‘sokak’ Kategorisi için Arşiv

h1

Otobüste yanlış referanslar

26 Ekim, 2009

9 Eylül Üniversitesinin arkeoloji kursu diyordu afiş. Tarihi, saati de pek uygundu. 1 saat öncesinde dişçi randevum vardı, çok yakınında. Çıkınca gittim. Geç kalmıştım ama hiç umursamadım. Binanın alt katında estetik ve yaşlanmayı engelleyici ürünler sempozyumu vardı. Üst katta büyükçe bir odada 25-30 kişi vardı. Hoca genç bir adamdı. Proflar, doçlar geçiyordu afişte ama belki doç bu adamdı. Bize mi gelmiştiniz, yer var hala, ay, sınıfımız da pek havasız oldu dedi tipik bir konuşma tarzıyla. Çiğnediğim armutu atıp girdim.

Arkeoloji neyle uğraşır, arkeoloji kelimesi nereden gelmiştir, nerede nasıl başlamıştır, TR’de kim öncülük etmiştir… Bu öğretim tarzını pek sevmiyorum. Ama öğretenden çok öğrenenlerdeydi sorun. Adam Osman Hamdi Bey L’Ecole Pratique de Louvre’da eğitim görmüştür derken tahtaya okulun adını yazıyor. Herkes tahtaya baka baka defterlerine L’Ecole Pratique… yazıyor. Okuldaki ‘hoca tahtaya yazdığını sınavda da sorar’ mantığını burada da sürdürürsen ne öğreneceğini bilemezsin.

Adam nadiren sorular sorduğunda da benden başka cevap veren olmuyordu. İlk soruda cevap vermeden önce biraz bekledim. İkincide İngilizlerin ve Fransızların Mısır kültürüne ilgilerinden bahsediyordu, 19. yy. sonlarında. O sırada Mısır kimlerin elindeydi dedi. Ben de sınıftakileri incelemekteydim. Toplumcu gerçekçi abiler ve yeni üniversite mezunu kızlar. İngiltere diye atladım. (Herkes zaman zaman aptallık edebilir). Adamın hayır, bizim derkenki söyleyiş tarzını tekrar görmek isterdim. Numarayla yüzünü buruşturur gibi hafifçe ve aşağılayıcı, hatta tiksinir gibi bir tarzda. Çok belirgin bir hareketti. Dizi oyuncularına bir eşcinseli oynama eğitimi verirken gösterilebilir mesela. Şahsen açıkça alay edilmeyi 10 kat daha tercih ederdim. Gelip elini omzuma koysa ve “biliyorsun, Osmanlı İmp.luğunun sınırları çok genişti” dese mesela. Ben sanırım öyle yapardım.

Biraz da fazla övünüyordu adam sanki. O firavun mezarını bulan arkadaşım; Almanya’da doktora yaparken sürekli Londra’daydım; yakında çıkacak kitabımda… Ama Allah için bir şey öğrendim. Höyükleri. Yalnız, höyüklerin niye başka yörelerde olmadığını açıklarken “Amerika çok kuru bir ülke. Gittim bir keresinde. Gelince İzmir’de sıcak çarptı. Çünkü orası çok kuru” demesine yuh dedim. Bir defa o ülke neredeyse Avrupa kadar büyük. Doğusu batısına, güneyi kuzeyine benzemez. Hem en azından kıyıları inanılmaz nemlidir yılın yarısında. Maç da vardı, bitmeden çıktım. Tekrar gitme hevesim de kalmamıştı.

