‘rüa’ Kategorisi için Arşiv

h1

kainat: benim etrafımdaki herşey

30 Nisan, 2009

Bazen hayat duruyor. Bazense coşkun bir şekilde dur durak bilmeden akıyor. Durduğunda -özellikle de hoşuma gitmeyen bir yerde durmuşsa- hiçbir şey olmamasından şikayet edip duran ben hayat çok hızlandığında biraz yavaş, önce sindirelim demek istiyorum.

Bugünler böyle. Zaten uykuda en az 2 çok yoğun, duygusal ve maceralı film seyredip yorgun başlamış oluyorum güne. Yorgun ve aşık. Hep aşık olunası bir kız oluyor maceralarda. Hikaye dengesi de çok iyi kurgulanmış oluyor, hep başlaması zor ve teferruatlı bir ilişki.

Sonra gün boyu hoş şeyler, kötü haberler. Ortası olmadan. Ülke gündemi (ondan kopuk yaşanabilir mi?) zaten insanı kaçmaya teşvik ediyor. Üstüste kabul edilemez demeçler, o demeçleri savunanlar, ölenleri suçlayanlar, ölenlerin ailelerini suçlayanlar, yıllardır başta duranlar, sarkık bıyıklarıyla üstümüze korku salanlar…

Bu kadarı yeterince bir duygu salsalası yaratmışken sevdiğim insanlarla yoğun konuşmalar -genelde günler kimseyle konuşmadan geçerken. Hafif kırgınlık, bol heyecan. Sonra aklıma ne gelse karşımda. Melesa, Mustafa Avkıran kimdi diyorum, biraz sonra tv’de (a, yaprak dökümündeki sonradan görmeyi o oynuyormuş). Bir konser ne zamandı? Başımı çevirdiğim duvarda cevabı.

eskri

Garip olaylardan birinde açtığım kanaldaki konuğun soyadı fazla tanıdıktı. Eski sevgilimin babası. Hiç de görmemiştim adamı. İşinden dolayı başka şehirdeydi. O yüzden kaynaklanan biraz sorunlu durumlar vardı evlerinde. Üstüne adamın mevkisinden kaynaklanan bir gizemi. Bildiğimiz annelere benzemeyen, bazen fütursuzca açık ve sevimsiz annesinin tam tersine. Garip geldi görmek.

Kızına da tam o sabah iki satır birşey yazmıştım -onla ilgili bir olay olmuştu. O da bu aralar cidden kötü olduğunu yazmış. İstediği birçok şeye zamanlıca ulaşmış biri. Ama mutlu değil. Bu durumda, iyi ki demek lazım. Ne zor olmalı, elinden geleni yapıp yine de böyle birini mutlu edememek. (Tanrı adına diyorum).

O tam ben-merkezci biridir. Bir keresinde “başka bakış açısı yok ki. Ben yoksam dünya da yok” türünde birşey demişti. Öyle biri olmak istemem hiç, ama bunun gibi günlerde gerçekten kainatın enerjisi üzerimden akıyormuş gibi geliyor. Bir heyecan bir heyecan.

h1

BALBAY

7 Temmuz, 2008

2 yıl önce bir gece rüyamda Balbay’ı görmüştüm. Wash.’da bir meydanda yerde oturmuş genç sevgilisiyle öpüşüyorlardı. O sıralar benzer şeyler konuştuğumuz Bn. Ç.’ye anlatmıştım. Meğer, gerçekten çok genç bir eşi varmış.

Ortalık yine feci bulanmış, haberler tam (tek kişilik) bir tenis maçına dönmüş olabilir. Ama Balbay, sevin sevmeyin, veya dediklerine katılın katılmayın, bir kere bile dinleseniz içtenliğini belli eden biri. Suçlandığı gibi ‘halkı silahlı isyana teşvik’ ettiğine inanmak için apayrı bir mantık lazım.

Ortada kasıtlı veya değil, oluşmuş bir çamur at, izi kalsın’ durumu var. Bir gazeteci için en önemli değerlerden biri prestij. Balbay bu olaydan sonra ‘darbeden tutuklanmıştı bu adam’ diye hatırlanacak halk arasında.

“İçeride 400 sayfa kitap okudum” sözü de çok empatik. Ben olsam diyor insan. Veya o 9 saatlik sorguyu kuruyor. 9 saat, benim tanıdığım tüm kızları anlatmam için bile bayağı uzun.

h1

biz bir gün skör’le

15 Nisan, 2008

Bir arkadaşıma yazdım: “Geçti ama hala iyi hissetmiyorum. Çok uykusuzum belki ondan, çok yalnız hissediyorum, belki ondan, hala buradayım ve yapacak çok işim var, belki ondan, hala buradayım ve ev arkadaşlarının salak seslerini çekiyorum, belki ondan, gelecek için vaat eden birşey yok, belki ondan.”

