‘polit büro’ Kategorisi için Arşiv

h1

Bereketli Topraklar Üzerinde

1 Kasım, 2009

GDO’lu ürünlere vize çıktığını Defne Hanım’ın blogundan öğrendim (tüm konuyu oradan öğrendiğim gibi) ve çok üzüldüm. Oysa Express’in Eylül-Ekim sayısında GDO’ya hayır platformu üyesiyle yapılan söyleşiden bu yönetmeliğin çıkmayacağını anlamıştım (Tarım Bk.lığı karşıydı, önce yasa çıkması gerekiyordu).

Bazı konular var ki birçok farklı yönleri var ve üzerlerine net bir fikre sahip olmak çok zor. Bu konu onlardan değil. GDO’lu ürünlerin veya GDO’lu tarımın hangi yönüne baksan elinde kalıyor. Direk sağlığa zararlı olmaları çok mümkün, kalıtımsal zararlar bırakmaları olası, pahalı, dışarıya bağımlılık yaratıyor, bağlayıcı anlaşmalarla kendi tohumlarını kullanamaz oluyorsun, yakınlardaki doğal tarım üretimine gen atlamasıyla zarar veriyor, dirençli bakterilere yolaçıyor-doğanın dengesini bozuyor, vs.

Bu durumda böyle bir yönetmeliğin geçmesi, istediği kadar kısıtlayıcı madde barındırsın (biz çok iyi biliyoruz o kısıtların pratikte nasıl işlediğini), ülkene ihanettir. (Böyle kararlar da tipik olarak sağ iktidarlarda çıkar zaten. sırf bu yüzden, yani tipik paragöz sağ bir iktidar olduğu için bile akp lanetlenmelidir -2 yıl önce çeşitli sebeplerle oy verenleri hatırlıyorum da, hatta bloglar arası bir tartışma bile yürümüştü).

Çarş. gecesi Genç Bakış’ta da tartışıldı GDO’lar. Çok doğru konuşanlar -özellikle Ziraat Müh.leri odası başkanı- dışında destekçileri de vardı GDO’nun, Sabancı’dan bir hoca ve programın yapıldığı Ankara Üniv. tarla bitkileri bölüm başkanı. 2.si biraz daha ılımlı olsa da ilki ateşli bir taraftarıydı alien üretiminin. Bu işte hiç anlamadığım birşey. GDO tohumu satan şirketler tarafından desteklendiklerine inanmıyorum (ya da inanmamak istiyorum). Bu durumda neler okuyorlar da zararlı olmadıkları, hatta yararlı oldukları hükmüne varıyorlar?

Bir de bir kız öğrencinin sorusu vardı. “GDO’lu ürünlerin sağlığa zararlı olduğunu biliyoruz da (‘tahmin ediyoruz da’ olmalı doğrusu) dünyada aç çok insan var ama yeterli besin yok. Bu tohumlar üretimi artırdığına göre (bu konuda çelişkili veriler var, hatta üretimi artırmıyor olmaları daha mümkün) kanserli de olsalar hiç yoktan iyidir. Aç kalmak mı daha iyidir, kanserli de olsa birşey yemek mi?”.

Dumura uğratacak sözler. Böyle bir mantığı ben de gütmüştüm zamanında. İngilizce dersinde debate yapıyorduk iki grup halinde. Ortaokul hazırlıkta. ‘Uzaya mı gitmeli, yoksa o parayı Afrika’daki aç ülkelere mi göndermeli’ idi konu. Kendim seçsem uzayı seçerdim ama bizim gruba açları tutmamızı söylemişti hoca. Son konuşmayı ben oldukça ağdalı sözlerle açlar… açken… diye yapmıştım ve o sayede sınıftakilerin oylarıyla biz kazanmıştık. Yalnız, dersin sonunda duygu sömürüsü yaptığımı söylemişti bana oy verenler bile. Bence de öyleydi. Yani bu mantıktaki ucuzluk 12 yaşında bile farkediliyor. Ama hadi o yaşta öyle düşünebilirsin, veya hadi diyelim 14-15. Ama üniversite öğrencisiysen insaf yani.

___________________

Konu ile ayrıntılı bilgi için en iyisi Defne Hanım’ın blogunu takip etmek. Çok özet bir tavsiye notu isterseniz, ülkemize -de facto olarak- girmekte olan GDO’lu ürünler mısır, soya, kanola ve pamuk. Sonuncusunu yemediğimiz için diğerlerine yoğunlaşırsak kanola ve mısırözü yağı, soya lesitini barındıran bisküvi-çukulata ve benzerleri, mısır şurubu kullanmış olması muhtemel hazır ürünler (gazoz, kola, bira -sadece Efes’te şeker var, zaten birada şekerin ne işi var-, yine marketlerin bisküvi koridorunda olan herşey, dışarıdan aldığınız şuruplu tatlılar, vs.), yani gayet uzun bir liste olağan şüpheliler. GDO’lu yemlerden beslenen tavuklar gibi ikincil etkiler de sözkonusu.

h1

Teoriye inanılmaz, kabul edilir.

16 Mayıs, 2009

Ben olsam kesinlikle Inherit the Wind’i tüm okullarda göstertirdim. Lise 1 civarı.

Inherit the Wind, Spencer Tracy’nin oynadığı ve 1925′te bir Amerikan kasabasındaki maymun davasını anlatan film. Kasabanın öğretmeni evrimi anlattığı için yargılanmaktadır, hatta kasabalı onu linç etmek üzeredir. Davanın savcılığını ünlü bir muhafazakar politikacı yapmaktadır. Avukatlığı da liberal bir büyük şehir avukatı (Spencer T.) üstlenir. İkisi de eskiden arkadaştır. Kasabanın alaycı gastecisi (sürpriz: Gene Kelly), öğretmenin rahibin kızı olan nişanlısı, muhafazakar politikacının eşi gibi dolu yan karakterler ve tabi mahkemedeki unutulmaz tartışmalar. Tam ders gibi film.

Amerika ile önemli benzerliklerimizden biri bir türlü çözmediğimiz, ülkeyi bölmüş ve düğüm olmuş sorunlarımız. Aralarında ortak olanlar var, ayrı olanlar var. Bizde türban var mesela, onlarda kürtaj. Kürtaj neden bizde hiç ciddi bir tartışma (bir bölen) olmamış, çok ilginç geliyor bana bazen. Nadiren tartışmanın doğacağına ilişkin doneler oluyor ve bence birkaç yıla kadar bu konuyu patlatacak birileri.

Neyse, ortak konularımızdan bir tanesi evrim. Aslında bizde -belki abd’ye göre daha yukarıdan yönetildiğimizden, belki evrim daha çok hristiyanlıkla çeliştiğinden- yakın zamanlara (son 2-3 on yıla) dek önemli bir sorun olmamış bu. Son zamanlardaysa türlü yerlerden bu konuya dönüp duruyoruz. Bana en garip gelense evrim konulu hep habere bırakılan yorumlar. Hep en çok yorumlanan ve yorumlarda en fazla tartışılan konu oluyor bu. Radikal’e gelen yorumlarda bile çok sayıda yaradılış taraftarı veya evrime inanmayan oluyor. Bunların hepsinin birden Yahya kulu olduğunu sanmıyorum. İşin içinde önemli bir ‘yarı-eğitimlilik’ var.

Ve hepsi de nasıl iddialı. Sanırsın hepsi birer biyoloji alimi. Ne kadar öğrenirsen o kadar az bildiğini öğreniyorsun ya, kim ne kadar eminse en cahil de odur denilebilir herhalde.

En başta isimden başlıyor o bakış açısı. “Evrim teorisi adı üstünde sadece bir teori” diyorlar. Yani teorinin bilimsel bir kavram olarak günlük hayattaki “ben böyle uydurdum” anlamını taşıdığını düşünüyorlar.

Teoriye bilim dünyasının o dönemde gerçek kabul ettiği düşünceler bütünü diyebiliriz sanırım. Örneğin, dünyanın güneşin etrafında dönüyor olmasına bir teori diyebiliriz. Belki ileride bir gün dünyanın güneşin değil, güneşe çok yakın bir manyetik güç etrafında döndüğü ortaya çıkar, böylece önceki teori çürütülmüş olur. Ama bu ne kadar olasıysa birçok teori için de aynı şey geçerli. Bilimsel gelişme genel olarak kanıtlarla değil çürütme/kabul etme ekseninde ilerler.

En son, TV8′de Onur Öymen spikerle tartışmış. “Herkes inanmak zorunda değil, ben de inanmıyorum evrime” demiş spiker. Öymen “o zaman öğretmenlerinizden hesap sormak lazım” demiş (spiker de “bence sizden hesap sormak lazım” diye devam etmiş).