121′e Fransız Kültür’ün önünden bindim. Karşlıklı koltuklardan ters olanının dış tarafına oturdum. Karşımda takım elbiseli iki genç adam vardı. Bir sonraki asıl Alsancak durağında her zamanki gibi bir kalabalık bindi ve arkalara ilerledi. Son binen kısa boylu genç kadın hizamızda durdu, bize arkası dönük. Kendisine göre fazla dar giyinmişti. Yanım hala boştu ama ben birşey demedim. Karşıdakilerden pencere kenarındaki adam oradan uzanıp kadının sırtına dokundu, burası boş dedi. Kadın teşekkür edip oturdu. Ben birşey demesem birazdan düşecek gibiydiniz dedi. Aynen öyle dedi kadın gülerek. Hiç de düşecek gibi değildi diye düşündüm ben. Hem ben birşey deyince niye böyle cevap vermiyor kadınlar. Sonra adamlar kendi aralarındaki sohbete döndüler. Bankacı gibiydiler. Kadın ceketini çıkardı, bluzunun yakasını düzeltti. Ama sanki yukarı değil de aşağı doğru çekiştirdi. Zaten karşıdan bizim tarafa bakınca gözler başka şey görüyor olamazdı. Ama uzun süre onla başka sohbet olmadı.

Kurtlar Vadisi gecesi dedi içteki. Evet, hanım Aşk-ı Memnu istiyor, ben cebren ve hile ile Kurtlar Vadisini açıyorum dedi dıştaki. Kadın öksürüp tıksırıyordu. Zaten hastalıktan yeni çıkmış gibiydim, kalktım, bir öndeki düz koltuğa geçtim. Sanki benim gitmemi bekliyormuş gibi atladı dıştaki ve demin harekete geçen adam, Kavak Yellerinde gördük sizi. Evet kimse kaçırmamış dedi kadın. Tam arkamdaydılar şimdi, yanlarında gibi net duyuluyordu ister istemez. Ben de senaryo yazıyorum dedi adam. Gördüğümüz birşey var mı diye sordu kadın. Küçük şeyler dedi adam. Bir arkadaşla kısa film çekmek istiyoruz dedi adam. Yazışıyoruz sürekli bu konuda dedi. Yesinler diye düşündüm ben de. Sen Kurtlar Vadisi seyret, sonra da senaryo yaz. Başka yere geçeyim istedim, KSK iskelede inen çok olunca arkalara geçtim.

Güldüğü görülüyordu kadının uzaktan da. Sonra Girne civarında içteki adam inmek için davrandı, diğeri de peşinden. Sonra kadın da kalktı. Aynı durakta üçü de indiler. Aşağıda bir tarafa yürümeden duruyorlardı otobüs gittiğinde. Belki de karısı bu akşam Aşk-ı Memnu’yu istediği gibi seyredecek diye düşündüm.

Bense (bazı filmlerin sonundaki şimdi nerede ne yapıyorlar kısmı gibi olacak ama) ya dişçimden, ya havasız sınıftaki birinden ya da pırtlak hanım abladan fena grip oldum.

h1

Al gözüm, seyreyle şu alemi

28 Ağustos, 2009

Maalesef, şu sıralar pek bir heyecan içermiyor hayatım. Tatil fotoğraflarını bilgisayara çekerken farkettim ki 6-7 günde yaşadığım maceranın 10′da birini geleli beri bir aydan fazla sürede yaşamadım. Olanlar da genelde can sıkıcı. Mesela, dün evden çıkıp durağa geldim. Gerçekten çok tatlı bir kız vardı. Yanında da bir oğlan (belki de arkadaşı, akrabası filandır canım). Sonra, kız oğlana tekme atarmış gibi bir hareket yaptı. Oğlan da onun bacağını yakalayıp kaldırdı, sonra da kız oğlana arkadan sarıldı (yok, sanırım öyle değilmiş). Ben de bir sonraki durağa yürümeye karar verdim.

O yüzden bir süre daha tatil anılarıyla avunmak en iyisi. Bu arada, gidilen yerden, özellikle de yurtdışından bahsetmek çok pek sevilmez bizde. Gösterişçi durur. Ama burada maksatın anlattıkça, hatta okudukça tekrardan yaşamak, ilgilenen olursa da paylaşmak olduğunu söylemeye gerek var mı?

Bir de illa bir misyon yükleyeceksem -ki isterim- bir gruba bağlı bir tur tatilindense özgür, kafana göre planlanan ve herşeyi kendin keşfettiğin bir tatilin sözcülüğünü yapmaya çalışıyorum. Tren çizelgelerini, şehiriçi otobüs güzergahlarını kendin çözdüğün, oralı gibi davrandığın ve ne zaman ne yapacağına, nerede yiyeceğine ve kalacağına kendin karar verdiğin bir tatilin.

