‘renkli hayat’ Kategorisi için Arşiv

h1

Bu satırların yazarının Floransa Katedralinden düşesi

16 Ekim, 2009

Anormal keyifsiz bir günden nasıl kaçacağımı düşünürken draftta kalmış bir yazıya takıldım. Dünya öyle birşey ki diyelim bu yöredeki konumunuzdan hiç memnun değilsiniz. İlişkilerinizden, işinizden, toplumdaki yerinizden. Kalkıp başka bir yöreye gidiyorsunuz ve artık buradaki tüm o konum burada kalıyor. Orada sadece ayrı mekan, ayrı gelenekler, yani gördükleriniz değil, aynı zamanda size bakınca görülenler de farklı.

||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||

Hatırlayıp yazması bile çarpıntı verici.

Kubbelere meraklıyım. Anladığım kadarıyla mimari tarihinin en önemli iki kubbesi Pantheon ve Ayasofya. Onlardan sonra da Floransa katedralinin kubbesi geliyor, Vatikan’daki San Marco katedrali ile beraber. Hatta yapıldığı zaman dünyanın en büyük kubbesi ünvanını Pantheon’dan almış, 500 yıl kadar da öyle kalmış. Hala da en büyük ‘örülmüş’ kubbe imiş.

IMG_1155

Tepesine tırmanın, fresklere yakından bakın diyordu yıllar önce sokakta bulduğum rehber kitap fasikülü. Çıkmak için davrandım Cuma günü. Elimi cebime atmayı bile kabullenmiştim (en nefret ettiğim şeylerdendir, müzeler için para vermek. Bilgiye erişim için para vermek gibi birşey bu ve kütüphanelerin paralı olması gibi gelir bana. Hepsi Wash.’daki müzeler gibi beleş olsun isterim) ki bir afiş gördüm girişte. Pt.leri rehberli tur yapıyorlarmış kubbede. İyi, onu bekleyeyim dedim. Daha pahalı olsa da çok farkediyor bir rehber. Birinden dinleyince kendi başıma gezdiğimde pek birşey anlamamış olduğumu farkediyorum.

3′te İngilizce, 4:30′ta İtalyanca. Yemek, tren filan, 4:30′a anca yetiştim. Önce katedralin çevresini, sonra vaftizhanenin önünü dolandım, kimse yoktu. Sonra afişe buluşma yeri için tekrar bakıp koştur koştur katedral müzesi girişine geldim ama kimse yoktu. Oysa ben büyük bir grup, şöyle en az 20-30 kişi filan bekliyordum. Gişedeki kadına sordum, sanırım bir tek sizsiniz dedi. Haber verdiler bir görevliye. Bunun çok özel bir gezi olduğunu, terasların çok nadiren açıldığını söylediler güvenlik görevlisiyle birlikte.

Bir başka görevli gelip beni aldı, bir kız yapıyormuş turu ve henüz başlamış. Sadece iki çocuklu bir Alman aile var, bir de ben katıldım. Sonra kimselere açılmayan kapılar bize açılmaya başlandı. Bunlar da sizle mi diye soruyordu görevliler kıza, sonra çekiliyorlardı, birçok yerde de onun anahtarlığındaki koca koca anahtarlar açıyordu kapıları. Dışarıda kubbeye tırmanmak için uzun bir sıra varken biz küçük bir grup olarak her yere girip çıkıyorduk. Kız İngilizce anlatıyordu, Alman adam çocuklarına çeviriyordu.

IMG_1246

İçeriyi gezdikten sonra dehliz gibi bir tünelin içinde bir kat çıktık. Odacıklar, eski işkence aletleri ve sonra dışarı çıktık. Katedralin terası. Yükseklik benim için fazlaydı ama neyse ki geniş bir yerde duruyorduk. Ama bunu demek için erken davranmışım. Rehber kız dışarıdan kubbeyi anlattıktan sonra katedralin çevresini dolaşan terası turlamaya başladık. Geçtiğimiz bir köşenin darlığını hafızama ve tüm bilinçaltıma kazıdım.

Neyse, az sonra içeri girdik tekrar. Turun bir kısmını içeriden yaptıktan sonra yine çıktık, dar geçitleri görünce yine mi dedim. Şöyle oluyordu, kız ve Alman aile patır patır yürüyor, ben abarık derecede geriden peşlerinden gidiyorum, o da kendimi zorlaya zorlaya. Elimde foto. makinası var, kitapçıklar var, bir de dışarı çıkıp içeri girdikçe kafamda ve gözümde yerleri sürekli değişen güneş gözlüğü ve numaralı gözlük var. Yani ellerim dolu, tutunamıyorum. Üstelik hava rüzgarlı. Senaryoyu yazdım o anda. Elimden foto. makinası veya kitapçık veya bir gözlük düşecek ve ben onun peşinden hamle yapınca 100 metreden yeri boylıycam. Sonraki gün manşetlerde “Katedralin terasından bir Türk turist uçtu”, “Katedralden 200 yıl sonra düşen ilk kişi (bir öncekini halk cadılık suçlamasıyla atmıştı)”, “Terasların turistlere açılması doğru mu?” yazacak.

IMG_1137

Ama bildiğiniz gibi (yani henüz gerçekle bağınızı kopartmadıysanız) öyle olmadı. Geniş bir kısımda fotoğraflar çektirdik. Alman adam benim fotoğrafımı çekmeden önce istersen seni bu nice lady ile çekeyim dedi. Rehber kız Allah için güzeldi. Ki ben İtalyanları çok güzel bulanlardan değilim. Anlayışlı çıkmıştı yani Alman abi. Ama kız istemedi. Olsundu.

Sonra bizi içeride bıraktı kız. Kubbeye tırmanmak için 9564 basamak daha vardı ve o sabahleyin çıkmıştı. Ben de çıkmış oldum ki ömrümün güzel bir dönemi gelirsem zamanımı böyle harcamayayım. Kubbenin tepesi daha yüksek olsa da kesinlikle teraslar kadar heyecan verici değildi. Kalabalık ve fazlasıyla geniş.

IMG_1285

(Kubbenin iç tarafı sanırım mahşer gününü anlatıyor ama fazlasıyla karışık ve fazla sanatçı karışmış zaten).

[Bu arada bu kubbe meselesinin en ilginç tarafı yüzyıllar içindeki bilgi kaybı. Bu katedrali Ayasofya'dan 8-9, Pantheon'dan 15 yy. sonra inşa etmelerine rağmen bu kadar büyük bir kubbeyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlarmış -çünkü Karanlık Çağ ile beraber öyle bilgiler kaybolmuş. Brunelleschi de bu kubbeyi biraz deneysel ortaya çıkarmış. Örneğin, üstteki fotoğrafa bakarsanız küresel değil, sekizgen. Ve dış kubbe ile içeriden görünen kubbe duvarı farklı, arada bir katman daha var.]

h1

Al gözüm, seyreyle şu alemi

28 Ağustos, 2009

Maalesef, şu sıralar pek bir heyecan içermiyor hayatım. Tatil fotoğraflarını bilgisayara çekerken farkettim ki 6-7 günde yaşadığım maceranın 10′da birini geleli beri bir aydan fazla sürede yaşamadım. Olanlar da genelde can sıkıcı. Mesela, dün evden çıkıp durağa geldim. Gerçekten çok tatlı bir kız vardı. Yanında da bir oğlan (belki de arkadaşı, akrabası filandır canım). Sonra, kız oğlana tekme atarmış gibi bir hareket yaptı. Oğlan da onun bacağını yakalayıp kaldırdı, sonra da kız oğlana arkadan sarıldı (yok, sanırım öyle değilmiş). Ben de bir sonraki durağa yürümeye karar verdim.

O yüzden bir süre daha tatil anılarıyla avunmak en iyisi. Bu arada, gidilen yerden, özellikle de yurtdışından bahsetmek çok pek sevilmez bizde. Gösterişçi durur. Ama burada maksatın anlattıkça, hatta okudukça tekrardan yaşamak, ilgilenen olursa da paylaşmak olduğunu söylemeye gerek var mı?