Öğrenim hayatımız boyunca gördüğümüz her türden fizik, kimya ve biyoloji teorisini inanıp inanmamayı düşünmeden kabul ediyorsak evrim teorisi de aynı muameleyi görmek durumunda. Çünkü teoriye inanmak inanmamak olmaz, teori kabul edilir. İnanmıyorum diyorsan buyur demek lazım, senin daha geniş bir bilimsel çevrede kabul gören fikrini alalım. Yoksa, en iyisi hiç iddia edip durma.

İşte, hep benzer yerlere geliyoruz. Lisede mutlaka bilimsel düşünce, bilim tarihi, bilim felsefesi öğretilmeli, diycem ama üniversitede bile öğretilmiyor ki.

inherit_the_wind

Son olarak Inherit the Wind’den bir diyalog:

Avukat Drummond:  Darwin was Wrong! Man’s still an ape. His creed still a totem pole. When he first achieved the upright position he took a look at the stars… thought they were something to eat. When he couldn’t reach them, he thought they were groceries belonging to a bigger creature… that’s how Jehovah was born.

Savcı Brady:  They’re looking for something that’s more perfect than what they already have. Why do you want to take that away from them when it’s all they have?

{diyaloğun üzerindeki linkte ünlü mahkeme sahnesi}.

h1

Öküzün gözleri badem gözü

7 Nisan, 2009

Nereden duyarsa duyar bunu Midas. Midas ki ağzında bakla ıslanmas, dayanamaz, hemen koşar dipsiz kuyuya: “Öküzün gözleri badem gözleri. Öküzün gözleri badem gözleri”.

Gün olur, gece olur. Zoom yapılan duvardaki saatin kolları hızla döner. Takvim yaprakları rüzgarda sonbahar yapraklarına karışır. Güneş saatleri geceleri bozulur. Orta Avrupa’da meydanlardaki kiliselerde saat başları çalarken saatten çıkan şaklabanlar kralları döver, şövalyeler Türkleri doğrar. Mevsimler gelir, mevsimler geçer. Ekinler büyür. Kuyunun suyuyla ıslanan başaklar rüzgar doğudan estikçe öküzün gözleri badem gözleri öküzün gözleri badem gözleri diye hışırdar.

Öyle başlar bu topraklarda ölen öküzlerin badem gözlü olması.

img_1580-2

Şu an elini kolunu sallayarak gezenlerden biri, hatta birkaç yıl önce Malatyaspor başkanlığını yapmış olan Haluk Kırcı anlatıyor:

Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımıza karar vermek için Abdullah’a (Çatlı) birini gönderdik. Eter ve pamuk vermiş, hepsini tek tek bayıltıp öldürelim, demiş. Dışarı çıkıp Abdullah’la konuştum. Evde öldürmek zor olacak, ikişer ikişer götürüp öldürelim, dedim. İki kişiyi büyük reisin arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük…..böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, ‘tek tek boğalım bunları’ dedi, bir tanesini zorla boğdum….. Diğer dördünü bu şekilde öldürmek zor olacaktı… Sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş ederek mermileri boşalttım, sonra silahı götürüp Abdullah’a verdim….”

9 Ekim 1978. O sırada Abdullah Reis ülkü ocakları ikinci başkanı. Birinci başkan ise fotoğraftaki, bir dava arkadaşının içini otobüs duraklarımıza boşalttığı şahıs.

Adaletin bu dünyada bulunacağına dair inancım böyle böyle azalıyor.

Aynı cenahın elebaşlarından, ağca’yı en azından azmettiren, belki kendisi de ipekçi’ye tetik çeken, ağca’yı askeri cezaevinden kaçırtan şahıs, hollanda ve belçika’da redbull bayiliği yapıyormuş. (Bu demek ki ki ülkeden kaçtığı sıradaki cebindeki paraları yatırım için kullanmış). Ve demek ki yakında aynı işi bizim ülkemizde de yapabilecekmiş.

Zaten pişkin suratlı pisliğin 4. kez seçim kazanmasını bir türlü kabullenemedim.
Adamın kaybettiğindeki yüzünü bir göremedik. Hani herkes hakkını bulurdu? Yanlış yetiştirilmişiz. Çocukları kabahatlerde cezalandırıp olumlu şeylerde ödüllendireceğimize durduk yerde cezalandırıp haketmedikleri yerlerde ödüllendirelim ki dünyanın nasıl işlediğini bilerek büyüsünler.

h1

Ben seçtim!

30 Mart, 2009

Bir defa, oy verebildim. Önceki son, sayamadığım kadar çok seçimde veremediğim için bu çok önemli bir gelişme. Ya seçim sırasında yurtdışındaydım, ya da seçmen kütüklerinin yenilendiği nüfus sayımında; ya da işte geçenkinde olduğu gibi kaza yapmıştım. Bu sefer, otobüsü bile eleyip paşa paşa yürüdüm geçen sefer bulamadığım ilkokula. Pek yakınmış meğer. Geçen sefer de yürüseymişim bari.

4:25′te girdim, yarım saat kadar sürdü sıra beklemem. Ama nasıl bir kaos. 5 sandık görevlisi aynı anda 5 kişiyi yönetiyor. Sonra sıra bana gelince birden telaş etmeye başladılar. İlk mührü bastım, biri gelip bölmemden aldı zarfı. Bir de bakmamak için uğraşıyor filan. Bunu düşününce başka şehirlerde neler neler oluyordur. Sonra diğer pusulaları aldım, daha yerime geçer geçmez acele ettirmeye başladılar, 3-4 kişi birden hadi hadi diyor. Saat 5 oluyormuş. İyi de o saate dek gelenler verecek zaten, ne bu acele diyorum, yok, telaştan düşünecek durumda değiller. Bir başkası olsa, mesela yaşlı biri, rahat hata yapar o aceleyle. Muhtar seçimi de resmen kapalı değil, milletin önünde yapılıyor. Onda bir gizliliğe gerek görmemişler. İmzaları atarken söylenip durdum. Bir oy verdim, o da hiç huzurlu olmadı.

Birer kelimeyle: Sağ oportünisttir, sol ilkesel, diyorum ben.
Ülkenin gelişip gelmişmemekte olduğunu konuşuyoruz bazen birileriyle. Artan eğitim, üniversite mezunu oranı filan ama bir ölçüt de sola verilen oylar olmalı. chp+dsp+minik partiler+dtp’nin oy toplamı (hepsi için sol olup olmadıkları tabi ki sorgulanabilir, ama konu o değil, bunlar sonuçta ‘daha sol’ ve kendini solda görenlerin oy verdiği partiler) yıllar boyudur yerinde sayıyor (%32) -hatta çok hafiften geriliyor-. Bu durumda pek gelişmeden sözedemeyiz.

Can Kozanoğlu tam benim aklımdaki istatistiği verdi dün gece. 22 ilde sol oylar toplamı %10′un altında. O illere bakılsa kişi başına düşen satılan kitap sayısı, ildeki sinema sayısı gibi şeylerde en geri iller olduğu da görülebilir, eminim. Solun olmadığı yerde hayat da zor olmalı.

h1

bi daha olmasın!

25 Mart, 2009

Radikal’in internet sitesi Gökçek haberinden geçilmiyor. Bir zamanlar Hürriyet’in sayfasında ne kadar taciz haberi varsa (ya da hala var, bilmiyorum) şimdi Radikal’de o kadar çok Gökçek. Ardı ardına bomba haberler. Gökçek başbakanlığa bile bilgi vermiyor! Gökçek Dündar’la Birand’ı tehdit etti! Seçimden sonra hadlerini bildireceğim demiş. Oha! Bu gücü nereden buluyor, seçileceğine nasıl bu kadar emin? En son da “Gökçek gidecek sol gelecek” diye afişlerle donatmış şehri. Bu öcüyle almıştı zaten geçen seçimleri. İnanılır gibi değil; bu adamın, psikoloji araştırmalarına kaynak olacak haddede (bakalım deneğimiz seçilmek için eşine 400 volt cereyan verecek mi?), kazanmak için yapmayacağı şey yok.