IMG_0940

Orayı değişmiş bulsaydım rahatsız olurdum. Ama bu kadar aynı olmasından da rahatsız oldum. Bir ülke bu kadar mı sabit olur? Sokakta hala aynı eski telefonlar. Bizde herhalde iki kez değişmiştir bu dönemde. Daha inanılmazı, yeni bir ulusal kanal eklenmemiş. Bizde onlarca ulusal kanal çıktı bu arada. Aynı otobüs hatları, aynı trenler, trenlerde hemen hemen aynı çizelgeler, aynı broşürler. Okul kafeteryasının birebir aynılığını daha önce anlatmıştım. Bir de bu ülke en zengin Avrupa ülkelerinden biri oldu bu arada.

Öğlen vakti, bir arka sokağa giriyorsunuz. Dar sokaklar, kemerli geçitler ve açıkça işeyen bir adam. Uzaktayken pek idealleştiriyorum. Ulaşılmaz ve müthiş görüyorum. Gitmeden de bir heyecan duyuyordum. Ama gider gitmez o kadar olağan oluverdi ki orada olmak. Gayet sıradan.
Bir de -bunu gerçekten hiç beklemezdim ama- orada yaşamadığıma memnun oldum. (Gerçi bu his geleli bir süre geçince kaybolmaya yüz tutuyor).

IMG_0945

İtalyanlar’dan iki şey olmaz: iş ortağı ve sevgili/eş. İş ortağı çünkü size önemli bir iş için söz verdiği saatte bir muhabbete dalar. Sevgili/eş çünkü çok kavgacı ve dırdırcılar. Tecrübe değil, gözlem.

Sokaktaki bu Afrikalı satıcılar (arada Hintli veya G.D.Asyalı da var) sanırım benim zamanımda da vardı ama bu kadar çok değildi. Yerlerde türlü tezgahlar. Ama sık sık o tezgahların altındaki çarşaf dürülüp toplanıyor çünkü ileriden carabinieri arabası görünüyor. Ama aheste aheste geliyor çünkü sanki aralarında bir dayanıklı döğüş var.
Aynı dayanıklı döğüş trafikte de var. Hız kontrollerinin yapıldığı yerler tabelalarla belli. Kalan her yerde bas ama orada yavaşla.

IMG_0319

İtalya’da bana en sevimsiz gelen hep Türk turistler oluyor. Bir yerde rastladığınızda dili duyup birşey söylüyorsunuz (lafatıyorsunuz). Hoş bir tepki ve en fazla azcık muhabbet bekleyerek (alışmışsınız zaten orada, bu tarz bir şaşırtıcılık içermese de her türden İtalyan’ın en ufak lafatmada topa girmede ve sonra topu uzun uzun sürmede hiç tereddüt etmemesine). Ama sanki birşey satacakmışsınız gibi bir tepki geliyor.

Bunu da duymuş oldum: Resimdeki adam Kule’ye yakın duruyor ve resmini çeken kız arkadaşına “ne yapmanı istediğimi anladın mı diye bağırıyordu” -Türkçe. İkisini de o Kule’den sallandırmak istedim.
IMG_1364
Diğer yandan, kulem, dünyanın en sevgili yapısı, kuşağındaki katlardan birindeki tadilattan dolayı pek fotojenik değildi bu sefer.

Bir gece trende ışıklar söndü, öyle güzel oldu ki.

Bir de ondan 2-3 hafta önce Sultanahmet’te beni turist sanıp lafatan çok olurken orada kimsenin sanmaması, hatta oralıymışım gibi yol, saat, otobüs sormaları güzel oldu.