Bir de illa bir misyon yükleyeceksem -ki isterim- bir gruba bağlı bir tur tatilindense özgür, kafana göre planlanan ve herşeyi kendin keşfettiğin bir tatilin sözcülüğünü yapmaya çalışıyorum. Tren çizelgelerini, şehiriçi otobüs güzergahlarını kendin çözdüğün, oralı gibi davrandığın ve ne zaman ne yapacağına, nerede yiyeceğine ve kalacağına kendin karar verdiğin bir tatilin.

IMG_0940

Orayı değişmiş bulsaydım rahatsız olurdum. Ama bu kadar aynı olmasından da rahatsız oldum. Bir ülke bu kadar mı sabit olur? Sokakta hala aynı eski telefonlar. Bizde herhalde iki kez değişmiştir bu dönemde. Daha inanılmazı, yeni bir ulusal kanal eklenmemiş. Bizde onlarca ulusal kanal çıktı bu arada. Aynı otobüs hatları, aynı trenler, trenlerde hemen hemen aynı çizelgeler, aynı broşürler. Okul kafeteryasının birebir aynılığını daha önce anlatmıştım. Bir de bu ülke en zengin Avrupa ülkelerinden biri oldu bu arada.

Öğlen vakti, bir arka sokağa giriyorsunuz. Dar sokaklar, kemerli geçitler ve açıkça işeyen bir adam. Uzaktayken pek idealleştiriyorum. Ulaşılmaz ve müthiş görüyorum. Gitmeden de bir heyecan duyuyordum. Ama gider gitmez o kadar olağan oluverdi ki orada olmak. Gayet sıradan.
Bir de -bunu gerçekten hiç beklemezdim ama- orada yaşamadığıma memnun oldum. (Gerçi bu his geleli bir süre geçince kaybolmaya yüz tutuyor).

IMG_0945

İtalyanlar’dan iki şey olmaz: iş ortağı ve sevgili/eş. İş ortağı çünkü size önemli bir iş için söz verdiği saatte bir muhabbete dalar. Sevgili/eş çünkü çok kavgacı ve dırdırcılar. Tecrübe değil, gözlem.

Sokaktaki bu Afrikalı satıcılar (arada Hintli veya G.D.Asyalı da var) sanırım benim zamanımda da vardı ama bu kadar çok değildi. Yerlerde türlü tezgahlar. Ama sık sık o tezgahların altındaki çarşaf dürülüp toplanıyor çünkü ileriden carabinieri arabası görünüyor. Ama aheste aheste geliyor çünkü sanki aralarında bir dayanıklı döğüş var.
Aynı dayanıklı döğüş trafikte de var. Hız kontrollerinin yapıldığı yerler tabelalarla belli. Kalan her yerde bas ama orada yavaşla.

IMG_0319

İtalya’da bana en sevimsiz gelen hep Türk turistler oluyor. Bir yerde rastladığınızda dili duyup birşey söylüyorsunuz (lafatıyorsunuz). Hoş bir tepki ve en fazla azcık muhabbet bekleyerek (alışmışsınız zaten orada, bu tarz bir şaşırtıcılık içermese de her türden İtalyan’ın en ufak lafatmada topa girmede ve sonra topu uzun uzun sürmede hiç tereddüt etmemesine). Ama sanki birşey satacakmışsınız gibi bir tepki geliyor.

Bunu da duymuş oldum: Resimdeki adam Kule’ye yakın duruyor ve resmini çeken kız arkadaşına “ne yapmanı istediğimi anladın mı diye bağırıyordu” -Türkçe. İkisini de o Kule’den sallandırmak istedim.
IMG_1364
Diğer yandan, kulem, dünyanın en sevgili yapısı, kuşağındaki katlardan birindeki tadilattan dolayı pek fotojenik değildi bu sefer.

Bir gece trende ışıklar söndü, öyle güzel oldu ki.

Bir de ondan 2-3 hafta önce Sultanahmet’te beni turist sanıp lafatan çok olurken orada kimsenin sanmaması, hatta oralıymışım gibi yol, saat, otobüs sormaları güzel oldu.

IMG_0304

h1

Rachel ile başlayan mail adresinin sahibi

3 Ağustos, 2009

Aç ön parantez: Son 2-3 yılda, ama en çok da Washington’daki son yılımda ilah bellediğim belli başlı kişiler oldu: Başta David Bowie, ondan sonra gelen de David Byrne (adları da benzer, soyadları da, beyaz saçları, genel tipleri ve deneysellikleri de). İlham veren, apayrı bir enerji taşıyan insanlar. Kapa ön parantez.

IMG_1727

Cumartesi’ydi, 2 hafta önce, ama bana evvelsi gün gibi geliyor. İtalya’ya gidiş nedenim olan ve 5 gün düzenlenen tiyatro festivaline 2 veya 3 gün gideyim diye planlıyordum. Ama gittikten sonraki gün yorgundum, şehirden çıkmadım. Sonraki günü de akşama Mogwai konseri var diye Floransa’ya ayırdım. Böylece tiyatroya Cmt. ve Pz. kalıyordu.

Konser vasattı. Yorgunluktan betona yatıp izledim. Bayağı az insan vardı. Bir film atmosferi yaratıyor Mogwai. Genelde fena değildi ama sonlarında ses düzeyinden kulaklarımı kapamak zorunda kaldım.
Çıkışta son trene daha var diye bir kitap fuarını gezdim. Sonra sık sık andığım, benim için nostaljik de değil, fazlasıyla tanıdık olan ve tüm yolcuların uyuduğu gece yarım treni. Erken bindiğimden oturup topladığım onlarca broşürü karıştırıyordum ki kalkmasına 7-8 dk. kala aklıma hep aldığım aylık aktivite-gösteri dergisi geldi. Hemen fırlayıp alıp döndüm. Günlerim doluydu, aradığım bir aktivite yoktu ama karıştırdıkça beklenmedik bir haber görmüş oldum: David Byrne sonraki akşam Fiesole’de. Fiesole, Floransa’nın dibinde antik bir şehir. İyi de ben Certaldo’ya gidecektim… hmmm…

Sonraki gün, biriken yorgunluğun etkisiyle evdeydim. Lorenza’yla gidecektik Certaldo’ya, arabasıyla. O da görmek istiyordu festivali. Akşamüstü geldiğinde dedi ki o gün tanıştığı bir kızı da davet etmiş. Peki, Certaldo yerine bu konsere ne dersin? Ama davet ettiği kız var. Hem ben acaba hangisini istiyorum. Bu konser kader gibi birşey. Ama oraya kendi başıma nasıl giderim Floransa’dan? Biraz zaman geçer, “kızı aradım, açmadı, konsere gidebiliriz” der Lorenza. yippu!

Atlar, gideriz. Yok aslında, tam öyle olmaz. O oyalanır biraz. Sonra, yaklaşık ucu ucuna yetişecek şekilde yola çıkmışken 10 dk.lığına erkek arkadaşına uğrayacağımızı söyler Lorenza. İki İtalyan’ın konuşmasının 10 dk. sürmeyeceğini bilirim ama ümidimi kaybetmek istemem. Gösterdiği iyilik karşısında fazla vaktimiz yok gibi birşey de demem.
Şehir dışında tek katlı mütevazi evler. Dışarıda yaşlı bir kadınla adam oturuyor, komşular. Lorenza selamlaşır onlarla, beni tanıştırır. Neyse gireriz eve, hemen tartışma başlar, ben çıkarım. Yaşlı çiftin gözlerini üzerimde hissederek evin önünde dolanırım. Dışarı bile gelir kavga sesi. Dolanmaktan yorulup sıcağın da etkisiyle arabaya dönerim. Zaman geçer. Sabrımdan dolayı kendimi zen budisti, hatta Buda gibi hissetmeye başlarım. Camın kirini farkedip camları silmeye başlarım dıştan. Sonra neyse ki gelir Lorenza. Yaklaşık 40 dk. kadar sonra. Kaçtaydı konser? 21:15. Saat kaç? 20:40. Yol ne kadar sürecek? Tam yerini ve Floransa’dan sonra yolu bilmediğimize göre  rahat 1:30. hmmm…

devam:

Geç kaldığımızı neden söylemedin der Lorenza, sonra da kendi cevaplar, bölmemek için. Ama olsun, söyleyebilirdin, ben bilmiyordum zamanı. Sonra basar gaza. Etrafta 90 levhalarını gördükçe kontrol yok mu derim. Burası özgür TR değil ki, bayağı regülatif bir Evropa ülkesi. Nerede olduğunu biliyorum der, levhalar var. Nitekim biraz ilerde görürüz kontrol var levhasını. Oraları dışında hızla gideriz.