Gücü nereden buluyor, nasıl bu kadar emin sorusuna gelince, çünkü şimdiye dek hiçbir hizmet götürmeden oylarını artırdığını gördü. Kabul edelim, adamın en çalıştığı dönemi bu son 5 yıl. Öncesinde hiçbirşey yapmadan %55 aldı. %55 demek, etrafınızdaki 2 kişiden 1′inin akp’ye oy vermiş olmasından çok daha kötü. Otobüste yanınızda oturan 2 kişiden 1.1′i Gökçek’e oy verdi demek bu. Ama bir yandan kimle konuşsanız (tanıdıklarınız değil, otobüste filan) şikayetçi belediyeden. O zaman nasıl oluyor da oluyor?

Tüm Gökçek-Karayalçın haberlerinin forumlarında katı fikirler görüyorsunuz. Adamı ne yaptığını sorgulamadan padişah belleyenler var. Sonra, Gökçek’i sevmese ve ne olduğunu bilse de Karayalçın’a da oy vermeyecek bir kesim var. Daha da anlamadıklarım onlar. Ya belediye başkanlığından sevmiyorlar, ya da çok seçime girdiğini düşünüyorlar. e, nolmuş, seçimden sonra sözlerini mi tutmadı? Gökçek’e meydanı bırakması mı gerekirdi?

gokcek-sol
{Hastalıklı kafa bir de karşı tarafın afişi gibi göstermeye çalışmış}

Gökçek – Karayalçın çekişmesi, epik filmlerin hayal gücünü bile aşıyor. 93′te Karayalçın hayatının hatasını yapıp belediye başkanlığını bırakıp parti başkanlığı hırsı yapıyor. 94 seçimine Keçiören’den milletvekili ve iki önceki belediye başkanı olarak giren Gokçek’i iddialı bulan yok. SHP, İnönü’nün arkadaşı Korel Göymen’i aday gösteriyor -ki o da İnönü’nün ülkeye en büyük ayıbı olabilir. Korel Göymen bariz kötü bir aday. Bir defa kimse tanımıyor, sonra fazla beyaz Türk duruyor. Oysa SHP, ya da toplam olarak sol partiler en parlak dönemlerinde. Aynı sırada DSP ve CHP de var. Özellikle CHP’nin adayı çok parlak birisi, şehrin 3 önceki ve şimdiye dek en genç belediye başkanı Ali Dinçer (Yıldız İbrahimova’nın kocası). ANAP’ın adayı da kendine yakışmayan birisi, ODTÜ mimarlığın çok sevilen dekanı. Ayrıca, eski milli basketçilerden -şimdi adını unuttum. ANAP, DYP ülkede güçlüler.

Ama ANAP’tan belediye baskanlığı yapmış olan, MHP eğilimli Gökçek, ANAP, DYP ve MHP’yi kendisinde topluyor. Ankara il genel meclisinde %21 alan Refah, belediye baskanlığında %27 aliyor. SHP de. Zaten akşamın ilerleyen saatlerinde Korel Göymen kendisini başkan olarak açıklıyor. 1-2 saat sonra da Gökçek. Gece sonuclar belli olmuyor. Sayım sabah devam ediyor. Öğlen civarı açıklanıyor sonuç ve şaibeler hiç bitmiyor. 6 bin oy farkla kazanıyor Gökçek. DSP’nin oyu %7.76, CHP’nin %2.

5_k-2

Sonraki seçimde birleşmiş CHP’de, yıllardır hep o mutlu günü bekleyen Baykal’a partiyi kaybetmiş Karayalçın, CHP’nin Ankara adayı olarak dönüyor seçimlere. Gökçek yerini sağlamlaştırmış. Ülkede Fazilet ve DSP çok güçlü, MHP de onlara yakın. Özellikle iyi hatırlıyorum, Karayalçın ve sol gelmesin diye tüm sağ Gökçek’te birleşiyor, örneği görülmemiş şekilde. Özellikle MHP, Ankara il genel meclisinde 1.parti, 21.42 ile, ama bel.başk.lığında yarısına yakın, 11.82 alıyor. Koskoca DYP bel.başk.lığında 2.63 alıyor.

Yine çekişmeli sonuçlar. Sonraki sabah durum hala belirsiz, ODTÜ uluslararasına hoca olarak dönen Korel Göymen’le bizim bölüm başkanı merdivende nedir durum diye konuşurlarken oradan geçiyorum. Kaybettik diyor. İyi biliyor tabi adam, sonradan gelen oyların nerelerden geldiğini. Karayalçın %32 alsa da %34 alan Gökçek’e kaybediyor.

2004 seçimi. Karayalçın artık marjinal bir partinin başkani. Ama yine de seçime giriyor. Gökçek iyice kral olmus şehirde. Nasıl oluyorsa. O siralarda DSP, ANAP bitmiş. DYP, MHP ile beraber %10′ar civarında ülke genelinde. DTP’cilerle giren SHP %5. 80′lerin ANAP’ı gibi tek partileşen AKP ülke genelinde %41.67, Ankara il genel meclisinde %49. CHP Ankara il meclisinde %21, ama belediye başkanlığında %13. Karayalçın, partisinin Ankara meclisindeki %7.62’sini bile neredeyse üçe katlayip %21 aliyor. Toplami %34 ediyor. %1′lik DSP’yi bile eklesen 35 ediyor. Ama Gökçek %55.35 aliyor.

Ve bugüne geliyoruz. Şimdi Ankara’da sandık başına gidecek herkesin penceresinin karşısındaki binaya bi daha olmasın yazmak istiyorum. Gökçek’in Akp adayı olup olmadığının belli olmadığı günlerde (iyi azap çekti adam) içimde ikircikli bir hal vardı. Seçimde Karayalçın’a kaybettiği akşamki yüz ifadesini görmek için uzay mekiğine binecekler kadar para verebilirdim. Ama diğer yandan, ya yine kaybetmezse riski vardı. Son yıllarda büyükşehir sınırları Akp’li bölgeleri alacak şekilde genişledi (pişkin pişkin söylüyordu bunu Gökçek, hala nasıl kazanacaklar diyerek). Tek olumlu faktör, Mhp’liler artık enayi yerine konulduklarını anladı. Adayları doğru dürüst bir adam. Üçlü bir bölünmede herşey olabilir. M.Yavaş’ın Gökçek’e yaklaşması ve Karayalçın’ın ikisini geçmesi olasılığı var, ama düşük.

Bütün bunlardan aslında akılda en kalan, solun bugün nasıl bir korku ögesi haline gelmiş olduğu. 90′ların başında halkın partisi olan shp-chp’nin artık ülkenin %70′inden çok uzaklaşmış olması. Onların değişiminden de çok, halkın sol olmasın da kim olursa olsun güdüsünün nereden geldiği. Genç erkeklerin idolü Acun ya (niye: çünkü bir birikimi olmadan oraya yükselmiş olduğunu sergiliyor), onun gibi bir algı mı? Bakın, sağ oldukça siz de kirişi kırabilirsiniz. Yemek için hepimize yetecek kaynak var. Bakın bana, bakın bana. Hem pişkinim hem nasıl da zenginim.

h1

son günlerden birkaç haber

10 Şubat, 2009

Ψ Alamancı (böyle demek ayıp değil, di mi?) ve İzmirli bir çift, tüm paralarını bazı kurumlara bağışlamak istemişler. Kabul ettiremeyince Ankara’da bir takside bırakmışlar -tüm parayı, altınları, ve tapuları. Sonra bulunan çiftten erkek olanı “tek kuruş paramız kalmadı” demiş. Tam bir ‘nassı ya’ haberi. Gel, bizim evin önündeki çöpleri karıştıran çocuklara dağıt, biraz ileride 10 paraya geçinen balıkçılara ver, Kadifekale’ye gidelim, hem gezelim hem dağıtalım, kordonda bir gül satmak için yarım saat kafa ütüleyen roman kadınlara oryantal yarışması düzenleyelim – onlara paylaştıralım, havaalanı yolundaki felaket gecekondulara gidelim, vs. vs. edelim.
Bu hareketi anlaması çok zor ama ben sanırım çözdüm. Adamın yaşı 50, kadınınki 29. Evlenmeden demiş ki kadın benim için birikiminin hiç önemi yok. Tüm paranı bağışla, ben yine de seninle kalırım demiş. 2. olasılık, adam kadını ikna ederken seni o kadar seviyorum ki iste, tüm paramı bağışlayayım demiş. İşin ucunda böyle bir ant olmasa böyle bir hareket kolay kolay olmazdı gibi geliyor bana.

Ψ Lucca, sevgili Lucca, benim Lucca’m, kebaba savaş açmış. Yani belediye başkanları. Lucca’nın ilk defa medyamızda yeralışı böyle oldu. Lucca ve kebap kesinlikle çok uyumsuzlar. Ama alan (zevksizler) alıyorsa karşı çıkmak tabi ki ırkçılık kategorisine giriyor. Kebapçılardan birinin sahibi Türk “Pisa’da 16 kebapçı var, bu nedenle korkuyorlar” demiş. Pisa’da 16 kebapçıyı tasavvur etmek bile zor. Bir zaman tüm Pisa’daki tek Türk bendim yahu.

