‘müz’ Kategorisi için Arşiv

h1

Let’s get out of this country

8 Eylül, 2009

- James, Eylül başı bizim için ne demekti?
- Eylül başı mı lordum?
- Evet James. Agatha hala gibi herşeyi tekrar ettirme lütfen.
- Tabi lordum. Eylül başı… yaz bitmiş olduğu için üzülürüz lordum. Lordum sıcak sever.
- Başka James, başka?
- hmmm… Eylül başı, a tabi, lordumun geleneksel gidiş zamanıdır. Önceden hazırlıklar başlar, bavullar yapılırdı. Lordum genellikle sinirli olurdu.
- Haklısın James. Yıllar boyu Eylül başları böyle geçti. Ne büyük kayıp.
A, unutmadan, akşam Agatha hala yemeğe gelecekmiş. Harriott’a söyle, kaz ciğerini pişirsin. Yalnız, lütfen halama pudingten bahsetme, belki böylece erken kalkar.

Ne kadar fazla zaman gitti, o toplanmalarla, hazırlıklarla, gideceğim diye hayatıma çektiğim milatlarla, ertelenen, yarım kalan şeylerle. Daha buradaki okullardaki kargalar yaz uykusundayken, hatta İzmir henüz yaz sıcağını yaşarken ben yollara çıkardım. Hala unutamıyorum, buranın 40 derece olduğu gün yola çıkışımı (ve yolda Almanya’nın 18-20 derece olduğunu).

Geçen yıl da biraz anlatmaya çalışmıştım. Uçakta, varmaya yakın midemde bir yumru olur. Varınca, rezil bir giriş kuyruğundan sonra aylardır görmediğim evime, odama alışmaya çalış, yabancı gibi görmeye başladığım ve mutlaka bir kısmı değişmiş ev arkadaşları, okulda bekleyen işler. Zaten genellikle mümkün olduğunca uzatıp geç kalmışımdır ve bundan ötürü bayağı laf yerim. Hiçbir şey sorunsuz işlememektedir, mutlaka dersimde, şunda bunda canımı sıkan bir aksilik olur. O noktada burada neleri yaşamadığımı, buradakilerin neler yapmakta olduklarını unutmak en iyisidir. Öyledir, öyledir.

İşte o yüzden, son yılımda geceleri sıkkın bir şekilde eve yürürken çalmaya başlayan Let’s get out of this country’nin farklı bir tadı olurdu. Ülkeden ayrıldığım gün blogu bu şarkıyla inletmeye karar vermiştim mesela. Bulgar filmi Zift’te adamımız hapisten çıktığı an için planları olduğunu, o an zaferini ilan edeceğini filan söylerken kapıya giderken fena bir dayak yiyip kapıdan dışarı bir tekmeyle atılıyordu. Benim de öyle gibi oldu, dönmeden önceki yetişmesi gerekenler listesinin uzunluğu karşısında şarkı görecek halim kalmadı.

O halde şimdi napıyoruz? Napıyoruz James?
- Kaz ciğeri efendim.
- O değil, Eylül başını diyorum?
- A evet, şarkıyı söylüyoruz efendim. Ben içeriden plağı getireyim.
- Plağı getirmene gerek yok James. Sözlerin üzerine tıkla, yeter. Yalnız, sesi aç da Harriott, sen, ben, hepberaber söyleyelim.
- Yalnız lordum, Harriott’ın sesi…
- Rica ediyorum James.
- Nasıl isterseniz lordum.

Let’s get out of this country
I have been so unhappy…
I drowned my sorrows and slept around
When not in body at least in mind

What does this city have to offer me?
Everyone else thinks it’s the bee’s knees
What does this city have to offer me?
I just can’t see. I just can’t see.

h1

Rachel ile başlayan mail adresinin sahibi

3 Ağustos, 2009

Aç ön parantez: Son 2-3 yılda, ama en çok da Washington’daki son yılımda ilah bellediğim belli başlı kişiler oldu: Başta David Bowie, ondan sonra gelen de David Byrne (adları da benzer, soyadları da, beyaz saçları, genel tipleri ve deneysellikleri de). İlham veren, apayrı bir enerji taşıyan insanlar. Kapa ön parantez.

IMG_1727

Cumartesi’ydi, 2 hafta önce, ama bana evvelsi gün gibi geliyor. İtalya’ya gidiş nedenim olan ve 5 gün düzenlenen tiyatro festivaline 2 veya 3 gün gideyim diye planlıyordum. Ama gittikten sonraki gün yorgundum, şehirden çıkmadım. Sonraki günü de akşama Mogwai konseri var diye Floransa’ya ayırdım. Böylece tiyatroya Cmt. ve Pz. kalıyordu.

Konser vasattı. Yorgunluktan betona yatıp izledim. Bayağı az insan vardı. Bir film atmosferi yaratıyor Mogwai. Genelde fena değildi ama sonlarında ses düzeyinden kulaklarımı kapamak zorunda kaldım.
Çıkışta son trene daha var diye bir kitap fuarını gezdim. Sonra sık sık andığım, benim için nostaljik de değil, fazlasıyla tanıdık olan ve tüm yolcuların uyuduğu gece yarım treni. Erken bindiğimden oturup topladığım onlarca broşürü karıştırıyordum ki kalkmasına 7-8 dk. kala aklıma hep aldığım aylık aktivite-gösteri dergisi geldi. Hemen fırlayıp alıp döndüm. Günlerim doluydu, aradığım bir aktivite yoktu ama karıştırdıkça beklenmedik bir haber görmüş oldum: David Byrne sonraki akşam Fiesole’de. Fiesole, Floransa’nın dibinde antik bir şehir. İyi de ben Certaldo’ya gidecektim… hmmm…

Sonraki gün, biriken yorgunluğun etkisiyle evdeydim. Lorenza’yla gidecektik Certaldo’ya, arabasıyla. O da görmek istiyordu festivali. Akşamüstü geldiğinde dedi ki o gün tanıştığı bir kızı da davet etmiş. Peki, Certaldo yerine bu konsere ne dersin? Ama davet ettiği kız var. Hem ben acaba hangisini istiyorum. Bu konser kader gibi birşey. Ama oraya kendi başıma nasıl giderim Floransa’dan? Biraz zaman geçer, “kızı aradım, açmadı, konsere gidebiliriz” der Lorenza. yippu!

Atlar, gideriz. Yok aslında, tam öyle olmaz. O oyalanır biraz. Sonra, yaklaşık ucu ucuna yetişecek şekilde yola çıkmışken 10 dk.lığına erkek arkadaşına uğrayacağımızı söyler Lorenza. İki İtalyan’ın konuşmasının 10 dk. sürmeyeceğini bilirim ama ümidimi kaybetmek istemem. Gösterdiği iyilik karşısında fazla vaktimiz yok gibi birşey de demem.
Şehir dışında tek katlı mütevazi evler. Dışarıda yaşlı bir kadınla adam oturuyor, komşular. Lorenza selamlaşır onlarla, beni tanıştırır. Neyse gireriz eve, hemen tartışma başlar, ben çıkarım. Yaşlı çiftin gözlerini üzerimde hissederek evin önünde dolanırım. Dışarı bile gelir kavga sesi. Dolanmaktan yorulup sıcağın da etkisiyle arabaya dönerim. Zaman geçer. Sabrımdan dolayı kendimi zen budisti, hatta Buda gibi hissetmeye başlarım. Camın kirini farkedip camları silmeye başlarım dıştan. Sonra neyse ki gelir Lorenza. Yaklaşık 40 dk. kadar sonra. Kaçtaydı konser? 21:15. Saat kaç? 20:40. Yol ne kadar sürecek? Tam yerini ve Floransa’dan sonra yolu bilmediğimize göre  rahat 1:30. hmmm…

devam:

Geç kaldığımızı neden söylemedin der Lorenza, sonra da kendi cevaplar, bölmemek için. Ama olsun, söyleyebilirdin, ben bilmiyordum zamanı. Sonra basar gaza. Etrafta 90 levhalarını gördükçe kontrol yok mu derim. Burası özgür TR değil ki, bayağı regülatif bir Evropa ülkesi. Nerede olduğunu biliyorum der, levhalar var. Nitekim biraz ilerde görürüz kontrol var levhasını. Oraları dışında hızla gideriz.

