‘pelikül’ Kategorisi için Arşiv

h1

Başlığa şiir aldım: Kapalıçarşı, kapalı kutu.

1 Ekim, 2009

© İnsan içinde en çok görüldüğüm yerlerden olan Alsancak durağında otobüs bekliyordum bir akşam. Bayram içindeydik sanırım. 121 henüz gitmiş olmalı ki ben tektim. Sonra yüksek orta yaş civarında iki kadın geldi, biri yanıma oturdu. Diğerinin elinde ikea kitapçığı vardı. Otobüsün gelmesine yakın abla dediği öbürüne bir hastalık olasılığından bahsetti ki annemde de var, biliyorum biraz. Otobüste öne oturmuştu, ben de yanına oturdum bu yüzden. Eğer varsa şuna şuna dikkat etmeniz gerek demek istemiştim. Dedim ve sonra psikiyatri seansına dönüştü ön sıra. Nedeni bulunamamış başağrılarından, onların sıkıntı duyduğu zamanlar tekrarladığından, yalnız yaşadığından, evliliğinin kötü bir şekilde bittiğinden, kocasının kendisini aldattığından, ki bu noktada ben şoför bey, ben atlıyorum demek istedim. Üzüldüm, ama insan kendisine bunu yapmamalı. Ya da daha doğrusu, böyle şeyleri açıkça söylemeyecek kadar zarafetini korumalı.

® Evde sakince otururken en rahatsız olduğum şeylerden biri, alttan alta gelen gümgüm bir bas sesi. Sanırım oradaki evarkadaşlı günlerden kalma bir deformasyon. Ahşap evde tam altımdaki yemek odasında duran müzik setinin sesi kısık bile olsa kolonlardan çıkan bas sesini, aynen zeminde hissediyordum. Hatta ses de açıksa bas kalp atışımın yerine geçiyordu. Kabus gibi birşeydi. Kolonların altına çok kalın telefon rehberlerinden koyduysam da kar etmemişti.

Şimdi burada da arada bir uzaklardan geliyor, müzik olmasa da bas. 2 yaz önce bir gece evde yalnızken çok sürünce gece 2 civarı çıkıp bakmıştım. Evin ilerisindeki parkta -aslında pek yakın değillerdi ama arası açıklık olduğundan bize dek geliyordu ses- pek yanlarına yanaşılmayacak tipler arabadaki müziğin sesini abarık açmış içiyorlardı, üstelik ben gittiğimde yanlarından bir polis arabası ayrıldı. Yani pek yapılacak birşey kalmamıştı.

Evvelsi gece de 1 civarı başlayan müzik (balkona çıkınca ne olduğunu duymuştum: tekno-horon) 3′e dek bitmeyince karakolu aradım. 155′i arayın dedi. 155 daha önemli şeyler için değil mi, ama yine de aradım. 2 dk. içinde kesildi. Garip olan o kadar süre içinde etraftaki kimsenin aramaması. Bazı açılardan ne koyunuz.

© Pazar akşamıydı sanırım, bir kanala atladım ve sanki bir rüya alemine daldım. Hem de daha önce hiç duymadığım bir Türk filmiyle. Masallar, arada basit ama inandırıcı animasyon, eski doğu metinleri, karanlık-başarılı görüntüler, tatlı bir kız, hipnoz. Arada fantastiğin-metafiziğin dozunun kaçtığı yerler oldu ama azcık hoşgörüp devam ettiğinizde Oktay Kaynarca’nın etkileyici sesi çıkıyordu karşınıza. Ki çok başarılıydı Kaynarca (ona bir sonraki neslin Haluk Bilginer’i demeyi bile uygun gördüm). Son birkaç ayda hem Aşk Yakar’da, hem radikal’in kitap ekinde hem de Uzak İhtimal’de karşıma çıkıp çok dikkatimi çeken Görkem Yeltan da vardı -ama çok iyi değildi açıkçası. Sıfır Dediğimde‘yi pek beğendim.

® Beğendim’den devam edeyim. Bu aralar en hevesle seyrettiğim ve beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan şey, aslında şeyler, iki bbc dizisi. Cold Feet’in bahsi geçmişti daha önce. 3 çift arkadaş (Perş.leri -maç yoksa- 23:30′da tnt’de).  Bir de BBC prime’da oynayan çok şeker bir dizi keşfettim. Love Soup (Pt.leri 21:45). Her bölümde farklı farklı şekillerde ‘doğru kişiyi’ arayan bir genç kadın ve apayrı bir genç adam. Anlıyorsun ki bir karşılaşsalar şimşekler çakacak, ama onlar ayrı ayrı dünyalarında her bölümde türlü belalar barındıran kişilerle çıkıyorlar. Alttan alta çok hoş bir mizahı var dizinin.

© Onca gerçekten başarısız, genelde taklitçi yapımın yanında, beğendiklerime bir tane de Türk dizisi ekleyebiliyorum. Kapalıçarşı, eli yüzü düzgün ve sahici bir yapıma benziyor şimdilik. En azından Türk dizilerinin geliştirdiği çeşitli numaralara (mesela tempo: 10 sn. bir sahne göster, sonra diğerine atla, sonra geri dön, sonra diğeri) veya zorlama senaryolara, hep aynı tarz oyunculuklara başvurmamışlar. Oyunculukların nasıl olacağını isimlerden anlıyorsun zaten: Erkan Can, Olgun Şimşek ve tabi Türk dizilerinin Tim Roth’u Nejat İşler. Bir de küçük kız süper ve müzikler iyi. Beklentiyi yüksek tutmamak koşuluyla memnun edebilecek bir yapım gibi.

Şimdi kadrosuna bakınca anladım ki şaşırtıcı değil beğenmem. Gaye Boralıoğlu ve Neşe Şen yazmış (1 İstanbul Masalı, Hırsız Polis ve Bıçak Sırtı’ndan aşinayız kendilerine). (Pt.leri 22:15 civarı, ilk bölüm tekrar bu akşam 23:10 civarında).

h1

bir iyi film, bolca iyi dizi, bir de eskiden kamu hizmeti yapan bir kanal

14 Eylül, 2009

I. Bir Shakespeare tiradına rastladım dün gece. Hangi oyundaydı diye aradım, Hamlet’miş ve Withnail & I’da da geçmiş. Withnail & I pırlanta gibi bir filmdi. İki işsiz ve sapına kadar parasız aktör ve bir haftasonu için gittikleri ama neden gittiklerini bilmedikleri berbat bir köy kulübesi. O kulübe (cottage) satılıkmış Guardian’ın haberine göre. Filmde bile burası yaşanacak gibi değil diyorlardı, artı kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeydi ama filmin hayranlarından medet ummuşlar. 150 bin pound istiyorlarmış.