Floransa’ya çabucak varırız da Fiesole için şehre girmeden bir ayrım göremeyiz. Böylece mecburen şehiriçi trafik. Durup birine yol sorar Lorenza. İstasyondan tarif ederler. Biraz sonra kırmızıda durunca da yandaki kamyon şoförüne istasyonu sorsana der. Ben kırık İtalyancamla bir kamyon şoförüyle nasıl anlaşayım. Neyse, sorarım, cevaplar. Işıklarda bolca vakit kaybetsek de Fiesole’nin şehir dışına çıkan ve bir tepeye doğru yükselen, kıvrımlı,  sessiz sakin yollarına varırız.

Fiesole yolu Şirince’yi hatırlatır. Havada tam bir tatil ve huzur kokusu var. Köyün meydanına varırız. Polislere konser mekanını sorsana der L. Yine mi? Daha sormadan hemen soldaki afişi görürüm. Burası mı diye sorarım. Evet. O parkyeri ararken ben atlar biletleri alırım, sonra da girerim. Ne kadar oldu? 3. şarkıymış biten. Girer girmez ritm sarar. Önceki günki konserin tersine içine girdiğin, şarkıcının da herşeyini verdiği, çok eğlenceli bir konser.

Yani şöle (linkte bi’ şarkı videosu):

IMG_0897

Bir de mail adresi hikayesi var tabi. Konser biter, birkaç adam yanıma gelip Mr. Byrne sizi görmek istiyor der.
Tamam, tam olarak öyle olmaz. Ben sahnenin yan tarafından kulise geçeyim diye isterim. Tabi ki izin vermezler. -Birşey yazsam iletir misiniz? -Yok, girişte bekleyin. -Ama o bu girişten çıkmaz ki. -Burası antik bir tiyatro, başka çıkışı yok. Yine de inandırıcı gelmez bu. Burası antik mi bu arada? Evet, hemen anlaşılmıyor ama belli ki öyle.

Bekleyelim mi gidelim mi diye konuşurken tiyatronun sol tarafındaki boş alanı farkederim. Oradan arkaya geçiş var. O alana nerden giriliyor peki? Lorenza buradan atlasana der. Hop. Birkaç vip, gasteci tipli kişinin yanından sakince sahne arkası. Demin sahnedeki vokalist kadın, dansçı adam filan. Peki Byrne nerde acep?

Oralarda fazla dikkat çekmemeye çalışıp beklerken bir kadın da usulca bana sorar, nerede biliyor musun diye. O da benim gibi belli, elinde de birsürü eski plak var. Sanırım aşağıda derim hafifçe. Orada bir çadır var, diğer tayfası küçük kabinlerde. Bu arada bakmadığım diğer tarafta görürüm, dansçılar gibi küçük bir kabinden çıkınca. Yaklaşıp bir kadınla konuşmasını beklerim. Dibinde bir bodyguard da var ama bana birşey demez izbandut. Birkaç cümlecik konuşup el sıkışırız. Mail adresini yazar. Benimkini de ister ama vermem:)

Dönüşte ben kullanırım arabayı, Lorenza uyur. İlk defa araba kullanıyorum Avrupa’da, hatta Avrupa kıtasında. Radyoda 80′lerin rock şarkıları. Hatta birara istasyonlar içiçe geçer, bir Jumpin Jack Flash, bir Kiss. Gecenin içinde ilerlemek çok huzurlu. Uzatmak için 90′ı pek geçmem.

h1

Macera dedi oğlan. Benle mi dedi kız.

26 Temmuz, 2009

Tatilden ne beklersin dense büyük çoğunluk deniz kıyısında günboyu yatmak der herhalde. Oysa bence en iyi evde yatılır. İstediğin gibi içkini hazırlarsın, para bayılmazsın. Şezlong-şemsiye bulman gerekmez, kum dolmaz her yerine, ıslak mayo derdi olmaz, güneşten-sıcaktan bayılacak duruma gelmezsin, filan.
Nur Çintay da aynen dün “Benim için tatil demek, iyi deniz ve iyi yemek demek.” demiş. Deniz iyidir tabi, ama anca benim olunca. Yani şöyle 6′dan, hatta 7′den sonra. (Yemek ayrı mesele, onu tatile sınırlamaya ne gerek?).

IMG_1031

Tatil bence macera demek. Diyelim, yeni birşeyler yaşamak, daha önce girmediğin bir duruma girmek; biraz da risk içeren bir durum belki.
Bir markör duruyordu evde, bir otostopta gerekir belki diye. O markörü yanıma aldım İtalya’ya giderken. Çünkü, yolculuğun esas amacı olan Certaldo tiyatro şenliğinden dönerken sorun olacağını biliyordum. Daha önce gittiğimde son tren çok erken olduğundan geceyi sabaha kadar istasyonda demir bir bankta geçirmiştim (mektup yazarak). Çok yıllar geçti, son tren hala aynı saatte (9:58, ama zaten gösteriler 9′da başlıyor).

Aynı günün öğleninde yine minik bir mensa macerası olmuştu. Bu sefer yemek kuponu alamayınca bunu gören bir kız benim kartımda var deyip ısmarlamış oldu, ya da daha doğrusu kartıyla alabildiği fazla yemeğini paylaştı.

IMG_1034

Akşamsa bu seyahatin esas amacı olan Certaldo Alto. 2 post aşağıdaki resimdeki kızın afişe edildiği teatro şenliği. Sokak tiyatrocuları, kuklacılar, müzisyenler, bandocular, dansçılar, ateşlerle oynayanlar, jonglörler, sihirbazlar, standupçılar, şaklabanlar (linkte festivalle ilgili bir tv haberi). Mekan tepede bir ortaçağ kasabası. Acaip bir kalabalık. Tam bir curcuna cümbüş .

IMG_1037

Ama dönüş sorunu yerli yerinde duruyor. Oradan dönecek herkesi göreyim de Pisa’ya dönen birini bulabileyim diye nispeten erkenden çıkışa gideyim diyordum. Ama zaten doğru dürüst bir gösteri seyretmek için geceyarısını beklemek gerekmişti. Sonrasında teleferik sırası yerine yanındaki patikadan inip herkesin geçeceği bir yer bulmaya çalıştım ama üç otopark varmış, insanlar dağılıyor farklı kısımlara. Otoparkları dolaşan otobüs geldi, ona atladım ben de, büyük bir otopark çıkışı bulmak için. Ama öyle bir yer yok, uzun uzun dolaşıp geri döndü otobüs. Ben geç kaldım diye düşünüyordum ama belli ki hala çok insan var yukarda. Sonra çok yıllar önce inip çıktığım daha az eğimli yola gitmeye karar verdim. Bir noktada gitar çalan bir oğlan ve yakınlarında arkadaşları vardı. Ben de ışıklı bir noktada durdum, şu şekilde:

IMG_1684

(Karalanan kısımda “veya tren için Empoli’ye” yazıyordu, çünkü bu şehir Empoli’ye yakın ve oradan Floransa’dan gelen tren geçiyor. Ama sonra o son trenin de vakti geçti).

Geçenler görüp okuyordu hep. Genelde de hafif alaylı ‘üzgünüm’ veya direk alaylı ‘Pisa mı? ha-ha çok beklersin’ tepkileri geliyordu. Pek yakın değil Certaldo Pisa’ya ve böyle şenliklere ancak çok yakın şehirlerden geliyor herkes. Bir de gece 1 olmak üzere ve sonraki gün Pt.-işgünü. Geceyi 5:30′taki trene dek istasyonda geçirmeye artık kesin bakıyordum. Ancak 7:30-8′de evde olacağım böylece ve hiç hoş olmayacak. Pt. ölecek bir defa, ama zaten sayılı günüm var. Sadece fiziksel etkisi de değil; şenlikteki birliktelik havası böyle bir durumda nasıl kof olduğunu gösteriyor, yardımlaşma kayboluyor, gerçek yüz ortaya çıkıyor diye düşünüp canım da sıkılmaya başlamıştı.