Ψ Radikal diyor ki New York’ta gizemli bir hayırsever -Bill- sıraya girenlere 50′şerlik -veya katları- para dağıtmış. Washington’a da gidecekmiş bu Bill. İyi, ne güzel, ben de gidiim diye geçiyor içimden. İşte medyamızın durumu bu. Ve bu benim, sürekli okuduğum, en eli yüzü düzgün gazetemiz. Oysa durumun içyüzü şu: Bu bir hayırsever değil, bir internet reklam sitesinin tanıtımı (haberin resminde de görünen sitesi). Başka meslekler bir yana gazetecilerdeki bu düzeysizliği kabullenemiyorum.

Ψ AKP Ankara il başkanlığı Yahudi soykırımının olmadığını, öldürülenlerin de İsrail devletinin kurulmasına bahane olsun diye öldürüldüğünü anlatan bir yazı yayınlamış. Ve sorumluları (yazıyı yazan+yayınlayan+ankara il başkanı+parti genel başkanı) hala yerlerinde.

Ψ Geçen genel seçimlere medyada en çok söz hakkı verilen 3. lider olarak giren, liberal sağı toplama iddiasında olan sabıkalı Ağar nihayet hakim karşısında. Ben o günlerde tüm olanlara, ona prestijliymiş gibi davrananlara, oy verenlere kesinlikle inanamıyordum. Çatlı’nın üzerinden Ağar imzalı bir pasaport çıkmıştı yahu, daha ne artık? Hayır, bir de meclise girmiş olsa yine dokunulamayacaktı.

Ψ Pislik demişken, en büyükleri her gün bir haberin konusu. Geçenlerde bahsettiğim, oğlunun alışveriş merkezlerinin yiyecek kısımları üzerinden götürdüğü paraları Oktay Vural da söyledi evvelsi gün. Gökçek de dün “Karayalçın metro yapacağını söylüyor, iktidar biziz, parayı nereden bulacaksın?” demiş. e, yuh. Kendi kendini ihbar denir buna. Hayır, ‘iktidar sensin madem, 15 yıl boyunca naptın’ kısmını geçtim, “belediyelere karşı partizanca davranıyoruz, benim belediyem de hep kayrıldı” demek pişkinliğin dikalası.

Ψ Ankara’dayken gazetenin içinden bir SaltanataSon broşürü çıktı. Ankara belediye seçimleri üzerine öyle bir örgütlenme hali. Metinler çok iyi-vurucu yazılmamış gibi geldi bana, ama tabi önemli olan niyetleri. Şimdiden yeralmaya başladılar medyada ama asıl ‘meetingleri’ 14 şubatta (sevgilim Ankara). Yeter artık ama, gerçekten Saltanatason.

ekle: dün de kullanılmıyor diye bir üstgeçitte kısır günü yapmış bu grup. hoş olmuş. o üstgeçit gerçekten azap, hiç ondan geçtiğimi hatırlamıyorum.

h1

Sayın Peres, benden yaşlısın. Sesin çok yüksek çıkıyor.

1 Şubat, 2009

Perşembe akşamı -muhtemelen seyreden herkesle beraber- gözlerim fildişi gibi açılarak seyrettim. Ya da faltaşı da olabilir. Tayyip bizim alışık olduğumuz, ama yabancıların henüz pek görmemiş olduğu tavırlarını, BM genel sekreteri ve Arap birliği genel sekreterinin de bulunduğu toplantıda 85 yaşındaki ve Nobel Barış ödüllü Peres’e karşı gösteriyor.

Kafada ayrıntılı evirip çevirmeden içimden ilk tepki ‘korkunç’ oldu. Sonra düşününce de değişmedi. Öncelikle, Peres’in Tayyip’e kabul edilemeyecek şeyler söylemesine neden olan da kendisi. O kadar sert bir çıkışa Peres’in canlı yayında nasıl bir tepki vermesini bekliyor ki? aa, haklıymışsınız, çıkıyoruz yarın Gazze’den mi diyecek?
Hayır, zaten baştan öyle bir panel düzenlenmesinin sebebi ne? Yarım saatte işe yarar bir sonuç mu alınacak? Politikanın özü olan çözüm üretmeyi Bush’a ayakkabı fırlatmak gibi sembolik bir hareketle karıştırıyor herhalde.
Sonra da Peres’in gayet sert ve kendisini bastıran cevabını kaldıramıyor. Sorduğu “o füzeler İstanbul’a yağsa siz napardınız”a da cevap veremiyor -ki cevabı zaten kendi Kuzey Irak uygulamalarımızdan biliyoruz.

Bu adam yıllardır hiçbir yerde kendisine karşılık verilmesine alışık değil. İki seçime girdi parti başkanı olarak, hiç rakipleriyle tartışmaya çıkmadı. Kendisine sert, sağlam soru soran gazeteci görmüyor karşısında. Kendisini tek eleştiren gazeteler ki onlar da sürekli dilinden düşmüyor. Daha 3-4 gün önce Radikal’in manşetindeki Gaziantep başkan adayının açıklanması sırasında sokakta kesilen hayvanlar konu edilince demediğini bırakmadı -eylem suç olmasına rağmen. Ve geçen hafta geçti, bir AB yemeğinde kendisine hoşlanmadığı bir soru soran Rum AB milletvekiline “Başını istediğin kadar salla. Bizim ülkemizde güzel bir laf var buna uygun da buraya uymaz, yakışmaz buraya” demiş olduğu.
Parti içinde muhalif ses yok, diğer parti liderleriyle, yargının önde gelenleriyle, önceki cumhurbaşkanıyla, önceki YÖK başkanıyla, önceki Merkez Bankası Başkanıyla, hatta şimdikiyle bile, sürekli kavgalı. Külhanbeyi tavrı değil bu sadece, tek ses olduğuna inanmak.
Ben o buyurgan sertliğin, gücü elinde bulabilse aynen İsrail gibi yapacağını düşünüyorum. Sorun bu.

O tavrı onaylayanlarda da -genelleme sonucu- güce tapma (ve şovenizm) eğilimi görüyorum. Ve adamın oynadığı mazlum edebiyatına hakvermiş oluyorlar.
O, gece üçteki havaalanı kutlamaları, sonra evinin önünde bekleyenler bana Tayyip’in hapse girme zamanlarını hatırlattı. O zaman da mazlumu oynayarak prim toplamıştı. Şimdi de “haksızlığa uğramış ve buna karşı kalkıp gitmiş” biri olarak. Kalkıp gidiyorsan kolaysa İsrail’le F16 anlaşmalarını iptal et. İsrail’in en büyük ikinci ortağı olarak o orantısız kullanılan gücü finanse eden bir ülkeyiz biz.
Ayrıca, Hamas’a bu kadar yakın duran ve her yaptığını onaylayan bir hükümete (daha doğrusu başbakana) sahip olmak istemiyorum ben.

Bir de o birden patlayan sinirde İngilizce bilmeme ezikliği buldum ben açıkçası. “Excuse me!” ve “One minute!”ler dışında istediğini diyememe, karşısındakini hemen anlayamama. Özellikle öyle hararetli anlarda daha da önem kazanan ve can sıkan şeyler.
______________

Bir şey daha ekleyeyim. Bir başbakan çok kapsamlı düşünmek zorunda. O tepkiyi bizim vatandaşlarımızın birebir bağı olmayan bir ülkeye, örneğin Arjantin’e, Tayland’a vermiyorsun. Senin ülkenin önemli bir yahudi kesimi var. Sen istediğin kadar “benim tepkim yahudi insanlara değil de”. Senin milletinin algılayışını düşünmen, hareketinin varacağı yerleri iyi hesaplaman gerekir. Sen İsrail cumhurbaşkanına öyle davranırsan senin halkın da içlerindeki Yahudilere öyle davranır.

h1

hey’can, insanı saran bişey

21 Ocak, 2009

Alttaki yazıda pis bir konuya alet etmiş olabilirim (ettirenler utansın), ama gerçekten bugün Washington’ın son yıllarda yaşadığı en önemli gündü. Pentagon’a giren uçak (ve Capitol’a düşmeye giderken Pennsylvania’da düşürülen uçak) dışında, herhalde Watergate skandalından sonra yaşanan en tarihi gündü. Orada olaydım, ben de tanık olaydım diye en ufak bir hevesim olmadı ama Beyaz Saray’a yürüyüş sırasındaki insanların heyecanından etkilenmemek mümkün değildi. Dün geceden beri beklemişler o bir an için. Sanırım genel ümit eksikliği sendromuna sahip olduğumuzdan ve yaşanan hayatların heyecansızlığından, dünyanın neresinde böyle bir heyecan varsa tüm dünyalılar tüm ilgimizi oraya veriyoruz. Oradan çıkan bir enerji bizim hayatlarımızda ısı ve ışığa dönüşüyor.

