‘'issi’ Kategorisi için Arşiv

h1

Tanıştığımıza sevindim, ben Solo, Han Solo.

3 Mart, 2010

Birkaç gün önce farkettim ki sevdiğim insanların hemen hepsini bir dönem çok sevindirmişimdir. Yani, işte bir sabah uyanmışlardır ve aman Allahım diyecekleri birşey olmuştur. [Belli bir niyetle değil tabi. Öyle istemişimdir sadece.]. Tamamen hepsi mi, bilmiyorum, ama arkadaş-sevgili (veya ikisinden biri olma yolunda gidenler), en fazla bir iki istisna olsa gerek. Ama sonra yine farkettim ki çok yıllardır kimse beni böyle sevindirmedi. Ne bir hediye ne bir karşılama ne bir çıkıp geliverme, bir sürpriz, beraber geçirmek için planlanan güzel bir gün, ne de birisinin benim için çok uğraşmış olması. Özel bir günde yakın aile dışından bir hediye almayalı çok oldu.

Yani, iyi denebilecek şeyler yapanlar oldu tabi. Nasıl derler, yan pas yapmak gibi. Defansa dön, al ver. Ama kimse şöyle savunma arkasına iyi bir ara pas atmadı. Veya tam kafama bir gollük orta yapmadı.

1.5 yıl kadar önce şöyle demişim:

İleride bugünlere baktığımda bunları nasıl yaşadım ben diyeceğim. İleride dediğim, yıllar sonra değil, buradan kaçar kaçmaz.

Yaşamayan bilemez. … ev demişken burayı hiçbir zaman evim olarak görmediğimi, buradaki her ince detayı, hayatımın diğer kısmı ile hiçbir şekilde karıştırmadan hayatımdan çıkarmak istememi, o yüzden güzel geçmesini değil, sadece geçmesini istememi ancak benim anlayabileceğimi farkediyorum. Hayatın yaşanmayan geçici dönemlerini kabullenmeye çalışmak birşey, ama sonra başkalarının aynı dönemi yaşayarak geçirdiklerini görmek yaraya kezzap atmak gibi geliyor.

Bitse de gitsek diyorum. Ben sınıfça götürüldüğümüz sinemada o eğitim programını seyrederken. “Alkol kötüdür, öldürür, süründürür, bünyede tahrip olunmaz yaralar açar”. Ama sonra film bitiyor ve ışıklar yanınca görüyorum ki herkes, tüm sınıf arkadaşlarım, hatta öğretmenler dahil, yan salona kaçıp Kutsal Hazine Avcılarını seyretmiş. Biri diğerine Indy’nin içkileri nasıl diktiğini anlatıyor, diğeri trende başka bir maceraya doğru giderken çok sevimli Karen Allen’a yaralarını öptürdüğü (bir de şurası çok acıyor) sahneyi. Bilinçaltım tahrip oluyor, artık ömrüm boyunca neden olduğunu anlayamadığım bir eksiklik hissi eksik olmayacak, o yaşta bile biliyorum.

Başkalarının aynı dönemi çok farklı yaşamış olmasının acısı şimdi çıkıyor belki de.

Bu arada kötü bir haberle açılan yeni yılda henüz iyi herhangi birşey olduğunu hatırlamıyorum. Ne olduğunu anlamadan iki ayı bitti, üstelik tam aynı saatlerde Olimpiyat bitti, Star Wars bitti. Zaten Star Wars reklamları geçen yıl başladığı için o bitene dek geçen dönemin de bir önceki yıla ekleneceğini düşünmüştüm. Batıl bir inanç ama öyle oldu. Yeni yıl Mart’la başlıyor denebilir.

Aslında belki bugünlerde iyi bir şey oldu galiba. Kış sporlarının Türkçe isimleri (birçok sporun bir karşılığı yok hala) konusunda Bağış Erten’le yazışıyorduk. Daha doğrusu ben ona “40 yıllık büyük slalom’a dev slalom diyorsunuz, ne iş” diye hesap sormuştum. Kendisi eurosport yayın yönetmeni ya. Mail git-geller devam edince “aslında üzüldüm, keşke sizinle daha önce irtibata geçebilseydik. Karşılıklı fikir alışverişinde bulunurduk. hatta sizin gibi kış sporlarını bilen birilerini bulmak bizi başka şeylere de heveslendirdi” deyip belki bir-iki adım ötesinden de bahsetmiş bu Olimpiyat için. Ve ben tabi ki sevindirik oldum -ortada birşey olmasa da. Belki üzülmem gerekirdi belki ama öyle şeylerin gerçekleşmesine dek birçok aksilik çıkabilir. Hem zaten onlar İstanbul’da. Ama lafı bile güzel.

h1

The best is yet to come

6 Şubat, 2010

Bir özelliğim var, dip (ya da deep) noktalarda çoğu insanın aksine rahat ediyorum. Bir süredir pek birşeyin iyi (veya iyiye) gittiği söylenemez. Bir başkası olsa telaşlanırdı herhalde. Ama ben gecenin en karanlık noktası, şafaktan az öncesi diye inanmışım bir kere. Az önce derken o öncelik bir türlü gerçekleşmiyor tabi, ama zaman (ve dolayısıyla az önce kavramı) da fazlasıyla izafi değil mi?