Budur ruhhali. Ama arada o kadar güzel şeyler seyrediyorum ki. Mesela geçen gece skör’le istanbul’da buluşmuştuk. O istanbul’lu -orada yaşıyor-, ben değilim, gezmeye gelmişim. Bir yerden dolmuşa binmemiz gerek. Ama binmek için gelen trafiğin birkaç şeritini geçip ortada bir yerde binmemiz gerek. Çünkü en sağdaki şerit başka yöne doğru ayrılıyor filan. Bu kadar yaya düşmanı bir trafik ancak bu şehirde olur diyorum filan. Sonra biniyoruz dolmuşa, öndeki 3′lüye oturuyoruz. Az sonra boğazın yanından geçiyoruz. Küçük bir koy, hemen ilerimizde, ve deniz o kadar güzel parlıyor ki. Masmavi ve Gözkamaştıracak kadar muhteşem. Bu da ancak burada diyorum.

Sonra ilerlediğimiz yerde hemen dibimiz deniz. Yüzenler var. Hava sıcak sayılır, ve şoförün de canı var, öyle değil mi? O da boş olan sağındaki koltuğun yanındaki kapıyı açıyor ve kendini sulara bırakıyor. Dolmuş yavaş da olsa giderken. Yerine de bir arkadaşını ayarlamış. Yüzmekte olan bir şoför birazcık koşup dolmuşa yetişiyor ve aynı kapıdan atlıyor içeri. Hemen koltuğa kurulup kontrolü alıyor. Ya yetişemeseydi filan diye düşünüyorum.

Kontrolü alıyor ama hemen karşımızda yüzmekte olan bir grup var. Direksiyonu kıvıracak alan yok gibi. Gerisi daha çok düşünerek, canlandırarak. Sağa kesiyor hemen ama yetmiyor, katliam olmuyor ama iki kişi arabanın pervanelerinden yaralanıyor. Peki, biz birşey yapabilir miydik, mesela, adama hemen motoru kapat diye bağırsaydık? Motoru kapasa pervane de birden durmazdı ama yavaşlardı en azından. Biraz farkedebilirdi.

Her neyse, deniz güzeldi. Şurada olduğu gibi.

h1

Haftanın en güzel Arabistanı

14 Nisan, 2007

Haftanın haberi. Ülke yönetiminin görevi nedir acaba? Halkı zehirlemek mi? Kimyasal terörden çekiniyoruz bir de. Kimyasal devletten korkmamız lazım asıl.

Haftanın bravo makalesi. Kültür Sanat sayfası üzerinden İstanbul’un geleceği. Kongre ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Otelciler Birliği’ne, adından ibaret Çevre Bakanlığı da Sanayi Bk.lığına bağlansın. En azından daha samimi ve içten olur.

Haftanın güzel kızı. Bizim maçı seyretmeye gelen bir Arap kız. Ama o yok, o yüzden size 3 hafta öncesinin güzel kızını verelim.

Haftanın kası. Vücudumdakilerin hepsinin yarısı. Ve onların da hepsi nerede, tek tek biliyorum şu an.

Haftanın rüyası. Hangi biri? Hepsi masalsı. Rüyalarım İstanbul’un orta yerinde sinema. Festival oynuyor her seansında.

Haftanın blogh yazısı: zizu Arjantin’den gelecek de, sotiz kış uykusundan uyanacak da, ooo-o. zaten ligeia uzun süredir yok, bayan ç. de yazmıyor artık..

Haftanın film eleştirisi. Fatih Özgüven yine yapacağını yapmış, Pan ile şu diğer filmin ne kadar birbirine benzediğini görmüş. Ben farketmemiştim, oysa ki iki filmdeki küçük kıza da hayatımda gördüğüm en güzel şey demiştim.

Haftanın golü. Biri Manchester’ın tek pas futbolundan gelen golü, biri de Kanoute’nin ‘çift’ vuruşu.

Haftanın ‘futbol’ beyanatı: Sarkozy’ye en iyi tepkiyi kim verebilirdi? Tabi ki adamım Thuram.

Haftanın tepkisi: Herşeyin belli bir yeri ve zamanı, saati olması, ama birçok zaman hayatın o belli yer ve zaman’da olmaya izin vermemememesi.

h1

Gerçek Celatin’i Takdimimdir

3 Nisan, 2007

Yarın bu sütunlarda Celatin’in gerçek kimliği ifşa edilecektir. Şimdi uykum geldi de.
O zamana dek size Azize‘yi çalayım ben. Kimin söylediğini dinlerken anlarsınız.

(biri bana kolonya gönderse ne güzel olur. bitmek üzere ‘olonyam ve hiç de türkish lokum sitelerinden alışveriş edesim yok.)

₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪ ₪₪₪₪

Bu blog eleştirisine bir süre önce gördüğüm bir rüyayı anlatarak başlamam gerek. Ve şart!

Rüyada etrafta gugıl adamlar dolaşıyor ve onlardan kaçınmak gerekiyor. Gugıl’ın kutu reklamları beyaz ve boştur, bulundukları sitede ’sakil’ dururlar ya. Sayfanın arka plan rengiyle uyumsuzdurlar, veya arka plan beyaz bile olsa geç yüklenmeleri, yüklenirken gidip gelmeleri dikkat çeker. O sayfaya ait değil gibidirler. Bu kutu sayfanın bir parçası mı diye bakarsınız, hayır değildir.

Tam o günlerde seyrettiğim, II. dünya savaşı sırasında geçen bir Dr. Who bölümünde ağzında gaz maskesi olan ve “mommy, are you my mommy?” diyerek yaklaşan çok tehlikeli çocuklar vardı, yakalayınca kendilerine çeviriyorlardı. Ve bu korkunç birşey çünkü onlar insan değil, başka birşey. Onun gibi, üstleri gugıl’ın içi boş kutularından oluşan ve gidip gelen şeyler yazan insanlardan kaçmak gerekiyor, yoksa kendilerine çevirecekler.

Gugıl’ın o reklamları ile olan hislerimi en iyi bu rüya açıklayabilir. Aynı şey, popup reklamlar için de geçerli.

Şimdi gerçek Celatin’e geçebilirim. İfşa ediyorum:

Blogda güzel resimleri olan Bilkentli kız bir tapon,
Asıl sayfayı yapan gerçek ismi Seiko olan bu Japon:

gelatine.jpg
İnanmayan su siteye bakabilir. Ne diyor resim altinda: “Seiko – the amazing force behind Gelatine”.

Hatta bir şarkısını da dinleyebilirsiniz gerçek gelatine’in (ama çok da tavsiye etmem).

__________________

Celatin’e “eskisi kadar güzel yazamıyorsun” demiştim bir süre (o yüzden açıldı başıma zaten bu eleştiri işi). Bilmiyorum, bunun bir süre okuyunca yazarı çözümlemekle (numaralarını öğrenmekle) veya beklentini ilk zamankine göre yükseltmekle ilgisi var mı.. Bu kaçınılmaz olarak böyledir. İlk filminde herhangi biri olarak değerlendirilip çok beğenilen bir yönetmen bir süre sonra o filmlerin yönetmeni olarak değerlendirilir, çıta yükselmiştir.

Olabilir, ama sanırım objektif bir tarafı da vardı bunun. İnsan güzel şeyler yazınca bir süre sonra ne yazsa kendine has dokunuşuyla minik güzel bir inci yaratacağını sanıyor ama her zaman öyle olmuyor. Veya çok sık yazmak vasata doğru götürüyor yazarı (P. Mağden’in önceki bırakışının nedeni, sık yazmaktan geçici olarak tükenmek). Sonuçta şu yazıda olduğu gibi inciler çıkmıyor.

Çok da ince eleyip sıkı döküyor Jel. Okuduğunuz her kelime bir sonraki bakışınızda değişebilir, gördüğünüz fotoğraf kaybolabilir. Bazen de bu yüzden çok şey dolmuş oluyor bir posta. Ama o öyle biri. Mükemmeliyetçi.

Ben olsam şu an onu Harp er’s’a veya Marie Cla ire’e yardımcı editör yapardım. Birkaç yıl içinde de editörlüğe atlardı. Çok iyi yapar bence. Ve bir bloğu, yazanı eleştirmeden eleştirmek ne kadar zor. Hele hele bu, en son bir yorumuma cevap yazdığında listelerde Yeliz’in şarkılarının olduğu Celatin olunca.

[yanlış birşey dediysek sürç-i lisan kabilinden.]

h1

bu yazı nereye gidecek bilmiyorum

7 Mart, 2007

Son aylarda çok uykusuz yattığım geceler, sanki ateşliymişim de öyle uyumuşum gibi oluyor, sürekli rüyalar, bi’ heycan bi’ heycan, ikide bir uyanma,… uyanınca hatırlıyorum da çoğunu. Uzun da uyusam öyle olunca uykumu aldım mı hiç bilmiyorum.