Withnail-and-I-001

II. Filmdeki iki aktörden Withnail’i tanıyoruz (Richard E. Grant), Bright Young Things’ten, çeşitli Robert Altman filmlerinden, Henry&June’den, Hudson Hawk’tan, hatta Spice World’den. Ama filmin ismindeki I bilinen biri değil. Bazı Amerikan filmlerindeki şaşkın, kısa boylu ve kıvırcık saçlı adama ne kadar da benziyor diye düşündüm. Zaten seyrederken de aynı şeyi düşünmüştüm. Sonra o benzettiğim adamın kim olduğunu bulayım dedim. Nerde vardı, nerde vardı? Hah, hani kuzeni uzaylı olan bir adam vardı, uçuk kaçık bir diziydi, Mork ve Mindy gibi, neydi adı? Eski dizilere bakarken rastladım, Perfect Strangers.

Bulduğum sitede envai eski dizi var. Ortak hafızadakiler bir yana, eminim herkesin çoktan unuttuğu birçok dizi sıralanmış (biraz çorba gibi olsa da). Güzel ve Çirkin’i-Beyaz Gölge’yi-Aşk Gemisi’ni dedem de hatırlar da, ya genç kadının, kendisini timsahlara yedirip öldürmeye çalışan kocasından intikam almak için estetik operasyon geçirip geri döndüğü Cennete Dönüş’ü, ikisinde de genç bir kadının gizemli bir adaya gittiği mini korku dizileri Martı Adası’nı-Girdap’ı, uyumsuz iki kardeşin dedektiflik yaptığı Simon&Simon’ı, onunla dönüşümlü olarak hangi dizinin yayınlandığını, bu dizinin bir kovboy dizisi Smith ve Jones olup olmadığını (emin olamadım da), bu dizideki Smith (Ben Murphy) başka başka dizilerde çıktıkça (Piyango, Görünmez Adam, Berrenger’s) yine bu adam oynuyor dediğimizi, isimleri bile dünyanın en güzel işi gibi gelen Serüven Adası’nı, Hayal Adası’nı?..

III. Ama inanılmaz olan o kadar diziyi TRT’nin çoklukla tek, kısa bir dönem iki kanalında görmüş olmamız. Şu anda envai kanala sahibiz ama oynayan kaliteli dizi belki de daha az. Özel kanallar sadece izlenme peşinde olabilir ama kamu televizyonunun amacı farklı olmalı.

Bu arada, iyi demişken, sinemada çok seyredilenin illa iyi film olmadığını artık herkes biliyor -10 yıl öncesine kadar Sinan Çetin tersini iddia ederdi, ama hele son yıllardaki çok seyredilen Türk filmlerinden sonra onu dinleyen olmaz herhalde-. Ama iş iyi diziye gelince herkesin aklına en çok seyredilenler geliyor. Oysa arada temelde çok fark yok (katılmayan 5 dk. Aşk-Memnu’yu izlesin). Diziler para için yapılıyor diyebilirsiniz. E, filmler de öyle. Nasıl bazı sinemacıların farklı amaçları varsa bazı tv yapımcılarının, mesela BBC’nin de amaçları farklı olabiliyor. Bizim dizi oyuncularımız ‘dizilerde yaptığımız sanat filan değil’ diyorlar bir süredir. Evet, sizin yaptığınız değil. Ama bir David Lynch filmi sanatsalsa bir David Lynch dizisi (Twin Peaks) niye olmasın?

IV. Zamanında tek bir kanalda harikalar yaratan TiaRTi şimdi neler yayınlıyor peki?

14:55 Sufi Klipler
15:00 Türk Sineması “Yunus Emre”
16:45 Minyatürle Anlatılır Aşk
16:50 Gönül Makamı
17:10 Kur’an Işığında
17:40 Ramazan Sevinci
19:33 Ana Haber Bülteni
20:10 Hava Durumu
20:20 Spor
20:25 Ramazan Güzeldir
21:10 Zoraki Başkan
22:55 Kısa’ca Ramazan
23:15 Telve
23:25 Endülüs
00:10 Günün Ardından
00:30 Sufi Klipler
00:35 Yabancı Sinema “Dünyalı”
02:10 Anadolu’da Oruç Mevsimi
02:35 Ramazan Güzeldir
03:05 Sufi Klipler
03:10 Sahur Zamanı

Sanki Kanal 7′nin programına bakıyoruz. Devletin televizyonunun herkese eşit mesafede olduğu artık hiçbir şekilde söylenemez.

h1

bir doktor, 3 aktör ve bir sanatçı

12 Eylül, 2009

Radikal Doctor Who’yu tanıtmış: “Bir uzaylı olan Who işi gereği sürekli zamanda ve uzayda gezindiği için arkadaş edinmekte ve ilişki kurmakta zorlanır. İşte bu yüzden bir yardımcıya ihtiyaç duyar.” Çok yaratıcı. Sanki Doktor, işi gereği uzayda geç saatlere dek gezinen bir işadamı ve özel meselelerine yardımcı olsun, kızlarla randevularını filan ayarlasın diye bir asistan tutuyor. Bu arada zaten adamın adı Who değil, sadece Doktor. ‘Doctor who’ onla tanışanların verdiği tepki. Eski TRT olsa Doktor Kim (veya Doktor Ne) diye oynatırdı herhalde.

2 yıl önce “görmediğiniz, ama illa ki göreceğiniz BBC dizisi” demiştim Doctor Who için. Artık bana özel birşey olmayacak. Ayrıca, ne kadar çocukça olduğunu görüp lafedecek birçok kişi. Ama kendine has bir çekiciliği ve seyredilirliği olduğu da inkar edilemez. Eski TRT dizilerindeki gibi uzak diyarlara uçan bir hayal gücü.

Bu doktorun 9. reenkarnasyonu. Christopher Ecclestone oynuyor ki birçok iyi İngiliz filmden (Jude, With or Without You, 28 Days Later, The Others -ama o İngiliz değildi tabi, ürperdim bu arada-) tanırız kendisini. Karizmatik, güldüğünde de şeytan tüyü var hınzırın oluyor.

Gelecek sezon değişecek. 10. reenkarnasyon David Tennant ki o daha sevimli ve komik. Aptal tipli ama bıcırık Rose ise bir sezon daha idare edecek. Sonra onun yerini alan Martha ise tıp öğrencisi. Zaten o sezonun fragmanı da şöyle:
Martha: I battle with textbooks.
Doktor: I battle with monsters.
Martha: I try to save money.
Doktor: I try to save the universe.
Martha Jones: I’m going to be a doctor.
Doktor: I *am* the Doctor.
Martha: Well, let’s hope this box is big enough for the both of us.

(sanırım bu diyalog en çok doktor ve doktora adaylarını eğlendirir).

Doktorla Rose’un şu şekilde tanışacakları ilk bölüm bugün (cumartesi) 7′de:
- What’s your name?
- Rose.
- Hi Rose, nice to meet you, now RUN FOR YOUR LIFE!

Cnbc-e’nin bir başka yeni dizisi Leverage’ın tanıtımlarını ne zaman görsem dış ses “başrolde Oskarlı aktör” dediği zaman Matthew Broderick diyordum. Oysa Timothy Hutton diye bitiriyordu o ses. Kim kimdi, niye böyle karıştırdım diye bakınırken farkettim de o kadar da çok benzemiyorlar. Ama ikisinin de daha çok benzediği ve benim kafamı karıştıran biri daha var: Robert Downey Jr.