Floransa’ya çabucak varırız da Fiesole için şehre girmeden bir ayrım göremeyiz. Böylece mecburen şehiriçi trafik. Durup birine yol sorar Lorenza. İstasyondan tarif ederler. Biraz sonra kırmızıda durunca da yandaki kamyon şoförüne istasyonu sorsana der. Ben kırık İtalyancamla bir kamyon şoförüyle nasıl anlaşayım. Neyse, sorarım, cevaplar. Işıklarda bolca vakit kaybetsek de Fiesole’nin şehir dışına çıkan ve bir tepeye doğru yükselen, kıvrımlı,  sessiz sakin yollarına varırız.

Fiesole yolu Şirince’yi hatırlatır. Havada tam bir tatil ve huzur kokusu var. Köyün meydanına varırız. Polislere konser mekanını sorsana der L. Yine mi? Daha sormadan hemen soldaki afişi görürüm. Burası mı diye sorarım. Evet. O parkyeri ararken ben atlar biletleri alırım, sonra da girerim. Ne kadar oldu? 3. şarkıymış biten. Girer girmez ritm sarar. Önceki günki konserin tersine içine girdiğin, şarkıcının da herşeyini verdiği, çok eğlenceli bir konser.

Yani şöle (linkte bi’ şarkı videosu):

IMG_0897

Bir de mail adresi hikayesi var tabi. Konser biter, birkaç adam yanıma gelip Mr. Byrne sizi görmek istiyor der.
Tamam, tam olarak öyle olmaz. Ben sahnenin yan tarafından kulise geçeyim diye isterim. Tabi ki izin vermezler. -Birşey yazsam iletir misiniz? -Yok, girişte bekleyin. -Ama o bu girişten çıkmaz ki. -Burası antik bir tiyatro, başka çıkışı yok. Yine de inandırıcı gelmez bu. Burası antik mi bu arada? Evet, hemen anlaşılmıyor ama belli ki öyle.

Bekleyelim mi gidelim mi diye konuşurken tiyatronun sol tarafındaki boş alanı farkederim. Oradan arkaya geçiş var. O alana nerden giriliyor peki? Lorenza buradan atlasana der. Hop. Birkaç vip, gasteci tipli kişinin yanından sakince sahne arkası. Demin sahnedeki vokalist kadın, dansçı adam filan. Peki Byrne nerde acep?

Oralarda fazla dikkat çekmemeye çalışıp beklerken bir kadın da usulca bana sorar, nerede biliyor musun diye. O da benim gibi belli, elinde de birsürü eski plak var. Sanırım aşağıda derim hafifçe. Orada bir çadır var, diğer tayfası küçük kabinlerde. Bu arada bakmadığım diğer tarafta görürüm, dansçılar gibi küçük bir kabinden çıkınca. Yaklaşıp bir kadınla konuşmasını beklerim. Dibinde bir bodyguard da var ama bana birşey demez izbandut. Birkaç cümlecik konuşup el sıkışırız. Mail adresini yazar. Benimkini de ister ama vermem:)

Dönüşte ben kullanırım arabayı, Lorenza uyur. İlk defa araba kullanıyorum Avrupa’da, hatta Avrupa kıtasında. Radyoda 80′lerin rock şarkıları. Hatta birara istasyonlar içiçe geçer, bir Jumpin Jack Flash, bir Kiss. Gecenin içinde ilerlemek çok huzurlu. Uzatmak için 90′ı pek geçmem.

h1

Kimse uyumasın! Sen bile prenses

29 Temmuz, 2009

TV’de gördüğüm bilgi türü yarışma programları tatil yazılarına ara verme gereği uyandırdı.

Ahmet Çakar’ın sunduğu yarışma. Program boyunca çok bilgili diye anılan Bilkent Bilgisayar mezunu genç, Nessun Dorma’nın bestecisi sorulunca şöyle diyor: “Bu sorunun cevabını herhalde Nessun Dorma’nın bestecisi dışında kimse bilmiyordur”. Şıklar arasında Puccini, Verdi, Domingo, Pavarotti var. Pavarotti’yi biliyor da diğerleri için “bu şıklar bana hiç birşey ifade etmiyor” diyor. Sonra da cevap olarak Placido Domingo’yu seçiyor. Ve burada opera tarihinin en önemli aryasından bahsediliyor.

Bu bilgili olandı. İki yarışma kazanan bir diğeri Big Ben’in hangi şehirde olduğu sorulunca “Emin değilim ama bana Londra yakın geliyor” diyor.

Kanal 1′deki sinir bozucu sunuculu bilgi yarışmasında 20 yaş civarında iki kız yarışıyor. Soru “Cervantes’in yazdığı, yeldeğirmenlerine karşı savaşan İspanyol halk kahramanı”. İlk kız bilemiyor. İkincisine geçiyor hak. Sunucu “halk kahramanı” diye vurgulayınca Robin Hood diyor kız. “Robin Hood İngiliz, sorudaki İspanyol” diyor sunucu. “Doğru… O zaman Heidi. Ama o nereli bilmiyorum. Ben en iyisi cevap vermeyeyim” diyor kız. Keşke kaydetseydim, çünkü inanılır gibi değil, ama aynen böyle oluyor.

Yine Ahmet Çakar yarışması. 30′larındaki kadın hangi ayın kaç gün çektiği üzerine çok basit bir soruda parmak hesabı yapıyor, onu da yanlış yapıyor. Hangi ayın kaç gün olduğunu hesapsız bilmez mi insan? O hesap da olsa olsa ilkokul 2′ler-3′ler içindir.

[Sonradan ekliyorum: Dün otobüste kitap okumakta olan 40 civarındaki kadın eşine dönüp "Stendhal ne biliyor musun" dedi. "Burada geçiyor da". Baktım ben de, "Stendhal çevirdim" diyordu yazar Cesare Pavese. 50'lerindeki ve minimum kelimeyle anlaşan adam baktı, bilmiyorum anlamında başını salladı. (çevirdim derken ne olabileceğini düşündüler acaba, hulahop mu?)]

Geçen yıl bir yarışma vardı, güzel ve aptal kızların yarıştığı (Güzel ve Dahi). Çok bomba vecizeler dönüyordu, akla gelmeyecek şeyleri bilmiyordu kızlar. Çoğu kişi de bunları bilmiyor olamazlar, kesin numara yapıyorlar, hepsi format gereği diyordu. Oysa işte bizim genel kültür düzeyimiz bu. Bunu böyle olduğunu bilmemek de bence genel kültürsüzlüğün bir başka yansıması.

Diğer yandan, ortalama değil ama seçilmiş kişilerin yarıştığı Kelime Oyunu var, yine Kanal 1′de. Yarışma gayet zevkli, sunucusu da çok iyi ve birçok çok iyi yarışmacı var. Para ödülünü öne çıkarmadığından ancak bulmacalara meraklı ve bunda iyi olanların başvurmuş olması olmalı nedeni.