Arada okuya okuya geçenler oluyordu, ben de kartonu onlara doğru çeviriyordum, hafif komik bir hareketle. Yine öyle yapan bir oğlan oldu. Geçtikten sonra da ona doğru tuttum. Peşinden kız arkadaşı gibi duran bir kız geldi. Ona da aynısını yaptım. Sonra oğlan (dediysem 30 filan) Pisa’ya mı dedi? Evet dedim (e, belli değil mi?). Biz de dedi. Gel istersen dedi. Emin misiniz dedim. Evet. Bu bir rüya olmalı. Onlara da öyle dedim. Bir süre arabayı nereye parkettiklerini aradık. Merak etme diyorlardı. Yok canım dedim, o kadar memnunum ki şu an.

Ön kısım rahat rahat üç kişilikti, ben de yanlarına oturdum. Yolda kız arkadaşı (İrene miydi, ortadoğu-K.Afrika kökenli olabilir) uyudu, biz Vincenzo ile sohbet ettik. Gösterilerden, TR’den, Osmanlı’dan, politikadan filan. Fotoğrafçıymış. Beni eve kadar bıraktılar. Hatta eve geldiğimizde ikisi de arabadan indi beni geçirmek için. Bu harekete bayıldığımı söyleyebilirim.

Yemekteki kızın (Enrica) ve Vincenzo çiftinin iyilikleri karşılıksız kalmasın istiyorum cidden, sadece onlara değil, tüm iyi İtalyanlara duyulan büyük bir şükranla.

IMG_0641
(Dostlar: şarkı söyleyin, dansedin ve eğlenin. Hep birlikte!)

h1

-Nereye gittin? -Geçmişe

24 Temmuz, 2009

Bu geziyi herhalde anlatacak en iyi şey ilk sabahtı. Yani öğlen.

Gelmeden uykusuzdum ve vardığımda zaten geceyarısıydı filan, geç kalktım, 1′e doğru. 2′ye çeyrek kala çıktım. Evde yiyecek birşey olmadığını biliyordum, zaten mensa’ya -üniversite yemekhanesine gitmek istiyordum. Ucuz ve düzgün bir yemek yemek için; belki biraz da anısından. Ama 2 ya da en geç 2:30′da biter diye düşünüyordum. Üstelik yazın açık mı, onu da bilmiyorum.

1:53 diyordu duraktaki otobüs çizelgesi. Her zamanki gibi 2 dk. geç geldi (İtalyanlar kendilerini Almanlarla karşılaştırıp şikayet ederler dakik olmadıklarından). 2:10 gibi istasyondaydık. Oradan, herhalde yüzlerce kere geçtiğim köprüye doğru yürüdüm, arada fotoğraflar çekip. Köprüden sonra kuleye giden ve İtalya’ya giden turistlerin yarısının filan yürüdüğü sokağa değil, hemen bir paraleline girmem gerektiğini hatırlıyordum. Yolun ayrıldığı yerlerdeyse tam karanlıkta el yordamıyla hareket eder gibi hislerimi dinledim. Büyük bir meydandan çıkar çıkmaz -va-la! Karşımda. Elimle koymuş gibi.

Etrafta öğrenciler var, demek ki yazın açık. Peki bu saatte açık mı? Saat 2:28-29. Kapısı açık. Ama bilet gişelerinin olduğu yer ev ilanları arasında pek görünmüyor. İki otomat var, biletçi onlar mı olmuş? Tamam, yanlarında bilet gişesi ama kapalı. Girdim yine de, içerde bir çözüm belki. Oturma düzeni, yemek dağıtılan kısım,  sistem (1. tabak için 3-4 alternatiften biri, 2. yemek için 3-4 alternatiften biri, ya da peynir, ya da salata, ayrıca meyva veya yoğurt) tamamen aynı.

IMG_1312

Kaçta bitiyor yemek? Şimdi dedi kadın. Belki bu kadınların bir kısmı bile aynı. Oysa aradan bir yüzyıl gibi bir zaman geçmiş. Abartma değil, söylesem siz de yüzyıl gibi dersiniz.

Peki bilet? Aşağıda der kadın. Kimse yok derim ben. Yok mu der. Şimdi yiyemeden mi döneceğim yani? Tepsimi bile hazırlamıştım oysa. İndim. Bir Afrikalı. Bilet? Ne bileti? Ne demek ne bileti, yemek için. Tekrar baktım gişelere. A, biri açıkmış. Kadın içerde sohbet halinde. Pardon, bir bilet. Gider, para üstü ve kuponu getirir. O sırada ağır metal kapının kapanma sesi duyulur. Acele et, kapanıyor, der kadın. Ben 2′lik ve 50 centi bir türlü tutamam. Sonra fırlayıp girerim, kapı hemen arkamdan kapanır.

IMG_2057

Sonra, işte, başarısız bir yemek -patatesli bir hamurişi sandığım ilk yemek meğer domates soslu ekmek parçalarıymış; 2. yemekteki hindi eti dilimleri de çok yağlı. Ama hiç farketmez. Bana ekmek-kivi-kola bile yeterdi. Uzun zamandır olmadığı kadar mutluydum. (Bu liderlik hemen 2 gün sonra el değiştirdi).

h1

Handel’in Rosmene’ye ettiğidir

20 Haziran, 2009

18:10, Kumrucu Şevki: Bir sucuklu, bir peynirli. Paket. (orada ‘here or to go?’ derlerdi, burada ‘burada mı yiyeceksiniz, paket mi?’. tamamen aynı olması global dünyanın hükmü olsa gerek).

20:45, otobüs: Bir yandan poğaça kırıntılarken dışarıyı seyrediyordum. Otobüs boşça. Arkamdaki kız da arkasını dönmüş, batan güneşi seyrediyordu. Ben de dönüp bir kurabiye verdim.

21:30, Odeon (Küçük Tiyatro): Tam sahnenin karşısına hem de etrafı boş bir yer bulup etrafıma bol bol minder toplamanın konforuyla rahat rahat kuruldum.

21:40, aynı yer: Geç gelen bir çift dibime oturdu. Ve abartısız sürekli konuşup durdular. Bir oyuncunun kostümünden, kutu koladan, etraftaki insanlardan, oyunla ilgili ipe sapa gelmez şeylerden. 10 sn. bile sahneye bakamayan birileri buraya kadar niye gelir diye merak ediyor insan. İst. olsa görünmek ve görmek derdim. Ya buraya? Muhtemelen Selçuk veya Kuşadası’nın, eline davetiye gelmiş bir devlet veya belediye görevlisi, yemekten sonra ‘hadi hanım, biraz hava alalım’ demiş.

22:30, hala aynı mekan: Bela çiftten biraz uzaklaşılan 2. perdede kendisini korsanlardan kurtaran Imeneo ile değil de önceden sevdiği Tirinto ile evlenmeyi istemektedir Rosmene. Ama ailesinin ve Imeneo’nun baskısı ile istemediğini seçer. Koro da insanın arzularını değil mantığını izlemesi gerektiğini, şükran ve onurun duygulardan ve bağlılıktan güçlü olduğunu söyleyip iyice saçmalar.

23:40, gelinen otobüsün yanı: Arka koltuktaki kızla -ufka yakın bile görülen- yıldızlardan, Şirince üzerinde gökyüzünden ve çeşitli planlardan konuşuyorduk.

01:40-55, Konak Meydanında bir durak: Aynı kızla sohbet tükenince çeşitli ritmler yapmaya başladık. Ama hayır, tinerci çocuklar ve akşamcı abiler etrafımıza toplanıp bize katılmış, bir cümbüş, bir eğlence gitmiş değil.

02:15, KSK iskele: Baykuş denilen salak otobüs iskelede durdu, şoför ve kırmızı burunlu bilimum amca indi. Aşağıda sigara içme seansı başladı ve bitmek bilmedi. Önümdeki sakallı tipe sordum, müthiş belediye planlamacıları otobüsü iskeleden buçukta hareket edecek şekilde planlamış.