Bunlar böyle benzer yaşlarda bir üçlü. Matthew Broderick daha sevimli, çocuksu yüzlü olan. Sarah Jessica Parker’la evli. Family Business, Cable Guy, Inspector Gadget, The Stepford Wives, The Producers filan.

Robert Downey Jr. içlerinde en farklı rollerde ve büyük bütçelerde oynamış isim, ve belki de aktör olarak en iyileri. Ayrıca en olaylı isim, 6 ay uyuşturucudan (kullandığı için) yatmış. O sırada oynadığı Ally McBeal’den de kovulmuş. Chaplin, Only You, Restoration, Good Night and Good Luck, Iron Man, ayrıca yeni Sherlock Holmes. Ayrıca -buyrunuz benzemiyorlar deyin- 7 yıl Sarah Jessica Parker’la yaşamış.

Timothy Hutton, en serseri duranları, ama o dalda Robert Downey Jr.’ı geçemez. Sinema kariyerine Robert Redford’un yönettiği Ordinary People’da Oskar alarak başlıyor. Sonra Falcon&Snowman, Made in Heaven, A French Kiss filan ama sanırım bir daha o başrol seviyesine çıkamamış. Zaten o yüzden dizi yapıyor Hollyw.’da oyuncular.

Yalnız, Leverage kamera arkasında önündekilerden daha ilginç birini barındırıyor. Yankesici şovmen Apollo Robbins oyunculara numaralar öğretmiş. Eski günlere gittim bunu duyunca. Apollo bizden üç sınıf üstteydi, hocalar çok beğenirdi tekniğini. Ama sonra Vegas’ta yüzyıllık sırları deşifre eden şovlar yapınca bir daha adı anılmadı akademide. Çünkü birden çok kuralı çiğnemişti: – Bilgi birikimimizi koru. – Becerini zorda kalmadıkça çıkarın için kullanma. – Becerinle övünme.

h1

Televizyonda Sinema

12 Ağustos, 2009

Televizyonda iyi birşey oynadığını görünce birilerine söylemeden ve seyrettirmeden rahat edemeyen biriyim. İçten kopan ve engelleyemediğim bir dürtü bu. Hele bu akşam tam öyle söylemeden yapamayacağım bir film var. Ama buraya ikide bir bu akşam şu oynuyor deyip duramam. Onlarla dolar blog. Yanda bir sayfa yapmıştım evvelsi yaz. Ama oraya sığmaz her gün her gün -hem kimse yandaki bir sayfaya tıklayıp durmaz.
O halde, yeni bir adres. İlgilenenlere. Televizyonda film seyretmeyi unutanlara. Hep kendi bildiği ve çevresinin söylediği dar bir alandaki filmler yerine yeni şeyler seyretmek isteyenlere. Eskinin kıymetini bilenlere. Televizyon programlarını takip edemeyenlere. Niye haber vermedin diyenlere. Akşamını iyi bir film çevresinde planlayacak olanlara. Günü, tarihi unutmak isteyenlere. Heyecanı, gerilimi, romantizmi, romantik komediyi, yeni dünyaları ve bir film duygusunu özleyenlere…
Televizyonda Sinema başlıyor. Kuruyemişi de getir içerden gelirken.

h1

Philippe Petit

1 Haziran, 2009

Dünya Ticaret Merkezi’nin bir olayla zihinlere kazınmış olması ne büyük haksızlık. Oysa öncesinde çok büyük başka bir olaya, ve diğeri gibi iç karartıcı ve -kelimenin ulaştığı en keskin anlamda- yıkıcı değil, ilham verici, büyüleyici ve özgürleştirici bir olaya sahne olmuş.

Man on Wire’ı geçen hafta oynadığında çok kısa seyredebilmiştim. Hatırlamıyorum ama başka birşey vardı, gece de tekrarlamamışlardı. Ne güzel ki iç sesimi duymuş olan ntv tekrarladı bu gece.

Öncelikle olay şurada geçiyor:
man on wire-philip petite
{Aşağılarda görünen 300 metrelik dev gökdelenlere dikkat.}

İnsanın kanını donduran veya ağzını açık bırakan üç fotoğraf vardı filmde. İlkinde Philippe Petite olayın başlamak üzere olduğu anda ikiz kulelerden birinin kenarında duruyor. “Ağırlığımı binadaki ayağımdan teldeki ayağıma vermek üzereydim ve bunun sonucunda belki de öleceğimi düşünüyordum, ama bunu yapmam kaçınılmazdı.”:
IMG_1297

İkinci resimden önce söylemem gerek ki filmin neyden bahsettiğini ilk duyduğumda bunun korkunç ama yapılabilir olduğunu düşünmüştüm. Ama seyrettikçe anlıyorsunuz ki bu aslında yapılamaz ve imkansız bir fikir. İhtiyaçları olan 1 ton ağırlığında bir malzeme, eylemleri suç, normalde ihtiyaç duyulan 4 kişinin oraya çıkması mümkün değil, o teli bir binadan diğerine ulaştırmak, iki bina arasına germek ve tüm düzeneği kurmak acaip zor, o yükseklikte rüzgar inanılmaz, binalar hareket ediyor, yükseklik baş döndürücü değil bayıltıcı. (Ama bir noktada şöyle diyorlar: Evet, imkansız. O yüzden hadi çalışmaya başlayalım.)

2. kare bütün bunlara rağmen, evet, iki bina arasındayken. P. Petit telle ilgili endişelerinin boş olduğunu ve rahat yürüdüğünü gördükten sonra tele yatar. Buna bir yorum yapmak mümkün değil.
IMG_1357

3. karede tele yatmakta olan Philippe’ten geniş açıyla sola doğru açılır görüntü. Filmlerden tanıdık, eli belinde iki Amerikalı polis diğer binanın çatısında onu izlemektedir. Sonrasında siyah, tombul bir polis onu ip cambazı değil, ip dansçısı diye tanımlar, “çünkü ipin üstünde dansediyordu” diyerek.
IMG_1361

Bu da filmin sonlarından o sahnenin olduğu kısım.

h1

Teoriye inanılmaz, kabul edilir.

16 Mayıs, 2009

Ben olsam kesinlikle Inherit the Wind’i tüm okullarda göstertirdim. Lise 1 civarı.

Inherit the Wind, Spencer Tracy’nin oynadığı ve 1925′te bir Amerikan kasabasındaki maymun davasını anlatan film. Kasabanın öğretmeni evrimi anlattığı için yargılanmaktadır, hatta kasabalı onu linç etmek üzeredir. Davanın savcılığını ünlü bir muhafazakar politikacı yapmaktadır. Avukatlığı da liberal bir büyük şehir avukatı (Spencer T.) üstlenir. İkisi de eskiden arkadaştır. Kasabanın alaycı gastecisi (sürpriz: Gene Kelly), öğretmenin rahibin kızı olan nişanlısı, muhafazakar politikacının eşi gibi dolu yan karakterler ve tabi mahkemedeki unutulmaz tartışmalar. Tam ders gibi film.