Yazarken İngiltere’deki yetenek yarışmasında Nessun Dorma’yı süper söyleyen bir cep telefonu satıcısını hatırladım, Paul Potts (Susan Boyle’dan önce onun ismini biliyorduk). Bizde köyden bir müzikal şarkısı söyleyen bir kadın çıksın veya şehirli alt-orta kesim operacı olmak isteyen çıkmıyor gibi bir karşılaştırma değil bu. Opera bizim tarihimizde yeralmamış zaten. Ama benzetmeyi sürdüreceksek klasik sanat müziğini bilsin mesela aynı düzeyde birileri. Ve değil seçkin bir üniversite mezunu, tüm üniversite mezunları da bir zahmet Nessun Dorma’yı bilsin.

_____________________________

Bu kadar laftan sonra Nessun Dorma:

Prens Calaf:
Nessun Dorma! Nessun Dorma! – Kimse uyumasın! Kimse uyumasın!
Tu pure, o principessa,  –   Sen bile prenses
nella tua fredda stanza   –   Soğuk odanda
guardi le stelle che tremano  -  Aşk ve ümitle titreşen
d’amore e di speranza!  -  Yıldızları seyret
ma il mio mistero   – Ama benim sırrım
è chiuso in me, – Bende saklı
il nome mio nessun saprà!  – İsmimi kimse bilmiyor
no, no, sulla tua bocca lo dirò, – Hayır, hayır, ağzına fısıldayacağım
quando la luce splenderà! – Gün ışıdığında
ed il mio bacio scioglierà – Ve öpücüğüm seni benim yapan
il silenzio che ti fa mia! – Sessizliği eritecek

Koro:
il nome suo nessun saprà… – İsmini kimse bilmeyecek
e noi dovrem ahimè, morir, morir!…  – Ve biz bu yüzden ölmek zorundayız

Prens Calaf:
dilegua, o notte! tramontate, stelle! – Ey gece, dağıl, yıldızlar, inin!
tramontate, stelle! all’alba vincerò! – Yıldızlar inin! Şafakta ben kazanacağım
vincerò! vincerò! – Ben kazanacağım! Ben kazanacağım!

{Hırs dolu duruyor ifadeler ama aslı öyle değil: Prenses Turandot’la evlenmek isteyen kişi üç bilmeceyi bilmek zorundadır. Bilemeyenin kafası gider. Ona ilk görüşte aşık olan Prens Calaf (ismi bilinmeyen prens) gelir ve hepsini bilir. Ama Turandot kimseyle evlenmeyi istememektedir. Prens Calaf ona sabaha kadar adını öğrenmesini, sabah bilirse kafasını kesebileceğini, ama bilemezse de onunla evlenmesi gerektiğini teklif eder. Kabul eden soğuk prenses de prensin ismi öğrenilene dek hükümdarlığında kimsenin o gece uyumamasını, aksi halde hepsinin öldürüleceğini buyurur.}

h1

Piyano için 92 eser

17 Haziran, 2009

Dün yanlış saymadıysam 92 piyano parçası dinledim. Sabrımı da takdir ettim. Çocuk gösterilerinden oldum olası imtina ederim. O, anne-babaların çocukları diğer anne-babalara kendilerini göstersin basıncı, çocukların ileride ne türlü travmalara yolaçacak endişeli halleri, karşılaştırmalar, sürekli video-fotoğraf çekimleri, ortamın ağır havası… Bence çocuk gösterisi dediğin ancak hepsinin dansedip eğlendiği bir gösteri olmalı (sonra perde inince de arkada başbakan bir kızla öpüşürken görülmeli -yoksa bu bir filmde var mıydı?).
Ama yıllardır kaçıyordum, dün artık bahanem kalmamıştı. Beklediğim kadar korkunç değildi neyse ki. Hatta bazı çocuklar çok iyiydi.

Gösteri sırasında kendi öğrenim zamanlarıma gittim. Doğru dürüst bir yönlendirme olsa neler olabilirdim. Hadi ilkokul, ortaokulda olmadı, ama benim küçücük bir lisem vardı (kaldı ki büyük olsa ne olur, daha fazla rehberlikçi bulundur). Orada ne iş yapardı rehberlik öğretmeni hanım? Herkese tek tek bak şu dersin iyi, şu testte çok iyisin, neyle ilgileniyorsun, bir başkasına voleybolda çok iyisin, beden terbiyesi ile konuşalım, Amerika’da bir üniversitede burs ayarlamaya çalışalım, vs. demesi gerekmez mi? (hatta ideal olarak bu konuşmalar ortaokulda filan başlamalı). Ben kendisiyle bir kere konuştum. Organize bir kopya olayında müdür ve yardımcısının son kararını (the final verdict) beklerken bizi çağırmıştı, atılmanız çok olası, kendinizi hazırlayın demişti. Hatta oğlanlardan biri ağlamıştı galiba. Ben hiç inanmamıştım öyle birşey olacağına. Hatta bu hareketi hayatımda gördüğüm en densiz hareketler arasında saydım. Neyse ki hoş bir kadındı.

{Postun bu noktasında yine 40 dk. mola verdik. ve yine bol bol sallanma. bu sefer üstüme kot mont, altıma koyacak gazete, yanıma bol nevale aldığımdan daha rahat. ama belki tanıdık olmasından, belki saatin 2 saat daha erken olmasından daha az büyülü. Sonra yine karanlıkta bilinmedik sulara yelken açtık ve yine şoförü Karun Hazinelerine doğru dümen kırmaya ikna edemedim}.

Devam etmeden önce piyano için yazılmış en güzel eserlerden Chopin’in valsini (opus 69, no.2) koyalım pikaba.

92 eseri dinlerken dalıp gidecek bolca vakit vardı. Benim böyle gösterilerim olmadı dedim başta. Sonra hatırladım. İlkokulda bir yılsonunda bir şarkı söylemek için çıkmıştık sahneye. Üç kişi o zamanlar popüler olan ‘neler oluyor şu hayatta’nın sözleriyle oynayıp haylaz öğrenci şarkısı haline getirmiştik. Yalnız (bu ayrıntıyı hatırladığıma sevindim), tam çıkmak üzereyken bir oğlan çıkmak istemedi, utanıp. Biz de hemen yeni birini aradık koltuklar arasında, çünkü üç kişilik yazılmıştı şarkı. Neyse ki birini ikna ettik. Ve kazasız belasız üç kişi çıktık. Hoş olmuştu, tek bir mikrofona eğilerek. Ama tabi hiçbir kaydı yok. Zaten bugünün ruhunu taşıyan birkaç kişi dışında veli de yoktu.

Sonra sınıftaki birkaç ortaokul gösterisi de var, ama şimdi onları anlatmak hafif utandırıcı.