Dün gece mesela, Serpil Çakmaklı ile röportaj yapmak için bir gazetedenim diye uydurdum bir arkadaşım sayesinde, ama anlaşılınca yapamadım, başkası yaptı, sonra gerçeği söyleyip bir sonra yayınlanan röportajı ancak 2 yıl sonra olur diye 2 yıl sonrasına sözleşmeye çalıştım…; ileride sarılan 2 adamdan birini Brezilya milli takımının 94 ve 98′deki bence efsanevi kaptanı ve şimdiki hocası Dunga’ya benzettim, öyle dedim arkadaşıma, sonra diğeri çıktı Dunga, ben de gidip büyük hayranınızım diyeyim diye düşündüm…; bir kızla beraber birkaç maceradan paçayı sıyırıp sonra yakındaki ve dev örümceklerle dolu bir adadaki büyük bir altın parçasını ele geçirmeye gittik, oysa bir önceki adada bir pırlanta parçasını önemsemeyip bırakmıştım…; yan komşumuz kadına evin önünde rastlayınca çitimiz yapıldı mı diye sordum (gerçekte yapmam gereken birşey)… Bir de otomatik silahlarla birilerini öldürmeye çalışan birileri ile ilgili karışık birşey vardı, ama o derinlerde kalmış, unuttum.

Kalkınca mailler, okunacak ödevler, az sonra da perdeleri yani onların yerine asılı şu zımbırtıları çekelim. Çünkü maç başlıyor. Liverpool-Barcelona. Gerilim üst düzey. Barcelona’nın gollü veya 2 farklı kazanması gerek elemek için. Ama Barcelona’nın teknik adamlarına 1 m² alan bile bırakmıyor Liv.lular, disiplinleri üst düzey. 2. yarı, biraz düşüyor Liv.’un defans bloku (10 kişilik bir blok bu), arada boşluklar buluyor Barçalılar. Gol geliyor. Ama fazla pozisyon bulamıyor Barça ve bu 2 maçın iyi olanı tur atlıyor. O anda tribünler, ama istisnasız herkes şu şarkıyı söylemeye başlıyor (şu şarkı deyince üstüne basmanızı bekliyorum).. Atmosfer inanılmaz. Çoğunda kırmızı-beyaz kaşkoller var, başlarının üzerinde tuttukları.

ocak2-2072.jpgocak2-2096.jpg

Bir süre sonra İspanya’dan gelen Barcelonalılar da etkilenip alkışlıyor. Kaybedeceksen Anfield Road’da kaybet diyorum. Rakibine saygı duyulacak yer. (bu aşk şarkısını söyleyen o aşık insanların yüzlerini görmek için şunu da seyretmeniz gerekiyor -hele hele klibin başlarında solda görülen beyaz ceketli gözlüklü tombul adamı, ve ortalarda birbirine sarılarak bir kaşkolü paylaşan iki arkadaşı-. bu da sözleri.)

ocak2-2127.jpgocak2-2158.jpg

Günün kremi erkenden yenince olmuyor. Akşam Dr. Z.’nin dersini nedense ben anlatıyorum. Nedense, çünkü o da orada. Uzun zamandır yapmak istediğim espriyi yapıyorum. Adamın derslerde yapmayı en sevdiği şeylerden biri “If you need help, we have Simon here, raise your hand” demek. Ben de “If you need help, we have Dr. Z. here” diyorum. Bence komik ama öküz ülkenin öküz öğrencileri pek gülmüyor (bir iki kişi, bir de Dr. Z. gülüyor). Zaten çok alaycı onun öğrencileri. En sevmediğim öğrenci tipi. Binadan çıkarken ilk sınıfımdan bir oğlana rastlıyorum. Gülerek nasılsın diyor. Benim öğrencilerim işte hiç onunkiler gibi olmuyor, genelde çok daha efendiler nedense. Üstelik aynı programda derslerimiz, hatta bu dönem aynı ders. (Ya ters tipler yabancı soyadını görünce o dersi almıyor, ya da bir şekilde ben içlerindeki iyiyi ortaya çıkarıyorum:).

Dönerken metroda bir meczup birşey istiyor, duyamıyorum tam, ortada yürüyerek ‘anyone’ diyor herkese. Bilet parası olmalı metrodan çıkmak için. Kimse ilgilenmiyor. Bir genç kadın rahatsız olup diğer tarafa gidiyor. Ben de vermiyorum birşey. Oysa diğerlerinden, özellikle de şu kadındansa ona daha yakın hissediyorum. Metro çıkışında 3 kişi uyuyor battaniyeler içinde, her zamanki noktada. Televizyonda eski bir Mayk Hammer filmi başlıyor.