IMG_0304

h1

9 + 1 çift

18 Mayıs, 2009

1. çift vapurda çaprazımdaydı. Oğlan uzun boylu, ince, boksör gibi çarpılmış burunluydu. Uysal ve kolay yönlendirilen birine benziyordu. Kız hoştu, ortalama bir kenar mahalle kızıydı. Kız 17-19, oğlan 1-2 fazla. Yolculuk boyunca tek kelime konuşmadılar. Ya birileri onları başgöz etmek istiyor, ya da uzak akraba/tanıdıklar ve aileleri onları beraber bir başka mahalledeki bir misyona gönderdiler diye düşündüm. İnince durağa dek yakın yürüdüğümüz süre içinde de tek kelime etmediler.

2. çift o gidilen duraktaydı. Oğlanın tam Serge Gainsborough imajı vardı. Dalgalı saçlar, yakası kalkık pardesü, kot. Yalnız, Serge o zamanlar arkasının basıklığından önü havaya kalkan ayakkabılar giymiyordu tabi. Kızın da rahat, özgür bir hali vardı. Bakınız, Jane Birkin! Otobüste yanyana durduk kapı civarında. Kız, geç kaldığını, bir dükkana uğrayıp birşey almadan giderse annesinin kızacağını söylediğinde (saat de 6-7) imajı yıkıldı. Ah işte, Fransız hemcinsleriyle Türkler arasındaki fark.

3. çift Washington metrosunda tren bekliyordu. Hippimsi, hafif yırtık, sökük giyimlerine bakılırsa şehir dışından (batı kıyısından) olmaları yüksek ihtimaldi (pek o şehirde olmuyor öyleleri). 3 kişiydiler, 1 başka kızla beraber. Kızlardan çifte dahil olan 2-3 dakikalık bekleme süresinde oğlanı yaklaşık 15 kere öptü. Bir tür ‘bu benim, ona göre’ hareketi olduğunu düşündüm bunun, diğer kıza karşı. Oğlanın fazla umursadığı yoktu.

4. çift başka bir trendeydi. Çift olduklarını anlamamıştım baştan. Tek başına oturan, özenli ve şirin giyimli bir kız vardı. Bir noktada önündeki iki oğlanın yaptığı birşeye güldü. Aralarında başka bir etkileşim olmadı. Hep beraber bir gruplar mı diye emin olamamıştım. Sonra kızın yanındaki kişi kalktı. Aynı anda diğer koltukların da çoğu kalktı. Ben ayaktaydım ve normalde boş ikili koltuklara otururdum ama kızın yanına oturmayı tercih ettim. O sırada oğlanlardan biri de iniyordu ve kızla selamlaşmadılar. Demek tanışmıyorlar, oturayım diye düşünürken diğer oğlanın da kızın yanına oturmaya yeltendiğini gördüm, ama kendi oturma hamlemin de ortasındaydım ve vazgeçmedim. Oğlan da öndeki yan duran koltuğa oturdu. Sevgilisel bir hareket yaptılar, elele tutuşmak gibi. Napalım, kader. Sonra, diğer oğlanı çekiştiren birşeyler söylediler. 1-2 durak sonra inerlerken gördüm, çok kısaydı kız, 1.40′larda. Otururken belli olmuyordu.

5. çift burada otobüsteydi. Otobüsün kalanına bakacak şekilde ters oturuyorlardı. Kız oğlanın göğsüne yaslamıştı başını. Kalabalık otobüste tamamen oğlana sığınmıştı. O olmasa dik, rahatsız, kimseye bakmadan oturacakken şimdi evinin salonunda gibiydi. O oğlana bunun minnetiyle bakarken oğlanın pek de umurunda değildi, diğer tarafa bakıyordu. Kız biraz açık giyinmişti. Oğlan, uzun boyluydu, giysisinin açık göğsünden kıllar fışkırıyordu. Kızların artık en çok aradığı şey olan sığınmak fiiline de böyle mağara dönemi görünümleri uygun düşüyor zaten. Birkaç yıl önce maganda denenler artık ağır abi olmuş.

6. çift bir sokakta bir evin bahçe duvarında otururken önümden geçti. Oğlan boyunduruğa almış gibi sarılmıştı kıza. Ve tam önümdeyken “sonra Yunanistan’ın bütün uçakları bizim ülkemize giriyorlar” dedi. Bak yavrum, politikayı da ben sana öğreteyim der gibi bir sahneydi.

