‘'issi’ Kategorisi için Arşiv

h1

NCLB

25 Ekim, 2009

No Child Left Behind diye kapsamlı bir eğitim hareketi vardı Amerika’da. Çok anlamlı geliyordu bana. Keşke bizde de olsa diyordum. Adı, sadece 4 kelime ne çok şey ifade ediyor. Gerçi, orada adı her geçtiğinde başarısızlığa uğramış bir şeyden bahseder gibi bir ima oluyordu hep. Arkada bırakılan çocuklar var yani hala.

Ben de o çocuklardan biri gibi hissediyorum bir süredir. Hayatının bir döneminde bunu tatmamışların anlayacağını sanmıyorum (anlamış gibi de yazmasınlar o yüzden).

İnsanlar görüyorum etrafta, televizyonda -yarışmalarda. Yemekteyiz’e katılan benden genç mimar bir adam “boş vakitlerimde teknemle gezmeyi seviyorum” diyor. Var mısın Yok musun’da yarışan bir adama karısı sevgiyle bakıyor. Yakındaki bir gözlükçüdeki genç bir çiftle sonra aynı otobüse biniyoruz. Belli ki işten sonra buluşmuşlar. [Eşini işten almaya gitmek. Veya eşinin seni işten almaya gelmesi. Genç çift olarak görülmek.]

Bazılarının iyi bir evlilikleri (1) var, bazılarının parası (2). Bazılarının arkadaş çevreleri çok zengin (3), bazılarının sanat/gece hayatları (4). Bazılarının sevdikleri bir işi (5) var, bazılarının akraba-tanıdık-komşularıyla organik bağları (6). Bazılarında 1-3-5 var, bazılarında 2-4-6.

- Sen kaç numaralı kartı çekmişsin? Bak bakalım.
- Joker.
- Ama joker bu oyunda geçmiyor. Üzgünüm.

Zaman düşer ellerimden yere, oradan tahta boşa. Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya.

h1

“Ben tüm hayatımı burada Clara ve Peter’le geçirmek istiyorum dede.”

4 Eylül, 2009

Yıllar önce biri, eski bir sevgili, ‘hayattan beklentin ne’, veya ‘en çok istediğin şey nedir’ anlamında bir soru sormuştu. Onun beklentisi biraz klasikti, sıcak ve eğitimli bir yuva. Ben böyle soruları ciddiye alan biri olarak normalde pat diye cevap veremem, ama o gün hiç beklemeden çok yakın bir arkadaş grubu demiştim. Ama tabi, öncesinden düşünmüştüm, bir numaralı dileğimin içinde birinin, yani bir hatun kişinin olması gerek. Mesela, bu ilkine bağlanabilir, özel birinin de bir parçası olduğu bir arkadaş grubu diye. O özel kişi grubun içinden çıkabilir mesela (4 Nikah 1 Cenaze’de Charles-Hugh Grant, kendisine aşık olan Kristin Scott Thomas’la beraber olsa fena mı olurdu?) veya sonradan eklenir (Amerikalı’nın, yani Andie Mc Dowell’ın yaptığı gibi). Ama tabi aslında özel biri olsa olsa 1.5. dilek olabilir, dilekleri tekil parçalara ayırmak gerek çünkü. Yoksa, silerken ovaladığın lambadan çıkan cin sorar 3 isteğini. Sen de başlarsın, Pasifik’teki büyük adalarımın mali işleri için şirketime Porsche’la giderken önünde son anda durduğum Vespa’yı kullanan ve Real Madrid-Barcelona maçına bileti olan güzel kız diye…