Amerika ile önemli benzerliklerimizden biri bir türlü çözmediğimiz, ülkeyi bölmüş ve düğüm olmuş sorunlarımız. Aralarında ortak olanlar var, ayrı olanlar var. Bizde türban var mesela, onlarda kürtaj. Kürtaj neden bizde hiç ciddi bir tartışma (bir bölen) olmamış, çok ilginç geliyor bana bazen. Nadiren tartışmanın doğacağına ilişkin doneler oluyor ve bence birkaç yıla kadar bu konuyu patlatacak birileri.

Neyse, ortak konularımızdan bir tanesi evrim. Aslında bizde -belki abd’ye göre daha yukarıdan yönetildiğimizden, belki evrim daha çok hristiyanlıkla çeliştiğinden- yakın zamanlara (son 2-3 on yıla) dek önemli bir sorun olmamış bu. Son zamanlardaysa türlü yerlerden bu konuya dönüp duruyoruz. Bana en garip gelense evrim konulu hep habere bırakılan yorumlar. Hep en çok yorumlanan ve yorumlarda en fazla tartışılan konu oluyor bu. Radikal’e gelen yorumlarda bile çok sayıda yaradılış taraftarı veya evrime inanmayan oluyor. Bunların hepsinin birden Yahya kulu olduğunu sanmıyorum. İşin içinde önemli bir ‘yarı-eğitimlilik’ var.

Ve hepsi de nasıl iddialı. Sanırsın hepsi birer biyoloji alimi. Ne kadar öğrenirsen o kadar az bildiğini öğreniyorsun ya, kim ne kadar eminse en cahil de odur denilebilir herhalde.

En başta isimden başlıyor o bakış açısı. “Evrim teorisi adı üstünde sadece bir teori” diyorlar. Yani teorinin bilimsel bir kavram olarak günlük hayattaki “ben böyle uydurdum” anlamını taşıdığını düşünüyorlar.

Teoriye bilim dünyasının o dönemde gerçek kabul ettiği düşünceler bütünü diyebiliriz sanırım. Örneğin, dünyanın güneşin etrafında dönüyor olmasına bir teori diyebiliriz. Belki ileride bir gün dünyanın güneşin değil, güneşe çok yakın bir manyetik güç etrafında döndüğü ortaya çıkar, böylece önceki teori çürütülmüş olur. Ama bu ne kadar olasıysa birçok teori için de aynı şey geçerli. Bilimsel gelişme genel olarak kanıtlarla değil çürütme/kabul etme ekseninde ilerler.

En son, TV8′de Onur Öymen spikerle tartışmış. “Herkes inanmak zorunda değil, ben de inanmıyorum evrime” demiş spiker. Öymen “o zaman öğretmenlerinizden hesap sormak lazım” demiş (spiker de “bence sizden hesap sormak lazım” diye devam etmiş).

Öğrenim hayatımız boyunca gördüğümüz her türden fizik, kimya ve biyoloji teorisini inanıp inanmamayı düşünmeden kabul ediyorsak evrim teorisi de aynı muameleyi görmek durumunda. Çünkü teoriye inanmak inanmamak olmaz, teori kabul edilir. İnanmıyorum diyorsan buyur demek lazım, senin daha geniş bir bilimsel çevrede kabul gören fikrini alalım. Yoksa, en iyisi hiç iddia edip durma.

İşte, hep benzer yerlere geliyoruz. Lisede mutlaka bilimsel düşünce, bilim tarihi, bilim felsefesi öğretilmeli, diycem ama üniversitede bile öğretilmiyor ki.

inherit_the_wind

Son olarak Inherit the Wind’den bir diyalog:

Avukat Drummond:  Darwin was Wrong! Man’s still an ape. His creed still a totem pole. When he first achieved the upright position he took a look at the stars… thought they were something to eat. When he couldn’t reach them, he thought they were groceries belonging to a bigger creature… that’s how Jehovah was born.

Savcı Brady:  They’re looking for something that’s more perfect than what they already have. Why do you want to take that away from them when it’s all they have?

{diyaloğun üzerindeki linkte ünlü mahkeme sahnesi}.

h1

Tanrıdan tazelik ve güzel futbol dilenmek. (Onun da bazen cevap vermesi).

8 Mayıs, 2009

Hayattan tek olmasa da genel isteğim, tazelik hissinin eksik olmaması. Yenilik, bahar hissi, birşeylerin kokusunu almak, yaşıyor olma duygusu, yeni insanlar, yeni şeyler, veya aynı insanlar ama yeni yönleri, yeni aktiviteler, yeni meraklar, öğrenmek, tazelik, gençlik hissi, heyecan. Yoksa, sıradanlık, sıkıntı ile eşdeğer sanki.

Vakit geçtikçe, yıllar ilerledikçe bu sürekli daha güç ama. Bir arkadaşıma festivalde filmlerden çok etkilenmediğimi söylediğimde “ee, gördün mü, bu yaşta böyle” dedi. Bu yaşa dek gerçekten çok sayıda film seyretmenin kötü etkisi. O filmin daha etkileyicisini gördün. Bunda yeni birşey yok. Şu sana, çok daha iyisi olan eski bir filmi hatırlatıyor. Veya en kötüsü, direkman o filmi zaten izlemişsin. Zaten yeni ve iyi çok az şey yapılıyor, bir de senin etkilenme eşiğin arttıkça artıyor.

Ama neyse ki futbol var. Daha doğrusu, iyi ki hücum futbolu var. Artık neredeyse soyu tükenecek gibi olsa da.
Futbol da aynı hayat gibi, sadece kazanmaya doğru evrildi son 10-15 yılda. Özü, yani kazanmanın da amacı olan prestij unutuldu. Kazanmak için savunma yapanlar da savunmanın dozu da sürekli arttı. Hem savunma yapan takımın bariz bir avantajı vardı. 8 kişiyle savunma yapan bir takım üstüne gelen rakibine kalesi etrafında hiç boş alan bırakmazken hızla çıkınca karşı kalede geniş boşluklar buluyordu. Yani rakibinin 8′e 8 pozisyon bulması çok zorken senin için karşı kalede 2′ye 2 çok kolaydı.

Ve sonra Barcelona geldi. Incelikte sınır tanımayan oyunu, topa yapışık ayakları bizi yeni terimlerle tanıştırdı. ‘En iyi savunma hücumdur’u biliyorduk mesela ama çok pasın rakibi yorduğunu bilmiyorduk. Veya, (benim teorim) o güzel paslaşmaların rakibi sersemletip topun peşinden koştururken bir yandan seyretmeye sevkettiğini. Beyin oyunu bozmamaya kuruluyor. Çünkü ortada ilahi birşeyler var. O futbol ancak göklerden gönderilmiş olabilir, o yüzden ilişmeyelim, bozulur.

guardiola
Futbolun da politikası, yaşam görüşü bu işte. Tribündeki seyircilerin politik görüşüyle romantizm yapmak moda oldu ya bizde son 2-3 yılda; yok Livorno tam solcuymuş (gelsinler o taraftarı bir de komşusu ve ezeli rakibi Pisa’nın tren istasyonunu savaş alanına çevirirken görsünler), yok St. Pauli şöyleymiş. Asıl politika, direk sahada aslında. Tek amacın, ne olursa olsun kazanmak mı, yoksa iyi oynayarak kazanmak mı?