7. çift gözlerimin önünde oluştu. Hatay’dan Alsancak’a giden otobüste gökmavili (italyanların formasının renginde) giyinmiş, gözalıcı denebilecek esmer güzeli bir kız vardı. Bir noktada yaşlılara yer verilmesi konusu açıldı etrafta. Bir iki yaşlı kadınla beraber lafa 18-19 yaşlarında fırlama bir oğlan da karıştı. Herkesin suyuna gidecek şeyler dedikten sonra yakındaki bu kıza da ‘atlamaya’ başladı. Ben hep yerveririm, bu vermez, dedi mesela yaşlı bir kadına. Sonra konuştular ikisi, birileri inince beraber oturdular. Alsancak’ta benim indiğim durakta iniyorlardı beraber. Oğlan tam o sırada tanıdığı bir çifte rastladı. Arkadaşın mı dediler yanındaki kız için. Yok, ben şuradan döneceğim, o da yoluna gidecek, dedi. Az sonra beraber yürüyorlardı sokakta.

8. çift: Cumartesi günü durağa geldiğimde hemen arkadaki paten pistinde motorsiklete binen bir kız vardı. Sapsarı saçlı, düzgün tipli bir kız çok yavaş ve dikkatli bir şekilde motosiklet sürüyordu. Kız, İzmir’in tipik, Avrupai tipli ve hayatı boyunca istediğine kavuşmuş kızlarına benziyordu. Belli ki şimdi de motosiklet alınmıştı ona. Kenarda arada bir yanına gelip birşeyler anlatan kel kafalı bir tip vardı. O mu çiftin oğlanı derken diğerini gördüm. Kızla daha ilgisiz, eşofmanlı, telefonda konuşan bir oğlan. Kel kafalı adam ya bir akraba-tanıdıktı, ya kıza motosiklet öğretsin diye tutulmuştu, belki de aldıkları yer ‘bizim kız bunu kullanabilir mi bakalım’ deyince yanında verilmişti. Pistte taşlar diziliydi. Kız fazla temkinli, korkarak değil ama çekinerek aralarından geçmeye çalışıyordu. Sonra kelkafa araya girip bak böyle yapacaksın diye gösteriyordu. Keşke patene binen biri olsaydım diye düşündüm. Hemen patenle gelir, burası bunun için değil, çıkar mısınız derdim. Les riches biraz sıkıyor bazen.

9. çifti aynı gün eve dönerken gördüm. Kadın adamın kucağına yatmıştı -ki o halde bir kadın olduğuna bile emin olamadım baştan. Ondan daha ilginç olan adam da büyük bir ciddiyetle yere koyduğu bir ajandayı okuyordu. Gördüğüm kadarıyla düzgün bir yazıyla yazılmıştı ajanda. Tam bir günlük gibiydi. Eve 15-20 dk. mesafedeydim ama üşenmedim, daha doğrusu üşendim ama bu poz kaçmaz dedim. Makinayı alıp döndüm. Ama kafamda canlandırdığım gibi o fotojenik pozu korumamışlardı. Kadın kalkmıştı, adam da etrafına bakıyordu. Bu durumda istediğim gibi yakından ve dasdananak bir poz olmadı doğal olarak.
IMG_0396IMG_0399IMG_0400

+ 1: Dün KSK çarşının başında bekleyen sevimli tipli bir kız vardı. 18-20. Biraz sonra bekledikleriyle karşılaştı-buluştu. Yanındaki oğlan beraber geldiği kişileri tanıttı ona tek tek, o da ellerini sıktı. Oğlanın arkadaşları mı? Ama tanıttıklarından biri oğlanın tıpkısıydı, demek kardeşi. Bir kişi daha ve bir kadın, belli ki o da oğlanın annesi. El sıkışma faslı bitince anne ilgilenmeye başladı kızla. Yanağını okşadı. Gözlere bak dedi. Renkli gözleri vardı kızın (eskiden de bu kadar çok muydu bizim ülkede renkli göz, yoksa gittikçe baskın mı çıkıyor?). Sonra da içten sarıldı kıza. Kız, müstakbel kayınvalidesinin tepkisi karşısında hem sevindirik olmuş hem de biraz utanmıştı. Sonra çarşıya doğru yürümeye başladılar. Çok beklemedin umarım dedi kadın kıza. Öpmek istedim valla ben o anneyi.