Bir imge, illa görmemiz gerekmez, bazen zihindeki bir imge bile bin sözcükten değerli: 100 yıl önce Beyaz Saray’ın önünden zincirlerle bağlı köleler geçiriliyormuş, aynı bugün tüm ilgi ve heyecanın odağı Obama’nın geçtiği yollardan.

Arabası yavaşça yürürken ben de yandaki binalardan bahsediyordum, şu Old Post Office Pavillion, şu sokakta yoldan dumanlar yükselir. Ama orada topu topu 2-3 gün geçirmiş abim nereden bahsetsem benden daha iyi biliyordu. “Onun alt katında güzel bir kafe var. Sen nasıl bilmezsin?” Ben orada yaşamadım ki. Tam anlamıyla böyle bu.

Abim bir de adamın hiç yüzünü kameraya dönmediğini, sürekli profilden konuştuğunu söyledi. Gerçekten de öyle. Sürekli bir sağ bir sol. Mutlaka öyle bir eğitim almış imaj danışmanlarından, ama neden derken ben, o söyledi yine cevabı: demek kulakları çok kepçe diye. Gerçekten de çok çok kepçe. İmaj demişken bir Amerikan başkanını hele önemli günlerde kıpkırmızı veya masmavi dışında bir kravat takarken göremezsiniz. Ve illa siyah takım, beyaz gömlek. Bir gün de kahverengi ayakkabı giyseler mesela… Olmaz. (kudra’ya dip not: karısının giysisi güzeldi de renk seçimi felaketti).

Bu arada, adamın adı Hussein. Bundaki ironiyi (örneğin, THY’nin NY uçağındaki Araplar yüzünden uçmak istemeyen, o yüzden herkesi iki saat bekleten -çünkü o durumda tüm yolcular ve bavullar indirilip tekrar yükleniyor- Amerikalı genç adama ben olsam “sen istediğin kadar Araplardan nefret et, senin başkanının adı Hussein, naber” derdim) vurgulamak için Hüseyin diye yazılabilir, tırnak içinde filan. Ama onun dışında sürekli Hüseyin yazan gazetelerinki cahillik oluyor.

Pazar günki kutlamalarda Marisa Tomei’yi de görmek ilginç oldu. İki ay önce yanımdan geçmişti festival merkezinde. O benim olduğum ülkeye kadar gelmişti de ben yıllardır hep olduğum şehirde, yani olmamın bekleneceği yerde onu yalnız bırakmıştım. Ama söz vermiştim kendime. Gelecek seçimde burada olmayacağım diye. Öncekileri tutamamıştım, ama bunu tuttum.

Peki, peki, bugün “yumruğumuzu açmazsak yol alamayız” diyen bir lider hepimize bir miktar (değişen miktarlarda, ama illa bir miktar) ümit verirken bizim karizmatik liderimiz dün bir AB yemeğinde ne diyordu AB Rum milletvekiline? “Başını istediğin kadar salla. Bizim ülkemizde güzel bir laf var buna uygun da buraya uymaz, yakışmaz buraya“.

h1

Falımızda Hasret Var, Ayrılık Var Demedim mi?

20 Ocak, 2009

Bu haftasonu milyonlarca Amerikalı Washington’a yola çıktı. Otel rezervasyonları daha seçimden önce dolduğundan insanlar evlerini 3-5 bine kiralıyor. Bir gecesi. Öyle bir çılgınlık. Bunun tarihi bir an olduğunu, bir rüyanın gerçekleşmesi demek olduğunu düşünüyor.

İnsanların biraraya gelip sevinçle kutladığı seçimler bizde de olacak mı bir gün diye buruluyor insan. Ama en azından, tabi Obama gibi olmasa da başka tip bir mucize 2 ay sonra bu ülke sınırlarında gerçekleşebilir. 3 dönem belediye başkanlığı yapıp şehrindeki insanların hayatını kolaylaştırır/iyileştirir hiçbir hizmet üretmemiş biri gerçekten de 4. kere seçilebilir mi? Seçilirse bu tam bir mucize olmalı.

Metro örneğin, Karayalçın’ın bir 5 yıllık döneminde planlandı, finanse edildi, çoğu bitirildi. Gökçek sadece ilk iki yılında planlananı bitirip açılışını yapmış oldu iki hattın, 96 ve 97′de. Sanırım ülkenin ilk yaygın metrosuydu o zaman. Ama hepsi de orada kaldı. 97-2001hiçbir şey yapılmadı. 2001′den 2005′e kazılıp fiyaskoya dönüşüp bırakılmış hatlar var. 2005′ten beri de oldukça yavaş bir şekilde devam ediyor inşaatlar.

Trafik: hiç Ankara’ya gelmemişseniz bile duymuşsunuzdur, şehrin ortası altgeçit ve üstgeçitlerle doldu. Yayalar çirkin ve güvensizim diye bağıran üst geçitlere tırmanıyor (yaşlılar onu da yapamıyor), arabalar kazaya davetiye altgeçitlerden geçiyor. Kızılay’ın ortası tüm bunlara rağmen keşmekeş (geçenlerde 5N1K muhabiri Kızılay’dan Ulus’a 30 dk.da gittiklerini anlatıyordu). Alt-üst geçitler birkaç ayda kirlenmiş banyo seramikleriyle kaplı. Eciş bücüş işler sayılmayacak kadar fazla. Örneğin, milli kütüphanenin önünde kaldırımlar 2 metreye düşürülecek kadar işgal edilmiş, ama karşılığında yol mu genişlemiş? Hayır, iki şerit arasında (yani yolun ortasında) metro durağı, onun da önü arkasında dönerciler butikler açılıyor.

Hele yürümeyi en sevdiğim yerlerden meclisin önü ve karşı tarafındaki kaldırımların yola katılmak için iç edildiğini gördükçe içim parçalanıyor.

Şehrin ortası çok kirli ve karanlık.

Su meselesi, hepinizin bildiği gibi. Çok kirli bir su akıyor musluktan. Kaç kişi biliyorum, suların akmadığı bir önceki yaz dışarıda yemek yedikleri için zehirlenen.

Evine doğalgaz bağlatanlar kullanacakları gazı önceden alıyor. İnanılmaz gayriinsani bir sistem. Ya önceden fazla para ödemeyi göze alıyor insanlar, ya da bitmesine yakın gidip ödeme yapamazlarsa gazsız kalma-donma riskini. Ki o da internetten, atm’lerden filan ödenmiyor -doğal olarak. Veya işten çıkınca ödemek isteyenler için geceyarısına, 10′a, hadi 8′e dek mi açık bankolar? Hayır, klasik iş saatlerinde açık.

Adamın övünebileceği tek şey, Erdoğan’ın da adaylarını açıklarken tek kullanabildiği, havaalanı yolunun düzenlenmesi. 15 yıl içinde. Ki onda da oradaki evlere el konurken ne düzenbazlıklar yürüdüğü anlatılıyor. Zaten adam 15 yıldır büyükşehir belediye başkanı. Ondan önce milletvekili. Ondan önce Çocuk Esirgeme Kurumu Gn. Md.’ü, ondan önce Keçiören belediye başkanı. Yani ilk belediye başkanı olduğu 35 yaşından sonra hep devlette maaşlı çalışmış. E, şu anki zenginlik (zenginlik demişken mal varlığı hep adamlarının üstüne), oğlunun mafya babalığı nereden geliyor?

Birçok Ankaralı’nın bizzat bildiği bir hikaye bunun bir kısmını açıklıyor. Son 2-3 yılda bit gibi alışveriş merkezi bitiyor Ankara’da. Herkes kurmak istiyor tüm büyük şehirlerde olduğu gibi. Ama en kolay izinler Ankara’da çıkıyor. Çünkü Ankara’da aranan tek şart var. Yol, çevre filan değil tabi ki. Alışveriş merkezinin yiyecek katının (food court’unun) işletmesinin oğul Gökçek’e (yani Ankaraspor’a verilmesi). Kuranlar için farketmiyor, onlar zaten kiralayacak o katı, ama böylece diyelim Mc Donald’s, Starbucks filan, inşaat şirketine kira, oğul Gökçek’e de hava parası ödüyor. Para Ankaraspor’a gittiğinden vergiden muaf. Verilen de alınan da. Zaten spor kulüplerinin bütçesi denetlenmediğinden istendiği gibi paralar yatıyor, çekiliyor, vs. Ankaraspor da şu an ligin en 5. bütçesine sahip kulübü. Taraftarı olmayan bir kulüp için ilginç tabi.