02:35-55: Girne’den eve yürüyüş. Bizim muhit ne zaman ‘uyumayan muhit’ ilan edildi bilmiyorum ama envai kumrucu, dondurmacı, köfteci, waffle’cı hala açık. Ama en acıklıları, aralarında çok fazla üremiş arabalı ızgaracılar. Bunları diziler yanlış yönlendiriyor olmalı. Bir İst. Masalı’ndaki dayı, 2. Bahar’daki Ali Haydar, onlara özenen Aşk Yakar’daki Filibe köftecisi, Annem’in pazaryeri köftecisi Vahide Gördüm, arada stadyum yakınlarına köfte ekmeğe giden Efe ve aşçısı Mösyö, hatta Yol Arkadaşım’daki seyyar lokmacı.

05:00: (Mümkün değil eve gelir gelmez yatamam) TNT’de Kuzeyde Bir Yer başladı. Mike Monroe dalgıçlık kıyafeti almak istediği için kasabalı arasında para toplar, doktor Joel kıskanır. Aralarında güzeller güzeli Maggie olmalı. O kıza benim de zaafım var. Sanırım bayılmadan kapattım tv’u.

h1

Başka bir hayatta beni bekleyen bir tiyatro oyunu var

9 Mayıs, 2009

Orada olmamak veya tekrar gitmeyecek olmak çok garip bir his yaratıyor bazen. Alışkanlık çok fena birşey. Hala sinemalardan, tv kanallarından, müzelerden mailler geliyor, veya çeşitli indirim haberleri. Ne yapmalıyım şimdi onları? Bir türlü vedalaşamıyorum ben.
(Geleli beri oradaki günlerimden bahsedicem, onun da etkisi olabilir mi?)

IMG_0811-2IMG_0920IMG_0922

Aylık havayolu dergisinin hep yaptığı ‘3 perfect days’ bölümü giderkenki sayıda Washington’a ayrılmış. 3 günlük turistik plan. Benim 22 günüm vardı ama okudukça o yazılanları o kadar sürede yapabilirsem ne kadar iyi olur dedim. Bir güne 5 müze, 3 mahalle sığdırıyorlar filan. Ben daha 2.de yorgun düşerim. Hem gördüğünden de birşey anlamazsın.

O dergiden başka bir de evde eski bir Washington Post eki geçti elime. Şehrin göbeğindeki yürüme parkurlarını yazmış. Tabi ki yapmamışım, oysa tarihi utanç verici derecede eski, 2002. İkisinde de geçen lover’s lane gayet ilgimi çekti. Çok çekici resimleri vardı.

Bir cumartesi önce daha önce hiç gitmediğim katedrale gittim. Çok da ilginç değildi, birkaç vitray ve biraz gezdiğim (girilmez yazan) alt katındaki dehlizler dışında. Oradan çıkınca daha önce hep adını duyduğum Dumbarton Oaks’a geldim. Eski bir malikane, yüzyılın başlarında Harvard’a bağışlanmış. Şimdi müze. Ama asıl bahçeleri ünlüymüş. Az sonrasında kapanacaktı, artık almıyorlardı içeri. Zaten benim merakım, onun yan tarafındaki lover’s lane’di.

IMG_1070

Lover’s Lane kısacık birşeydi, tam da resmindeki gibi (ve Boğaziçi Üniv.’ni hatırlatan), ama ondan aşağı doğru inince, sokaktan, binalardan ve modern hayattan 100 metre filan ileride vahşi doğa başlıyordu. Ağaçlar, patika, aradan su akıyor. Bir tarafı da şehrin ortasındaki ormana bağlanıyor. İnanılmaz bir huzur. Genelde kimsecikler yok, nadiren köpekli bir adam veya kadın geçiyor. Soğuktu ama o huzur iyi geldiğinden kalabildiğim kadar kaldım.

Gün bittikten sonra internet sayfalarından okudum. Dumbarton Oaks’un bahçelerini düzenleyen kadın, o parkı da düzenlemiş. Zaten doğal ama elden geçmiş havası çok belliydi. Bahçelerin resmini gördükçe pek üzüldüm ama, görmediğime. Üstelik ben bir yıl boyunca oraya yürüme mesafesinde oturmuştum.

IMG_1075

Oradan son hedefim The Exorcist steps’e yürümeye başladım. The Exorcist’in bir sahnesinin çekildiği merdivenler. Şehrin Bağdat Caddesi denebilecek Georgetown’daydım. Çok pahalı sıra-evlerin olduğu ara sokaklarda yürürken National Conservatory diye bir tabela gördüm. Bir bakayım dedim, konservatuar nasıl bir yer diye. Arkamdan bir kız geliyordu. Güzel bir sarışın. Yardım edebilir miyim dedi. Yok, bir arkadaşım burada okumuştu da dedim. Öyle demek, ben bir serseriyim, aklıma esen her yere takılıyorum demekten daha iyi geldi. Kızın da hemen arkasında siyah bir oğlan vardı. O da ikimize de yardım edebilir miyim dedi. Kız gülümseyip ben oyundayım dedi. Oğlan geçti. Kız benle konuşmaya devam etti. Kim dedi arkadaşınız. Eski mezun, herhalde siz bilmezsiniz dedim. Bu gece oyunumuz var, gelmek isterseniz dedi. Late Bloomers and Glory Days diye bir oyun. Eski mezunların buluşmasını anlatıyormuş.
Oradan mezunmuş o da. İçeri girmiştik, orta büyüklükte müstakil bir ev. İçerdeki kadına da söyledi, arkadaşı buradan mezunmuş diye. O da ismini sordu. Uydurdum, telaffuzu kolay bir Türk ismi. Neyse, o bahis kapandı. Oyun için yer ayırtmak için ismimi yazdılar. 1 saat vardı, isterseniz bir kahve içip bekleyebilirsiniz dedi kadın. Yok, dedim ben, 1 saat sonra gelirim. Başta pek düşünmüyordum ama sonra niye olmasın dedim. Yalnız, artık çok ama çok yorulmuştum.
Oraya kadar gelmişken önce şu basamakları görelim dedim. Georgetown üniversitesi de yakındı. Önünde geçtiğim bir evdeki öğrenci partisinden canlı müzik geliyordu. Glory Days’i çalıyordu bir grup. Glory Days -bu bir işaret mi şimdi (oyunu gör diye)?

IMG_1081

Az ileride koordinatları verilen yerde dar bir geçitte çok dik basamaklar vardı. Uçurumun altında gibi görünen basamakların başında orta yaşlı iki kadın ve bir adam durmuş fotoğraf çekiyorlardı. Burasıymış demek. Zar zor çıktılar. Exorcist steps burası sanırım dedim. Öyle görünüyor, aşağıdaki dükkandaki adam öyle dedi, dediler.

Sonra oyun mu ev mi? Açım, bir sandviççi görüp girdim, öğrenciler ve hoca tipli adamlar. Ama kızartmamsı birşeyler hiç çekici gelmedi. Hem evde köftem vardı. Kötü bir yemek ve vasat bir oyun mu, evde rahatça yayılıp köfte ve televizyonda film mi? Döndüm eve. Ama otobüse binerken bile hala kararlı değildim.
4 gün sonra da döndüm.

h1

Zeki Müreeeen!!

16 Mart, 2009

Yarım saat filan olmuştu başlayalı ve aralıklardan birinde “Last week we were interrogated at the Atlanta Airport. You know, to be an immigration officer, you need to have zero IQ, be very rude, and despise people… and be very big” dedi adam. Tahmin edersiniz ki ben o anda havaya girdim.

Bir mail adresime sürekli sürekli şu kanalda şu oynayacak, bu haftaki konserler bunlar, sinemada bu başladı diye mailler geliyor. Buraya ne zaman geleceğim kesinleşir kesinleşmez hemen baktım bu süre içinde neler var diye. Buradayken son bir altın vuruş yapmak niyetiyle. Ve ne şans ki o vardı. Zeki Müreeen! İstanbul konserinden beri (kaçırdığıma en üzüldüğüm konserler sıralamasında ilk 10′a girer) adamın ismini duyar duymaz böyle diyorum. Hatta yanımda bir Türk olsa bir sessizlik anında Zeki Müren diye bağırırdık diye düşünüyorum. Hele Jel olsa.