h1

Bir gece Beş’taş, 6-7 adam

16 Nisan, 2009

Açtım. Karşıdan geçerken kafamda bir tek köfte vardı –son günlerde midem (sıkıntıdan) sakat olmasına rağmen. Beşiktaş’ta indim o yüzden. Saat 10:30 civarıydı ve çoğu yer gibi kafama koyduğum Sultanahmet Köftecisi de kapanmıştı. Yakınlarında bir yer, Ye Beşiktaş, açıktı, aydınlık ve çağırıcıydı, ve en önemlisi duvarında kocaman köfte yazıyordu. Girdim.

Köfteniz var mı? Var mı köftemiz? Bir diğerine sordu bir çalışan. Var. Çorbanız var mı? 9 çeşit çorbamız var dedi hevesli çocuk. Çorbadan sonra köfteyi beklerken bir oğlan geldi. Katmer istedi. Bir süre katmerin servis şeklini konuştular dükkanın sonradan gelen genç sahibiyle. Eve götürecekmiş katmeri, adam da ben sıcak vereyim ama soğur, tavada ısıtabilir misiniz, tulumsuz da yemeyin, ben tulumu ayrı sardırayım o yüzden dedi. Tava kısmında duraladı oğlan. Tava var mı evde diye düşünüyor dedim içimden. Sonra yakında Kayseri mantısı da yapacağız diye anlatmaya başladı işletmeci. A, ben Kayseriliyim dedi oğlan. Hemşehri çıktık dedi adam. Ben de kalktım. Zaten öyle gözönünde oturmak biraz rahatsızcaydı. Arkamda da benim gibi tek oturan ve bekleyen bir genç adam. Köfte bekliyorsunuz di mi dedi adam. “Evet ama ondan çok günlerdir iki yarenliğe açım” demek isterdim. Evet, tereyağsız olsun diyecektim, bir de ben de Kayseriliyim dedim. Duruma göre her yerli olabilirim. Aaa, dedi adam. Kayserili bir kadın aşçı bulmuşlar, onu ve yapacakları yemekleri anlattı. Yağlama yapacaklarmış mesela. Sonra oğlanın ne yaptığını (Bilgi reklamcılığı bitirmiş, iş arıyormuş) sordu adam, ona iş bulmaktan filan bahsetti. Yeni açmış orayı, bu 3. günleriymiş. Bu sırada oğlan katmeriyle ayrılırken oraya tekrar gelmekten konuşulunca benim oralı olmadığımdan İzmir sohbetine giriştik. İzmir’de çok ünlü bir pastane vardı dedi adam. Bu ana dek susan diğer müşteri adam lafa girdi. Seda Pastanesi. Ben sorayım pastanenin ismini diye birini aradı işletmeci. Seda değil de Sevinç olmasın dedim ben. A, evet, Sevinç. Seda Şirinyer’deki dedi. Sonra onun ne yaptığından (9 Eylül’de okumuş, turizmcilik ve fotoğrafçılık yapıyormuş, bu aralar askerlik sonrası kafa dinliyormuş), benim neler yaptığımdan (daha doğrusu yapmadığımdan) bahsettik. Geç gelen tire köftesini mideye indirmiştim bu arada.

12 dedi işletmeci adam. 14 alın siz dedim kartı verirken. 12 alayım dedi. Yok, 14 alın dedim. 13 olsun dedi, ortayol. İyi.