Peki buraya nasıl gelindi? Nasıl oldu da 3 kere seçildi bu … şey? O da gelecek postta.

h1

kayzer şoze

16 Ocak, 2009

§ Tuncay Güney’in sorgusu nasıl da Kayzer Şoze’nin ifşaatlarına benziyor gerçekten. Tabi Kayzer Şoze değil, Roger Kint demek lazım. Çünkü o sırada biz onun Kayzer Şoze olduğunu bilmiyoruz. Emniyet’in dışına çıkıp köşeyi dönünce göreceğiz topallamadığını. Ve dikkat edin, T. Güney videosu da tam o anda kesiliyor. Ayrıca, görüntülerde bir isim geçeceği zaman hep duraksayan, duvarlara, takvimdeki ve elindeki bardağın üzerindeki isimlere dikkat eden biri var. Sonuç: ya bu adam filmi seyredip etkilenmiş, ve kendisini alakasız bir suçtan ihbar edip bu komediyi hazırlamış. Ya da Tuncay Güney is … the Kayzer Şoze. -Hatırlarsanız, zaten Kayzer Şoze’nin Türk olduğunu anlatıyordu sorgusunda Kevin Spacey-.

§ Ülke gündemi beni salla diye bağıran bir beşik (salıncak, tahteravalli) gibi bu videoyla sallanırken hökümetimiz (sen çok yaşa) 2B’leri bir kez daha geçirdi meclisten. Sessiz sedasız, ancak iç sayfalarda yerbulabildi haber. Bu durumda bu video niye tam bugünlerde açıklandı diye merak etmiyoruz herhalde, di mi? O zaman elveda Marmaris, elveda Fethiye. (Zaten sular yükselince radikal bir değişiklik olmazsa 20-30 yıl içinde koyların önemli bir kısmını kaybedecektik, şimdi 2-3 yıl içinde bekleyebiliriz). Hay bin Kayzer Şoze deyip sonraki maddeye geçiyorum.

§ Şimdi top Gül’de. Ama ondan hükümetle ters düşecek en ufak bir şey yapmasını hala bekliyor muyuz? Haşa. -Özellikle de ortada yenecek birşey varsa.- Zaten o da yüzünü Arıtman’ın rezil sözlerine daha da rezil bir cevap vererek (“7 nesil Türküm”) gösterdi. Eğer “Evet, Ermeni asıllıyım. Ne olacak? Ayrıca, Sn. Arıtman hakkında bir azınlığa karşı ayrımcılık ve aşağılayıcılıktan suç duyurunda bulunuyorum” açıklamasını yapsaydı o zaman tüm ülkenin cumhurbaşkanı olarak yükselirdi.

§ TRT tartışılıyor. E, günaydın. Bu kurum artık devletin kurumu değil, hükümetin bir kurumu. Ramazanda günde 15 saat dinci yayın yaparken (o sırada sitelerindeki günlük programlarını basıp alt komşumuzun posta kutusuna atmayı bile düşünmüştüm, belki bir soru önergesi filan verir diye) farklı mıydı? Veya tanımadığımız adamlar sürekli hükümet yanlısı politik programlar yaparken? Ben TRT’yi uzun yıllar savundum. Özel televizyonların popülerleşmesiyle çok eleştirildiği dönemlerde hala arada iyi işler yapabiliyorlardı. TRT2 bir kültür kanalıydı örneğin. Her hafta 2-3 iyi film yayınlardı. Son bir yıl içinde TRT2′de iyi bir film gören var mı? (ya da haftada kaç film oynuyor ki artık?) Artık savunulacak tarafları kalmadı. k.ş. (kayzer şoze).

h1

Dear E. Jean

19 Aralık, 2008

Çarşambaları çok şenlikli oluyor buralar. Pazar kuruluyor, sadece meyve-sebze değil (zaten yiyecek olarak da aklınıza gelen herşey var), envai giysi, ve tekstil ürünü. Geçen gün gazetede varoşlarla ilgili bir araştırmada giyim alışverişinizi mağazalardan mı, pazardan mı yapıyorsunuz diye bir soru vardı. Pazar ürünü 2. kaliteymiş gibi. Valla, burada pek öyle değil. Daha önce pazardan aldığım Ajax formasından filan bahsetmiştim. Daha neler çıkabiliyor ararsanız. Hatta tamamen buradan da giyinilebilir -iyi seçerseniz tabi. Öyle olunca da şehrin bu kesimi sanki tamamen buraya akıyor çarşambaları.

Bu Çarşamba kahvaltı ederken pencerenin önüne oturup seyretmeye başladım geçenleri. Çok rahatsız edici olabiliyor ama, birsürü kişi binaya gözünü dikerek geçiyor. Bakma ya…
Neyse, bir taksi vardı apt.ın önünde duran. Annem taksi gelmiş, gelmiyor çağıran dedi. Yok, o pazara gelmiş bence dedim.
Park sorunu yaşıyor pazar için gelenler. Zaten birazdan geldi şoför ve 3 arkadaşı. Hareket etmeden 2 plastik su verdi şoför, bir arkadaşına, bir yanına oturan kadına. Kadın bitirdi herhalde ki açık kapıdan aşağı bıraktı şişeyi. Sinirim birden kafam düzeyine yükseldi. Nasıl ya, dedim. Hem apt.ın önüne parket, bir de çöp olarak kullan. Taksinin köşesinde durmuş bir araba vardı. Çıkamıyordu. İnşallah yarım saat-bir saat orada tıkalı kalırlar dedim. İnip birşey desem mi diye düşünürken az sonra kadın penceresini açtı bu sefer ve aşağı bir burn kutusu bıraktı. Fırladım. Pijamalı oturuyordum. Hemen üzerime birşey geçirdim. Taksicide silah olmasa bile sağlam levye vardır en azından. Hele kadınına lafeden birine. Ama karar vermiştim. Sakince bunları düşürdünüz sanırım diyecektim. Aşağı inmek üzereyken baktım, diğer araba hareket etmiş, bunlar da çıkıyorlardı. Birkaç saniye ile kaçırdım. Günboyu da o siniri atamadım.

Annem gitme diyordu tabi. Kaçtığını görünce de değmez, bunlar kenar mahallelerden geliyorlar dedi. Hayır, değil işte. Belki eskiden böyleydi. Okumuşla okumamış arasında bir görgü farkı vardı. Artık okumuşda da yok o görgü. Bu tipler de öyle ayak takımı gibi değildi. Hem öyle olsa, güzelim koylara sintinelerini boşaltan lüks yatlar diye de birşey olmazdı.

******

Bu ülkeyi gittikçe daha garip bulmaya başladım ben. Her hafta 1-2 konu çıkıyor. TV’de 5-6 tartışma programında o hafta bunlar tartışılıyor -çok hararetli. Ve bu tartışmalar hiçbir yere varmıyor (hatırlarsanız eskiden siyaset meydanında 2. kısımda bundan sonra ne yapılabilir kısmı tartışılırdı en azından, gece 2-3′ten sonra bile olsa). Tartışmak iyi birşeydir de herkesin o kadar sabit ki fikri. Sonraki hafta o konu tamamen unutulup başka konu in oluyor. Hiçbir konuda en ufak bir değişiklik veya ilerleme olmadığından herhangi yeni bir haber olsa aynı konular bir sonraki ay da aynı şekilde tartışılabilir. Tabi, insanlar bu kadar bıkmış olmasa o konulardan.

Fikrin en sabit olduğu konular aynı. Kürt sorunu, Erm eni sorunu, şeriat. Hadi diyelim, ikisi hayatımızın içinde. Sürekli sonuçlarını da yaşıyoruz. Ya, 1915′te olan olaylar hakkındaki bu fikr-i sabit nereden geliyor? Niye birsürü insan ortaokul müfredat bilgilerini tekrarlıyor? Ortaokuldayken herşeyi bildiğimizi filan düşünmezdik. Peki, bu insanlar ortaokul düzeyindeki bilgileriyle herşeyi bildiklerini nasıl düşünebiliyorlar?

