyor derken evin diğer tarafındaki bir pencereden bir diğer Tanrıkulu uçtu. Sırık adam içeri kaçtı, içeriden bir sırık aldı. Onu cirit gibi bize mi atacak diye geçti aklımdan. Ama o pencereden aşağı uzatıp sırıkla sokağa atladı. Şan başını uzattı içeriden. “Demin tekvandoda seyretmişti ikisini, hihihi” dedi. Çocuk duvar kenarına sinmişti. Tanrıkulu’lar ile selamlaştık uzun uzun, kuralına uygun.

Gecenin ileri saatlerinde bir kadet ile ayrıldık Beijing limanından. Birazdan varırız dedim.
Sonraki sahnede kadetin bağlı olduğu Antalya koyunda yanyana, Şan kitap okuyor, ben elimdeki küçük televizyondan binicilik yarışlarını seyrediyordum. Atı görmek zor oluyordu. Birden göbeğimin üzerine bir top düştü. Yine mi diye döndüm. Plajda voleybol oynayan gençler bize bakıp topu istiyorlardı. Tövbe tövbe diyerek başımı iki yana salladım.

h1

Dünyayı Melisa Sözen kurtaramaz. Ama belki onla ikimiz kurtarabiliriz.

17 Ağustos, 2008

Nişantaşı’nı geziyor Melisa Sözen. 200′ün (o da en aşağı, muhtemelen 300-400′ün) altında olmayan ayakkabıları deniyor, organik diye. (Takımları 700 papel olan) Sarar’ın organik giysilerini öğreniyor. İnsanın elektriğini alıyor denen yatakları tanıtıyor. Ne güzel diye seyircilere öneriyor hep. Yeşil pazarlama da böylece kendine balık bir tanıtım yolu buluyor. Tabi TR’nin asıl yeşil pazarlaması azcık farklı bir yeşil tonunda, ama bu yeşil tonu da çok hızlı büyüyor.

Bizim pazarda organik tişörtler satan bir adam varmış, 3.5′a. Bu akım gittikçe büyüyecek belli ki. Organik tişört giymenin çevreye olan katkısıyla veya A tipi Arçelik almakla herhangi birşeyin kurtulacağını sanmıyorum. Karbon tüketimini ciddi oranda azaltmak istiyorsak yapmamız gereken ilk şey, kömürle çalışan termik santralleri kapatmak. HEMEN!

Birkaç ay önce orada metroda reklamını görmüştüm birgün, kömür enerjisinin. Verimli, ekonomik, zart zurt dedikten sonra cleaner diyordu. Clean diyemiyordu, ancak daha temiz (“alternatiflerinden temiz” anlamında değil, “eskiye göre daha temiz”). Fa$ington her türlü politikanın belirlendiği, her sektörün kendi lobisini yaptığı bir yer tabi. Buş yönetimi birkaç yıl önce temiz kömür hareketini başlatmış meğer. Bu, sonu görünen bir sektörün açıkça ‘kendini temize çıkarma’ çabası. Sıfır emisyonlu kömürlü termik santral projesi bile çıkan karbon içeren atıkları ancak yeraltına depolayabiliyor, o yüzden aynı nükleer santral gibi çevreciler tarafından önerilmiyor. Yine de bundan sonra kömürlü termik santral kurulacaksa ancak ve ancak öyle kurulmalı. Ama bu da varolanların durumunu kurtarmıyor.

Gerekirse elektriksiz kalalım, gerekirse ekonomimiz kötüye gitsin, daha az paramız olsun. Ama artık kömür kullanmayalım. Hayat, bu zorlu gözüken ama aslında ne kadar kendisini açık eden kararları almaktan ibaret. Bunu Melisa Sözen de anlarsa bir gün, evet ancak o gün onunla mutlu olabiliriz. Yoksa bu saflıkla işimiz zor.

∞ ∞ ∞ ∞ ∞ ∞

Yarından (pazar) sonra Olimpiyat tarihi Dara Torres’i özel bir kareye yazabilir (yazacak aslında, sonuç ne olursa olsun). 50 metre serbestte yarışacak, yarı finalden en iyi dereceyle gelen yüzücü olarak. Kendisinden sonra 2. gelen kız 16 yaşındayken Dana Torres 41 yaşında.