Sonra gitmek zamanı gelmişken (bu limandan) umarım tekrar görüşürüz dedim fotoğrafçı çocuğa. İyi akşamlar diledi. İşletmecinin iyimser ama sonuçta işletmeci tavırlarından daha sahiciydi o. Tekrar görmek istedim gerçekten. Bu fikirle ve huzursuz çıkmak üzereyken çok net farkettim. Sokakta tanışmak istediğim kızlarla ilgili meselem flörtgenden çok daha fazlası. İnsan tanımak istiyorum ben. Hayatımda birileri olsun istiyorum. Tanımaya değer birini görünce de (çekici bir kız, çekici olmayan bir kız, o sıfatın geçerli olmadığı bir oğlan) kalbim sıkışıyor. Çünkü şehirler çok büyük. Ve onlardan ayrıldığım anda bir daha görmem (NŞA: normal şartlar altında, yani standard temperature and pressure) mümkün değil. Bu da kabul edilir birşey değil benim neznimde.

Az sonrasında ki zor uzaklaştım dükkandan, otobüs beklerken önce servis oğlanı geçti, kulağında kulaklıklarla. O haliyle hiç de içerideki gibi ezik görünmüyordu. Sonra yaklaşan bir başka genç adam -30 civarı, uzun, saçları da uzun- “fazla bozukluğun varsa bir yardım eder misin, dışarıda yaşıyorum” dedi. Dışarıda kelimesi büyüdü kafamda. Daha önce “şarap alıcam” diyen (yuh) keş adamı veya usulca para isteyen yaşlıca kadını tınmamıştım ama buna aynı şeyi yapamadım. Ama yetmedi. Keşke bir ay şu otelde (4 Seasons) kal, ben veririm deseydim.

h1

Klasik bir 121 günü

2 Mart, 2009

121′de sadece dörtlü koltuklarda yer vardı, birbirine doğru bakan. 60′larında üç adam. Yandaki dörtlüde de kadın oğluna söyledi, oğlu kalktı, yaşlı bir adama yer vermek için. 70-80′lerinde bir adam oturdu. Ve daha ilk dakikada adamın niyetini anladım. Yanındaki kadının çantasına bakıyordu, bir kısmı kendisine doğru geliyor diye. Derdi bir an önce sohbete dalmaktı. Nitekim onu söyleyip hemen girişti muhabbete.

Kendi dörtlüme döndüm. Çaprazda, cam kenarındaki adam uyukluyordu. Diğer ikisi de birbirine işaret edip gülüyordu. Uyandıkça diğeri de gülüyordu. Böyle, yanyana dükkanlarda çalışmış veya aynı mahallede büyümüş, sonraki yıllarda arada kahvanede beraber takılmış tiplere benziyorlardı. Çaprazdaki, Halit Kıvanç’ın genç haline benzeyen adamın tipik gay tavırları vardı ve çok sevimli duruyordu. Karşımdaki de göbekli, neşeli biriydi. Yanımdakine pek bakamadım. Alaybey, yani Karşıyaka çıkışından sonra denizle yol arasındaki bölgede, önünde yüzlerce kez geçsem de daha önce hiç dikkat etmediğim bahçeli evlerden bahsettiler. Birinde çaprazdakinin abisi oturmuş yıllarca, nemden durulmuyormuş. Sonra yol boyunca gördükleri birçok şeyden bahsettiler. Muhtemelen o yolu beraber gitmemişlerdi uzun süredir. Değişimden memnundular genelde. Arada karşımdaki de uyukluyordu, bu sefer diğerleri birbirini dürtüp gülüyordu.

Bu esnada yan cenapta işler yürümüştü. Sanırım bir huzurevinde kalmakta olan amca hemen münasebeti kurmuştu yanındaki kadınla. Kadının memurluk yaptığı yerde bir tanıdık biri bulmuş, oradan girip resimlerini göstermekte olduğu karısından ve çocuklarından çıkmıştı. Ama oğlu hayırsızdı. Ahh o.

Sonra ben Alsancak’ta indim.

h1

bir günde oldu.