___________________________________

Mim adı verilen şeylerdeki sorular bana ortaokulda kızların anı defterlerindeki anketlerden daha anlamsız geliyor (bana ne mesela, birinin okuduğu kitabın 26. sayfasının 4. satırıdındaki cümleden), ama anlatacak hoş ilkokul gösterileri olanlar anlatsa hoş olabilir.

h1

Televizyonlarda yaşayanlar

4 Haziran, 2009

Dün, geceyarısından sonra elektrikler kesildi. Hava öyle bunaltıcı ki herhalde herkes klimaları açtı ve kapasite yetmedi. Neyse ki az sonra geldi. Derken bu gece yine kesildi. Dün hazırlıksızdı diyelim TEDAŞ, bugün de mi? Ayrıca, bizdeki bu klima sevdası ne zaman başladı? Dün bir otobüse bindim, klimadan -yanımdaki gömleği üzerime geçirsem de- öyle üşüdüm ki 2 durak sonra indim. Bazı banka şubelerinde beklerken dışarıda çıkıyorum. 25 filan yapacaklarına 19 dereceye ayarlıyorlar. Böyle değildik biz.
Diğer yandan, geceleri bu basınçlı, bunaltıcı hava hep Washington’da olur bu dönemlerde. Gündüzden daha fena olur. Tüm pencereleri açsanız da farketmez, durduğunuz yerde terlersiniz. Orada da elektrik kesildiğini görmüştüm birkaç kere, bize göre daha az ve kısa olsa da. Ama hiç su veya gaz kesildiğini görmedim. Elektrikten sonra suyumuz da kesildi de bu gece.
Artı, bu aralar arada bir yurtdışı internet bağlantısı kesiliyor. Örneğin, yerli gazetelere, gugıl, bloggır gibi yerlere girebiliyorsunuz ama yurtdışı kaynaklı hiçbir yer açılmıyor. Başka kimse sözünü etmediğine göre bizim şehrin çıkışı ile ilgili birşey olsa gerek (o da garip).

Geçen gün kargocu geldi eve. Adam tanıyor bizi. Burada Simon Templar diye biri oturuyor mu dedi. İsmi değiştirmiyorum, aynen böyle. A, evet, arkadaşım. Adresini bulamayınca bana göndermişler herhalde dedim. Aklımda bir iki alternatif vardı, gönderici olarak. Sonra içinden badem şekerleri çıktı, ve kargo şirketinden bir mesaj. Birşey gönderirken garip hatalar yapmışlardı birkaç hafta önce. Ben de telefonlarını arayıp iletmiştim. Onunla ilgiliymiş meğer. Yalnız, iyi ki kapıyı ben açtım. Annem açsa hiç anlamazdı neler döndüğünü.

Televizyonda hep bilindik formüller dönüyor. Yalnız, geçenlerde biraz değişik bir şey gördüm: Uyanık Bar. Yol Arkadaşım’daki evin büyük oğlunun (Serhat Kılıç -Serji) oynadığı Uyanık Bar. Teatral bir sohbet şov. Gelen konuklara sarkan bir bar yöneticisi. Yani Bayülgen’in -en azından evlenmeden önce- oynamadan, kendisi olduğu hal. Ama bu adam pek daha sempatik.
İlk programda Dolunay Soysert’le kocası (Bosch reklamından bilirsiniz ve yine Yol Arkadaşım’dan) vardı ve Serji ‘Doli”yi ayartmaya çalışıyordu kocasından ayırıp. Şahsen Dolunay’a benzer hisler besleyen biri olarak destekledim, ama iyi direndi maalesef çift.
(Salı ve Perş.leri geceyarısı civarı -sevimsiz bir kanal- Fox’ta.)

Son programda oyuncu hocası bir adam çeşitli temrinlerle çalıştırıyordu Serji’yi. “Ağla. Bu oyunculuğun en zor noktalarından biridir” dedi. Karşısındaki kızla ayrılmışlar da ağlayıp onu ikna edecek. Serji 2-3 saniye içinde ağlamaya yaklaşırken ben de denemeye başladım. Az sonra gözlerim dolmuştu. Sonra gerçekle deneme karıştı tabi. Hayatından mutluysan zor birşey olmalı bu.
Bir de oyunculara öpüşme-sevişme sahneleri için etkilendiniz mi derler. Doğru cevap, o ben değilim ki, oynadığım kişi etkilendi’ olmalı.

Televizyonda olanları taklit etmeye Ebru Şallı’yla devam ettim. Programın geceyarısından sonraki tekrarında, çeşitli yer hareketleri. Hergün ve bir süredir devam eden bir program olarak artık seyircilerle ahbap olmuşlar sanki. Baştan hergece yapılabilir geldi ama 5 dk.da sıkıldım. Sağlıklı olmak adına çekilecek sıkıcılığın da bir haddi var. Hem zaten insan hareket etmeden bile terliyor şu an. Hem -hani- su yok.

‘Doli’ bir, Göksel iki. Ne zaman görsem, en çok da “bi seni konuşurum” şarkısında kıskançlıktan çatlarım. Zaten hep de kocasından bahseder. Ama bu akşam yine antilop gözleriyle beraber katıldığı bir programın alt bantında “4 albümü eski eşimle yaptım” yazıyordu. Eski eşim? Bu son zamanlarda aldığım en ‘ümitli’ haber. Ama canım, ben de kimi kıskansam ayrılıyor. Yani, hiç tavsiye etmem size, kıskandırmayın kendinizi.

Mektubumu buldun mu ile kapatıyoruz, eski bir Gönül Yazar şarkısı.

h1

Yalnızlık ömür boyu.

2 Mayıs, 2009

Meğer Amerika’da ne kadar korunaklıymış hayatım. Etrafta doğru dürüst çift görmeden geçen haftalar, aylar, yıllar. Metroda, otobüsteki az miktar çift gayet arkadaş gibi, soğuk, ayrı ayrı kitap okuyorlar mesela. Veya Perşembe, Cuma, Cumartesi (ama sadece o günler) akşamları giyinip dışarı çıkmakta olan üniversiteliler, ama onlar fazlasıyla bayağı. O yüzden Almanya’dan geçerken geceleri duvar kenarındaki tutkulu çiftler hop, noluyoruz ya, yalnızları da düşünün hissi uyandırıyordu.

Ama şimdi, bizim sokaklarımız ondan beter. Sanki tüm gençler çift. Sadece o kadar değil, işten evine birbirine sarılarak giden genç evliler oluyor. Veya gayet genç yaşta beraber yaşadıkları eve gidenler. Buna kimsenin katılmasını beklemiyorum ama sanki 5-7 yıl önce böyle değildi, dışarıda bu kadar çift yoktu.

Yıllardır nerede oluşuyor bu çiftler diyorum. Ben uyurken herkesin belediyenin yeraltındaki sosyal eşleştirme merkezinde buluştuğu fikrine inanmak istiyorum (gönlüm katılıyor, ama mantığım değildir herhalde diyor).

Çift oldu diyelim. Aşk nasıl bu kadar kolay oluyor? Zengin kızı, eskiden hayat dolu Belda’nın, kenar mahalle jantisi Mustafa’ya birden sürünür şekilde aşık olması gibi mi oluyor hep? Dizilerde, filmlerde iki bakışla oluşan ölümsüz aşkları görerek aynen iki bakışta, iki lafta mı aşık oluyor insanlar?

Ağır geliyor artık. Ben zaten yalnızdım. Ne gidişlerimde bir uğurlayanım vardı ne gelişlerimde karşılayanım. Ama yalnız geçen yıllar bir bağışıklık yaratmıyor, bilakis yeter artık diye bir isyan çıkıyor içimden.

Bir üstyapısı var hayatın. İlahi dengesi. Lisede tek sevgilisi olan bendim. O zamanlar üzerime çektiğim yüzlerce yalnız gencin hasetinin karşılığı çıkıyor şimdi‘ şeklindeki fikrim artık telafi etmiyor. Çünkü artık o da geçti.

En kötü senaryonun o kadar kötü olmadığını düşünmek için yalnız geçiririm ben hayatımı, nolacak, demek de hele Kiraz Çiçekleri’nden sonra iyice zor. Anlamlı olana, özel olana hayatında yerolmaması demek bu. Benim gibi biri için mümkünatı olmayan bir fikir.

Başka hafifletici fikirlerim de vardı ama şu an pek derman değil.