84′te (6 olimpiyat yani 24 yıl önce), 92′de ve 2000′de bayrak yarışlarında altını var. 2000′de bireysel yarışlarda 3 bronzu. İki kere sporu bırakmış, 2 yıl önce anne olmuş. Burada 4×100 serbest bayrakta gümüş alan takımdaymış ve yarıştaki en iyi 2. dereceyi yapmış. 50 metre serbestte Amerikan rekorunu geçenlerde, ilk kırışından 26 yıl sonra tekrar kırmış. Vay anasını diyorum. Kadın anneymiş ya, o bakımdan.

ekle: Dara Torres milim farkla önde gidiyordu. Son kulaçta yanındaki Alman kız da aynı anda dokundu, 1 salise farkla altın aldı. Dara Torres gümüş, 16 yaşındaki Avustralyalı bronz aldı. Ama hikaye orada bitmedi. Ödül töreninden sonra diğer ikisi foto. çektirirken Torres kayboldu. Meğer sonraki yarışta, 4×100 karışık bayrakta yarışıyormuş. Avustralya açık farkla önde gidiyordu, son yüzen Torres havuza girdiğinde. Torres farkı biraz kapattı, zorladı. Burada yüzülen en iyi 100 metreyi yüzdü, dünya rekorundan çok daha iyi; ama az farkla 2. oldu takımı. 3 gümüş alarak kapadı olimpiyatı.

h1

Dans Edelim mi?

11 Ağustos, 2008

Uzun zamandır iyi bir film seyretmedim demeyin, shall we dansu deyin. Japonya’dan çok şeker bir film. Seyredeli birkaç yıl geçmesine rağmen durduk yerde aklıma geldiği oluyor. Holivut’un aklıevvel yapımcılarından biri Richard Gere’li bir filmle taklit etmişti hatta (rezalet tabi, münzevi bir hayat yaşayan adam nerede, o iddialı tipi ve güvenli duruşuyla Richard Gere nerede… zaten herşeyiyle Japon bir film). Salı 10′da cnbce’de.

Onun yanısıra trt3′te durduk yerde karşımıza bir çim hokeyi maçı çıksa ne güzel olur, içimiz açılır. O yoksa hentbol, voleybol, hatta okçuluk da olur. Eskrim de pek hoş olabiliyor, tabi gözünüz takip edebiliyorsa o hızı. Ele biraz dondurma alıp trt3′e bırakmalı insan kendini, artık ne çıkarsa bahtınıza.

h1

New age hislere büründüm

21 Haziran, 2008

Açıkçası, ben ruhani duygulara kapıldım. İsteyerek, inançla, bu pas kesin gol olacak diye verirsen topu, rakibin ayakları bağlanıyor. O topu alan da başka hiçbirşey düşünmeden ya Allah diye vurunca top direğin içine çarpıyor-giriyor, rakibe çarpıp 90′a gidiyor (Semih’in topu), yine rakibe çarpıp kaleciyi yanıltıp giriyor (Arda’nın topu).

Bir maçta olsa neyse, 3 maçta oluyor. Artı, grubun rahat, elemelerde geldiğin grup acaip rahat, çeyrek finalde gelen rakip de ne Almanya ne Portekiz, tam bize göre yumuşak bir takım. Rakibin topları direkten donuyor -5. kere. Dönen topu yine atamıyorlar. Bu kadarı, olsa olsa ruhani nedenler barındırabilir. Tam the secret’lik bir durum var ortada. “Herkesin duaları sayesinde”, “tüm milletimizin pozitif enerjisi” denen şeyler gerçekmiş. Tersini iddia edecek bir tezi çürütmeye yetecek istatiki bir gerçeklik var burada.

Eleme grubunda Yunanistan’ı kaleci Nikopolidis’in hatasıyla yenip Norveç’te 2-0′dan kaleci Mhyre’nin iki topu elinden kaçırmasıyla berabere kalınca ‘Terrim ruhunu şeytana satmış’ diye yazmıştım lise grubuma. Ama şimdi bu kadarını şeytan yapabilir mi, pek emin değilim.