Jean Baudrillard’a saygılarımla

h1

kendi huzurunu kendin yaratırsın

2 Şubat, 2007

Pan’ın Labirenti. Yakında hepiniz bu ismi birden çok kere kullanacaksınız. Bazı filmler akıl sır ermeyen şekilde gelmiyor TR’ye, ama bu onlardan biri değil. Gelecek ve çok konuşulacak. Birçok insanın en gözde filmleri arasına girecek, bazıları tekrar tekrar seyredecek.

pan1-4.jpg

Bu kurak ve hep kopya filmler diyarında, oldum bittim sinemanın sürükleyici olmuş ülkede yıllardır doğru dürüst birşey üretilmemişken, fantastik filmler bile plastik bir tat veriyorken, Scorsese’nin bir Hong Kong filmini uyarladığı, sayısız mantık hatasıyla dolu Depar ted ve Doğu Avrupa filmlerinin mizahını ve yakın dönem İngiliz toplumsal komedilerinin etkileyici sonlarını başarısızca taklit eden Little Miss Sun shine yılın filmleri olarak görülüyorken, ben böyle bir filme çok açtım.

pans-54240_bd.jpg

Bir masal Pan’ın Labirenti. Öyle ise öncelikle ona inanmanız ve içine girip yeralmanız lazım. (Hem gelirseniz size “I’ve decided to give you a second chance” derim.) Ben inandım.

Sonra da geceyarısını geçe son metroyla eve dönerken yanımdaki koltuğa doğru uzandım. İneceğim istasyona geldiğimizde vagonun bizim yarısında benimle 12 yalnız adam gördüm. Hepsi ya dalıp gitmişti bir yerlere ya da sakince birşeyler okuyordu. Hepsi huzurluydu. Bu huzurun benden geçtiğine emindim.

panslabyrinth2.png

Geldiği zaman bir sevdiğinizi alıp gidin Labirent’e. Gerilimin dayanılmaz olduğu yerlerde elini sıkın. Ben yapamadım, siz benim için yapın isterim. Derken de kağıda bir -ama sadece bir- damla yaş dökerim. Bu arada evet,  kağıda yazarım ben. Sonra o doğru iksirin uygulandığı kağıdı tutup elimi hafif kaldırıp başparmağımla hafifçe ileriyi gösterince ekrana yazdırırım. Diğer parmaklarımla da gerektiğinde sayfa düzenini ve fontları ayarlarım.

pans-51272_b056b.jpg
Sağ köşedeki çarpıya tıkladığı anda okurun yanağına belli belirsiz bir öpücük konmuş.

h1

vie.. vie.. peut-etre

16 Ocak, 2007

Şu anda.. evet, tam şu anda

- Bir film ekibinde çalışıyor olabilirdim. Hirokazu Kore-Eda’nın asistanlığını yapan niye ben olmayayım?

- Bir film festivali programlıyor olabilirdim.

- Yanımdakine ‘a bak, bunu almayı düşünüyorum ben’ dediğimde o ‘ben de sana almayı düşünüyordum. beraber alalım mı aşkım’ diyor olabilirdi (kitapçıdan bir diyalog). Gerçi aşkım demese daha iyi olur. Gerçi dese de olur.

- Onla, ikimiz de daha baştan pişman bir şekilde sokak ortasında tartışıyor olabilirdik.

- Sonra ben özür dilemek için olmadık bir saatte evine giderdim. Tam şu anda ‘biz de genç olduk’ derdi çevreden birileri.

- Bir çatı katında fantastik bir dünya yaratmak için kitaplar arasına gömülmüş çalışıyor olabilirdim.

- Mardin’de halk eğitim programları koordinatörlüğü yapıyor olabilirdim.

- Tercümanlığını yaptığım Zico ile Antalya Kaleiçi’nde bir barda ona tanıtmak için rakı içip eski futbol anılarından bahsediyor olabilirdik.

- Tercümanlığını yaptığım Mourinho ile Chelsea’de bir barda ona tanıtmak için Guinness içip yeni futbol anlayışından bahsediyor olabilirdik.

- Küçük ve karanlık bir barda David Sanborn’u dinliyor olabilirdim.

- La Scala’da bir Puccini dinliyor olabilirdim.

- National Theatre’da bir Shakespeare, Off-Broadway’de avant-garde bir oyun, Odin Tiyatro’sundan herhangi birşey seyrediyor olabilirdim.

- Kyoto’da bir geyşanın çay seromonisini izliyor olabilirdim.

- Saat farkından yararlanıp bir safaride olabilirdim. Hayır, olamazdım, çünkü Afrika ile o kadar saat farkımız yok. Ama safari arası bir gece jungle yakınındaki bir ahşap evde yatıp ormandan gelen sesler arasında uyumaya çalışıyor olabilirdim.

- Namibya’da yerlilerle bir kulübede uyuyor olabilirdim.

- Atina’da bir tavernada herkesle beraber kafaları bulmuş masaların üstünde oynuyor olabilirdim.

- Sevilla’da bir barda semtin kızları ile oğlanlarının dansını seyrederken bir kız beni dansa kaldırıyor olabilirdi.

- Versailles sarayında verilen bir davette, Windsor Katedralinde bir kraliyet düğününde olabilirdim.