Dün gece ilk grubun kazandığını görmek üzereydik. Yeryüzündeki en zengin takım Chelsea küçük (eşittir yoksul) takımlar gibi yatmıştı tek golün üzerine. O savunma futbolunu da hiç alan bırakmadan olabilecek en iyi şekilde oynuyorlardı. Güzeli isteyen Barça bu sefer çaresizdi. Hayat hep aynı sıkıntı verici sıkıcılığında seyrediyordu. Çözüm de görünmüyordu. Sonra, 93. dk.da sanki bir mucize oldu, Hızır yetişti (tam da gününde). İlk gördüğümden beri sevdiğim, tekniğin, yaratıcı futbolun iddiasız simgesi, Billy Crystal tipli İniesta vurdu. Ben pek bir sevindim.

Britain Soccer Champions LeaguePetr-Cech-fails-to-stop-A-001
[bir üstteki resimde maçın gerilimli son dakikalarında Barcelona hocası Guardiola, Chelsea hocası Hiddink'e sarılır. Karşılaştırınız: benzer anlardaki Terrim'le.]

[İlgilenenlere: Bağış Erten de hemen hemen aynı şeyleri yazmış bugün.]

h1

As you are, we once were.

23 Nisan, 2009

Oharu’nun Yaşamı’ndaki kadın her kötü biten macerasından sonra karşısına çıkan yeni birinde mutluluğu bulabiliyordu. (Aynı Akbank’ın can sıkıcı festivali reklamındaki ayrılıp hemen bir başka birini bulan çift gibi). Hani nerede o hayat dedim.

İz Peşinde’deki kız gittiği her etkinliğin biletini biriktiriyordu. Benim gibi.

nyomozo_level

Salvatore Giuliano, Kürt sorunumuz üzerine yapılmış (47 yıl önce ve Sicilya’da) en önemli filmdi.

Zift’teki adam hapisten çıkış anı için planlar yapıyor ama çıkmak üzereyken sağlam bir dayak yiyip kıçına bir tekme ile çıkıyordu hapisten. Ben de hapis yıllarımın bitişi için planlar yapmıştım, seyredince hatırladım.

Bulanık Sular’daki genç adamın çocuk sayılır bir yaştaki bir hatası yüzünden yeni bir hayata başlamasına izin verilmiyordu. Bana da öyle oluyor gibi geliyor bazen.

img_1791-5

Loft’ta ilan-ı aşk ettiği kadın kendisini aşağılayınca kadını doğruyordu adam. Yanımdakine dönüp “e, haketmiş” dedim. “Ben de olsam aynısını yapardım”.

Nur Akalın’ın yerinde ben olsam utanır, o filmi gösteremezdim.

Son Durak 174′teki çocuk bir süre Rio’daki meydanlardan birinde sokakta yatıyordu arkadaşlarıyla. Benim de geçmişimde öyle bir dönem varmış gibi yakın geldi.

hanami02_70

Ne diyordu Terence Davies (Of Time & The City’de) “altın anlar gelir geçer, ve hiçbir iz bırakmaz”. Bir de başlıktakini.

Kiraz Çiçekleri’nde “İyi ki birbirimizi bulmuşuz” diyordu yaşlı çift birbirine. Sonra ne yazık ki kaybettiklerinde de tek başına yaşamanın anlamı kalmıyordu. Bunu seyredip hayatı nasıl hala tek başıma kurgulayabilirim?

h1

Festivale!

3 Nisan, 2009

İki günde nasıl da çiçek açmış ağaçlar dedi teyzem. e, öyle olur, festival geldi dedim -içimden. Baharın gelmesi hep festivalle olur.

Festival festival. Bu ülkede filmdir festival.
Önceki yıllar olsa hay dünyanın tüm F’leri deyip tüm F ile başlayan küfürleri sıralardım. Şimdiyse sakince bakıyorum programa.
Bir bölüm: Asiler, Azizler, Aşıklar. Asi ve Aşık kısmı çok tanıdık, e bir de işte Aziz olunca direk ilgisini çekiyor insanın. Peki bu bölümdeki filmlere bakınca hemen ne görüyoruz: Çöllerin Simon’u. Simon del Desierto. Ben unutmuştum bile. Yıllar oluyor, yanyana oturmuştuk bir yolda Bunuel’le. Birşeyler anlatmıştım hayatımdan, yaşadığım ortamı çöle benzetip. O da sonra filmleştirmişti bunları. Festivalciler düşünceli davranıp programa almış. Aferin onlara.

Onun dışında da bu bölümdeki tüm filmler müthiş. [Sadece belki Sebastiane'a bir ünlem konulabilir, eşcinsel estetizmi biraz ağır diye]. Ben bayılırım zaten böyle eskilerden seçki bölümlerine.

Sonra, bir İsveç filmi, Gir Kanıma, çok çekici duruyor. “Tatlı gençlik filmlerinin en kanlısı, kanlı vahşet filmlerinin en sevimlisi.” diyor minik tanıtım.

Bir de Antalya’da oynamışlar var. İki Japon, gözde yönetmenlerimden Kore-Eda’nın Bitmeyen Yürüyüş’ü ve Cannes ödüllü Tokyo Sonata hem aile temasıyla birbirlerine benziyordu hem de ikisinde de sakin bir etkileyicilik vardı.

dasboot2

Şubat-Mart vizyonu iyi olur hep, Oscar zamanlamasından dolayı. Bu yıl da Sam Mendes’in Revolutionary Road’unu, Milk’i, Başir’le Vals’i, Sınıf’ı, Wrestler-Şampiyon’u merak ediyordum. Üzerine iyi Türkler de aynı sıralarda oynadı. Aylardır istediğim Hayat Var ve Pandora’nın Kutusu. Button pek sıkıcı bir fikir gibi görünmüştü bir tek. Bir de Slumdog, hmm, evet, görülebilir.

Ama gitmeden sıkışıktı günler. Zaten çoğu oynamıyordu daha. Orada giderim dedim. Ama orada da akşamları evde televizyon daha cazip ve dinlendirici geldi hep. Geldim, geçen hafta (vizyon itibariyle geçen hafta) birkaçı vardı hala ama ben bir türlü planlayıp (yani bir tarafımı kaldırıp) gidemedim. Dün Hayat Var’a yeltendim ama geç kaldım. Bugün de istediğim ne oynuyor idiyse kalkmış.