Çok maç seyrettim. İsviçre maçı gibi bir süre çok kötü oynayıp kalesinde inanılmaz goller kaçan takımın son dk.da kazandığını çok gördüm. Çek maçı gibi 2-0′dan sonlarda 3 golle maç çevrildiğini gördüm (gerçi bunu böyle bir şampiyonada görmedim, üstelik maçın çoğunda ezilen bir takımın bunu yaptığını da görmedim). Bu maç gibi son dk.da yiyenin uzatma dk.larında karşılık verdiğini pek hatırlamasam da çok uzak görünmedi (ama tabi, yine böyle bir şampiyonada hiç görmedim, üstelik bunun uzatmalarda olduğunu hiç hiç). Yine de bir takımın bir maçta bu tip inanılmaz mucizeler yarattığını birkaç kere gördüm. Ama bir takımın üstüste 3 maç böyle şeyler yapması, mantık, şans veya geçmişteki benzerleriyle açıklanamayacak boyutta. Olsa olsa büyüler, efsunlar, okumalar, üflemeler, ecinniler, sihir, muskalar, lanet, nazar, kemgöz, ruhunu satmak, psişik güçler, vs…

h1

Portakal, hep böyle kal

15 Haziran, 2008

2. yarının başıydı. Fransa bastırdıkça bastırıyor, sürekli gol pozisyonuna giriyordu. Hollanda 1-0 öndeydi ama orta sahası tamamen düşmüştü. Van Basten zaten devre arasında savunmaya dönük bir adam çıkarıp bir hücumcu, Robben’i almıştı. Tüm orta saha-hücumlari Kuyt hariç yumuşak adamlardan kuruluydu. 58-59. dk.da van Persie belirdi kenarda. Herhalde geçen sefer olduğu gibi van Nistelrooy’la değiştirecek diye düşündüm. Ama o ilerideki tek koşan adamı Kuyt’u çıkardı. Çok duygulandım, çok heyecanlandım, acaip keyiflendim.

Topu ileride tutarız, hem Fransa da o kadar üzerimize gelemez bu durumda, hem de bir gol daha attık mı çıkmaz artık, demiş olmalı van Basten. Yani: en iyi savunma hücumdur. Böyle bir hareket görmeyeli 10-15 yil olmuştur. Kalesinde pozisyon gören antrenor koşan orta saha adamı alıyor hep, son 10 yılda. Öncesinde de savunmaya adam alırlardı. Ama savunmada sorun yaşayınca oyuna hücumcu almak çok romantik bir hareket.

Maçın kalanında orta-hücumdaki 6 adam arasında sadece de Jong vardı savunma bilen, ki o da çok etkili biri değil. Fransa ecel korkusuyla bastırdı, birçok pozisyona girdi, birini attı. Ama, Portakalların o rüya gibi hücum hattı (van Nistelrooy, Schneider, van der Vaart, van Persie, Robben) rüya gibi 3 gol daha attı: 4-1.

Futbol tanrıları bu sefer iyi futboldan yanaydı. O maçın başka bir oynanışında Fransa golleri bulur, Hollanda’nın o muhteşem golleri bir şekilde girmezdi. Aynı Fransa’nın sadece savunmasıyla finale kadar yükseldiği geçen dünya kupası gibi. Böylesiniyse çok ama çok az görüyoruz.

h1

Güzelim Portakal Renkli Tişört – 2

9 Haziran, 2008

Güzelim portakal renkli tişört geri döndü. Hem de ne dönüş. 2 yıl önce güneşte bırakılınca fena solmuşlardı. Ama bu sefer akşam maçlarına kadar formaları güneşe çıkarmamışlar.

Uzun yıllardır tek sevdiğim Avrupa takımı Hollanda. Her Avrupa Şampiyonası’na Hollanda ne yapar diye başlarım. Ama bu sefer 2006 deneyiminden çok ümidim yoktu. Van Basten’ın durağan futbolundan. Ama bu sefer başta 2 teknik cambaz sayesinde çok üstündüler. Littbarski veya Sergen tipi çok teknik ve kısa top cambazları pek kalmadı bugünün futbolunda. Ama Hollanda’da iki tane var onlardan. Van der Vaart ve Sneijder ilk defa beraber oynuyorlar.