Yalnız, bu durumdayken ekstradan çıkan şeylere katlanamıyorum. Birkaç gün önce bir mağaza görevlisi bana on yılları kapsayan alışveriş hayatımdaki en kaba hareketi yaptı. Ama neyse ki ben haksızlığa uğramak bana iyi gelir. Uykumu kaçırsa da güçlü hissederim.

Bugünlerde bunlar olurken ihtiyacım olan şarkıyı dün akşam bir filmde Frank Sinatra söylüyordu. Ben onun yerine Cy Coleman’dan orijinalini çalıyorum size: The best is yet to come. You think you’ve seen the sun, but you haven’t seen it shine.

Her gece seyrettiğim Spooks’un geçenlerdeki bir bölümünde MI5 ajanı kız, gerçek hayatında bir adamla ‘çıkmak’ için amirinden izin alıyor ve ‘B64: Permission to See Outsiders’ formunu dolduruyordu. Yalnız, işte diğer herşey iyiye gitse bile ben kendimi hep o formu doldurmayı reddettiği için yalnız kalmayı tercih etmiş MI5 üyesi gibi hissedicem sanki. Ama sorun şu ki yine aynı kızın (Zoe: çok ilginç bir isim değil mi Zoe?) eğitim gören gençlere dediği gibi “size kurumun dışından birinin sizi ve yaşamayacaklarınızı anlamayacağını söyleyecekler. Bu doğru değil. Dışarıda da sizi çok iyi anlayacak insanlar bulabilirsiniz. Yeter ki çıtayı çok ama çok yüksek tutun. Çünkü harika biri olmalı”.

h1

2000 pounda dertlerim biter mi?

17 Ocak, 2010

Susannah ve Trinny’ye bakılırsa biter. 1 yıl birkaç ay önce önce hayatımı kaydetmişler, sonra bana gelip “gördük ki arkadaşların seni kötü gösteriyor. Al sana 2000 pound, kendine yeni bir arkadaş seti kur, yalnız eskileri çöpe atacaksın” demişlerdi. Bense bir tek Liz’i kurtarmak istemiştim, ama istisna yapamayız diye diretmişlerdi. O yüzden de o program yatmıştı.

Peki uğrunda Susannah’yı (Trinny neyse de) reddettiğim Liz sonra ne oldu? Bilen beri gelsin.

Eve birkaç ayda bir Bilkent mezunlar dergisi geliyor. Hatta postaya vermeyip kargoyla gönderiyorlar nedense. O dergiyi tam bir kötülükler bahçesi olarak görüyorum. Kapağını açıyorsun ve OnEmir sandığını açmış gibi oluyorsun (Kutsal Hazine Avcıları). “Senden kaç yıl sonra mezun olmuş çocuk büyük başarılar kazandı (yani paraya para demiyor)”, “2-3 yıl önceki mezun kız çalıştığı işte para biriktirip hayallerindeki restoranı açtı”, “şu yeni mezun Afrika’yı motorsikletle dolaştı”, “sizin döneminizdeki sünepe oğlan vardı ya, şimdi genel müdür, boş vakitlerini teknesinde geçiriyor”.

Her sayıda bizim bölümün mezun toplantılarından birinin haberi, resmi filan oluyor -dünyanın dört bir yanında. Bu seferki toplanma resminde eski çok yakın arkadaşlarımdan biri de vardı, kucağında bir çocukla. Kendisi bayağı esmer, ama çocuk bayağı açık. Başkasının çocuğunu kucaklamış olabilir mi? Ama öyle resimlerde herkes kendi çocuğunu kucaklar. Hem kocası Amerikalı, ondandır. [Orada bir Amerikalıyla evlenen tek tanıdığım o. Ki orada okuduğunu bildiğim 100 civarı Türk vardır. Aynı sıralarda TR'de okuyup bir Türkle evlenenlerin oranıysa 30-40 kat fazladır. Kader bu, nereden çıkacağı belli olmaz diyenler var ya, onlara bu lafım].