Hikayemi anlatan şarkıyı radyoda duydum. Rüyasında gördüğü kıza aşık olan, o yüzden başta hep uyuyan, ama bunun çare olmadığını görünce onun çıkacağı rüyalar için en uygun koşulları oluşturmaya çalışan birinin hikayesi. Yo-yo-ma & Chris BottiMy Favorite Things.

h1

Rüya bütün çektiğimiz.

19 Nisan, 2009

Bir ruh hali var. Üşümek bir yana, titremek üzere. Yüzün asık, daha doğrusu yüzünde en ufak bir mimik yok, donuksun. Sadece muğlak bir acı. Ağlamak iyi gelebilirdi ama onun için bile fazla bir acı. Zaten herhangi bir eylem yapamazsın. Sadece bakan biri yaşıyorsun sanır.
Hiçbir şey yapmak istemiyorsun. Hiçbir şey yapamıyorsun. Uyuyamıyorsun, konuşamıyorsun, okuyamıyor, seyredemiyorsun. Sadece donuk donuk bakmak istiyorsun.
Yeni birşey hissedemiyorsun. Duyargaların dolmuş. Bardaklarda olur ya. Çocuksundur, kolayı koyarken abartmışsındır, tepeleme. Daha fazla koyamazsın. Kaldırıp içemezsin de, anında dökülür. Bırak öyle.

Bırakın öyle. Bir koltukta oturayım. Eski bir köşkte. Salonda örtülü mobilyalar. Birine oturayım, üzerimi örtün ve bırakın. Zaman geçsin. Tozlanayım. Güneş vurdukça tozdan hafif sisli olsun oda. Örümcek ağları her yer. Mutlak hareketsizlik. Mutlak sessizlik. Sessizlik içinde çok zaman geçsin. Gözümü açtığımda 2000 olsun.

_____________

Her gün bir Portishead çalsın, koridorun öbür ucundan, besin niyetine. İlk günün şarkısı mysterons.

İkinci günün şarkısı Over. Ben hem diğer odadan şarkıyı çalan hem de yerinden hiç kalkmadan dinleyen kişiyim. Oturan da benim, üzerimi örten de. Hem içindeyim kendimin hem dışarıdan bakıyorum kendime.

h1

Zeki Müreeeen!!

16 Mart, 2009

Yarım saat filan olmuştu başlayalı ve aralıklardan birinde “Last week we were interrogated at the Atlanta Airport. You know, to be an immigration officer, you need to have zero IQ, be very rude, and despise people… and be very big” dedi adam. Tahmin edersiniz ki ben o anda havaya girdim.

Bir mail adresime sürekli sürekli şu kanalda şu oynayacak, bu haftaki konserler bunlar, sinemada bu başladı diye mailler geliyor. Buraya ne zaman geleceğim kesinleşir kesinleşmez hemen baktım bu süre içinde neler var diye. Buradayken son bir altın vuruş yapmak niyetiyle. Ve ne şans ki o vardı. Zeki Müreeen! İstanbul konserinden beri (kaçırdığıma en üzüldüğüm konserler sıralamasında ilk 10′a girer) adamın ismini duyar duymaz böyle diyorum. Hatta yanımda bir Türk olsa bir sessizlik anında Zeki Müren diye bağırırdık diye düşünüyorum. Hele Jel olsa.

Önce 3 şarkılık bir grup. Sonra 60′ların sonlarından BBC’den çeşitli müzik klipleri. Ve o. O ana dek konser havasında olmayan, öyle içkilerle filan takılan salon o sırada birden coştu. Ben açıkçası çoğu parçasını bilmiyordum. Ama adama bir sempatim vardı. Gerçekten de çok nevi şahsına münhasır biri. Bir salon beyefendisi. Aynı zamanda serseri (e, rock’çı). Ve teatral, hafiften oynamaya hazır bir havası, bir de arada feminen pozları var. Bunlar tek bir kişide buluşuyorsa o muhtemelen İngilizdir.

img_0094

Bence biraz kısa (1.5 saate yakın) ve hoştu. Beklediğim kadar harika değildi belki ama bunu da kaçırsam üzülürdüm. Zaten tarihi ayarlarken beni gözetmiş. Böylece Washington konserleri serisini kapamış olduk.

Bunu kutlamak için de one day if you’re bored, by all means call.

[Maili gönderiyorum, anında 1 saat önce gönderilmiştir diyor. İkide bir bilgisayarın saati 1 saat geri gidiyor. Microsoft'la gugıl'ın bizim saatleri 1 hafta önce ileri aldığımızdan haberi olmayabilir mi acaba?]

h1

kendim ettim kendim buldum (Rawhide!)

22 Eylül, 2008

Alışkanlık ne fena şey! Hani, hava döndü, okullar her yerde başladı, yeni bir döneme girdik ya. Bu durum bende bir fazladan sevinç, veya en azından garipseme değil, içimden başgösteren bir hata yaptım hissi uyandırıyor. Hep giderdin sen, bu sefer gitmedin. Demek yanlış birşey yapıyorsun. Bak, poster satışı vardır bugünlerde okulda. E Street’teki sinemada neler oynuyordur kimbilir… Ya american film institute’te… Hem bol bol alışverişe giderdin, şu peynirci kızı arardın, arada sıkılırsan bir Etyopya veya Tayland restoranına gider, 10-15 papele değişik tadlar denerdin. Müzelerde neler var kimbilir. Bak o blog-bu blogda national gallery of art’tan resimler koyuyorlar, sen daha onları yerinde görmedin. Ya, devasa ve huzur dolu kitapçılar… 3.5′a Poe külliyatı, bir-iki fazlasına bir sanat antolojisi. Sinemalardan, televizyon kanallarından üstüste mailler geliyor, ne programlar vardır. Tam değişiklik istersen de 2 günlüğüne bir daha büyük elma (NY), 3-4 günlüğüne sanfrancisco sokakları (ama giderken saçına çiçek takmayı ihmal etme).

Bunda kesin olarak elinde olmayana özlem var. Çünkü oradayken de ‘ah, denizkenarı şehrim ne ılıktır şimdi’, ‘evde olsaydım da kitap okusaydım, sonra sakin sakin tansaş’a yürüseydim, dönerken de eve sakızlı dondurma’, ’sokakta-vapurunda tanışılacak kızlar olan kentler istiyorum’ deyip duruyordum. Diğer taraftaki bahçe daha yeşildir. Diğer şerit hep daha hızlı ilerler. Kedi uzanamadığı ete pisst (mundar?) dermiş. vs.

Yoksa, orada yaşadığım derin griyi, hatta fümeyi unutuyorum. Dayanılmaz ev arkadaşlarını, dayanılmaz ev arkadaşlarının nefret edilesi sevgililerini. Onlarla ilgili-ilgisiz uykusuzlukları. Orada olsam vereceğim sabah 8 dersini -hem de lisans öğrencilerine. Ve ve ve… yine orada olsam tekrar, bu dönem 1 yıllık tatilinden dönen Dr. Z.’ye bakıcı-temizlikçi-kahya-köle olarak verilme olasılığımın yüksekliğini. Bütün o yapılacak şeyler dururken geçen dönem hiç yerimden kıpırdamadığımı, çünkü içimden yerimden kıpırdama isteği gelmediğini. Orada hep boş boş mail bekleyerek vakit geçireceğimi. Yalnızlık kelimesinin artık yetersiz kaldığını.

Üstelik, gitmiş olsam kalkıp bir Sığacık yapamazdım ki değişiklik olarak o bile yeter. Sonra, design week varmış diye ist.’a gitme olasılığı olmazdı. Hadi, atla, şuraya gidelim de. Henüz kendimden birşeyler yapmış olmayabilirim. Ama yapma şansım da olmazdı işte.