Temkin futbolunun dünya şampiyonu İtalya’ya 3 attılar, 3-4 tane de yüzde yüz kaçırdılar. Beklenenden çok daha tempolu ve eğlenceli geçen Avrupa Şamp.’nda (en son hangi Avrupa Şamp.’nda zevk almıştık, 20 yıl önce mi?) sonunda bir beklentimiz var. Oranje oranje derken 2 yıl önce Van Basten’a 2 yıl süre veren Halid’in de geri dönmesini bekliyorum.

h1

milli takımı tutmamak

7 Haziran, 2008

Bilinçli bilinçsiz, en başından tuttuğunuz takıma duyduğunuz sevgi ve bağlılık saf, sorgulanmış birşey. Ama sorgulanmasını gerektiren şeyler çıktıkça o bağlılığı kaybedebiliyorsunuz. Mesela şöyle şeyler:

1. Yerimizi bilmeyişimiz. Toplum olarak her alanda olan mantıksızlığımız, perspektif eksikliğimiz, karşılaştırmaların çok daha kolay olduğu futbolda çok kolay ortaya çıkıyor. Her maça kesin kazanırız diye çıkıyoruz, yenemeyeceğimiz takım yok diyoruz, bu turnuvada final oynarız diyoruz. Ya, biz Avrupa Şamp.’na iki kere katılmışız. Yaptığımız 7 maçta 1 galibiyetmiz, 5 mağlubiyetimiz var. Son 50 yılda tek katıldığımız Dünya Kupasında da hiç Avrupa takımıyla oynamadan yükselmişiz. Yani turnuvalarda yendiğimiz Avrupa takımı sadece 1. Üstelik Malta gibi en basit maçlarda bile zorlanıyoruz. Artık yerimizi bilelim, şans galibiyetleriyle mantığımız, algımız yerinden oynamaya devam etmesin istiyorum.

2. Hamaset: Yükselen milliyetçilik milli takımı tutmayı zorlaştırıyor. Milli takımı tutmamak bir alternatif değil ülkede. Portekiz milli marşını söylerken bir birlik duygusu hissediyorsun, bizimkilerde ise ezberletilmiş bir hamaset, nefret, hırs. Yediğimiz gollerde susan spikerlerden, çok kötü oynadık diyemeyen yorumculardan bıktım.

3. Terrim’in kişiliği: Kenardaki her duruşu kabadayı duruşu. Her hareketi, her mimiği, her sözü, her yukarı kaldırılmış kaş kılı karşısındakini ezmek üzerine kurulu. Mantıksızlık onda da dolu. Neyse, bu aşağıdaki madde.

4. Terrim taktikleri: 3 yıldır takımın başında tekrar. Hangi maçta doğru adamlarla çıktı, hangi maçta doğru taktik uyguladı? Mesela, her dünya kupası eleme maçında eksik bir orta saha ile çıkıp devre arasında orta sahaya Hüseyin’i alıyordu. Kimse ne sistemimizi biliyor, ne takım iskeletini. Turnuva başlamadan yeni bir diziliş ve yepyeni adamlar deniyoruz. Afrika takımlarına dünya kupası başlamadan getirilen Avrupalı hocalar son 1 ayda yepyeni bir yakım yaratırlar, aynen öyle.

5. Kadromuz: Fatih Tekke’nin olmadığı bir takıma zor ısınırım ben. Ama Terrim’in taktıklarından o da. 90 dakika oynattığı hiçbir maç hatırlamıyorum. O bir yana, Anadolu takımlarından kaç oyuncu var 23 kişilik kadroda? Şampiyonluk kovalayan, 3 puanlı sistemde şimdiye dek en çok puan alan ‘öteki’ takım olan Sivas veya en iyi oynayanlardan Kayseri dahil, Trabzon’un, oynamayacağı belli kalecisi Tolga dışında Anadolu’dan kimse yok. Çünkü 3 büyük takımda veya yurtdışında oynamayan adamı almaz Terrim. Aynı adam Anadolu takımlarındayken milli takımı göremez, ama 3 büyüklere transfer olduğunda hemen kadrodadır. Mesela, tüm Anadolu’da milli takımda oynayabilecek defans oyuncusu yok herhalde ki GS’nin 2 yedek savunmacısı kadroda.
Sonra, Yıldıray filan olsanız haklı olarak çıldırırsınız. Almanya’nın başa oynayan takımında yıldızsınız. Ama siz yokken takımda Tümer, Uğur Boral ve Kazım var. Adamın kendine göre bir mantığı olabilir, ama bari tutarlı olsun. Portekiz maçına ilk 11 başlayan Mevlüt diyelim milli takımda oynayabilecek kadar iyi. Peki şimdiye dek kaç resmi maçta oynatmış Mevlüt’ü? 0. Kazım’ı? 0.