Birkaç yıldır konuşmuyoruz o arkadaşımla. Ben birşeye bozulmuştum ama o da ne oldu diye sormadı hiç. İlk değil, üniversitede de çok kırmıştı beni. Çok iyi arkadaştık. Ama bir yaz tatili dönüşünde çok soğuk davranmıştı bana. Çok kırıldıysam da ne oldu diye sormak için uzun bir tirad hazırlayıp karşısına çıkıp söylemiştim. Sadece soğudum senden demişti. Yıllar sonra -benim gayretimle- barışana dek, özellikle ilk 1-2 yılda onu mutlu gördüğüm her zaman canım sıkılırdı. Onun mutluluğunun benim mutsuzluğum üzerinden yürüdüğünü düşünürdüm.
Hep böyle bir hissim olmuştur. Nasıl zenginler yoksullar üzerinden zengin oluyorsa (ispatı çok kolay, olmayana ergi ile: böyle değilse varlıklarının diyelim 3/4′ünü dağıtsınlar 100 yoksula) mutlular da mutsuzların üzerinden mutlu olur diye hissederim. Kötü ettiğin insanları görmemekten geçer bazen mutluluk. Bazen de çok mutluyuz diye ilan etmekten daha da mutlu olunur, ama o sırada mutsuz edilen insanlar düşünülmez. Sokakta öpüşen bir çift sokakta yalnız 5 kişinin mutsuzluğudur. Komşu gezmesinde kocamla çok mutluyuz diyen kadın kocasıyla mutsuz diğerlerinin içini acıtır. Sevgilinle tartışırsınız, sen kötü olursun ama bu onun mutluluğunu engellemez. etc.

O yüzden kimseye çok mutluluk dilemem. Adalet dilerim. Aynen gelir dağılımındaki gibi (kimse aç yatmasın), kimse çok mutsuz olmasın. Siz de mutsuz olmayın. Olur da çok mutlu hissederseniz de gidin dağıtın.

h1

Karakter var mıdır?

10 Ocak, 2010

Hürriyet’in birkaç haftalık bir pazar ekinde rastladım. Bir sayfa boyunca bir konuyu iki farklı görüşe açıyorlar. O hafta da karakter var mıdır diye sormuşlar iki hocaya. Bir prof vardır deyip yazıdan karakter tahlili örnekleri veriyor. Yandaki kolondaki diğer prof karakter “yoktur, insanın davranışlarını durum belirler” diyor.

Devrimci bakışları severim. Ama karakterin varlığını inkar etmek çok mantıklı gelmiyor bana. Evet, insan farklı durumlarda farklı davranışlarda bulunur, ama karakterin varlığını göstermede asıl önemli olan, insanın aynı (veya benzer) durumlarda benzer şekilde davranıp davranmaması.

Geçen gün üniversiteden kalma sosyal psikoloji kitabını karıştırırken sosyal yanılgılar arasında karakterin davranışlar üzerindeki öneminin abartılması yanılgısını görmüştüm (fundamental attribution error). Ayrıca, bir de kendi hareketlerinizi dış koşullara, başkalarının hareketlerini karakterine bağlama yanılgısı (actor-observer bias) var. Ama bunlar karakterin olmadığı anlamına gelmiyor tabi. Ki bizzat ben buna bir kanıtım.

Başta burcum bir kanıt. Burçtan yola çıkıyor olmak benim için çok garip bir durum. Normalde burçlara inanmazdım ama ben bir kovayım. (Croupier filminde Clive Owen’ın sözüne benzedi: “Astrolojiye inanmam. Ama diğer yandan, ben ikizlerim. İkizler astrolojiye inanmaz”). Hem de burçla ingili her tanıma uyan -tipitip- bir kova. Burçlar karakteri tahlil etmede kullanılıyorsa bu başlıbaşına bir kanıt işte.

Bir de benzer durumlarda hep tekrar eden davranışlarım var. Geçen gün “arkadaşlarını ailesinden de çok önemser” cümlesini okudum kovalar için. Her zaman. Varlıklarıyla sevinir, yokluklarıyla üzülürüm. Lisede de arkadaşlarım yüzünden çok canım sıkılırdı. Etüd sonrası lise bahçesinin köşelerinde yalnız başıma oturduğum akşamlar olurdu arada. (Bazen oralarda çift arayan nöbetçi hocalar yanıma gelir, derdimi sorarlardı. Anlayacaklarmış gibi konuşurduk 2-3 dakika. Sorunlu olduğumu düşünürlerdi belki. Oysa sorunun bende olduğunu hiç sanmıyorum.)

Aradan yıllar geçti. Hala arkadaşlarımla ilgili fena halde canım sıkılıyor. Örneğin, içimde bir haksızlığa uğramışlığın fırtınası kopuyor bugünlerde, ama derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum. Çünkü yakın bildiğim arkadaşlarım konuşmalarımızda hep “naptın” diyor. Hiç ‘napabiliriz’ demiyor.

h1

2000′lerde iyi hiçbir şey olmadı.