7 Şubat, 2009

Θ Şehrin karşı tafafına gittim. Otobüs, feribot, otobüs. 2. otobüste karşıma bir orta yaşlı -yaşlıya çalan bir kadın oturdu. Sinirli. Yani normal gibi ama sinirli. Feribot 40 dk. sürüyor, di mi, dedi. Evet dedim. Afedersiniz, size anlatabileceğimi düşündüm dedi. Gezmek için karşıya gittim geldim dedi. Sonra anladım ki 1.5 saatte tek bilet ödeme avantajından yararlanacağını düşünmüş ama otobüste karttan bir bilet parası düşmüş. Aslında 90 dakikayı geçmemesi gerek ama belki ilk feribota erken binmişsinizdir dedim. Evet, doğru dedi, bakın siz ne doğru dürüst anlatıyorsunuz. Şoföre sormuş, o da terslemiş. “Eğitimli, birsürü çocuk yetiştirmiş biri gibi değil de 10 çocuklu, köylü bir kadın gibi davrandı bana” dedi. O sırada da bir damla yaş süzüldü gözünün kenarından. Öyledir, konuşulmaz onlarla dedim, geç geldi deyince bağırmaya başlarlar. Sonra kalkarken iyi akşamlar dedim.

Θ Mağazanın deneme kabinlerinin önünde, aynaya bakmakta olan genç adam döndü ve sizce iyi oldu mu, çok mu bol dedi, gömleği için. İyi dedim, yakasından anlaşılır aslında, o tamamsa tamamdır. Yakasını kontrol etti, teşekkür etti. Sonra iyi akşamlar dedi giderken. Hayatın en demokratik yüzü bu bence. Orada olduğunuz sürece, kim olursanız olsun, hadi diyelim çok çok farklı biri olmadıkça, size sorulacak o soru.

Θ Dönüşte bol yağmur, feribota giderken üç kişiyiz, Alman bir kadın, genç bir kadın (şemsiyeyi size de tutayım dedim, istemedi), ben. Üçkuyular iskelesinde kocaman güzel bir panoda İzmir çevresindeki kasabalar ve antik isimleri, İzmir’in isminin nereden geldiği de. Ama durup okumanın imkanı yok. Arka taraftaki ne güzel görünüyor diye düşündüğüm tuvalet kötü kokuyor. İskelenin geniş salonu, birkaç kişi bekliyoruz, camların öte yanı yağmur yağan deniz.

Θ TV’de bir film. Buongiorno Notte -Günaydın Gece. Küçük bir grup Hristiyan demokrat başbakan Aldo Moro’yu kaçırma planları yapar. Tam adamın ayarlanan eve getirileceği sırada komşu kadın kapıyı çalıp gruptaki kıza bebeğini emanet eder birkaç dakikalığına. Sonra eylem sırasında düzenli işine gider genç kadın, hatta teyzesiyle aile toplantısına bile gider. Başbakan içeride gizli bir yerde tutulurken eve rahip gelir, evi kutsamak için. İronik olarak değil ama bunlar (en azından aleni ironik değil), gayet ciddi. Pink Floyd kullanımı pek hoş. Aldo Moro karakterinin bilgeliği, sükuneti, genç kızın -Maya Sansa- bana yakın güzelliği ve tabi fischia el vento. fischia el vento (filmden karelerle).

Θ TV’de ikinci film. Jeff Bridges bizim okulda hoca. Ve fıstık gibi sevgilisi asistanıymış zamanında. İlk defa sevdim okulumu. Gerçi illa vurgulayacaklar, o zamanlar aralarında birşey yokmuş, yeni olmuş. İtalyan filmindeki idealist, aramızdan ve sevimli terörist profillerinden sonra çocukları öldüren, korkunç ve herşeye muktedir Amerikan filmi terörist tiplemeleri pek itici.
Filmde (film eskice, öyle pat diye karşılaşmazsınız diye düşünüp sonunu söylemiş oluyorum, ama istemeyen bıraksın tabi) bir Rosemary’s Baby havası vardı bir yerde. Sonu da onu aratmadı valla. Alıştığımız iç ferahlatan sonlardansa pek bir diken üstünde kalakaldım. Filmin adını aldığı Arlington Road, benim en sık gittiğim -ve eve iki durak- sinemalardan birinin bir sokak altıymış. Gidince kesin uğrayıp bakıcam, herşey yolunda mı, önünde polis kordonları olan bir ev var mı… Sonra FBI – Edgar Hoover binası yerinde mi… Merak ettim yani.