Bu aralar filmlerle şansım böyle. Uçakta da böyle olmuştu. Tam baygın halim geçip seyredecekken başlatmayı unutmuşlardı filmleri. Başlattıklarında da inişe 1 saat vardı, iyice ayıp olsun diye herhalde. Sonra, görmeyi pek çok istediğim iki film de yakın zamanlarda tv’de oynadı. Das Boot ve Heaven’s Gate. İkisini de geç öğrendim. (onların şerefine sinelist’te gelecek program uzun filmler olsun).

das-boot-9

Televizyonda film için bir yere gitmk de gerekmiyor ama. Tüm filmlerinde bir sinema hissi veren Atom Egoyan’dan Where The Truth Lies, tv8 22:45. Cinderella Man, trt1, 21:35. Klasik oyuncusu Denzel Washington’lu klasik seri cinayet filmi Bone Collector (yönetmeni usta Philip Noyce bu arada), cnbc-e 22:00 . Klasik Bruce Willis filmi Hostage, star 00:30. Ama günün en iyisi tabi bir Kiorastami filmi, Kirazın Tadı, trt2 23:30.

h1

Natasha Richardson

20 Mart, 2009

İyi ve sevdiğim oyuncuların birlikteliklerine zaafım var. Böyle deyince aklıma örnek olarak direk Emma Thompson-Kenneth Branagh çifti geliyor. Onlardan da (onlara) çok benzettiğim Zuhal Olcay-Haluk Bilginer çiftine atlıyorum (Bilginer’i o kadar sevmesem de). A, evet bir de Warren Beatty-Annette Bening var. Ama benim sevdiğim çiftler hep ayrılıyor, neyse ki onlar öyle değil.

Bir de Natasha Richardson-Liam Neeson varmış meğer. Beraber olduklarını kadının biyagrafisine bakarken görmüştüm sanırım 2-3 yıl önce, oynadığı oyun Washington’a turneye geldiği sıralarda (pahalıydı biletler), ama sonra unutmuşum.

richardson-neeson

Bilmeden, tanımadan seyrettiği oyuncular oluyor insanın. Tekrar tekrar karşısına çıktıktan sonra bir yerde ya, ben bu kadını birkaç kere daha görmüştüm (görmüşüm) diyorsun, noktalar birleşiyor, o andan itibaren tanıdığın biri oluyor artık. Charlotte Rampling’le beraber böyle biri benim için Natasha Richardson. Çok yıllar önce Comfort of Strangers’ta seyretmişim mesela, Rupert Everett’le beraber. Sonra Jodie Foster’ın Nell’inde. Bir yerde kim olduğunu öğrenmiştim, Alin Taşçıyan bir programda iyi oyuncu diye bahsedince sanırım. 3 yıl önce doğumgünümde White Countess’e giderken tanıyordum artık. Orada da bana direk Liam Neeson’ı çağrıştıran (Schindler) Ralph Fiennes’le oynuyordu ve çok güzeldi. Charlotte Rampling’in tersine ama, o daha çok tiyatro oyuncusu. İyi filmleri kısıtlı.

Zaten familyası, köklü bir tiyatronun duvarlarındaki efsanevi oyuncular portreleri gibi. Başta annesi yaşayan bir efsane, Vanessa Redgrave. Onun babası, sir olmuş bir aktör, 20. yy.’ın en büyük oyuncularından Michael Redgrave. Babası, İngiliz yeni dalga yönetmenlerinden, Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı, Tom Jones gibi filmleri yapan Tony Richardson. Şimdi baktıkça görüyorum ki Uzun Mesafe’de kayınpederini yönetmiş adam. Vanessa R. ile ayrılmalarının nedeni de Jeanne Moreau’ymuş. Nereye elini atsan başka bir efsane çıkıyor yani.

richardson-neeson_anna

Liam Neeson’la ilişkileri beraber oynadıkları bir Broadway oyununda -Anna Christie- başlıyor. Aralarındaki gerilim sahneden taşıyordu, diyor New York Times haberi. İki oğulları varmış. Çiftin sık misafirleri arasında Ralph Fiennes, Meryl Streep, Laura Linney var diyor biyografisi.

Sonra, işte kayak dersi sırasında düşüyor. Basit bir düşme. Sonrasında kendinde. Ama sonra başağrısı başlıyor. Ben de ne biçim bir makine bu insan vücudu diyorum. Çok komplike, çok ince detaylar düşünülerek işliyor. Ama sonra kayakta kafanın yanlış bir tarafını sert kara çarpıyorsun. Polis tartaklarken düşüp kaldırıma çarpıyorsun. Uyurken nefesin tıkanıyor. Öksürürken genzine kusmuk kaçıyor. Uludağ’da parkur dışına çıkıyor, birkaç saat dışarıda kalıyorsun. Uyurken şofben gaz kaçırıyor. Uyurken rüzgar bacadan içeri esiyor. Hayat adil değil denir ya, işte asıl adil olmayan şey bu: bitmemesi gereken bir şekilde, çok anlamsızca bitiveriyor. Tüm o ince çalışan makina planlanırken bunlar düşünülmedi mi diye sormak istiyorum. Bunları kabul ederek yaşamaya devam etmesi çok zor. Bunları da en iyi yaşayan bilir, bu kadının ailesi gibi.
O noktaya kadar kolay gelmiyor insan. Öyle iyi bir oyuncu kolay olunmuyor mesela. Doğru dürüst bir insan olmayı öğrenmesi de kolay değil. O yüzden bu pisi pisine durumu daha beter batıyor.

h1

Sonbahar’a gitmek istemiştim.

4 Mart, 2009

Ankara’ya gitmeden hemen önce başlamıştı aslında ama o sırada vakit kalmadı. Sonra Ankara’daki uzun haftalarda da önceliğim o olamadı. Döndüm, beklemezdim ama hala vizyonda. Hemen Perşembe gideyim dedim. Perşembe çok iyi bir sinema günü. Bir defa haftasonunun o dayanılmaz kalabalığı yok (daha önce de dediğim gibi sinemada başkaları cehennemdir). Ve bir gün sonra vizyon değişeceğinden mecbur hissedebiliyor insan kendini. Zorlama gibi değil de başka şeyleri bırakıp isteklerini gerçekleştirmeye mecbur.

Bir tek Menemen’de gördüm. Atlayıp gideyim dedim. Hava gayet soğuk ve kapalı ama olsun çıktım. Karşıyaka’dan otobüsü kalkıyor. 5:15′te, ben de bir saate yakın sürer diye 4 otobüsü için yolunun üzerindeki duraklardan birine geldim ama ben bir direkteki ilana bakarken geçti gitti otobüs. Hayyy. Ben de ilk durağına yürüyeyim bari bir sonraki için. 4:30 sırası. Önümdeki genç çifte: ‘ne kadar sürer Menemen’. 45 dk. der oğlan. Yol yapıldı ya, 40, hatta 35 der kız. İyi, çünkü bu otobüs de geç kalkıyor, tam 35 dk. kalıyor. Ama yolda anlarım ki bu otobüsün oraya 35 dk.da gitmesi hayal. Resmen şehiriçi otobüs gibi. Zırt pırt dur kalk. Menemen’e varış 5:40. Hemen yolun dibinde kültür merkezi (=eşittir minik bir sinema). Tek çalışanına zamanında mı başladı derim. Evet der. Geç girilebilir filmlere ama 25 dk. da o limitlerin dışında. Fuayede bel. baş.nın fotoğraflarla çeşitli orayı burayı açışı. Sinemaya bakmak için izin isterim. Neyse ki sinemanın sesi çok kötü. Dönerim. Yolda 1 saat uyuyarak.