8 Ocak, 2010

Bir on yıl olarak 2000′leri ve kendi kişisel tarihim kadar dünyanın gelişimini de kastediyorum. Ama o bakış da kişisel tabi.

Kendimden başlayayım. Biz en çok neyi önemserdik? Tabi ki insani ilişkileri. 2000′lere girdiğimizde (yani 2001 başında) varolan aşki halimde birkaç ay içinde çıbanlar çıktı. O çıbanlar 2 yıl kadar da kemirdi beni. Sonrasında da adı aşk olan veya yaklaşan başka bir heyecan yanımdan geçmedi. Ya da yanımdan geçti gitti ama ben görmedim.
Aşk olmasaydı da yoğun ve güzel bir dost ortamı olsaydı. Ama eski dostlar aşınırken yeni eklenenler tek tük kişi en az varolduğu kadar varolmadı.

Zaten bu on yılın ilki dolmadan tarihi bir kararla (yanlış olduğu kadar şanssız bir kararla) Amerika’ya gittim. Amerika günlerini kısaca mutlak bir yalnızlık (absolut yalnızlık) ile tanımlayabiliriz. Yanıbaşımda, dibimde bir insanla birşeyler yaptığım (alışveriş, yemek, dolaşmak, film, uyumak) toplam zamanın herhangi normal bir insanınkine oranı yüzde bir filan olsa gerek. Anlaştığı, keyif aldığı biri insanı tamamlarsa ben de eksildim (zaten reddedilmek IQ’yu düşürürmüş).

Bari başarılar olsaydı, avuntu verseydi. Eskisi gibi kaydadeğer bir başarı yaşamadım (ya da hiçbir şeyi başarılı yapmadım). Aklıma gele gele bir okulun giriş sınavı geliyor (ki sonuçta oraya gitmediğim için sonucuna ulaşılmamış oldu) ve bir de salon futbolunda kurtardığım onlarca gol pozisyonu.

Dünyanın ve ülkenin gidişi ile de yollarımız ayrıldı. Eskiden bazen dışarda olmayı seçerdim, şimdi hepten dışarda kaldım. Çünkü dünya başka bir yöne gitti.
Bu yılları en iyi ne tanımlar? Çoğunluğa bakılırsa cep telefonu ve internet. İkisi de keşke 90′lardaki kullanımlarında kalsalardı. Cep telefonu kadar gereksiz kullanılan başka bir alet yok herhalde. Bazen otobüslerde etrafımdaki farklı kesimlerden herkes cep telefonuyla oynuyor oluyor. Dr. Who’nun bir bölümündeki kulağına takılı telefon aparatlarına gelen mesajlarla yönetilen insanlara benzetiyorum sürekli elinde cep telefonuyla yaşayanları.

İnternetin web 1.0 halinden gayet memnundum. Bir iletişim yolu -mail- ve belli başlı yerlerden bilgi kaynağı olarak. Oysa şu an vardığı haliyle koca bir çöplük gibi geliyor bana bazen. Bilenle bilmeyenin, doğruyla yanlışın ayrıştırılamadığı koca bir diyar. Demokrasinin en kötü hali. Her çöplükte olduğu gibi içinde iyi şeyler de var (oranı her çöplükte olduğu kadar).

Bu çağı en iyi ifade eden şey, aslında bunların da arkasındaki kavram. Cep telefonu, çünkü bireysel. İnsanlar evde bile kablolu telefon kullanmıyor ki başkalarını telefona çağırmasın -ya da kendisi çağrılmasın- (oysa benim çok hoşuma giderdi, beni arayan insanların annemle kısacık laflaması). İnternet, çünkü bireysel. Tek başına kullanılıyor, birkaç kişiyle televizyonun karşısında ortak kararlar vermek zorunda değilsin.
Radyo ve televizyon da ölüyor aynı sebepten.
Oradayken hep otobüsde, metroda ikili koltukların tek tek dolmasından, konuşmadan yanyana oturan çiftlerden ve sokakta insanın gözüne bakmayan kızlardan yakınırdım. İki yıldır aynı imgeleri görüyorum burada da. Kulaklıkla dolaşıyor herkes ki kimseyle etkileşmesin. Kulaklıklı birine saat bile soramıyorsun, değil ki lafatmak.
Hepsinin başını çeken bir ‘bana ne’, ’sana ne’, ‘umurumda değil’ gençliği yetiştirdik bu on yılda.