O yüzden, bunları hatırlamak için, şimdi,… tamam, sadece inanç-coşku karın doyurmuyor ama yine de sınırları zorlamanın bir örneğini görmek için önce şunu izleyelim.

Sonra da iyi hissetmek için RAWHIDE! (sesini açın)

____________

-Blues Brothers’ın hatrına sineliste‘de gelecek program: en iyi müzikaller-

h1

Je suis ici! (burdayım, beklerim anacım)

5 Eylül, 2008

Tüm alametler belirdi oysa. Ağustos kapandı, resmen yaz sona erdi. Hava akşamları serin, erken kararıyor. Gök gürledi, damlalar düştü. Fuar geldi geçti, av yasağı kalktı. Marsık renkli kızlar sokakları doldurdu, apartmanın nüfusu arttı. Kadın programları ve diziler geri döndü. Okuldan gelen mailler ivmelendi.

Ama hala evin ortasına bavullar çıkmamış. Nedeni gizli ama bilinen sinir hali mevcut değil. Çerez çeşitleri, paket çorbalar, paket köfte içleri, paket pudingler alınmamış. Neredeyse Sophie’s Choice’ta kurtaracağın evladı seçer gibi yanına alacağın gömlek, kazak, pantalon seçimi kafayı meşgul etmiyor. Artık dayanılamayan uzun uçak yolculukları, hele sonuna doğru bağrıma çöken bir yumru, ümitsizlik, kıstırılmışlık hali, dolan formlar, bitmek bilmez ülkeye giriş kuyrukları, varışta sevimsiz ev arkadaşları, çekilmez okul sorunları, ve en çok da bekleyeninin değil, beklemeyeninin oluşu.. yok işte.

Başka sorunlar var olabilir, aynı stresler sürüyor olabilir, tatil yapmadan yaz geçmiş olabilir, hala arkadaşlar eksik, sevgililer geçmişte olabilir. Ama dışarıda hala güzel hava, hala şehirde deniz, hala ev, hala nadiren de olsa çalan bir telefon, kolonyalar, pekmezler, börekler, kayısı-vişne-şeftali-üzüm.. ve ve tüm gardrop yanıbaşımda. Bunları farketmek nasıl bir hafiflik, anlatılamaz; benim de içten hissetmediğim, sadece farkında olduğum.

Sanki şu şarkıda arka 5′lideki vokal grubundaydım da her yıl bu vakitler tam konser öncesi beni acil çağırıyorlardı, gidiyordum. Onlar da bensiz çıkıyordu. Gözüm arkada kalıyordu. Hep ama. Ama bu yıl, yine konser öncesi çağırdılarsa da gitmedim. O yüzden şarkının ortasında yere yatıyorum. Ya işte böyle.

Rod Steward pek sever demeyi: “Wake up Maggie, it’s (late) September and I really should be back at school”. Ama sen git Rod, bu sefer ben gelmiyorum.

h1

geç kalmış intikam bozulmuş bir yemektir

9 Ağustos, 2008

Çok yıllar önceydi. Pek bir hayranı olduğum minik kız yakınımızdaki şık şehre gelecekti. Biletlerin ne zaman çıkacağını filan takip ettim. Ama 50 bin lire verip vermemeye tam karar veremedim. Öyle çok para da değil, 25 dolar filan ediyordu. Ama o zamanlar kıçıkırık paralara yaşıyorduk zaten. Zaten kısa süre sonra da tükenmişti biletler.

Konser akşamı yine de gittim eski tiyatronun önüne, bir ümitle. Cerco un biglietto diye bir kartonla. Benim gibi 10-20 kişi vardı. Bulacağımızı düşünüyorduk. Ama konser başladı, pek satan olmadı. Ancak bir kişinin bulduğunu hatırlıyorum. Salona alırlar dedik, boş yer olur, ek sandalye koyarlar, vs., ama pek oralı olmadılar. Bari konser sonlarında kapıları açarlar dedik, soğuktu, bekledik, almadı kapıdaki izbandutlar. Sanki hafif bir yağmur da vardı, çok üşümüştüm. Ama topu topu 1 saatti konser. Yuh desem de kızın zaten 2. albümü çıkmıştı daha, herhalde şarkısı yok demiştim. Eve dönmek yerine bir tür film festivali vardı, Fransız filmleri olabilir. Sonradan neresi olduğunu çıkartamadığım bir yerde bir filme girdim geç saatte. Filmi de hatırlamıyorum. Zaten sonrasında da hasta olmuştum.

Kızcağız İstanbul’a da gelmişti sonrasında, ama gidemedim. Aradan geçen yıllarda -sinemalar dışıbnda- bir daha bulunduğum şehre gelmedi.

Yakınlarda aşık olduğum kızlar listesi yapmak vardı aklımda. En başta yine o olacaktı.

Bu gelişinde sevgili lizzle ile gidecektik. O yüzden daha bir anlamlanmıştı. Birsürü nasıl alalım konuşmasından sonra pek kolayca alındı, bastırıldı biletler. İstanbul bir türlü içimden gelmese de bu yüzden gittim. Yılların intikamı da alınacaktı böylece.

Ama bilindik hikaye tekrarlandı oldu. Kara büyü, lanet, nazar, ya da bize ne. Liz gelemedi. Herşeyin anlamı azaldı. Gitmesem mi dedim ama niye olmasın… Kuruçeşme pek de sevimli bir yer değildi bu konser için. Kızcağızın ince tınılarının büyük bir sahneye uygun olacağına, bir arenaya hitap edebileceğine pek emin değildim. Soğuk başladı. Öyle de devam etti. Sindiremeden. Zaten sahneyi görmek de kolay diildi, önüne gelen 15-20 kişinin birden sırık gibi olmama olasılığı sıfıra yakındı. Ses düzeni başarısızdı. Işıklar daha da kötüydü, şarkıcının karanlıkta kaldığını ilk defa gördüm.

1 saat oldu. Her zamanki meğsi’lerinden deyip gitti. O kadarmış. Buna bis için çağrı bile yapılmaz, insaf diye düşündüm. Döndü, Debut’tan bir şarkı hafif gönlümü alır gibi oldu. Sonra da bundan sonra eve gideceğiz diyerek başladığı, eğlenceli ve kağıtların uçuştuğu (aynı şeyi biz lise1′de yapınca sınıfçak cezalandırılmıştık) declare independence. Etti 1 saat 10 dakika. Yıllarca gelmediğin, o kadar bekleyeninin olduğu, pahalı biletler yaptığın bir yerde ayıp bence. Hatta fiasco. Kızı hala çok seviyorum ama demek konser veremiyor işte.

h1

Yeni Türkü tribüt

26 Temmuz, 2008

Büyük acılar içindeymiş gibi yaptığı çevre temalı ntv spot konuşmasına Şimdi Fethiye’deyim diye başlıyor Vildan Atasever. Herhalde ‘e, biz değiliz, nolcak şimdi’ doğal tepkisini düşünememiş olmalı. Bir arkadaşım var, yıllardır konuşmadığı arkadaşlarını şimdi viyana’dayım filan diye arıyor, onun gibi.

Gani Müjde de öyle. Ben bu adamı bir tek yılın bu döneminde yatıyla bir güzel kız ve dinlemeye değer bir adamı mavi sularda gezdirirken görüyorum. Bugünki konukları Vildan’la Murathan M.’dı. Sert bir rüzgar var denizde. Hiç fırtınada kaldın mı diyor Gani Müjde, M.M.’ye. Sonra doğal olarak konu onun sözlerini yazdığı Fırtına’ya geliyor ve Gani ile Vildan söylemeyi deniyorlar. Bu da bana hadi şu yazıyı yaz diyor. Yeni Türkü tribüt albümü fikirciği. Ege Kayacan’ın mfö albüm önerisinden aklıma gelmiş birşey. (Bu arada doğal ortamda, çalı çırpı, kum taş yolları olan bir adaya, yazın ortasında, rahat 9 sm. topuklu ayakkabı ile mi çıkılır? Tamam kısa bu Vildan kızı ama insan bundan utanmamalı).