6. Hak: Açık ara en kolay eleme grubundan zar zor çıktık. Turnuvaya gelen takımlar arasında eleme gruplarında en kötü puanı biz aldık. Onlar da Yunan ve Norveç kalecilerinin anormal kötü maçlar geçirmesiyle, Macaristan maçında skandal hakem kararlarıyla buraya geldik. Burada olmayı hakettiğimiz şüpheli. Hele tur atlayacak düzeyde hiç değiliz. Nitekim Portekiz maçında da ezildik. Ki Dünya Kupası’ndaki iki Brezilya maçında böyle ezilmemiştik. Gol pozisyonlarımız vardı, rakibin 3 topu direkten dönmemişti, top hakimiyeti sürekli rakipte değildi.

Yalnız, Böyle önceden tutmayacağını söylemesi ile seyrederken hislenmesi farklı oluyor. Dünya Kupası’nda Senegal maçında mesela, iyi oynadıkça dayanamamıştım. Ayrıca, bunlara rağmen tabi sevmeye iten faktörler de oluyor. Tuncay’ı severim. Volkan’ın hakettiği saygıyı görmediğini düşünüyorum. Sonra, genlerine işlemiş veya aşılanmış bir içgüdü var. Kazanırsak sevdiğin yurt insanının sevineceğini düşünüyorsun. Ama bu sefer yetmiyor. Şimdiye dek bir de Brezilya yarı finalinde korkmuştum, kazara tur atlarsak diye. Bu sefer de, milli takım tarihimde 2. kere içtenlikle kaybetmemizi istedim.
Terrim’in saha kenarı tepinmelerini bir rakip olarak seyretmesi bile iğrenç ama.

h1

sevil-sevin

6 Mart, 2008

Şimdi sahne şöyle: Saat 03:58′i gösteriyor. Evde benim dışımda herkes uykusunun orta yerinde, çıt çıkmıyor, bir tek önümdeki televizyonda spiker ispanyolca sürekli konuşuyor, dani alves geçiyor bir cümlede. Pek sempati beslemediğim, Boys From Brazil’de Mengele Gregory Peck’in yetiştirdiği çocukların büyümüş haline benzeyen Dani Alves topun başına geliyor. Kaçırırsa bitecek, kaçırmazsa son penaltıya -tahminim Deivid- kalacak -çok stresli. Volkan moralli. Onun kaçırmasıyla biterse ne hoş olur diyorum. Alves topun başına geliyor. Bir kaleci için en kolay yere vuruyor, az sağı, yerden az yüksek. Volkan kurtarıyor. Zıplıyorum yerimde sessizce. Ağzımdan birşey çıkmıyor. Volkan sevinçten uçarken ben de onun gibiyim.

gecme.gif
Ondan önce, gün içinde maçları veren kanalın Sevilla-Fener’i gece 2′ye attığını (doğal olarak, diğer takımlar dururken kim seyreder, kulüp futbolu isim futbolu oldu zaten) öğrenip günboyu maçın sonucunu öğrenmemek için elimden geleni yapmıştım. Yalnız, Milan-Arsenal’i seyrederken alttan her türlü sonucu geçen bantta (illa bilgi bombardımanına tutacaklar ya) Fenerbahce 2 diye görür gibi olmuştum (sonra o bantı bir bantla kapadım). Bu durumda normalde 3-2′nin rövanşında a, tur atlamışız der insan. 0-2, 1-2, 2-2 gibi her insancıl sonuç bize yarıyor çünkü. Ama oynayan bir Türk takımı, rakip de ateşli bir İspanyol olunca 4-2, 5-2 filan da o kadar olası. 3-2 olamaz, o zaman uzar ve penaltılara bile gitse onun sonucunu yazarlar, 8-8 filan diye.

Ama 14:45′te oynanan maçı günboyu bekledikten sonra geceyarısından sonra günlerdir biriken uykusuzluğun etkisiyle bitkinlik çökmüş, neredeyse hiç alışkın olmadığım saatlerde yatacağım. Ama sonra vefakarlık-cefakarlık-forma aşkı-damarlarımdaki sarı-mavi kan (benimki mavi, Arjantin etkisi olmalı) ağır basmış, seyretmeye karar veriyorum. Bir yandan da neyi tuttuğunu bilmeyen, takım tutmayı sadece rakiplerle didişmek sanan yeni nesil taraftarların (önemli bir kısmı dişi) kaçı bu durumda uyanık kalıp seyreder diye düşünüyorum. Seyretseler bile 8 dk.da 2 golü görünce bırakırlar.