Bari sanat kaçırsa başka dünyalara. Ama ne sinema ne müzik beni iyi eden şeyler üretmiyor çoktandır. Budur dediğim 2000′li film sayısı bir düzine etmez. Müzik ise seveceğin şeyi bulmak için binlerce şey dinlemen gereken vasat işler alemi oldu bana göre. Oysa eskiden iyiler vardı, belli başlı, aralarından seçerdin. Herkes bilirdi onları, beraber söylerdin. 20-30 yıl sonra 2000′lerden bir oldies but goldies gecesi yapabilir mi bakalım babylon? Üstelik hakim müzik ve dans akımları (hip hop) bana hiçbir şey ifade etmiyor, kime ne zaman birşeyler ifade etmeye başladığını da takip edemedim.

Malum diye acı ve korkunç şeylerden hiç bahsetmiyorum. Sadece artık geri döndürülemeyecek yola girdiği belli olan çevre felaketinin insanoğlunun arsızlığını göstermiş olması ne acı ve inanç törpüleyici.

On yılın sonlarında ortaya çıkan sadece beş harf bütün bu durumu tersine çevirebilirdi belki. Ama bana kalırsa Obama ne olduğunu Kopenhag’da gösterdi (çok demiştim, ben Hillary’yi desteklemiştim).

2000′ler henüz bitmedi, bir yıl daha var (çünkü on yıllar 1′li yılın başında başlar, 0′lı yılın sonunda biter). Ümit hala var, ama daha çok bitse de farklı bir 10 yıl başlasa beklentisi. Çünkü ben bu on yılda -ilk defa- mutsuz oldum.

…………………………………….ç _____________________

Sanırım 2000 yılıydı. Okuldan eve gelince haberlerden önce Dawson’s Creek izlerdim. Çok büyük bir ilgiyle ve merakla değil belki ama evdeysem çoğunlukla. Şimdi, bugünlerde her akşam 11 civarı rastlıyorum Dawson’a (kanal 1′de) ve izlemeye başlıyorum, arka arkaya iki bölüm. Ve izledikçe kanım ısınıyor. O gençler 18 yaşındalar gerçi ama bunun bir önemi yok. Hayatta yönlerini arıyorlar sadece. Hikayenin sıcaklığı ve insanların birbirine bağlılıkları Kuzeyde Bir Yer’e ve Cold Feet’e çok benziyor.

Ama farkettim de benim 2000′leri yaşamadığımın bundan iyi bir göstergesi olabilir mi?

h1

This is not my beautiful wife.

1 Aralık, 2009

İki yol vardı. Ya Hyundai’ye girecektim ya da girmeyecektim.

Üniversiteyi yeni bitirmiştim. Bayağı bir iş aradım. Fena bir kriz dönemiydi. (Şimdikine bakmayın siz, şu an ekonomi o zamanın rahat 3-4 katı büyüklüğünde. Yani fırsat kat kat çok). Üstelik Ocak’ta mezun olmuştum ve o aylarda yeni mezun arayan doğru dürüst yoktu. Ayrıca, uzaktan iş aramak da kolay değildi. İzmir’e Hürriyet insan kaynakları gelmiyordu bile. Binalarına gidip orada bakıyordum. İlanlara göre birçok işe başvurdum. Bazıları gayet fantezi işler, hatta görüşmelerine bile gittiklerim oldu. Sadece bir tanesi ciddiydi. Hyundai beni de gayet ilgilendiren bir iş için hafif de bağımsız çalışacak birini arıyordu.

İyi bir yönetici adamla görüştüm. Adam sadece beni incelemedi, arada öğütler de verdi. Konuşmanın kilit noktasında “Ben çalıştığım tüm işlere girerken minimum şu kadar yıl kalacağıma söz veririm, 2 yıl veya 3 yıl, sen ne kadar verirsin” demişti. Veremem demiştim. İstanbul’a yeni tanışıyorum, yeni bir ev kuracağım, nasıl olur, sonucunu bilmiyorum. Sonra karakter testleri yaptık filan ama o cevapla belli oldu zaten durum (tabi o testlerde ‘asi’ veya ‘hırsız’ çıkmadıysam). Zaten müthiş hevesli de değildim, ideal işim değildi sonuçta.

Düşündüm sonrasında, o işe girsem birkaç yıl içinde bir Hyundai kolleksiyonum olurdu herhalde.

Bu konuya nereden geliyoruz? Ortaokulda sevdiğim kızın genel müdür olmasından. ODTÜ’de asistanlığını yaptığım (ve çok kısa süre dünyanın en naif ilişkisini yaşadığımız) bir kızın kaç yıldır çok iyi bir şirkette çalışmasından. Buradaki yeniyıl yazılarından birinde bahsi geçen Ebru’nun büyük bir bankanın yurtdışı temsilcisi olmasından. Ve bir de tabi şu an benim tüm onları aramamdan. Bir işi olmak, oturmuş düzene geçmek aynı zamanda  hayatını kurmak (biriyle birleşmek) anlamına geliyor -genelde en fazla birkaç yıl içinde. Hep evleniyor, bebekleri oluyor bu örneklerin.