Neyse, o da (Vespa’daki kız değil, muhabbete geri döndüm) ‘biri bile bulunmuyor, bir grubu nasıl bulacaksın’ demişti. Ben de doğru yerde bulunabiliyor diye geçirmiştim içimden. Bulur gibi olduğum zamanlar oldu çünkü. Birara ortaokulda, birçok zaman lisede, yaz tatillerinde bazen oğlanlarla, bazen kızlarla (ama genelde ayrık), üniversitedeyken bir dönem sanki tiyatro grubumla, ama ondan çok film festivali yaptığım grupla, arada yine lise sınıfımla, devamında da yeni birileri olmadan yine tekrardan lise arkadaşlarımla. Ama zaman geçtikçe anladım ki o filmlerdeki, dizilerdeki hayat orada, pelikülün üzerinde kalacak. Zaten o değil midir beni ve adını koymadan birçok insanı etkileyen şey? 4 Nikah’ı söylemiştim, ayrıca aynı formülü güden İngiliz filmlerinde, Hugh Grant’in kendisini yeni birisiyle tanıştırmak için uğraşan arkadaşlarının olduğu Notting Hill’de, Bridget Jones’un, o Darcy ile sarılırken araba camına yapışıp seyreden arkadaş grubunda, sonra Seinfeld’de, Friends’te, çok sevmesem de How I Met Your Mother’da, daha öncesinde Dawsons’ta ve onun taklidi Kavak Yelleri’nde, Kuzeyde Bir Yerde’de, Cold Feet’te, sevimsiz Sex&The City’de, hatta Toy Story’lerde, Dead Poets Society’de ve çoğu okul filminde, ve Oceans serisinde…

Böyle gruplarım hiç kalmadığı gibi olan tekil dostluklarım da eridi. Zaman ve uzaklığı kaldıramıyor insanlar. Veya dirençsiz çıkıyor ilişkiler. Bu açıdan bakınca ve yarışma programlarında dostlarını stüdyoya getiren insanları gördükçe -ki bu benim en önemli sorunlarımdan biridir: 1. Roland Garros’u kazanınca tribüne çıkıp kime sarılacağım, ve 2. Bir yarışma programı için beraberimde stüdyoya kimi götüreceğim- kabul etmem gerektiğini anlıyorum. Madem esas isteğim buydu, ben bunu başaramadım.

İstemiştim ki iyi, kötü birşey olduğunda anlatacak birden çok insanım olsun; sırlarımızı bilelim, ve en zayıf ve en güzel yanlarımızı; birimizin bir derdi için ikiden fazla kafadan ses çıksın; iki kişi arasında bir sorun olduğunda hep beraber uğraşalım iyileştirmeye; aramızda 3 Silahşörler ruhu olsun; biri bir ilişkiye başladığında en önemli kriterlerden biri grubun da sevmesi olsun, hatta o yeni çıkılan kişi biraz çekiştirilsin; bayramlarda, yılbaşlarında, tatillerde kimle demeyelim, nereye diyelim; birlikte olmak, çoğunlukla farkında olunmayan ama arada bir sıcaklığı içine kadar işleyen bir güzellik olsun.
Olmadı.

h1

Yalnızlık ömür boyu.

2 Mayıs, 2009

Meğer Amerika’da ne kadar korunaklıymış hayatım. Etrafta doğru dürüst çift görmeden geçen haftalar, aylar, yıllar. Metroda, otobüsteki az miktar çift gayet arkadaş gibi, soğuk, ayrı ayrı kitap okuyorlar mesela. Veya Perşembe, Cuma, Cumartesi (ama sadece o günler) akşamları giyinip dışarı çıkmakta olan üniversiteliler, ama onlar fazlasıyla bayağı. O yüzden Almanya’dan geçerken geceleri duvar kenarındaki tutkulu çiftler hop, noluyoruz ya, yalnızları da düşünün hissi uyandırıyordu.

Ama şimdi, bizim sokaklarımız ondan beter. Sanki tüm gençler çift. Sadece o kadar değil, işten evine birbirine sarılarak giden genç evliler oluyor. Veya gayet genç yaşta beraber yaşadıkları eve gidenler. Buna kimsenin katılmasını beklemiyorum ama sanki 5-7 yıl önce böyle değildi, dışarıda bu kadar çift yoktu.