- Kore’de bir vadinin ortasındaki bir gölün üzerindeki büyük bir salda yaşayan bir rahiple, veya Tibet’te Dalai Lama ile konuşmadan aynı odada farklı şeylerle uğraşıyor olabilirdik.

- Birinin çizmesini çıkarıyor olabilirdim (sadece çizmeleri sevmediğim için).

- Ağlayan bir yüz omzuma yaslanabilirdi.

- Depardieu’nun bağlarının ortasındaki bir masada Isabelle Huppert ve Fanny Ardant’la dördümüz içip sohbet ediyor olabilirdik.

____________

ama artık geçti.

h1

Bayan Jane Lead’in 1694′de Londra’da Öğrendiklerine, Gördüklerine ve Karşılaştıklarına Dair Deneysel Bir Anlatı

27 Aralık, 2006

Dün gecenin bir yarısı, alışık olmadığım şekilde gözlerim kapanıyordu. Bir parmağım kitabın arasındaydı, üstümde battaniye, dalıp açılıyordum ikide bir ve parmağın olduğu sayfaya dönüyordum. 237. sayfaya gelmiştim ve belli ki yaprağın arkası sondu, oysa nedense 242′de bitecek diye sanıyordum. Şöyle diyordu o sayfa:

“… Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hala çözebilmiş değilim. Rendekar düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? (1698′de) Galata’da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı (yoksa o gece Thames nehri kıyısındaki kimbilir hangi evden çıkan İngiliz beyefendi mi)? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisini düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”

Sonra Uzun İhsan Efendi oğluna veda ediyordu mektubunda. Bünyamin gülümsüyor, bekçiyi uyandırıyordu. Bekçi, ezelden beri uyuduğu uykusundan uyanıyor, kitap sona eriyordu. Altında
“26 Aralık 2006,
Karşıyaka”

diyordu. Bu satılardan sonra gözlerim kapanırken tüm dünya da karanlığa bürünüyordu.

27 Aralık 2006,
Karşıyaka

h1

uzun ihsan efendi

24 Aralık, 2006

- “Sizler, hepiniz, içinde yaşadığınız dünya, Konstantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız” dedi, “Rendekar yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya”.

Hüngür hüngür ağlayan delikanlı, koluna girdiği babasıyla birlikte Galata’ya doğru ilerlerken Uzun İhsan Efendi hala,

- “Her şey ben ve benim düşüncelerimden ibaret olsa da bu dünyada yaşamak zevkli bir şey” diyordu, “Sen! Oğlum! Sen benim zihnimde bir düş, bir düşüncesin. Bana şu anda dokunuyorsun. Ama ben sana dokunamıyorum. Çünkü düşlere dokunmak mümkün olabilir mi?”

h1

damarlarımdaki asil morfin

20 Aralık, 2006

Bu satırların yazarı, uyuşturucu bağımlısı olduğunu itiraf eden ilk blogger mı olacak şimdi? Olsun ulan, anasını satayım. Yoksunluk hissettikçe her seferinde başka bir iç hastalıkları doktoruna gidip operasyon olmak istiyorum diyorum. Biraz pahalıya çıkıyor ama endişesi yok, tehlikesi yok, aldığınız madde saf, temiz. Bakın buradan tüm ilgili ve yetkilileri uyarıyorum, zengin çocukları parayı bastırıp yasal uyuşturucu kullanıyor! Onlar basıyor parayı, hemşire de veriyor morfini.

“Ver morfini, ver morfini” diyordu doktor hemşireye ben dalmak üzereyken. Sonra da ben uyurken Eternal Sunshine’da Jim Carrey’nin yatağında alem yapmaları gibi (Elijah Wood, Kirsten Dunst ve Mark Ruffalo’nun) başımda dansettiklerini görür gibi oldum. Çok kıskandım. En acısı, şarkıyı da ben söylüyordum.

Bu operasyonu iki yıl önce de olmuştum. O zaman tam fabrikasyon çalışan bir doktora gitmiştim. Aslında doktor benim dersimi almış olsa seri çalışan sistemine bir de paralel sistem ekler, cycle time’ı yarıya indirirdi. Neyse, gerekenden önce ayıltıp elime de bir çay tutuşturmuşlardı. Ama o hal öyle hoş bir hal ki normal olmadığınızı bile bilmiyorsunuz. Yanımdaki muayene yatağının üstüne koyarken devirdim çayı. Az ilerisinde de telefonum vardı. Telefonun üzerine dökülen çayı bir süre aa, döküldü diye izlemiştim.