Ben ki hayatımda en önem verdiğim şey insan‘dı, Hyundai dert değil, ama her ne olursa olsun Amerika’ya gitmemeliydim. O kadar yıl nereye gitti, hala anlamış değilim. Sanki 2000′ler yaşanmadı. Bunla ilgili acıyı da yaşamayan bilmez derim.

Birkaç gündür aklımda. Sadece kendim, ben olduğum için şükretsem diyorum, madem elim boş. Ama bu ben ben dediğimiz şey, ne kadar kendi özümüz, ne kadarı sonradan kazandıklarımız, mesela, iş-kariyer-para, aile-eş-çocuk. Kendimizi neyle tanımlıyoruz, neyle tanımlayabiliriz. Şükran günü-bayram günü neye şükrediyoruz, ailemize-arkadaşlarımıza (veya sahip olduklarımıza) mı, bu olduğumuz kişiye mi?

[Yukarı paragrafdaki ilk soruya ne cevap vereceğinizi biliyorum, ama son soruda farklı sorunca cevap da nasıl değişti, di mi?]

Bir yandan da ne diyor büyük düşünür David Byrne:

And you may find yourself living in a shotgun shack
And you may find yourself in another part of the world
And you may find yourself behind the wheel of a large automobile
And you may find yourself in a beautiful house, with a beautiful wife
And you may ask yourself-Well...How did I get here?

Evet, o hayatın kendi içinde yabancılaştırıcı (hatta yalan) olduğu iddia edilebilir ama benim durumumda bunu sorgulamak abes gibi geliyor bana.

__________________

Başvurduğum onlarca iş içinde bayağı bir miktar reklamcılık, yani metin yazarlığı da vardı, bölümüm alakasız da olsa. Birinden bile cevap gelmedi. Farklı kafalar arayan o kadar yöneticinin birinin bile bana (bir mühendislik mezununa) görüşecek kadar olsun, bir şans vermemiş olması ne saçma. Oysa, onun hayatta en iyi yapabileceğim işlerden olduğunu sanıyorum. Bugünlerde MAli Alabora’lı Bankamatik reklamlarını gördükçe de hem bayılıyorum hem de acaip kıskanıyorum. İşte o tam (ama tam) benim kafamda yazılmış.

h1

NCLB

25 Ekim, 2009

No Child Left Behind diye kapsamlı bir eğitim hareketi vardı Amerika’da. Çok anlamlı geliyordu bana. Keşke bizde de olsa diyordum. Adı, sadece 4 kelime ne çok şey ifade ediyor. Gerçi, orada adı her geçtiğinde başarısızlığa uğramış bir şeyden bahseder gibi bir ima oluyordu hep. Arkada bırakılan çocuklar var yani hala.

Ben de o çocuklardan biri gibi hissediyorum bir süredir. Hayatının bir döneminde bunu tatmamışların anlayacağını sanmıyorum (anlamış gibi de yazmasınlar o yüzden).

İnsanlar görüyorum etrafta, televizyonda -yarışmalarda. Yemekteyiz’e katılan benden genç mimar bir adam “boş vakitlerimde teknemle gezmeyi seviyorum” diyor. Var mısın Yok musun’da yarışan bir adama karısı sevgiyle bakıyor. Yakındaki bir gözlükçüdeki genç bir çiftle sonra aynı otobüse biniyoruz. Belli ki işten sonra buluşmuşlar. [Eşini işten almaya gitmek. Veya eşinin seni işten almaya gelmesi. Genç çift olarak görülmek.]

Bazılarının iyi bir evlilikleri (1) var, bazılarının parası (2). Bazılarının arkadaş çevreleri çok zengin (3), bazılarının sanat/gece hayatları (4). Bazılarının sevdikleri bir işi (5) var, bazılarının akraba-tanıdık-komşularıyla organik bağları (6). Bazılarında 1-3-5 var, bazılarında 2-4-6.

- Sen kaç numaralı kartı çekmişsin? Bak bakalım.
- Joker.
- Ama joker bu oyunda geçmiyor. Üzgünüm.

Zaman düşer ellerimden yere, oradan tahta boşa. Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya.

h1

“Ben tüm hayatımı burada Clara ve Peter’le geçirmek istiyorum dede.”