Sonra ilk devrede 3 olmuş, bu durumda eleneceğimiz belli olmuş, 4. ne zaman gelecek diye bekliyorum. Uzatmalara gidince demek uzatmada yiyeceğiz diyorum. Futbolun ince zevkleri başlıyor bir yandan. Fener benim gördüğüm ilk defa uzatma oynuyor Avrupa’da (bildiğim bir Gençler var Valencia maçında, bir de GS, Real’e karşı). 120′de de gelmeyince 4. gol, bu demek ki o skor 3-2′ydi, yani benim için maç yeni başlıyor. Ve ilk defa bir Türk takımının Avrupa’da penaltılara gittiğini görüyorum.

İşte sonra Volkan kurtarıyor ve ondan sonra Sevilla daha iyi oynamış, haketmiş filan kalmıyor. Zaten bu kulüp futbolu o kadar adaletsiz ki şu an, ne hakkından bahsediyoruz? Sevilla’nın 6-7 yıldızından birini bile, mümkün değil alamaz Fener. Türkiye’ye gelmezler, 3-4′üne de TR ölçülerinde eşek yüküyle parası olan Fener’in bile parası yetmez.
Hem Sevilla hakedecekse kalelerindeki bir duran topu karşılayabilseydi. Bu takım çıksa bizden çok yerdi çeyrek finalde İngilizlerden birinden. Üstelik, o kadar yıldızlarına rağmen turu en çok belirleyen adam da bizdeydi. Her duran topu ölümcül kullanan Alex. Ve bu hak işine minimal ölçüde de bakmalı. Son haftalarda mükemmel oynayıp iki maçta da şanssız goller yiyen Volkan kadar hakeden olmadı turu geçmeyi.

Zaten elensek ateşli İspanyollar coşarken oradan zaten kimsenin ne tanıdığı ne de şans verdiği bir takım olarak çıkıp dönecek olmamızı düşünmek bile son derece hüzünlü.

637589_biglandscape2.jpg
Sonuçta, Atlas Okyanusu’na bir saat mesafedeki Sevilla’da bir avuç Türk (Türk? takımdaki Türkler gerçekten bir avuç, daha çoğu Brezilyalı, biri Uruguaylı, biri Kıbrıslı Türk-İngiliz) sevinirken Atlas Okyanusu’nun diğer tarafında, takımının maçını kıtadaki Latin Amerikalılara hitap eden kanaldan İspanyolca seyreden bir Türk onlarla beraber havalara uçabiliyor. Sonra da hayata ne sıkıcı filan diyoruz.

h1

kaderimiz sensiz olsun

17 Kasım, 2007

kiev-scot.jpg
İskoçlar için son 10 yılın en önemli günü. Dünya Kupasının finalini oynayan iki takım da Avrupa Şamp.’ndaki gruplarındaydı, üstüne bir de çeyrek final oynayan Ukrayna vardı. Bu durumda elemeler başlamadan önce İskoçların bu üçlü arasından, özellikle de Fransa ve İtalya devlerinin arasından sıyrılmasını futbol takip eden kimse aklından bile geçiremezdi.

İskoçların çokça genç bir takımları var, tüm kadroda tek bir ünlü oyuncuları yok. Benim tanıdığım tek oyuncuları Manchester’da yedek bir genç. İtalyan veya Fransız takımının değeri onlarınkini rahat 10′a, 20′ye katlar. Ama işte grupta son maçları ve evlerinde İtalyanları yenerlerse gidiyorlar. Beraberlik İtalyanlara yeterken onları yenmek çok zor tabi. Ama tüm ülke bir inanç yumağına dönmüş. Mucizeyi daha önce gerçekleştirip Fransızları iki maçta da yenmişlerdi. Beraberlikte de küçük bir şansları var, Fransızların Çarş. Ukrayna’ya yenilmesi. O da olmayacak şey değil. Sonrası yine şöyle olabilir:

2669960-scot-foot.jpg

Adaların diğer tarafında koca İngilizlerin şansı ise İsrail’in elinde. Yarın (bugün) İsrail Rusya’dan puan almalı ki şansları sürsün, yoksa Hırvatistan’ı yenseler de işe yaramıyor.

Çarş. o maça elenmiş olarak çıkabilirler. O durumda Wembley’deki seyircinin halini merak ederim doğrusu. Baştan beri güvenilmeyen, bir nevi Şenol Güneş olan hocaları Steve McLaren kovulacak tabi.