Önce 3 şarkılık bir grup. Sonra 60′ların sonlarından BBC’den çeşitli müzik klipleri. Ve o. O ana dek konser havasında olmayan, öyle içkilerle filan takılan salon o sırada birden coştu. Ben açıkçası çoğu parçasını bilmiyordum. Ama adama bir sempatim vardı. Gerçekten de çok nevi şahsına münhasır biri. Bir salon beyefendisi. Aynı zamanda serseri (e, rock’çı). Ve teatral, hafiften oynamaya hazır bir havası, bir de arada feminen pozları var. Bunlar tek bir kişide buluşuyorsa o muhtemelen İngilizdir.

img_0094

Bence biraz kısa (1.5 saate yakın) ve hoştu. Beklediğim kadar harika değildi belki ama bunu da kaçırsam üzülürdüm. Zaten tarihi ayarlarken beni gözetmiş. Böylece Washington konserleri serisini kapamış olduk.

Bunu kutlamak için de one day if you’re bored, by all means call.

[Maili gönderiyorum, anında 1 saat önce gönderilmiştir diyor. İkide bir bilgisayarın saati 1 saat geri gidiyor. Microsoft'la gugıl'ın bizim saatleri 1 hafta önce ileri aldığımızdan haberi olmayabilir mi acaba?]

h1

Kurt kuzularla bir binanın içinde yapayalnız

6 Mart, 2009

7 pm: Binaya giriş. Yorgunluk bariz ama önce hevesimizi almak için biraz mağazaları yoklayalım.

8 pm: Günlerdir biriken uykusuzluk bugün feci çıkıyor. Yat diye bağırıyor vücudum. Önce Mangonun yanında yatıyorum. Ama ileride oğluyla bağırarak konuşan bir Doğu Avrupalı yüzünden daha boş yerlere ilerliyorum. 36 nolu kapının yanında artık yatağım. Sesler var ama uykuya dalıyorum.

10:30 pm: Arada seslerden uyanıp durdum. Televizyondan veya önümdeki sırada konuşan iki adamdan sesler geliyormuş gibi geliyordu ama kalktığımda kimse yok. Televizyonda da sadece kokpit görüntüleri. Biraz önce birsürü insanın dolaştığı koridorlar bomboş, uzun uzadıya sıralanan koltuklarda oturan kimse yok. Görünürde tek yaşam formuna rastlanmıyor. Üzerime kapıyı kitleyip gittiler mi nedir. Veya ben uyurken ölümcül bir virüs çıktı, herkes sığınaklarda. Ve ben insanlığın sonunu burada tek başıma bekleyeğim. Bari bir de karşı cinsten birini bıraksalardı. Ama o zaman flörtgen durumların bir zevki olmazdı sanırım. Valla bebek, bir tek senle ben varız, artık yersen.

img_2133

11:00: Etrafı keşfe çıkıyorum. Adada yenecek bitkiler var mı gibi bir gezi bu. Ortadaki bir kafeteryanın elma ve muzlarından alalım. İşlem bittikten sonra görüyorum ki her yere yaklaşmayın, alarm var yazmışlar. hahah, demin niye çalmadı o zaman, bizi salak sandınız galiba.

img_2118

Yalnız, şu mağazalarla beni tüm gece aynı mekana kapamak bana pek iyi bir fikirmiş gibi gelmedi:

img_2108img_2116img_2164

Neyse ki uslu günümdeyim.
Ortaya şu yaşlı taşıdıkları arabalardan bırakmışlar. Birara gezmeli.
Tek tük polisler dolanıyor. Masaj koltuklarına oturmuş iki Rus kadın ve ileride başka arkadaşları var, hepsi o.

1:30 am: Uyku gel diyor. Nasıl istersen. Evime geri dönüyorum. Üstümdekilerden sıkıldım, üzerimi değiştireyim. Bu konuda rahat olmak ne güzel. Yalnız insan gerçekten düz yatınca kıvrılıp yatmaya göre daha fazla üşüyor. Saçma ama gerçek şu vücut yüzeyini küçültme meselesi.

5:40 am: Bu konuda önceden başka fikirlerim vardı ama sanırım en kötü uyanma şekli başında boru gibi konuşan bir Portekizli. Hayır ama, yaşlı Portekizli temizlikçi, genç Portekizli temizlikçiye hayat dersleri vermek için kilometrelerce uzanan salonda niye benim başımı buldu. Üstelik uyandırma eyleminden sonra gittiler, 2 dk. sonra tam aynı noktaya dönüp devam ettiler. Meğer dibime giren şu şeyi seyretmeye gelmişler (hergün görmüyorlar mı?). Yine de beklediğimden bayağı fazla uyudum.

img_2137

6:00 am: Günlerdir düşündüğüm sahne gerçekleşiyor. (Seyretmediğim) Terminal’deki Tom Hanks gibi yeni gelenleri tuvalette günaydın diye selamlıyayım diyorum bornozla. Tamam, bornoz gerekmez, diş fırçalarken filan.

8:00 am: Hayret, hala dolmuş değil terminal. Bu saate dek uyunurmuş demek, ah körolası çöpçüler. Yalnız, insanları gördükçe (virgülün önemi) buralar benim, evimden çıkın diyesim geliyor.

11:00: Gece boyunca uzaktan beni izleyen Penelope’ye veda vakti.

img_2144

1.5 günlük yolun o sırada daha ortalarında olduğumu biliyorum da ikinci kısmın ne feci sıkıcı olacağının henüz farkında değilim.

h1

insanın tüm tanrıları aklındadır. boşa gider verilen kurbanlar

5 Temmuz, 2008

Bu bir lanet olmalı. Ne zaman Fefesus’ta bir konsere çok tok, hatta çıkmadan alelacele yediğimden tıkabasa dolulukta gitsem konser öncesi mükellef bir açık büfeli kokteyl oluyor. Başka zaman belki o kadar ilgi göstermeyeceğim et yemekleri, bir sos doldurulmuş domatesler, biberler veya çeşit çeşit içkiler gözümde büyüyor. Hatta 3 yıl önce Celcius’taki kokteylden bir uzo yürütmüşlüğüm de var. Ama ne zaman belki kokteyl vardır diye aç gitsem hiçbirşey olmuyor.

Dün konser Celcius’taydı, kokteyl de Liman Yolu’nda. Davetli misiniz, konsere mi geldiniz? Gazeteci. Yalan da değil. Şu an bu yazıda yaptığım gazetecilik diil mi?

Bir içki sonrasında Büyük Tiyatro’dan Kütüphaneye giden yolda tek başına yürüyen çiçekli elbiseli genç bir kadın vardı. Kimse yalnız gitmiyor bu gösterilere. Hele oradakilere. Ne şans ki içeride de yanyana oturduk. Numarasız sırada bir biz vardık. Sohbet ettik biraz. Yunan protokol konuşmalarından sonra gösteri başladı. Genel tanımla gösteri, çünkü gelenlerin hemen hiçbirinin neye geldiğini bilmediğine eminim. Mario Frangulis Söylüyor’du gösterinin ismi. Ünlü (yani yakışıklı) bir tenormuş. Ama açıklamasında Öripides’in kayıp trajedisi Feydon (Phaethon diyenler olabilir ama biz Yunancanın okunuşunu İngilizce yazımıyla yazmayacağız herhalde) dünyada ilk defa sergilenecek diyordu. (100 yıl kadar önce oyunun bazı bölümleri Mısır’da mumyalara sarılı papirüslerde bulunmuş). Ben de lirik bir oyun bekliyordum.