Yıllardır nerede oluşuyor bu çiftler diyorum. Ben uyurken herkesin belediyenin yeraltındaki sosyal eşleştirme merkezinde buluştuğu fikrine inanmak istiyorum (gönlüm katılıyor, ama mantığım değildir herhalde diyor).

Çift oldu diyelim. Aşk nasıl bu kadar kolay oluyor? Zengin kızı, eskiden hayat dolu Belda’nın, kenar mahalle jantisi Mustafa’ya birden sürünür şekilde aşık olması gibi mi oluyor hep? Dizilerde, filmlerde iki bakışla oluşan ölümsüz aşkları görerek aynen iki bakışta, iki lafta mı aşık oluyor insanlar?

Ağır geliyor artık. Ben zaten yalnızdım. Ne gidişlerimde bir uğurlayanım vardı ne gelişlerimde karşılayanım. Ama yalnız geçen yıllar bir bağışıklık yaratmıyor, bilakis yeter artık diye bir isyan çıkıyor içimden.

Bir üstyapısı var hayatın. İlahi dengesi. Lisede tek sevgilisi olan bendim. O zamanlar üzerime çektiğim yüzlerce yalnız gencin hasetinin karşılığı çıkıyor şimdi‘ şeklindeki fikrim artık telafi etmiyor. Çünkü artık o da geçti.

En kötü senaryonun o kadar kötü olmadığını düşünmek için yalnız geçiririm ben hayatımı, nolacak, demek de hele Kiraz Çiçekleri’nden sonra iyice zor. Anlamlı olana, özel olana hayatında yerolmaması demek bu. Benim gibi biri için mümkünatı olmayan bir fikir.

Başka hafifletici fikirlerim de vardı ama şu an pek derman değil.

Hikayemi anlatan şarkıyı radyoda duydum. Rüyasında gördüğü kıza aşık olan, o yüzden başta hep uyuyan, ama bunun çare olmadığını görünce onun çıkacağı rüyalar için en uygun koşulları oluşturmaya çalışan birinin hikayesi. Yo-yo-ma & Chris BottiMy Favorite Things.

h1

Rüya bütün çektiğimiz.

19 Nisan, 2009

Bir ruh hali var. Üşümek bir yana, titremek üzere. Yüzün asık, daha doğrusu yüzünde en ufak bir mimik yok, donuksun. Sadece muğlak bir acı. Ağlamak iyi gelebilirdi ama onun için bile fazla bir acı. Zaten herhangi bir eylem yapamazsın. Sadece bakan biri yaşıyorsun sanır.
Hiçbir şey yapmak istemiyorsun. Hiçbir şey yapamıyorsun. Uyuyamıyorsun, konuşamıyorsun, okuyamıyor, seyredemiyorsun. Sadece donuk donuk bakmak istiyorsun.
Yeni birşey hissedemiyorsun. Duyargaların dolmuş. Bardaklarda olur ya. Çocuksundur, kolayı koyarken abartmışsındır, tepeleme. Daha fazla koyamazsın. Kaldırıp içemezsin de, anında dökülür. Bırak öyle.

Bırakın öyle. Bir koltukta oturayım. Eski bir köşkte. Salonda örtülü mobilyalar. Birine oturayım, üzerimi örtün ve bırakın. Zaman geçsin. Tozlanayım. Güneş vurdukça tozdan hafif sisli olsun oda. Örümcek ağları her yer. Mutlak hareketsizlik. Mutlak sessizlik. Sessizlik içinde çok zaman geçsin. Gözümü açtığımda 2000 olsun.

_____________

Her gün bir Portishead çalsın, koridorun öbür ucundan, besin niyetine. İlk günün şarkısı mysterons.