Biz de Çarş. aynı durumda olabiliriz (inşallah inşallah). Ama o zaman bile McLaren’in alacağı tepkiyi görmez Terrim. O kadar kötü seçilmiş takımlar da çıkarsa, her maçta birçok hata da yapsa, oyun düzenini oturtamamış, takımı gençleştirme adına doğru dürüst hiçbir şey yapmamış da olsa, kendisi ülkenin en dokunulmaz figürlerinden. Ülkenin en güçlü spor yazarları bile onu ancak ismini vermeden eleştirebiliyor.

Gazete ve haber sitelerinde Terrim’in açıklamasının yeraldığı her haberaltı “imparator bizi gruptan çıkaracaktır” tipi insanın ülkeye güvenini zorlayan yorumlarla dolu. Yarın berabere kalırsak Norveç’in Malta’da puan kaybını bekleyeceğiz, o durumda bile benzeri mantıkdışı yorumların süreceğine eminim. (sanki Terrim alacak Malta’da Norveç’ten puanı). Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar’da anlattığı Tanzimat edebiyatından bugüne süren baba arayışımızın nesnesi o.

Bense ilk günden beri aynı şeyi diliyorum, ‘bizi biraz yalnız bırakır mısın Terrim’. O kadar takımın önüne çıkıyor ki onunla gideceğimize gitmeyelim. Bu onun gitmesine yarayacaksa olsun, biz gitmeyelim. Zati hepsi bir Avrupa Şampiyonası, Dünya Kupası değil ki kaçmayacak olsun.

h1

yine federer, yine nadal, yine enan-arden

10 Haziran, 2007

Geçen yıl Nadal-Federer finalini hevesle yazmıştım. Bu yıl yine aynı final, hala biri klasik tenisin ve istikrarın sembolü, diğeri coşkunun, enerjinin ve hoş eşofman altlarının karşılığı.

İki yıldır da Henin-Hardenne kazanıyor turnuvayı (gerçi yine Henin olmuş). Justin Henin’ı ilk gördüğümden beri seviyorum. Kaç yıl geçmiş, ben 3 yıl filan sanırdım, Wimbledon’da iki katı Venus Williams’la oynuyordu finalde, yenildi. Küçük bir oğlan çocuğu vücutlu görünümlü, bir erkek hareketliliğine ve backhand’lerine sahip. 19 yaşındaydı ve tribünde nişanlısı vardı. hmm, peki demiştim.

O zaman Henin’dı, sonra evlendi, Henin-Hardenne oldu. O sırada evliliğe onay vermeyen ailesiyle görüşmemeye başlamış. Annesi ve ablası zaten o küçükken ölmüş, babası ve 3 kardeşiyle de arası böylece bozulmuş. O yüzden bu kupayı aldıktan sonra ailesine teşekkür etmesi, onların da tribünde olması hoştu. Boşanmış meğer, ’sen haklıymışsın baba’ durumu yaşanmış.

Bizimse bir grand slam kazansak seyircilerin üzerine basa basa tırmandığımız tribünde kime sarılacağımız sorunsalı hergün kafamızı karıştırıyor.

|||||||||||

İşitme engelliler için televizyonda yayınların altyazılı yapılması (ve bunun teletekstten yayınlanması) fikri bir bayülgen programından çıkmıştı. Bu gece yine işitme engelliler var programda; aradım bunu anlatmak için (kendisini yeterince samimi bulduğumdan değil de maksat fikri duyurayım) ama maalesef…

h1

Parmak ıslatan* metro maceraları – bölüm: 46

24 Nisan, 2007

Metroda yan duran koltuklara oturdum. Hemen yanımda da ileriye dönük ikili koltuk ve koltukta bir kız uyuyor. İnce yüzlü, kırılgan ifadeli bir kız. Ben kızı seyrediyorum. Mutlak ki o beni seyretmiyor. Arada gözlerini açıyor ama genelde devam ediyor. Sonra, duraklarda durunca ve insanlar binince yer açmak için yana kayıyor, ben de yanına oturayım mı diye ayağa kalktığımda araya münasebetsiz bir kadın giriyor, ve ben de arkalara oturuyorum. Pöf! Neyse, sonra benim durağıma geliyoruz. Benim durağımı geçiyoruz. Sonrakinde de insem çok farketmiyor, hem belki o da iner. O inmiyor. Ben ayağa kalkıyorum, durağa yaklaşırken ve kapının önünde beklerken ona bakıyorum. O da bakıyor. Farketsem ve farkettiğimi farketse de çekmiyor bakışlarını. Doğru ya, zaten bakılmayacak gibi değilim. Tam gözümün altında, hiç alışılmamış bir yerde bir bant var. Cronenberg’in deforme kahramanları gibiyim.

ocak2-3146.jpg

İniyorum bakışarak karşılıklı. Ve tam bu anda, Daft Punk’ın, polisin, yemekte olduğu makarnadan yakasına damlayan domates sosundan o domatesin geçmişine gidilen videosundaki gibi o bantın neden yapıştığının hikayesine gidiyorum.