Birkaç yıl önce bir yılbaşı civarı master’daki arkadaşlarımla biraraya gelmiştik. Konu, o sıralar her yerde tartışılan Orhan Pamuk’un sözlerinden buraya gelmişti. Duyduklarım “o zaman için aynı insan haklarından sözedemezsin”, “biz öyle şeyler yapmayız, bir defa dinimiz izin vermez”, “önce onlar bizi arkadan vurmuşlar” şeklindeydi. Okumamış kişilerden bahsetmiyoruz yine.

******
Dün artık daha fazla şey alamayacak hale gelen odamdaki envai türdeki birikintileri gözden geçiriyordum. Bir elle dergisi çıktı (kesin bir uçakta edinmişimdir). Elle Tactics kısmında güzin abla soruları sormuşlar. Biri şöyle:

img_0267-21

Burada birileri kendilerini yesin, ne zaman bu konu açılsa. Onların yaptığı, kendi kendimize “aman birşey yapmadık biz” diye inanalım, aman o söz her söylendiğinde başına ’sözde’ ekleyelim demekten başka değil. Bu da “Türkler bu vidyoları göremez” diye yutüp’ü yasaklayan mantıktan hiç farklı değil.

h1

ülkeyi kurtaracak formül

16 Aralık, 2008

03

Çevreciler bedava kömüre isyan etti: Muğla’da bedava dağıtılan kömür yüzünden üst solunum yolları rahatsızlıkları arttı” diyordu haber. Altındaki bir yorum (milliyet’in hürriyet’in filan yorumlarını okumaya midem dayanmıyor, ama radikal’de hoş şeyler olabiliyor) “Temiz havasıyla övündüğüm Antakya’da birkaç yıldır nefes alamaz olduk.Bu kalitesiz kömürü daha ne kadar soluyacağız? Yunanistan gençlerini birkaç ay konuk mu etsek acaba? Ne dersiniz?” diyordu. İşte bu, dedim.

Aklımdaki iki konu. Tam şehirlere doğalgaz yaygın olarak gelmişken, millet kömürden doğalgaza geçerken önce abarık bir zam. Üzerine seçim yatırımı. Küçük hesapların peşindeki hükümet, sonra bunun acısını çok daha kötü ödeyecek. En azından somut olarak karbon kısıtlamalarıyla. Biz de soluduğumuz havayla ödüyoruz.

Diğer yandan, Yunan gençlerin haklı tepkisi bize polisin öldürdüğü insanlardan daha beter koydu. Kolaysa bundan sonra Yunanlı polisler gerekmedikçe silahlarına sarılsınlar. Bizse yine vermediğimiz tepkinin cezasını ödüyoruz. Tekrar ve tekrar.

Şimdi ancak böyle kombine bir çözüm bir ümit olabilirdi. Biz yapamıyoruz anacım. Bakın, liseli gençlerimiz bile -Türk polisi bu yıl içinde 20 kişiyi öldürmüşken- gösteriyi sizin elçiliğin önünde yapıyorlar. Gelin, siz yapın.

Bu arada, böyle bir hareketi ‘engelleyemediğimiz asalaklar’ olarak gören bir anlayış var. Fransa, İtalya gibi gösteri ve grevle yoğrulmuş yerlerde değil de daha çok İngiltere’de ve Amerika’da. Bizim şehirdeki Dünya Bankası ve IMF toplantılarında ciddi gösteriler olurdu, okulun da etrafındaki bölgede. Başka şehirlerden akın akın gelirdi, zamanında Seattle’ı da dağıtanlar. Gazeteler katlanılması gereken bozuk üretim gibi bakıyordu bu gençlere. Güzelim huzurumuzu kaçırıyorlar. Bizim ne güzel rahatımız yerindeyken bize ne, yoksul ülkeler sömürülüyormuş filan…

The Times’ın “Yunanistan’daki huzursuzluk, ülkenin dünyaya mirası olan demokrasiyi kendi toprakları içinde hayata geçiremediğinin açık göstergesi” yazdığını aktarıyor Yıldırım Türker. Oysa, onun da dediği gibi, gerçekten de bu demokrasinin ta kendisi. Bir gün havamıza sahip çıkmakla başladığımızda biz de anlayacağız bunu.
(Oysa garip bir boyuneğmişlikle tüm tepkilerimizi kaybettik sanki. Sanki anne-babamız bizi bir davete götürmüş de büyük büyükler yiyip içerken biz mecburen ööle bakıyoruz).
(Veya bugün gördüğüm, okul servisinde korkunç derecede bangırdayan türk pop müziği eşliğinde son sırada tek başına hüzünle dışarı bakan oğlan çocuğu gibi. Müziği kapattıracak gücümüz yok. Sanki.)

h1

obaaaaa!

31 Ekim, 2008

Başkentteki (başka bir ülkenin başkentindeki) 2. senemin başında otelde kalmıştım. Birçok açıdan sinir bozucuydu bu. Bir defa, bir yerde kısa bir süre bile geçiren insanların bağlantıları olur, evleri yoksa bile otele gitmek zorunda kalmazlar. Önceki yıldaki evimle bağlantılarımı koparmıştım, dönüp dönmeyeceğim belli değil diye. Ama 1 yıldan sonra gidecek gidecek başka bir evin olmaması gayet can sıkıcıydı bir kere. Sonra, ülkede pansiyon diye bir kavram olmadığından ve kalınabilecek oteller belli bir günlük ücretin altına düşmediğinden (ki o, şehirdeki en ucuz kalınabilir, fena olmayan oteldi -bazı fena’larını da gördüm-, yıllar sonra şehre gelecek odtü’den iki hocama önerdiğimde bizim bölümün parası ona yetmez deyip şehir dışında kaldılar- 10 gün kalınca tüm birikimleri eritmiştim. Bir de onun üstüne, o otellerin soğukluğu, yan odadan gelen sesler, eskimeye yüztutmuş halılar…

Ama, neyse ki televizyonda birsürü kanal vardı. Her akşam bir film. Ya da demokratik partinin münazaraları. Seçim sürecinin başları ve birçok (sanırım 7-8, düzelt: 10′muş) aday adayı. Çok renkli tipler vardı. Biri, -şimdi farkediyorum benzerliği- aynı Kamer Genç karakterli, siyah şovmen vaiz Al Sharpton, pek ezilen siyah bir kadın, bir eski general, doğru şeyler söyleyen ama yumuşak söyleyen, hayatta kazanamayacak Dennis Kucinich, bu seçimde de yarışan, güneyliliğini vurgulamak için güney eyaletlerde aksanlı konuşan (düşünün, Tayyip Rize’ye gidiyor ve laz aksanıyla konuşuyor) süper itici Edwards, senatörler, temsilciler…

Ben Vermont valisi Howard Dean’den etkilenmiştim. O zamanlar henüz yeni olan savaşa sert bir şekilde karşı çıkıyordu. Büyük ve dipsiz kuyuya dönen sağlık sorunları için reformlar öneriyordu. Etkileyici konuşuyordu. O sıralar ülkede Howard Dean rüzgarı esiyordu. Kampanyası da demokratikti. Gençlerden büyük destek alıyordu. Finansmanı, hep olduğu gibi parababalarından değil, internetten küçük miktarlarda geliyordu. Ama acıyla gördüm ki seçim sisteminin salaklığı diye birşey vardı. Parti içi yarış farklı eyaletlerde aynı anda değil, önce küçük bir eyalette, sonra onun rüzgarıyla bir diğerinde, bir hafta sonra bir başkasında yapılıyordu. İlk eyaletler de Howard Dean için fazla muhafazakardı. Ülke çapında önde olsa da ilk iki eyaletteki beklenmeyen büyük yenilgisi, rüzgarı tipik bir Amerikan politikacısı (uzun boylu, geniş gülümsemeli ve samimiyetsiz) John Kerry’ye döndürdü. Zaten o zamanlar anladım oradaki seçimlerin bir rüzgardan ibaret olduğunu.

O sıralar Hillary Clinton’ın adı geçiyordu. Senatördü ama aday olmadı. Ben de sonraki seçimde olacak ve başka seçilecek demiştim o zamandan. Keşke o seçimde aday olsaymış. Bush’un karşısına Kerry gibi kötü bir aday çıkmazdı. Sonraki seçimdeyse çok güçlü ve favori olsa da Clinton’ın karşısına çok iyi bir aday, genç, gençlerin sevgilisi, siyahlığın bütün avantajlarını kullanan, ama dikkat ederseniz, tam siyah olmayan, kabul edilebilir bir siyah olan Obama’yı çıkardı. Aday olmadan önce bestseller bir kişisel gelişim kitabıyla ünlü olmuştu zaten. Ünlülük: seçilmek için 1. kriter

Arada geçen yıllarda Clinton başkan olacak derken tek çekincem vardı. McCain’in cumhuriyetçi aday olması. McCain, partisi içinde çok sevilmeyen, sanki iki parti arasında, merkezde konumlanan, genel olarak ülkede sevilen bir senatör. Saturday Night Live’ı sunmuştu mesela bir keresinde. Yoksa Bush sonrası hiçbir tam Cumhuriyetçi’nin seçilmesi mümkün değildi.