4 Eylül, 2009

Yıllar önce biri, eski bir sevgili, ‘hayattan beklentin ne’, veya ‘en çok istediğin şey nedir’ anlamında bir soru sormuştu. Onun beklentisi biraz klasikti, sıcak ve eğitimli bir yuva. Ben böyle soruları ciddiye alan biri olarak normalde pat diye cevap veremem, ama o gün hiç beklemeden çok yakın bir arkadaş grubu demiştim. Ama tabi, öncesinden düşünmüştüm, bir numaralı dileğimin içinde birinin, yani bir hatun kişinin olması gerek. Mesela, bu ilkine bağlanabilir, özel birinin de bir parçası olduğu bir arkadaş grubu diye. O özel kişi grubun içinden çıkabilir mesela (4 Nikah 1 Cenaze’de Charles-Hugh Grant, kendisine aşık olan Kristin Scott Thomas’la beraber olsa fena mı olurdu?) veya sonradan eklenir (Amerikalı’nın, yani Andie Mc Dowell’ın yaptığı gibi). Ama tabi aslında özel biri olsa olsa 1.5. dilek olabilir, dilekleri tekil parçalara ayırmak gerek çünkü. Yoksa, silerken ovaladığın lambadan çıkan cin sorar 3 isteğini. Sen de başlarsın, Pasifik’teki büyük adalarımın mali işleri için şirketime Porsche’la giderken önünde son anda durduğum Vespa’yı kullanan ve Real Madrid-Barcelona maçına bileti olan güzel kız diye…

Neyse, o da (Vespa’daki kız değil, muhabbete geri döndüm) ‘biri bile bulunmuyor, bir grubu nasıl bulacaksın’ demişti. Ben de doğru yerde bulunabiliyor diye geçirmiştim içimden. Bulur gibi olduğum zamanlar oldu çünkü. Birara ortaokulda, birçok zaman lisede, yaz tatillerinde bazen oğlanlarla, bazen kızlarla (ama genelde ayrık), üniversitedeyken bir dönem sanki tiyatro grubumla, ama ondan çok film festivali yaptığım grupla, arada yine lise sınıfımla, devamında da yeni birileri olmadan yine tekrardan lise arkadaşlarımla. Ama zaman geçtikçe anladım ki o filmlerdeki, dizilerdeki hayat orada, pelikülün üzerinde kalacak. Zaten o değil midir beni ve adını koymadan birçok insanı etkileyen şey? 4 Nikah’ı söylemiştim, ayrıca aynı formülü güden İngiliz filmlerinde, Hugh Grant’in kendisini yeni birisiyle tanıştırmak için uğraşan arkadaşlarının olduğu Notting Hill’de, Bridget Jones’un, o Darcy ile sarılırken araba camına yapışıp seyreden arkadaş grubunda, sonra Seinfeld’de, Friends’te, çok sevmesem de How I Met Your Mother’da, daha öncesinde Dawsons’ta ve onun taklidi Kavak Yelleri’nde, Kuzeyde Bir Yerde’de, Cold Feet’te, sevimsiz Sex&The City’de, hatta Toy Story’lerde, Dead Poets Society’de ve çoğu okul filminde, ve Oceans serisinde…

Böyle gruplarım hiç kalmadığı gibi olan tekil dostluklarım da eridi. Zaman ve uzaklığı kaldıramıyor insanlar. Veya dirençsiz çıkıyor ilişkiler. Bu açıdan bakınca ve yarışma programlarında dostlarını stüdyoya getiren insanları gördükçe -ki bu benim en önemli sorunlarımdan biridir: 1. Roland Garros’u kazanınca tribüne çıkıp kime sarılacağım, ve 2. Bir yarışma programı için beraberimde stüdyoya kimi götüreceğim- kabul etmem gerektiğini anlıyorum. Madem esas isteğim buydu, ben bunu başaramadım.

İstemiştim ki iyi, kötü birşey olduğunda anlatacak birden çok insanım olsun; sırlarımızı bilelim, ve en zayıf ve en güzel yanlarımızı; birimizin bir derdi için ikiden fazla kafadan ses çıksın; iki kişi arasında bir sorun olduğunda hep beraber uğraşalım iyileştirmeye; aramızda 3 Silahşörler ruhu olsun; biri bir ilişkiye başladığında en önemli kriterlerden biri grubun da sevmesi olsun, hatta o yeni çıkılan kişi biraz çekiştirilsin; bayramlarda, yılbaşlarında, tatillerde kimle demeyelim, nereye diyelim; birlikte olmak, çoğunlukla farkında olunmayan ama arada bir sıcaklığı içine kadar işleyen bir güzellik olsun.
Olmadı.

h1

Yalnızlık ömür boyu.