İkinci günün şarkısı Over. Ben hem diğer odadan şarkıyı çalan hem de yerinden hiç kalkmadan dinleyen kişiyim. Oturan da benim, üzerimi örten de. Hem içindeyim kendimin hem dışarıdan bakıyorum kendime.

h1

Melankoli tüm hücrelerime sızıyor, NBC de kapıda bekliyor

6 Ocak, 2009

İçimden gelen şeyler: 1 ay evden çıkmamak, birkaç gün uyumak, saatlerce bir noktaya gözlerimi dikip bakmak. Fazla değil, normal duygulanımlar bile bünyeme yasaklansın istiyorum. Kritik bir seviyeye gelince alarmlar çalsın, doktorlar gelsin, beni uyutsun. Kaza geçireyim (Yeni Hayat misali), kazadan sonra günlerce uyutulayım. Gerçi kalıcı bir hasar olmaması nasıl garanti edilecekse. Belki de o yüzden o kitabın altadı ‘bir kitap okudum hayatım değişti’ idi. Kitaba kandım, sakat kaldım.

Yıllar önce bu ruh halime uygun, uzun ve duru (duru: sıkıcı’nin iyi hali), daha doğrusu, durgun planlar içeren küçük birşey yazmıştım (çiziktirmiştim). O aralar bu tarz birkaç Hong Kong filmi olmuştu çok hoşuma giden, ama henüz bu planların filmini yapan Nuri Bilge Ceylan’ı seyretmemiştim. Sanırım kısa zaman öncesinde Mayıs Sıkıntısı vizyonda oynamıştı, ben de birkaç gün sonra Ankara Film Festivali’nde seyredecektim. O şeyin yazıldığı kız hayran olmuştu o filme; ben de bir gece filmin devasa afişini, yine festivaldeki başka bir film sırasında -filmi de fazla kaçırmadan- Dil Tarih Coğrafya’nın iyi korunan binasından yürütmüştüm (meşakkatli ama iyi bir iş olmuştu doğrusu).

Bir de Washington’a ilk gittiğimde bir Türk filmleri programında oynamıştı Mayıs S.. Okuldan Çinli bir kızla gitmiştik.

Sonraki iki filmini kaçırdım. 3 Maymun bahsettiğim gibi yarım kalmıştı filmde ismim anons edilince. Bir de adamın sıcaklığını yakından gördüm Ekim ayı içinde.

NBC ile ilk münasebetim bunlardan yıllar önceydi ama. Ankara Film Festivali’nin kısa film yarışmasına katılmıştı Koza ile. Seyretmemiştim ama profesyonelliği ile çok övgü almıştı film. Adamın festivale gönderdiği kaset festival bitiminde benim kaset arşivimde yerini almıştı. Ama yıllar boyu öyle durdu. Taa soonra, Mayıs Sıkıntısı’nın Koza-Kasaba ile bir üçleme olduğunu okuyunca aa, demiştim, o Koza bende. O zaman seyrettim, sonraki iki film için iyi bir alıştırma gibiydi. O sırada okulda gösterdiğim filmlerden önce bir kısa film gösteriyordum (biraz işkence eder gibi). Bir filmden önce de Koza’yı göstermiştim.

Geçen gün, zamanında burada bıraktığım birsürü kutuyu incelerken yine elime geçti Koza. Adamın profesyonel olduğu festivale gönderdiği kasetten belli. Hangi kısa filmci kasedine bir kapak yapar, hem de böyle iyi bir kapak?
img_0526

Ne mutlu size ki seyredeni çok çok az olan Koza, Kasaba’dan önce oynuyor Çarşamba gecesi, e’de (cnbc-e’de). Devamında ayboyu, Mayıs S., Uzak, İklimler… O fotoğraf karesi görüntüleri tabiy ki sinemada seyreylemek gerek, aynı şey olmaz (sanırım özellikle Uzak’ta), ama yine de önemli bir fırsat bu -benim gibi seyretmediği olanlara-.