Bir sonraki Perşembe. Bornova’da oynuyor film, iki sinemada. Bildiğimi düşündüğümü seçerim ve çıkarım. Hava yine soğuk ve kapalı, yağmur atıştırıyor. Eski yoldan Ege Üniv.’ne. Girişine çok yakın bir sinema hatırlıyorum, bir Trainspotting seyretmiştim yıllar önce, orası olmalı. Varırım, 10 dk.ya yakın geç. Tam eski tip bir sinema. Çocuğuyla oynayan bir kadın var. Sonbahar’a bir bilet alabilir miyim derim, o da gişeye doğru geçer. Reklam oynattınız mı, çok oldu mu başlayalı derim. Seans 8:15′te der. 7′de değil miydi. Yok, internette yanlış yazmışlar. Yarın değişiyor mu film? Hayır, haftaya da devam ediyoruz. Yine dön eve.

Bir güzel Perşembe daha gelir. Abartmıyorum, yine soğuk, ve bu sefer bayağı yağıyor. Yine Bornova, bu sefer diğer sinemaya. O iç taraflarda. Migros’u hizaya alınca kolayca bul. Yine 10 dk.’ya yakın geç kal. Reklam gösterdiniz mi? Evet. Sırıtıştan belli, Recep İvedik reklamı. İstediğiniz yere geçin. Bunun diğer alternatifi ne ki? Salonda topu topu bir çift ve ben varım. Seçmediğim bir yere geçmenin olanağını göremiyorum. Ama herşey güzel. Rahatlık güzel, sessizlik güzel, film güzel, kız güzel. Böyle bir sinemanın haftalarca Sonbahar göstermesini anlamak güç (eski tip bir idealizmden çok boşvermişlik veya sıfır maliyet olsa gerek). Dönüşte de Migros’tan annemin tiramisu için istediği labneyi alırım.

h1

Oscar oluur, biz Oscaraa gideriz

24 Şubat, 2009

Her sinema aşığı hayatının bir noktasında bir seçimle karşı karşıya kalır: Hollywood’u tamamen reddetmek veya işte, reddetmemek. Bence adınız Rainer Werner Fassbinder veya Pier Paolo Pasolini ise istediğiniz gibi reddedebilirsiniz Holivut’u, Bolivut’u. Yoksa onu reddetmek sinemanın tüm geçmişini reddetmektir ve öyle yaparsanız ben sizi kapalı kapılar ardında sadece konuşarak sinemayı kurtaran gençlere benzetirim. Amerikan sineması yakın zamana dek sinemanın lokomotifi, tüm dünyadaki seyircilerin de hayallerine ilham kaynağı olmuştur.

Oscarlar da o yılki en iyilerin ödüllendirilmesinden çok sinemanın bu geçmişinin kutlanmasıdır bana göre. Oscarlara olan ilgim hep sorgulanır ama nedeni bu kadar açık. Hemen hep de çok görkemli ve etkileyici bir gösteri çıkar ortaya. Ama açıkçası bu yılki gördüğüm açık ara en sönük, özensiz ve özellikten uzak gösteriydi. Ne sağlam bir sahne şovu ne iyi hazırlanmış bir montaj. Esprisi yok, heyecanlandıran veya duygulandıran an çok çok az. Böyle sönük geceden cımbızla çıkardığım 3 hoş şey:

Φ Ödül kazanan 2 sevimli Japon: La Maison en Petits Cubes ile kısa animasyon ödülünü alan Kunio Kato’nun konuşmasını “Domo arigato, Mr. Robotto” diyerek bitirmesi. (Meğer adamın şirketinin adı Robot’muş. “Thank you my company, Robot” dedikten sonra süper oldu).
İkinci Japon da (gecenin en büyük sürpriziyle yabancı filmi alan Departures’ın yönetmeni Masahiro Motoki) herhalde yaklaşık 20 kelimeden oluşan İngilizce bilgisiyle istediği herşeyi söyleyebildi.

Φ Kate Winslet: Esas veya yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazananlar geceyi güzel veya çekilmez yapabilirler. Akıllı (Reese Witherspoon veya Halle Berry olmayan) ve duygusal (Tilda Swinton veya Catherine Zeta-Jones olmayan) bir kadını orada görmek herkese iyi geliyor. Özellikle babasına seslenip “neredesin, bilmiyorum ama buradasın, neredeysen ıslık çal” dediği ve babasının da kapıya yakın bir yerde ayaktakiler arasından ıslık çaldığı bölüm çok hoş oldu. Zaten bu kadın ilk seyrettiğim Sense and Sensebility’den (onda da adaydı) beri hep çok iyi.

Φ Sean Penn-Mickey Rourke: Eminim, Sean Penn, Dead Man Walking’den (o yıl yine süper oynayan Nicolas Cage’e -Leaving Las Vegas- kaybetmişti) beri hep olduğu gibi yine müthiştir ve sonuna dek haketmiştir. Ama o zaten aldı ve nasılsa tekrar alır. Bence Mickey Rourke alsa gecenin bir tür duygusal tamamlanması yaşanacaktı. Belki dibe vuran ve “o sırada yanımda sadece köğeğim vardı” diyen ve bu törende de herkesten ayrık duran Mickey Rourke’u kendime yakın bulduğumdan.
Bir ödül için öne çıkan iki oyuncu olduğunda kazanan, diğerinin süper olduğunu düşünse bile “diğer 3 arkadaş da iyiydi ama özellikle X de bunu en az benim kadar haketti” diyemez, politally correct olmaz bir defa. Ama bunu da yapsa yapsa Sean Penn yapabilirdi, o semtin serseri çocuğu: “And this is in great due respect to all the nominees, but courageous artists, who despite a sensitivity that sometimes has brought enormous challenge, Mickey Rourke rises again and he is my brother.” Neredeyse ödülü almış gibi bir tamamlanma oldu bu da.

Şu tahminleri yapmışken gerçekten geçen yılki hikayede olduğu gibi bunu bir meslek olarak edinsem mi acaba.

Vaktimiz, yani 12 dk.mız olduğunda Küçük Bloklardan Ev‘i seyredelim.

h1

bir günde oldu.

7 Şubat, 2009

Θ Şehrin karşı tafafına gittim. Otobüs, feribot, otobüs. 2. otobüste karşıma bir orta yaşlı -yaşlıya çalan bir kadın oturdu. Sinirli. Yani normal gibi ama sinirli. Feribot 40 dk. sürüyor, di mi, dedi. Evet dedim. Afedersiniz, size anlatabileceğimi düşündüm dedi. Gezmek için karşıya gittim geldim dedi. Sonra anladım ki 1.5 saatte tek bilet ödeme avantajından yararlanacağını düşünmüş ama otobüste karttan bir bilet parası düşmüş. Aslında 90 dakikayı geçmemesi gerek ama belki ilk feribota erken binmişsinizdir dedim. Evet, doğru dedi, bakın siz ne doğru dürüst anlatıyorsunuz. Şoföre sormuş, o da terslemiş. “Eğitimli, birsürü çocuk yetiştirmiş biri gibi değil de 10 çocuklu, köylü bir kadın gibi davrandı bana” dedi. O sırada da bir damla yaş süzüldü gözünün kenarından. Öyledir, konuşulmaz onlarla dedim, geç geldi deyince bağırmaya başlarlar. Sonra kalkarken iyi akşamlar dedim.