- Çember – Kıraç: Kıraç’ın söylediği tüm şarkılar tek bir şarkı gibi. O şarkı da bu şarkı. Cem Karaca türü, bastıra bastıra söylenen dizeler… Yeaağğ dışınnddassınndırr… Uzatılan sonlar ama keskin vurgular. tak tak tak.

- Fırtına – Nilüfer: Şarkının barındırdığı hafiften bir coşku hali, ama dolu dolu değil, yavaştan, iyimser bir halde, tam Nilüfer’lik.

- Destina – Müslüm: Albümün ağır topu. Reklamlarda, hatta ihtiyacım var şu elbiseye derken bile (brrrrr derken değil tabi) duygulandıran insan Deeeeeestinaaaaa dediğinde eririz asfalt gibi.

- Cevriye – Athena: Skunk’ın aptal gibi tekrarlanan ritmleri, bas akorlara fazlaca yüklenme hali bu şarkıya uyarlansa ne eğlenceli birşey ortaya çıkar. Şarkı hiç bitmez, ritmler hızlanır, tepinir dururuz. Bir nevi tarlaya ektim soğanın üst versiyonu.

- Yedikule – Levent Yüksel: Aynı külhani modda devam edelim. Albümde Müslüm’le beraber şarkısına en cuk oturanı Levent Yüksel. Oyuncu, diklenir bir havayla kendisi de inanır, bizi de inandırır. Bu şarkıya Sezen’i veya Duman’ı düşünmüştüm önceden, ama yok, Levent Yüksel müthiş olur. Ondaki yanık coşku ülkede kimsede yok.

- Nakka – Kibariye&Teoman: Şarkıda patlamaya hazır olan, sanki yeterince kullanılmamış bir potansiyel var. Bu defa Nakka! diye bir de Kibariye bağrınsın bakalım. Teoman sakin, bulanık bir kafayla girsin şarkıya, sonra Kibariye coştursun. O zaman görürüz taverna türü patlamaları.

- Göç Yolları/Dönmek – Yaşar: Albümün Yaşar’lı mini bölümüne başlıyoruz. Benim bu adama özel bir ilgim de yoktu halbuki bu albüm öncesinde. Ama iyi uyuyor onun sesine, bir tek Derya’ya uyar sandığımız tane tane coşkular. Bu ikisi de öyle tane tane şarkılar. İkisi de M.Mungan sözleri, beraber olsunlar da gidenler için hep bir dönme muhabbeti varolduğu bilinsin.

- Günebakan – Yaşar: Kim demiş tribüt albümlerinde her şarkıcı veya grup birer şarkı söyleyecek diye. Hem bu albümün prodüktürü de tonmaysteri de benim. Tüm zamanların en naif şarkısı herhalde bu. Ardından koştuğumuz son zamandır.

- Yeşilmişik – Göksel: Bir önceki şarkının saflığında devam ediyoruz. Bu şarkının çocuksuluğuna sanki doğal ama yaratıcı olmayan bir tercih oldu Göksel. Saf ama aynı zamanda biraz yaramaz. Düşmüşüz yavaşça sakin bir derenin filan… Göksel’deki bariz aşk halinin yansıması

- Mamak Türküsü (Sonbahardan Çizgiler) – Sezen: Politik üçlüye giriyoruz. Bazılarının esas Yeni Türkü dediği Buğdayın Türküsü üçlüsü. Samsun Asfaltı da denebiliyor şarkıya, birçok yerde Mamak Türküsü diye geçiyor ama albümdeki adı, Kemal Burkay’ın şiirinde olduğu gibi sonbahardan çizgiler. Sezen’e politik bir duruş yakışıyor bence. Aslen bir erkek şarkısı sanki ama içli sesini de katınca bir erkektense o olsun.

- Sardunya’ya Ağıt – Şevket Çoruh: Şevket Çoruh, şimdi Arka Sokaklar’da oynayan, zamanının Sultan Makamı’nın Sultanı. Racon bilir, içeri girip çıkmış bir duruşu var, şarkıdaki ironik sertliğe sahip. Özel bir şarkıcılık da gerektirmiyor şarkı, yani iyi uyar. O kabul etmezse Ali Kırca’ya teklif ederim diyorum.

- Mahpusane Kapısı – Erkin Koray (& Haluk Levent): Bu şarkı, şiirin barındırdığı tam Türki hissiyat (ulan, kadını yalnız bırakmış adamı içeride, içelim!) ile hit olmazsa Haluk Levent’in suçu olur. Biraz hızlandırsın şarkıyı, rock vurguları, sert bir söyleyiş, çok da ustalık istemiyor zaten.
ekle: Haluk Levent’e söz vermiştim, tamam ama Erkin Baba’ya da yeraçmamız lazımdı. Sahneyi paylaşacaklar artık.

- Rüzgar – Hayko Cepkin: Duygu salsalası bölümüne giriyoruz. Hayko hem melodiyi biraz esnetip hem de hissini zaten sonuna dek verecektir. ölüm ya da ayrılık, farkeder mi söyle, sensiz…

- Yağmurun Elleri – Teoman: Birkaç yıl önce benim de çalıştığım salona gelmişti Y. Türkü. Bu şarkıdan önce şiirin yazarı da buralarda bir yerlerde, aman duymasın, telif hakkı filan vermedik tabi ki demişti Derya.
Hiçbir şarkıda bu kadar düşünmedim yahu. Neredeyse Yaşar, gelmişken bir de şunu söyleyiver diyecektim. Ama buldum sanırım. Acılı bir aşk modu Teoman’a yakışır.

- Başka Türlü Birşey – K. İskender: Bu öyle bir yorum olsun ki yeni sol bir hareketin bayrağı olsun. Söyleyen de sözlere en içten sahip çıkacak K. İskender olsun. O zaten şiirlerini oynayarak okuyor, bu şarkıya da hakkını verecektir. Arkasında da vokallerde Yıldırım Türker’le solun başına geçecek (geçsin!) Ahmet İnsel olsun.

- Deliler – Harun Kolçak: Ritmli bitiriyoruz.
En çok aklıma gelipduran şarkılardan (sitede ’sayılardan sen anlarsın, konuş onlarla’ diye arayınız). O yüzden ben mi söylesem dedim uzun süre. Sonra Yıldız Tilbe gibi çeşitli deliler geldi aklıma. Sonra oturan biri de gelmedi aklıma. Ama şimdi içime sindi. Harun Kolçak’ın çok iyi bir sesi var. Keşke Aşkın Nur Yengi günlerinden sonra delirmeseydi tabi.

- Maskeli Balo/Telli Turna – Moğollar (& sürpriz konuk): Bazı şarkılar var, basit veya sabit melodilerinden dolayı hayatboyu ancak belli sayıda (diyelim 100, 200 kere) dinlenebiliyor. Özellikle Telli öyle bir şarkı, artık baydı diye koymayacaktım. Ama bu iki şarkı olmadan Y.Türkü tribüt albümü mü olurmuş! Çok benzer ritmleri var, o yüzden eklenecekler birbirlerine, medley gibi. Ama biraz değişsinler. Mesela Anatolu rock. Moğollar ve albümü alanların bilmeyeceği sürpriz, ilk defa aynı sahneyi paylaşacakları efsanevi bir birliktelik: 3 Hürel.