Arada koronun tiradlarını şarkı halinde söylemesi dışında klasik bir tragedyaydı. Hikaye bilindik. Artemis’le evlenmek üzere olan Feydon, babasının güneş tanrısı, Artemis’in de erkek kardeşi olan Apollon olduğunu öğrenir annesinden. Fedon düğünden vazgeçmek isterse de gerçeği bilmeyen babası Artemis’le evlenmesinde ısrar eder. Feydon gerçek babasına gider ve onu ikna etmek için ne isterse yapacağını söyleyen Apollon’dan arabasının (güneşin) dizginlerini ister. Böylece gerçek babasını herkes anlayacak, babası da düğün ısrarından vazgeçecektir. Apollon bunu istemese de mecburen kabul eder. Ama güneşi yönetmeyi bilemeyen Feydon önce çok yukarıdan gider, dünya soğur. Sonra çok yakından gider, yerler kurur, (Etiyopya) çöl olur, Etiyopyalılar’ın tenleri de siyah olur. Bu felaketi durdurmak isteyen Zeus da bir yıldırımla arabayı parçalar, Feydon feci şekilde can verir. Annesi ve babası ağıtlar yakar.

Altyazı vardı neyse ki, ama biz biraz uzaktaydık ve ben küçük fontu ucu ucuna görüyordum. Bayağı da kaçırdığım oldu. Oysa tragedyaların en güçlü tarafı pat pat güçlü sözleridir. Bakınız başlık, veya “insan başkalarına çok iyi akıl verir. Ama görmez kendi hatalarını”, “Erkek gizemli olanı ister”.

İki perde denmişti ama selam verdi oyuncular, arkada korodaki kızlar birbirine sarıldı. Zaten Feydon ölmüştü, daha ne olsun. Gidenler oldu. Ama bekledik biz. Önlere geçtik hatta. Meğer 2. kısım apayrıymış, tarih boyunca Apollon için söylenen ilahiler. Fena değildi şarkılar. Ama artık isimlenen Bayan C’nin telefonu çaldı. Bir süre titreşimde bıraktıktan sonra çıktı konuşmak için. Geldikten sonra tekrar çaldı telefonu. Açtı, konuştu, 2 dk. kadar. Öndekiler biraz lafetti. Yine fazla birşey demediler. Durum kötü dedi Bayan C. Abisi arıyormuş, kötü şeyler olmuş. Biraz sonra tekrar çaldı telefonu, yine açtı, birkaç dakika konuştu. Bu sefer yandan, önlerden daha fazla lafeden oldu. Bana da söylediler, Yunanca söyleyin kapatsın diye (yani herhalde öyle birşeyler). Yine fazla birşey yapmadılar, ben olsam çantamdan bir penny’lerden bulup kafasına atardım. Gitmem lazım, belki bir otobüs bulurum dedi. Bulamazsın, bitmeden gitmez otobüsler dedim. Sonra çıkıp tekrar konuştu. Geldiğinde iyice endişeliydi. Gitmeliyim, belki birşey bulurum dedi. İyi, ben götüreyim dedim. Zaten bize yakın oturan bir arkadaşına gidiyor diye bırakacaktım. Çıktık şarkının ortasında. Oysa bitirmeyi isterdim tabi ilahileri.

Gereksiz bir durummuş oysa. Abisi başka bir şehirden arıyormuş. Annesi arkadaşında demiş. Arkadaşını aramış o da. Arkadaşı da açmadan onu arayıp napayım diyormuş. O da açma, ben gelince senin telefondan ararım demiş. O yüzden de bir an önce gitmek istemiş. Bu durumun bu kadar endişelendirici boyutunu anlamak zor tabi. Hatta o kadar ki:
- Yola çıkmadan ben bir tuvalete gideyim, bir dakikamız vardır herhalde.
- Olur, ama oyalanma.

- Bir saniye şu koltuğu birazcık toplayayım.
- 30 saniye vaktin var. Artık yolda hızlı gidip telafi edersin.

Skör’ün koyduğu ve çok beğendiğim hedikedi albümü bile gerilimi çok azaltamadı. Oysa gece yolculuğu ne müthiş şeydir. 1 saat 5 dk. sonra arkadaşının evine gelmiştik.
Sonrasında eve giderken biz bu maceradan ne anladık Templar, dedim. Yalnızlık/Bekarlık… öz.gür.lük, sul.tan.lık’tır. En azından %99. Sorun zaten kalan %1′i bulmakta.

h1

Whole Foods’un Peynirci Güzeli

20 Haziran, 2008

Geçenlerde Whole Foods’u anlatmaya boşuna başlamamıştım. Şimdi bitirmesem ayıp olur.

Whole Foods’un peynirci güzeliyle münasebetimiz tam ne zaman başladı, emin değilim. Bundan yaklaşık 1 yıl önce (ama 1.5 kadar da olabilir, veya başka birşeyde, hiç emin değilim) bir gün peynir kısmında Oynama Şıkıdım çalıyordu. Orada her zaman olan latin güzel bir kızla aslında kasiyerlik yapan başka bir kız konuşuyorlardı. Çalan Şıkıdım olunca ben de katıldım. Sonra işte, Tarkan, göbek atmak, tüm Türkler göbek atmayı bilir mi, hemen her kadın bilir, erkeklerin de bazıları, a, erkekler de oynar mı, gibi neşeli bir konuşma yaptık. Diğer kız biliyordu göbek atmayı, onu da latin sanıyordum da değildi de Lübnanlı mıydı, tam hatırlamıyorum. Çalan cd de onundu zaten.

Ondan sonra 2-3 görüşmede o muhabbeti sürdürdük. Bazılarında müzik vardı peynir kısmında, birisinde yönetim tüm mağazada tek müzik istemişti. Sonra birkaç karşılaşmada selamlaştık. Ama, zamanla o selamlaşmalar da kayboldu. Benim marketi tekrar tekrar dolanıyor oluşum da pek yardımcı olmadı. Ben bir bölmeden bir kere geçip kısa zamanda marketten çıkan biri değilimdir. Özellikle de böyle hem ekmeklerin, hem tatlıların, hem peynirlerin, hem de şarapların olduğu bir bölüm olunca o. Ama bu yüzden sanki biraz etrafında ısrarla dolaşıyormuş gibi dikkat çektim birden fazla kere. Sonrasında sanki beraber çalıştıklarına bahsedilmiş, onlar tarafından bakılıyor gibi hissettim. Zamanla yanyana bile selamlaşmadan geçer olduk. Nadiren ben selam dedim, o cevap verdi. Ama hafif gerilimli bir ortam.

Sürekli de birilerine yardımcı olurken, birileriyle sesi çıkarken görüyordum. Markette eğlenen, birilerine takılan biri varsa hep o oluyordu. Yakın zamanlara gelince ben biraz laflayalım artık, dedim. Bahane olarak bir Yunan peynirini seçtim. Çökelek benzeri, keçi-inek karışımı müthiş bir tat. Ona anlattım, işte böyle böyle, yok mu bugün, göremedim dedim. Manouri dedi, buldu bir parça. Denemelisin, çok güzel dedim. Bir sonraki görüşümde sordum, denedi mi diye, hayır. Birkaç gün sonra tam marketten çıktım ki biri arkamdan seslendi hey diye. O durumda bugün yanlış birşey yaptık mı, üstümüz aranırsa temiz miyiz diye düşünürüm, meslek gereği. Yok, temizim, iyi. Oymuş meğer. Denemiş bir parça, tortillaya koyup. Harika dedi. Ben tavukgöğsü kızartınca üzerine sürüyorum dedim. Vejateryenmiş.

Neyse, sonraki bir gün peynirleri yerleştiriyordu bir bölmede. Yanına gittim, konuştuk biraz. Birgün görüşelim dedim. Tamam, numaramı vereyim dedi, verdi. Nuiva’ymış ismi. Meksikalı olduğuna emindim nedense. Salvadorluymuş (El Salv. demedi, Salv. dedi). Gündüz de bir İtalyan restoranında çalışıyormuş. Haftada 50-60 saat. Tek boş günü Cumartesi kalıyordu. Ben de haftaya gideceğim dedim. Sanki biraz değişti yüzü.

O Cuma otobüste rastladım. Haftasonu için denize gidiyormuş. Ben de Çarş. dönüyordum. Görüşemedik. Ama Pt. markette gördüğümde ne zaman döneceğimi biliyordu. Ki ev arkadaşlarım dahil, orada gideceğim günü bilen-hatırlayan başka yoktu. Üniv.ye başlayacakmış sonbaharda. Sarılalım deyip sarıldı (amerikan tarzı sarılma, pek sarılmaya benzemez ya, neyse). Öyle işte.

h1

anna karina’nın gözleri futbol topu gibi (metroda aynı koltuktaydık, oradan biliyorum)

31 Mayıs, 2008

Anna Karina’nın bir gözleri var, şöyle bir açıp bana baksa ne dese inanırım. Mesela, dese ki Gök çek’ten daha iyi belediye başkanı olmaz, ne doğru söyledin der, başımı sallarım.