Θ Mağazanın deneme kabinlerinin önünde, aynaya bakmakta olan genç adam döndü ve sizce iyi oldu mu, çok mu bol dedi, gömleği için. İyi dedim, yakasından anlaşılır aslında, o tamamsa tamamdır. Yakasını kontrol etti, teşekkür etti. Sonra iyi akşamlar dedi giderken. Hayatın en demokratik yüzü bu bence. Orada olduğunuz sürece, kim olursanız olsun, hadi diyelim çok çok farklı biri olmadıkça, size sorulacak o soru.

Θ Dönüşte bol yağmur, feribota giderken üç kişiyiz, Alman bir kadın, genç bir kadın (şemsiyeyi size de tutayım dedim, istemedi), ben. Üçkuyular iskelesinde kocaman güzel bir panoda İzmir çevresindeki kasabalar ve antik isimleri, İzmir’in isminin nereden geldiği de. Ama durup okumanın imkanı yok. Arka taraftaki ne güzel görünüyor diye düşündüğüm tuvalet kötü kokuyor. İskelenin geniş salonu, birkaç kişi bekliyoruz, camların öte yanı yağmur yağan deniz.

Θ TV’de bir film. Buongiorno Notte -Günaydın Gece. Küçük bir grup Hristiyan demokrat başbakan Aldo Moro’yu kaçırma planları yapar. Tam adamın ayarlanan eve getirileceği sırada komşu kadın kapıyı çalıp gruptaki kıza bebeğini emanet eder birkaç dakikalığına. Sonra eylem sırasında düzenli işine gider genç kadın, hatta teyzesiyle aile toplantısına bile gider. Başbakan içeride gizli bir yerde tutulurken eve rahip gelir, evi kutsamak için. İronik olarak değil ama bunlar (en azından aleni ironik değil), gayet ciddi. Pink Floyd kullanımı pek hoş. Aldo Moro karakterinin bilgeliği, sükuneti, genç kızın -Maya Sansa- bana yakın güzelliği ve tabi fischia el vento. fischia el vento (filmden karelerle).

Θ TV’de ikinci film. Jeff Bridges bizim okulda hoca. Ve fıstık gibi sevgilisi asistanıymış zamanında. İlk defa sevdim okulumu. Gerçi illa vurgulayacaklar, o zamanlar aralarında birşey yokmuş, yeni olmuş. İtalyan filmindeki idealist, aramızdan ve sevimli terörist profillerinden sonra çocukları öldüren, korkunç ve herşeye muktedir Amerikan filmi terörist tiplemeleri pek itici.
Filmde (film eskice, öyle pat diye karşılaşmazsınız diye düşünüp sonunu söylemiş oluyorum, ama istemeyen bıraksın tabi) bir Rosemary’s Baby havası vardı bir yerde. Sonu da onu aratmadı valla. Alıştığımız iç ferahlatan sonlardansa pek bir diken üstünde kalakaldım. Filmin adını aldığı Arlington Road, benim en sık gittiğim -ve eve iki durak- sinemalardan birinin bir sokak altıymış. Gidince kesin uğrayıp bakıcam, herşey yolunda mı, önünde polis kordonları olan bir ev var mı… Sonra FBI – Edgar Hoover binası yerinde mi… Merak ettim yani.

h1

Melankoli tüm hücrelerime sızıyor, NBC de kapıda bekliyor

6 Ocak, 2009

İçimden gelen şeyler: 1 ay evden çıkmamak, birkaç gün uyumak, saatlerce bir noktaya gözlerimi dikip bakmak. Fazla değil, normal duygulanımlar bile bünyeme yasaklansın istiyorum. Kritik bir seviyeye gelince alarmlar çalsın, doktorlar gelsin, beni uyutsun. Kaza geçireyim (Yeni Hayat misali), kazadan sonra günlerce uyutulayım. Gerçi kalıcı bir hasar olmaması nasıl garanti edilecekse. Belki de o yüzden o kitabın altadı ‘bir kitap okudum hayatım değişti’ idi. Kitaba kandım, sakat kaldım.

Yıllar önce bu ruh halime uygun, uzun ve duru (duru: sıkıcı’nin iyi hali), daha doğrusu, durgun planlar içeren küçük birşey yazmıştım (çiziktirmiştim). O aralar bu tarz birkaç Hong Kong filmi olmuştu çok hoşuma giden, ama henüz bu planların filmini yapan Nuri Bilge Ceylan’ı seyretmemiştim. Sanırım kısa zaman öncesinde Mayıs Sıkıntısı vizyonda oynamıştı, ben de birkaç gün sonra Ankara Film Festivali’nde seyredecektim. O şeyin yazıldığı kız hayran olmuştu o filme; ben de bir gece filmin devasa afişini, yine festivaldeki başka bir film sırasında -filmi de fazla kaçırmadan- Dil Tarih Coğrafya’nın iyi korunan binasından yürütmüştüm (meşakkatli ama iyi bir iş olmuştu doğrusu).

Bir de Washington’a ilk gittiğimde bir Türk filmleri programında oynamıştı Mayıs S.. Okuldan Çinli bir kızla gitmiştik.

Sonraki iki filmini kaçırdım. 3 Maymun bahsettiğim gibi yarım kalmıştı filmde ismim anons edilince. Bir de adamın sıcaklığını yakından gördüm Ekim ayı içinde.

NBC ile ilk münasebetim bunlardan yıllar önceydi ama. Ankara Film Festivali’nin kısa film yarışmasına katılmıştı Koza ile. Seyretmemiştim ama profesyonelliği ile çok övgü almıştı film. Adamın festivale gönderdiği kaset festival bitiminde benim kaset arşivimde yerini almıştı. Ama yıllar boyu öyle durdu. Taa soonra, Mayıs Sıkıntısı’nın Koza-Kasaba ile bir üçleme olduğunu okuyunca aa, demiştim, o Koza bende. O zaman seyrettim, sonraki iki film için iyi bir alıştırma gibiydi. O sırada okulda gösterdiğim filmlerden önce bir kısa film gösteriyordum (biraz işkence eder gibi). Bir filmden önce de Koza’yı göstermiştim.

Geçen gün, zamanında burada bıraktığım birsürü kutuyu incelerken yine elime geçti Koza. Adamın profesyonel olduğu festivale gönderdiği kasetten belli. Hangi kısa filmci kasedine bir kapak yapar, hem de böyle iyi bir kapak?
img_0526

Ne mutlu size ki seyredeni çok çok az olan Koza, Kasaba’dan önce oynuyor Çarşamba gecesi, e’de (cnbc-e’de). Devamında ayboyu, Mayıs S., Uzak, İklimler… O fotoğraf karesi görüntüleri tabiy ki sinemada seyreylemek gerek, aynı şey olmaz (sanırım özellikle Uzak’ta), ama yine de önemli bir fırsat bu -benim gibi seyretmediği olanlara-.