- Aşk Yeniden – Mirkelam: Son şarkı bir mesaj kaygısı da taşıyor. Sevgili Mirkelam’ın söyleyişi çağıldayan, iştahlı bir aşkın dışavurumu.

___________________________________________________

- Bonus: Destina – Duman: Şimdi tüm anlaşmalar yapılmış, herşey bağlanmıştı ki Duman’ın menejerinden bir telefon geldi. Yeni çıkacak albümlerinin promosyonu için bu projede yeralmak istiyorlarmış. Destina’yı söylemek istiyorlarmış ama ‘hangi oje yakışmaz sana, kız Destina‘ şeklinde. Ben de “Duman’ı bu projede görmeyi zaten istediğimi, ama o fikrin pek yakışık almayacağını, ve zaten o şarkıyı Müslüm Baba’ya sözverdiğimi, şimdi iptal edersem ağlayacağını, Müslüm Baba’nın da ağlamasının öyle birşey olduğunu ki o ağlarsa ülkenin intihar edeceğini” söyledim. Sonunda ortak bir noktada buluştuk. Albüme bonus olarak konacak şarkıda ağlak havalarıyla aynı şarkıyı icra edecekler. Müslüm’ün acıklı söyleyişinden farklı, dumanlı kafalı bir ağlaklık. Ve rock ezgili, bittabi

.

Eksik tabi var. Olmasa Mektubun ve İstersen Hiç Başlamasın acılıları üzmesin, diğerlerinin de aklına yanlış fikirler sokmasın diye yok. Vira Vira eksik, ama benzeri birçok şarkı var. Zaten 19 şarkı oldu. Ve fakat, ülkede ne kadar az baba yorumcu var. Hep aynı isimler. Eklemek isteyeceğim Yıldız Tilbe’den başkasını hatırlamıyorum. Oysa her şarkı için birçok alternatif olmalıydı

h1

Geçse de yolumuz bozkırlardan

19 Temmuz, 2008

Geçen hafta bizim bölümün mezunları buluşmuştu estanbul’da. Fotoğrafları gelmiş birsürü. Bakması bile can sıkıcı. Benden çok sonra mezunlar bir yerlere gelmişler.

Orada olsam da gitmezdim. Zaten Caetano ile aynı sıralardaydı. Hem korkutuyor beni o buluşmalar. – Sen ne oldun? – Cevap veriyorum. Afedersin, ben hiç bir bok olmadım. (sessizlik). e, ben en iyisi içkimi tazeliim.

Şöyle büyük birşey lazım bana. Mesela, Everest’e tırmanayım. Tırmanan ilk Türk olayım. Böylece o soruya da muhatap olmam, herkes bilir zaten. Hemen aklıma geldi tabi, o harf söylenmişti. Nasuh Mahruki -ki bunları yazmayı düşünürken televizyona çıktı şimdi, niye hep böyle şeyler oluyor bana- de böyle şeyler düşünmüş müdür acaba… Everest’i mezuniyetinden birkaç yıl sonra çünkü. Ben okurken yeni ünleniyordu o, dağcılık kulübümüzle beraber. Konseyde filan çok görmüş olmalıyım.

Dün gece mutfağa girdiğimde tam karşımda tabak gibiydi ay. Bu vesileyle -tamamen alakasız yani- bir süredir çalmak istediğim bir şarkı. Oradaki son alışveriş günümde bir mağazada çok hoş bir şarkı çalıyordu. Ne bu acaba diye tezgahtar (tezgah yok gerçi ama neyse) kıza sormuş bulundum. Dinlemem ben çalanları, afedersiniz dedi. Bilse çok sıradışı olurdu zaten. Sonra sözleri dinleyip evde gugıl’da arayıp buldum. Teenage Winter. (direk o başlamazsa sağdan seçiverin). (daha önce gönderdiğim plü’ye acil şifalar dileğiyle).

h1

örbi enkak derken

3 Temmuz, 2008

Çok şeker bir iş arkadaşım vardı, Cristina. Konser yarım-bir saat uzakta bir kasabada olduğundan onun arkadaşlarıyla arabayla gidecektik. Niye trenle gitmeyecektik, bilmiyorum. Her yere olduğu gibi oraya da bizim minik şehrimizden tren vardır da belki böylesi daha kolaydı. İtalya’nın karayollarını da bir o gün gördüm zaten. Tavsiye etmem, dar, kalabalık, iki taraf duvar örülü (ne doğru bir şey bu), boğucu.

Herbie Hancock-Wayne Shorter konserine üçünün önlerden bileti vardı, ben almamıştım. Ben girerken ikinci kısımdan aldım, sefil yaşayan biri olarak. Ama öndeki sandalyelerin önünde çim bir alan görünce konser başladıktan sonra gidip oraya yayıldım. Bazen çok imtiyazlı hissediyorum kendimi. Mültimilyoner de olsaydım böyle sahnenin önünde çimlere yayılmak isterdim.

Seyircinin Wayne Shorter’a özel bir ilgisi vardı. Meğer birkaç ay önce karısı bir uçak kazasında ölmüş. Konser başladıktan kısa bir süre sonra durdular yalnız. Kasabanın bir tarafı deniz, diğer tarafı yeşillik ve dağlıktı. Hatta konser alanının hemen ilerisinde eğim başlıyordu. Hava kararırken sıcaklık da çok ani bir şekilde düşmüştü. Zamanını hatırlamıyorum, ama Haziran-Eylül gibi birşey olsa gerek. Piyanonun akorları yüzünden dedi birileri. Ayarlar yapıldı tekrar başlandı. Ama toplam yarım saatten fazla dayanamadılar. Sinek de vardı. Serinlemişti. Herbie beğenmedi piyanonun durumunu. Seyirciler tepki gösterdi. Benim pek umurumda değildi. Biraz bekledik. Ben seriliydim çimlere, birkaç kişiyle beraber. Sonra dönmeyecekleri belli oldu, belki geri vermişlerdir bilet paralarını, hatırlamıyorum. Tepki vermişti bizim gruptakiler ama benim keyfim kaçmamıştı.

Θ Θ Θ Θ Θ

Demin Açıkhava’da Herbie’nin provasının önünden yayın yapıyordu Yekta Kopan (kendisine işinden ötürü acaip ifrit oluyorum; biliyorum, konserleri de kaçırmıyor sonra). Yarın da Açıkhava’da en beğendiğim konserlerden birini veren Marcus Miller var. Sonrasında da gitmeyi pek istediğim 2 konser 1 nişan var aynı şehr-i harabe’de. Ama hep aralıklı aralıklı. Normal koşullarda hepsine gidemeyeceğime göre benim hem orada bir eve, hem de kolay ve hızlı bir gidip gelme yolu bulmaya ihtiyacım var. Mesela bir katamaran edinsem. Şuracıktan biner, direk Kuruçeşme’ye demirlerim. Hatta yoldan işten çıkan arkadaşlarımı ararım, ‘trafik mi tıkandı, sorma, ben de hız sınırına takılıyorum, Çanakkale’yi geçtim demin, iskelede beklerim artık seni’. O zaman kalacak yere de ihtiyacım olmaz hem. Konser bittikten 5 dakika sonra kendimi yatağa bırakabilirim. Tabi, öncesinde teknem şurada, sizi evinize bırakabilirim dediğim biri olmamışsa. Sonra ev yerine rotayı Girit’e filan da kırabiliriz. Nakit ihtiyacı olursa da konser sonraları dolmuşçuluk yaparım. İyi iş.