Benim hayalgücüm bile hala dizilerin altına “memura 14 maaş” diye reklam veren Cem U zan’ı, ve bir kanalda dizi reklama girince diğerindeki magazin programında dizide 10 dk. önce oynayan görüntüleri ‘şu dizide şok gelişmeler’ başlığı ile vereceklerini tahmin edemezdi.

h1

ümidin bittiği yer: güneş doğacak birazdan

25 Kasım, 2006

İnsanlar beni çok hayal kırıklığına uğratıyorlar. Ev arkadaşlarımdan biri, başlarda sevimli, iyi biri gibi gelen kız, son zamanlarda varlığımdan çok rahatsız gibi davranıyor, herşeyi arkamdan düzeltip değiştiriyor. Bir arkadaşımdan gideceği mağazadan benim için birşey almasını rica ediyorum, belli ki pek umursamıyor. İki öğrencime daha önce birçok kez çekmeyin ödevleri, kendi başına yapanlara haksızlık diyorum, geçen hafta yine söylediğimde beraber yapmadık diye sinirleniyorlar, ben de inanıp hay Allah, yanılmış olabilir miyim deyip özür diliyorum, son ödev geliyor, tüm yanlışları ortak.

Sadece kibar insanların olduğu bir yerde yaşamak istiyorum. Yoksul bir hayat da olabilir ama herkes birbiriyle sohbet etsin, herkes birbiriyle ilgilensin ve herkes düşünceli davransın. İnce kibar zarif. Bu kelimelerle tanımlıyorum bir süredir istediğim hayatı. Ve evet, çevrem bunların uzağından geçmiyor.

Bunlar doğunun sıfatları olduğuna göre doğuya gitsem diyorum, ama iyice doğuya, Japonya’ya, Kore’ye. Orada çok sorun çekmem belki. Veya bir alternatif, bir dizide yaşasam. Bir sabah gözümü açsam ve jenerik geçse gözümün önünden, bir akvaryum, önünde bir oyuncak araba, mutfakta çiçekli örtü serili raflarda sıra sıra tabaklar, sonra kaportalar, araba kapıları, kaset kapağı olmayan bir teyp, yerde iskambil kağıtları arasında Monsters filmi oyuncakları, dolapta birbirinin aynı polis dosyaları, yanlarında bebek patiği, masada test kitabı, üstünde bir saç kurdelası, yanında oje… Mahallede birine ihtiyaçları var biliyorum. Fulya Hanım’ın kardeşi olabilirim mesela. O ne insana hayat veren kadındır o öyle. Sevgilisi Hayri Bey de ne yüreği geniş adam.

Herkes birbirinin meselesi ile, sorunları ile, yalnızlığı ile ilgilenir. Ben de Ümit’e ders çalıştırırım mesela. Tekrar öss’ye girsin diye. Jilet kıskanır, al sana konu. Ben inandırırım sonra ama onu, inan ben başkasının kızına yan gözle bakmam. ayıpsın. hem ben anlarsın ya, başka türlü benim… orijinim. hahahaha, böyle güzel insanlarla yaşayayım da eşcinsel olayım be, ne varmış.. Hem, ne güzel konu çıkar buradan, istemediğin kadar.

Hiç güleceğim de yoktu gerçekten. Ağlayayım diye seyrediyorum bilakis Hırsız’ı. Özlemişim. Ama şu kişiyi bu kişiyi değil, en çok ud nağmelerini özlemişim. Geçsin arada nağmeler de ben de ağlayayım. Yalnızlığıma. En konuşmak istediğim zaman arayacak bir insan bile olmamasına. Konuşacak bir can bulamamaya.

Ağlayayım. Sonra uykuya dalarken üstüme kapanış jeneriği binsin. Gecenin en siyahında, umudun bittiği yerdeyim. Bunu duyunca gülümseyeyim, o gün evi su bastığından aşağıda Hayri Bey ve Ali Rıza ile yatarken. Umudun bittiği yer, aynı zamanda şafağın en yakın olduğu noktadır be gülüm. Küçüklüklerden biri karanlıktan korktuğunda bir dahaki sefere söyleyeyim.

h1

Destruction is an Obstruction to the Construction

26 Ekim, 2006

sos.jpg
Bayram bitmesin burada. Sizi bir masal ailemine götüreceğim çünkü. Gelirseniz. Tamam mı? Tamam o zaman, veriniz elinizi. Ayağınızı şuraya basınız, diğerini de yanına. Önce enter site. Hadi, bunda çekinecek birşey göremiyorum ben. Tamam, şimdi burada ne yapıyorsunuz? Kayboluyorsunuz. Mesela çekilecek bir korniş var, onu çekin, sonra bir daha çekin. Bu arada unutmadan soldan soundtrack. İlk şarkıya tıklayın, tüm hepsi çalmaya başlasın bir yandan. Sıkılınca menu deyin, mesela what do you dream kısmı, rüyalarınız hakkınızda ne anlatıyor? Ama çok da oyalanmayın bu arada çünkü daha animasyon yapacağız. Stop motion. İstediğiniz gibi oynayın, sayısız permütasyon var. İyi birşey çıkarsa bana gönderebilirsiniz mesela. Menude birşeyin yüklenmesini beklerken ortadaki siyah boşluğa rengarenk birşeyler çizmeyi unutmayın.