Anna Karina, beyazperdenin en güzel kadını değil. Ama rahatlıkla en Fransız kadını olduğu iddia edilebilir. [O Fransız sineması ki ne kadınlar çıkarmıştır (belki en güzellerini); Bardot, Seberg, Deneuve, Adjani, Beart, Binoche, Tautou, Depardieu...]

Anna Belmondo’ya bozukluğun var mı der. Bir şarkı mı çalayım istiyorsun der Belmondo. Evet diye gülümser Anna. Tamam, ne istiyorsun, itsi bitsi, diye sorar. Hayır, Şaarl, der Anna. Aznavur? Evet, başını sallar sevimlice. Belmondo bozukluğu atmaya giderken de Anna’nın önüne dana gibi bir resim bırakır. Sevgilisi başka bir kadınla. Fair playe uymayan bir hareket. Hiç dayanamadığı şarkıda Şarl ’sen kendini bırakıyorsun’ derken Anna gözlerini resimden alamaz.

Film biter (sonra tabi). Ben çıkmadan, ilk girdiğimde vitamin aramak için boşalttığım çantamı yerine yerleştirirken bir kız beni bekler geçmek için. Pardon deyip çekilirim. Geçerken farkederim, kızın gözleri Anna Karina gözleri. Sonra ben biraz oyalanırım. Şehirde en sevdiğim salona veda etmek için. Sonra otobüse giderken önümde ışıkta durur -otobüs-. Adama el etsem mi, ama bu o mu, hem zaten almaz, derken sonradan kaçırdığımı anlarım. İşin yoksa şimdi şehri boydan boya katet metroylan. Neyse, istasyonda merdivenin başındayken tepesinde Anna Karina gözleri. Tren gelirken yakınız. Sonra kapı açılırken merhaba. Merhaba der o da. -Aynı sıradaydık. -Öyle mi? -Ona benziyorsunuz. -Yok canım. -Gerçekten. Aynı gözler. -Yok, yok. -Ama ne kadın, di mi? -Gerçekten. Sonra aynı sırada oturup konuşuruz. Sert bir aksanı var. Amerikalı, ama değil bir aksan. Yarım saat sonra o iner. Ben yine çekilirim yol vermek için, 1 saatte 2. kere. -Güzel bir sohbet oldu. -Gerçekten gözleriniz aynı. Güler, iner.

h1

Amnezya Anestezya

19 Nisan, 2008

Dün çok uzun bir süre sonra ilk defa yaşadığımı hissettim. Önce film festivalim kapsamında gündüz Rivette’in Langeais Düşesi’ne gittim. Bir Balzac uyarlaması, hoştu. Ama tabi İstanbul’da oynamadığından (festivalde var sanırım ama farketmez) muhteşemdi ve olağanüstüydü ve büyüleciydi. Neyse, sonra tiyatroya gidecektim. Kabul edeyim, film festivali yalan oldu. Ama minik bir tiyatro festivali ışığı göründü gözüme, çünkü 3 oyunuyla Rainpan 43 diye bir grup gelmiş birkaç günlüğüne. Kısacası deli bir ikili.

1 saatten fazla vardı. Yakındaki sevdiğim bir mağazaya girdim. Daha önce aldığım, boyu kısa mı ki dediğim pantolonun uzununu buldum. Sonra kasada tuvalete gitmiş kasiyeri 10 dakika, sonra 10 dakikada bir gelmesi gereken otobüsü 20 dakika bekleyince küçük bir festival koşturmacası bile oldu.
Tam oyun saatinde tiyatroda oldum, biletim de yoktu oysa. Ama gişedeki oğlan sağolsun, toplu bilet kesti, yoksa 3′ü birden astronomik olacağından hangisini elesem diyordum. Oyun (Amnesia Curiosa), festival bitince anlatırım, tam kafama göreydi. Bitince biraz oyalandım. Çıkarken oyuncular da fuayede sohbetteydiler. Küçük tiyatroların özelliği.

Oradan metroya doğru giderken karşıma pek sevdiğim süpermarketim çıktı. Şehirde tek gitmediğim şubesi. İçerisi benim güvenli ama diğer yandan fazla seçkinci ve sıkıcı muhitime göre çok daha kaotik, hareketli (vibrant diyelim en iyisi) ve mülti-kültürel birşeyler barındırıyordu. Çilek parçalarını tattığın kasenin başında iki siyah oğlan -biri feminen görünümlü- onlardan önceki asyalı kızlara güzel miydi diye laf attılar, kızlar kıkırdadı, uzaklaştı. Sonra ben de başında ağzımıza bir yerine birsürü atarken aşık oluyorum buna dedi biri, ama unutma tek taraflı olacak dedim ben. Genç, yaşayan bir kitle vardı içeride.
Metroya kadar sokak genel olarak hareketliydi zaten. Cafeler, restoranlar, barlar. Sokakta yürüyenler vardı bir defa. Ve benim oradan olsa olsa 2. geçişim filan.

(Şu tarzda) Çok güzel bir gündü. Ama bir yandan da acıklı. Anlatabiliyor muyum?

h1

the awakening gitmiş, ben de gideyim

23 Şubat, 2008

The Awakening taşındı deyince Wash. Post manşeti, bunun Robin Williams’lı film olmadığını anlamıştım da resmi olmasa hiçbirşey ifade etmezdi.

awakening-sculpture.jpg

Bu.. ‘şekli’ bir filmde görmüştüm ben. Burada geçtiği belliydi. Hatta film değil de X-Files’tı sanırım. Fox Mulder’la agent Skully (kendilerini en sadık okurlar -ki onlardan pek kalmadı- bizim eve yaptıkları sürpriz ziyaretten hatırlar) şu biraz ilerideki FBI’daki ofislerinden çıkıp pek gizli bilgiler verecek biriyle buluşuyorlardı devasa kolun orada. Ben de aaa, burası DC ise ben niye bunu hiç görmedim demiştim. Tatildi herhalde, dönünce göreyim.

Sonra da dün gazetede görene dek aradaki yıllarda bir daha aklıma gelmedi. Meğer satılmış ve şehir dışında yeni bir bina kompleksinin önüne konacakmış.

Bu kadar yılda değil görmek nerede olduğunu bile bilmiyordum. Buna nasıl bakmalı ki? Bu şehrin önemli bir bölümünün güvensizlik nedeni ile görme sahasının dışında kaldığı şeklinde mi? Çevremde hadi şuraya gidelim birilerinin hiçbir zaman olmayışıyla mı? Burada birşey yapmadan iyice ölü yaşayışımla mı? Yoksa arabasız bir yere gitmenin zorluğuyla mı? (eski yerine bayağı yürümek gerekiyormuş ama gidilmeyecek kadar da değilmiş).
Diğer faktörler ne olursa olsun, önemli olan benim yaşantımı sergilemesi bunun.

Başka resimlerini de isterseniz şurada. Yorumlardan anladığım kadarıyla üzülmüş buralarda yaşayanlar. Yeri güzelmiş, nehir kıyısında, parkta. Bir çocuk olarak onla oynayanlar için fena tabi.

Ben de artık demir alma zamanı gelmişse bu limandan desem..

Bir de bu bahaneyle -aktörleri bitirince- bir DC filmleri listesi yapayım bari. Mr. Smith Goes to Washington’la başlar böyle bir liste, Başkanın Bütün Adamları ile zirveye ulaşır, arada Forrest Gump meclisin önündeki havuza dalar, American President’ta Annette Bening Michael Douglas’a demecini dinlediğimde Dupont Circle’daydım der, French Connection’da Fransız kaçakçı Coğrafya müzesinin merdivenlerinde buluşur adamıyla, Tom Clancy’nin Jack Ryan’ının, başkanlı tüm filmlerin ve Indiana Jones’un yolları bir şekilde buradan geçer.