Öncelikle, durumu açık etmek için, tabi ki iş Obama-McCain’e kalıyorsa tutulacak taraf kesin. Tartışılacak bir tarafı da yok bence.

Ama, bu, Obama’nın “change” kelimesinden ibaret olan kampanyasından nefret etmememi gerektirmiyor. Birara dikkat etmiştim, adamın change veya different demediği bir cümle yoktu. Boş. Neyi change? Neye change? Nasıl change? Sonra, harcanan para var. Geçen seçimde Bush 350, Kerry 320 milyon dolar harcamıştı. Şu ana dek McCain harcadığı miktar da o civarda. Obama’nınkiyse neredeyse iki katı, 650 milyon. Dean’in başlattığı internetten bağışı sonuna dek kullandı. Yani, bunda bir haksız rekabet var resmen. Sonra, o paraların büyük meblağlarının diyeti de ödenecek birgün. Daha dün, üç büyük kanalda yayınlattığı yarım saatlik reklam ne kadar itici olabilirdi, mazlumu seven bir ülkede.

Ben buna rağmen, çok yakın bir seçim bekliyordum. Bizdeki varoşlardan son anda gelen oylar misali, McCain’e beklenenden fazla oy çıkacağını, sonucun çok az farkla belirleneceğini. Zaten tüm ülke oy oranları birşey ifade etmiyor. Bir eyaleti %51′le bile alsan o eyaletin tüm delegelerini kazanıyorsun çünkü. Ama anlaşılan, iş bitmiş. CNN’in toparladığına göre, ortada görülen eyaletlerin hepsini bile McCain alsa Obama kazanıyor. Bu andan sonra bir mucize bile yetmeyebilir.

Dünyadaysa tercih %90′a yakın Obama’ya yakın. Bununsa çok net bir kötü sonucu olabilir. Dış politikalar olsa olsa çok az değişecek Obama’yla, ama başta o olunca bir anlamda olumlanacak. Deyin ki Star Wars’taki evil empire’ın başına Obi-Wan Kenobi geçiyor.

Son olarak, seçimde kaç parti var diye düşünüyorsunuz? 2 mi? Belki bir de Ralph Nader’ı biliyor olabilirsiniz (tüketici hakları savunucusu, adaylığıyla 2000 seçiminde bir bölen olarak Bush’un çok az farkla kazanmasının sorumlusu olarak görülen R. Nader’ı). Ama ya, libertarian party’yi? constitution party’yi, yeşiller’i, Boston tea party’yi, sosyalist abd partisini?.. Eski bir ev arkadaşım yeşillerin adayı siyah kadına verecekmiş mesela. Şurada listesi. Toplam 13 aday var. Hatta sosyalist işçi partisinin adayı Nikaragua doğumlu olduğundan seçilse bile başkan olamayacakmış.

h1

düşünüyorum, öyleyse sanırım

9 Ekim, 2008

§ Tabiat Ana yumruğunu vurdu. Demek siz birşey yapmıyorsunuz, o halde ben yaparım, dedi. Bu krizden sonra düzenli büyüyen gelişmiş ülkelerin üretimleri azalacak, dünyayı yutacak gibi büyüyen Çin’in de büyümesi çok yavaşlayacak. Finansal kriz tabiata yaradı yani. 2-3 yıl kazandık denebilir.

§ Karbon demişken geçen gün gazetedeki karbondiyoksit salınımını tutacak alet buluşu haberi devrim niteliğinde değil mi? Araçlardan, uçaklardan, fabrikalardan çıkan gazın içindeki CO2 tutulup depolanırsa çok rahatlarız. Bu derece önemli bir haber, muhtemelen kimse görmeden geçti gitti. Sanki şu an uğraştığımız olaylar daha önemli.

§ Gazetenin arka sayfasındaki haber de okunmamıştır derken Radikal’in tirajı nedir diye bir liste buldum. En çok satan 20 gazeteyi vermişler. Radikal yoktu. Az sattığını biliyordum ama bu duruma geldiğini de bilmiyordum. Şu tirajlara bakar mısınız. Rezalet. Ne gerzek gazeteler yüzbinler satıyor, Radikal 35 bin civarı. Sırf Yıldırım Türker-Tanıl Bora-Fatih Özgüven üçlüsü bile tek başlarına onar bin gazete sattırmalıydı. Ama işte, internetten okuruz diyor insanlar. Çok pahalı ya gazete. Günlük 40 kuruş, aylık 12 lira. Bu arada internetten haberlerin okunmadığını da yine Radikal’in bilişim yazarı Serdar Kuzuloğlu söylüyordu. İnsanların haberlerde kalış ortalaması saliseler civarında diye. Başlıklara gözgezdiriyor insanlar, resimlere bakıyor. Bir de işyerinde gazeteyi çarşaf çarşaf açmak ayıp ya, ama internet sayfasını açmak diil.

§ 2. Obama-McCain tartışması çok net bir ben bunu görmüştüm hissi verdi bana. Yuvarlak bir sahne, etrafında 270 derece tribünde seyirciler, önlerinde bir sunucu-sorucu. Sahnede de ortaya yakın iki uzun bar taburesi. İki aday taburelere tünüyor, sıra onlara gelince ortaya çıkıp direk seyircilere yaklaşıp soruları cevaplıyor. Soru seyircilerden gelmişse direk onun önünde -tabi ilk ismiyle hitap ederek- cevaplıyorlar (jürinin önünde konuşan avukatlar gibi). Kürsü filan yok. Aynı sahneleri 4 yıl önceki Bush-Kerry tartışmasında da görmüş ve iğrenmiştim. Tiyatro ya bu. Cevaplar değil orada en önem verdikleri, sahneye hakimiyet. Reagan’ın başkan olmasına şaşırmamalı.

§ Verdikleri cevaplar daha da çirkin hale getiriyor durumu. Rakibinin politikasına lafetmeden iki cümleyi biraraya getirmiyorlar. -Pakistan hakkında ne yapmalı Senatör? -Pakistan müttefik bir ülkemiz. Burada yanımdaki aday şimdiye dek 46 kez Pakistan karşıtı oy kullanmış. Bu da onun ne kadar tecrübesiz olduğunu gösteriyor… vb. Tüm oy yarışları böyle, senato, valilik, il meclisi… Tamamen rakibi kötüleme üzerine. Yani negative marketing. Televizyon reklamları da aynı. “Güvenlik testini geçemeyen çok bilinen bir marka şu fiyat, bizimki şu fiyat”. İnanmazsınız, marketteki fiyat etiketlerinde bile var. “Lider marka: 3.64, bu: 2.64″. Bana sorarsanız rakibini kötüleyen kendini kötülemiş oluyor birçok zaman. Sadece rakibin katlanılmaz bir yönünü göstersen neyse. Tüm politikalarını rakibin ne olduğu göre kuruyorlar. Çok merak ediyorum. Birgün hiç ama hiç rakibe lafetmeyen, sadece kendisinin ne yapacağını anlatan bir aday çıksa ne yapar… Karşılıklı negative marketing sonuçta kimseye yaramaz derdim ama o toplum bunu arıyor mu yoksa?

§ Başkan adaylarının tartışmasının geçen seçimle tamamen aynı formatta yapılmış olması raslantı değil. Bu geleneksel 2. münazara. 3 geleneksel münazara var. Üçü de hep belli yerlerde (üniversitelerde), üçünün de yönetici-sunucusu belli (üç büyük kanalın habercileri). Her seçimde tekrarlanıyorlar. Tarihleri de en az bir yıl önceden belli. Bu durumda insan ya bizde diyor. Tayyip 2 seçim kazandı. Peki bu 2 seçimden önce kaç tartışmaya katıldı? Sıfır mı dediniz? Nasıl yani, sizin başbakanınız hiç rakibiyle fikir dövüştürmedi mi? Obama rakibi konuşurken gülümserken Tayyip’in nasıl sinirlerine hakim olamayacağını hiç görme fırsatınız olmadı mı diyorsunuz?