sciencesleep1.jpg
İlginizi çekerse aşağıda how do you dream sayfası. Rüyalarını anlatmış insanlar, hatta bazıları filme çekmiş. Bana çok çekici gelmedi. Benimkiler bana yetiyor ve yeterince yoruyor. Bu arada çıktıysanız filmin sayfasından günün geri kalanında sürekli olarak şunu dinleyebilirsiniz.

sos-4-large.jpg

Evet, Science of Sleep’i seyrettim (aslında science des reves demek lazım çünkü Fransız filmi). Ve evet, aşağıdaki yazıdaki birkaç öğe filmden yürütme. Gerçi Michel Gondry’nin (Eternal Sunshine’ın yönetmeni) de hikayeyi Charlie Kaufman’ın evine gizlice girip yürütmüş olabileceğini düşündüm.

Çok eğlenceli film, Eternal Sunshine’dan daha fazla. Daha da gerçekçi. Sonra oyuncularını severim, hem bu ikisini hem de Miou Miou’yu. Zaman zaman aynı diğerinde olduğu gibi canını acıtıyor insanın, belki olması gerektiği gibi. Sevimli, hoş öğeler dolu sahneleri.

Ama tüm bunlara rağmen Eternal S.’a göre daha az film. Sinema da böyle birşey zaten. Öğeleri biraraya getirmeniz ortaya harika bir yapıt çıkması demek olmuyor. Biraz fazla kurgulanmış, sevimlileştirilmiş hali var. Eternal S.’ı bu yüzyılın ilk başyapıtı ilan eden Fa tih Öz güven‘in de benzer birşey demesini bekliyorum zamanı geldiğinde. O yorum bekleyecek. Ama siz bekleyemem diyorsanız (ama bakın uyarıyorum, sonradan ah, gösterdin bana simon, film zevkim yeri boyladı filan demeyin) orta yerden bir küçük sahne

sos-charlotte.jpg

Charlotte Gainsborough eski gözdelerimden. Hala sevimli. Ama bir yandan da yaşlanıyor maalesef. Bu genç kız rolleri için biraz büyük kaçacak pek yakında. Gittikçe Jane Birkin’e benziyor, özellikle boyun kırışıkları, diye düşünmüştüm ki sonradan bir yerde görünce hatırladım, zaten annesi Jane Birkin.

h1

öperim

12 Ekim, 2006

Yaşar Kemal “Sevgili Orhan, Seni yürekten kutlarım. Hak ettiğin bu ödülü almana çok sevindim. Bundan böyle de aynı tutkuyla yeni romanlar yazacağına güveniyorum. İnandıklarının ardında da inatla durmaya devam edeceğine hiç kuşkum yok” demiş. Onun kalibresinde biri olsaydım ben de kısaca ‘öperim Orhan’ diye telgraf çekerdim.

Öperim. Çok fena öpeceğim gelmiştir ama kimseyi öpemeden geçirdiğim saatlerden sonra sokaklara çıkarım, belki öpecek birine, bir bahaneye rastlarım diye. Islak, boş, karanlık sokaklarda saatlerce yürüyüp öpecek bir Allahın kuluna rastlamadıktan sonra kendime üzülmeyi bile bırakıp bir kaldırım kenarına otururum ümitsizlik ve yılgınlıkla. Şunu arayıp çağırsam.. ama kırdı o beni, buna uğrasam.. ama o sevgilisiyledir şimdi. Yakındaki bakkal kepenklerini kapatıp giderken, ilerisindeki internet kafe ışıklarını söndürürken yokmuş gibi davranırım. Neden sonra aklıma gelir, fırlarım, düşünmeden bir anda geçen yoldan sonra kapıyı çalarım. Açtığında suratının bir ifade almasına izin vermeden birden kendime çeker, şöyle doğru dürüst öperim. Ohh be Orhan!

Bak, k.iskender’i de getirdim yanımda. “Bu koşullar altında 10 yıl daha Türkler bu ödülü alamaz. Orhan Pamuk’un almasını çok istiyorum ama alamaz. Çünkü Orhan Pamuk’un kaleminin yanlış kullanıldığını düşünüyorum.” demiş olsa da. İşte, aramızdaki fark da bu, Küçükçüm. Neyse, ben sizi yalnız bırakayım. İkinizi de öperim. Siz artık benim adıma da .. öpün. Hadi ben gittim, baskıya yetişeceğim çünkü.

pamu

not: siz yoksa Pamuk’u sevmeyenlerden misiniz? Üzgünüm, bugün siz yalnızsınız.