2 Mayıs, 2009

Meğer Amerika’da ne kadar korunaklıymış hayatım. Etrafta doğru dürüst çift görmeden geçen haftalar, aylar, yıllar. Metroda, otobüsteki az miktar çift gayet arkadaş gibi, soğuk, ayrı ayrı kitap okuyorlar mesela. Veya Perşembe, Cuma, Cumartesi (ama sadece o günler) akşamları giyinip dışarı çıkmakta olan üniversiteliler, ama onlar fazlasıyla bayağı. O yüzden Almanya’dan geçerken geceleri duvar kenarındaki tutkulu çiftler hop, noluyoruz ya, yalnızları da düşünün hissi uyandırıyordu.

Ama şimdi, bizim sokaklarımız ondan beter. Sanki tüm gençler çift. Sadece o kadar değil, işten evine birbirine sarılarak giden genç evliler oluyor. Veya gayet genç yaşta beraber yaşadıkları eve gidenler. Buna kimsenin katılmasını beklemiyorum ama sanki 5-7 yıl önce böyle değildi, dışarıda bu kadar çift yoktu.

Yıllardır nerede oluşuyor bu çiftler diyorum. Ben uyurken herkesin belediyenin yeraltındaki sosyal eşleştirme merkezinde buluştuğu fikrine inanmak istiyorum (gönlüm katılıyor, ama mantığım değildir herhalde diyor).

Çift oldu diyelim. Aşk nasıl bu kadar kolay oluyor? Zengin kızı, eskiden hayat dolu Belda’nın, kenar mahalle jantisi Mustafa’ya birden sürünür şekilde aşık olması gibi mi oluyor hep? Dizilerde, filmlerde iki bakışla oluşan ölümsüz aşkları görerek aynen iki bakışta, iki lafta mı aşık oluyor insanlar?

Ağır geliyor artık. Ben zaten yalnızdım. Ne gidişlerimde bir uğurlayanım vardı ne gelişlerimde karşılayanım. Ama yalnız geçen yıllar bir bağışıklık yaratmıyor, bilakis yeter artık diye bir isyan çıkıyor içimden.

Bir üstyapısı var hayatın. İlahi dengesi. Lisede tek sevgilisi olan bendim. O zamanlar üzerime çektiğim yüzlerce yalnız gencin hasetinin karşılığı çıkıyor şimdi‘ şeklindeki fikrim artık telafi etmiyor. Çünkü artık o da geçti.

En kötü senaryonun o kadar kötü olmadığını düşünmek için yalnız geçiririm ben hayatımı, nolacak, demek de hele Kiraz Çiçekleri’nden sonra iyice zor. Anlamlı olana, özel olana hayatında yerolmaması demek bu. Benim gibi biri için mümkünatı olmayan bir fikir.

Başka hafifletici fikirlerim de vardı ama şu an pek derman değil.

Hikayemi anlatan şarkıyı radyoda duydum. Rüyasında gördüğü kıza aşık olan, o yüzden başta hep uyuyan, ama bunun çare olmadığını görünce onun çıkacağı rüyalar için en uygun koşulları oluşturmaya çalışan birinin hikayesi. Yo-yo-ma & Chris BottiMy Favorite Things.

h1

Rüya bütün çektiğimiz.

19 Nisan, 2009

Bir ruh hali var. Üşümek bir yana, titremek üzere. Yüzün asık, daha doğrusu yüzünde en ufak bir mimik yok, donuksun. Sadece muğlak bir acı. Ağlamak iyi gelebilirdi ama onun için bile fazla bir acı. Zaten herhangi bir eylem yapamazsın. Sadece bakan biri yaşıyorsun sanır.
Hiçbir şey yapmak istemiyorsun. Hiçbir şey yapamıyorsun. Uyuyamıyorsun, konuşamıyorsun, okuyamıyor, seyredemiyorsun. Sadece donuk donuk bakmak istiyorsun.
Yeni birşey hissedemiyorsun. Duyargaların dolmuş. Bardaklarda olur ya. Çocuksundur, kolayı koyarken abartmışsındır, tepeleme. Daha fazla koyamazsın. Kaldırıp içemezsin de, anında dökülür. Bırak öyle.

Bırakın öyle. Bir koltukta oturayım. Eski bir köşkte. Salonda örtülü mobilyalar. Birine oturayım, üzerimi örtün ve bırakın. Zaman geçsin. Tozlanayım. Güneş vurdukça tozdan hafif sisli olsun oda. Örümcek ağları her yer. Mutlak hareketsizlik. Mutlak sessizlik. Sessizlik içinde çok zaman geçsin. Gözümü açtığımda 2000 olsun.

_____________

Her gün bir Portishead çalsın, koridorun öbür ucundan, besin niyetine. İlk günün şarkısı mysterons.

İkinci günün şarkısı Over. Ben hem diğer odadan şarkıyı çalan hem de yerinden hiç kalkmadan dinleyen kişiyim. Oturan da benim, üzerimi örten de. Hem içindeyim kendimin hem dışarıdan bakıyorum kendime.