4 hafta önceydi. Kampüste yürürken biri seslendi. Havana’dan yeni gelmiştim ve sürekli etraftan seslenen (“tobaco, amigo”) bir tür gına durumundaydım. Normalde birşey demeden, selam vermeden geçip gitmem ama bu yüzden bön bön bakıp devam ettim. Zaten kimseyi de çağrıştırmadı. Sonra tekrar seslenince hatırladım, o da söyledi zaten. Geçen dönemki futbol dersinden bir oğlan. Bir futbol turnuvası varmış, sen iyi kalecisin, oynar mısın dedi. Niye olmasın dedim. Filan.

ocak2-3519.jpg

O hafta oynamadım, yorgundum. Maçlarımız hep akşam 9′da. Sonraki hafta çok iyi bir takımla oynadık ve hep önde gittiğimiz maçı son anda kaybettik. 7-6. Salon futbolu, inanılmaz hızlı oynanıyor. Gelen şutların sayısını anlatamam. Zaten maçın sonunda inanılmaz yorulmuştum. Artık zamanı geçiyor mudur, nedir..

Neyse, hala ümidimiz vardı. Bu hafta yenebileceğimiz bir takımla oynadık. Ama fazla kişi çağırmıştı takımı yöneten oğlan ve yönetmeyi başaramadı. 2-0′dan 2-2 oldu. Sonra bir pozisyonda rakip bir oğlan fazla açtı ayağından topu, sonra da bariz benim olan bir topa çok hırslı girdi. Çarpışma ve ben yerde buldum kendimi. Oturmuş, çenemi ve ağzımı yoklarken sanki salon kenarından sağlık ekibinin gelmesini bekliyordum. İlgi ve ihtimam lütfen. Oysa koşarak hakem geldi ve bana kırmızı kart gösterdi. Ne! İtiraz ettik. Hakemler toplandı. Yuh diyordu kenarda herkes. Ben kaymışım da o yüzdenmiş. Kaymadığım gibi bu niye kırmızı olsun ki. Sonra değiştirdiler, sarı oldu. Ve karşı tarafa penaltı verdiler. Ceza sahasında olmayan hareket nasıl penaltı oluyorsa. Ah, Tanrım, bu ülke ve futbol kültürü. Neyse, kabul ettik. Bir saniye bekleyin, yüzümü yıkayayım bari dedim. Yüzünü de göster kenardaki hakeme dedi hakem. O zaman anladım ki gözümün altında birşey var. Neyse, onla ilgilenmedim, yüzümü yıkadım. Başka bir oğlan kaleye geçmişti. Açıl açıl dedim, geçip penaltıyı kurtardım. Yani zaten alışkın olduğum futbol hatıraları böyle gerektirirdi. Ama sonuçta saçma hatalarla maçı kaybettik, elendik, ama olsun. Ben iyi oynadım. (Zaten daha fazla vaktim yoktu bir maça daha).

Maç sonu binanın önünde takımdakilerle laflıyorduk. Hava hala güneşli ve sıcaktı. (Bu cümle sanki bir yerden kazındı beynime). Diğer taraftan rakip takımdan biri ‘hey kale’ diye laf attı (kale derler mahalle aralarında, ‘keep’ de tam ona karşılık olmalı). İyi oynadın dedi. Teşekkür ettim. İyi kalecisin dedi. Sevindirik oldum. Oynamayan bilmez tabi, bu bir kızın size çok yakışıklısın demesi gibi birşey. Yaa, işte böyle oldu.

___________________

* parmak ıslatan, pageturner’ın (merak uyandıran?) çevirisi olmuş oldu. sayfa çevirmek için geleneksel olarak şöyle parmak ıslatıl..maz mı yoksa?

** takımdakilerin isimleri Ahmed, Nesim, İdris, Kadir, Yezid diye gidiyordu. Arap genelde. Kadir Azeri bir tek.