‘son posta’ Kategorisi için Arşiv

h1

tanıdık bir haber

1 Nisan, 2009

Hem de fazlasıyla tanıdık. Aynı yer, aynı muamele. Aynen şurda.

Konu tabi ki havayolu şirketinin listeleri vermesi veya Cem Özdemir’in vejetaryen yemek istemesi değil (yok artık). O anda ilk kontrolde karşınıza çıkan (salak) memura gelen bir his. Hepsi o. Ve tabi özür dilemezler, onlar için son derece olağan o. Öyle uygun görmüşler, öyle yapmışlar. Koskoca ülkelerine giriyorsun.

& & & & &

Haber demişken iki minik haber daha şeyedeyim: Devlet bakanı ve yeni başmüzareci Egemen Bağış: “Sosyalizmin ne iPhone’u olmuştur ne plazma televizyonu“. Başlığı görünce sosyalizmi öven, tüketimi aşmış bir demeç diye düşünmüştüm. Ne gerek var bu ürünlere, hem sosyalizmde böyle krizler olmuyordu, der gibi. Meğer erken dönem ergenlerin edeceği türden bir sözmüş (SSCB’de iphone bile yoktu olum). Bu sözü Fransız veya İngiliz bir bakan söylese ne güzel tefe konurdu. Hem Playstation’ı da yoktu onların, istersen sana birkaç oyun hediye edip gönderelim bakanlar kurulundan.

& & & & &

Bir başka yanılgıyı da Rasim Öztekin’in demecinde yaşadım. Ama bu çok daha eğlenceli. Onun öncesinde, belki biliyorsunuz, kıymatı kendinden menkul, başımızdan eksik olmayan maliye bakanımız Unakıtan by-pass için Amerika’ya giderken değerli eşleri de “Baypas kararı alınınca, ‘Bu ameliyat nerede iyi olursa orada yapalım, bize yardım et, hayırlı yolu göster’ diye dua ettim. Benim gönlümde ABD’deki Cleveland Kliniği yatıyordu. Kısmet oldu ameliyat için oraya gittik” demişti. Hatta küçük vezirleri, oğul Unakıtan da aynı tarihlerde ‘oneminute’ sözünü marka olarak patent enstitüsüne tescil ettirmişti. Herhalde bu sırada aralarında şöyle bir konuşma geçmiştir:
- Oğlum, baypas oldum, iyi geçti.
- Sevindim baba, ben de oneminute’in isim hakkını aldım. Artık keklerimize oneminute adını koyabileceğiz.
- Oh ohh, aferim sıpa, bravo. Ben kalp ameliyatı oliym, sen isim tescil ettir. Gelince tıkarım ağzına o kekleri oneminute oneminute.

Neyse, “Rabbim ‘Siyami Ersek’ dedi” diyordu Rasim Öztekin’in haberi. Ben de ciddi sanmıştım. Meğer pek hoş dalgasını geçiyormuş, aynı ameliyatı burada yaptıran Rasim Öztekin.

h1

son günlerden birkaç haber

10 Şubat, 2009

Ψ Alamancı (böyle demek ayıp değil, di mi?) ve İzmirli bir çift, tüm paralarını bazı kurumlara bağışlamak istemişler. Kabul ettiremeyince Ankara’da bir takside bırakmışlar -tüm parayı, altınları, ve tapuları. Sonra bulunan çiftten erkek olanı “tek kuruş paramız kalmadı” demiş. Tam bir ‘nassı ya’ haberi. Gel, bizim evin önündeki çöpleri karıştıran çocuklara dağıt, biraz ileride 10 paraya geçinen balıkçılara ver, Kadifekale’ye gidelim, hem gezelim hem dağıtalım, kordonda bir gül satmak için yarım saat kafa ütüleyen roman kadınlara oryantal yarışması düzenleyelim – onlara paylaştıralım, havaalanı yolundaki felaket gecekondulara gidelim, vs. vs. edelim.
Bu hareketi anlaması çok zor ama ben sanırım çözdüm. Adamın yaşı 50, kadınınki 29. Evlenmeden demiş ki kadın benim için birikiminin hiç önemi yok. Tüm paranı bağışla, ben yine de seninle kalırım demiş. 2. olasılık, adam kadını ikna ederken seni o kadar seviyorum ki iste, tüm paramı bağışlayayım demiş. İşin ucunda böyle bir ant olmasa böyle bir hareket kolay kolay olmazdı gibi geliyor bana.

Ψ Lucca, sevgili Lucca, benim Lucca’m, kebaba savaş açmış. Yani belediye başkanları. Lucca’nın ilk defa medyamızda yeralışı böyle oldu. Lucca ve kebap kesinlikle çok uyumsuzlar. Ama alan (zevksizler) alıyorsa karşı çıkmak tabi ki ırkçılık kategorisine giriyor. Kebapçılardan birinin sahibi Türk “Pisa’da 16 kebapçı var, bu nedenle korkuyorlar” demiş. Pisa’da 16 kebapçıyı tasavvur etmek bile zor. Bir zaman tüm Pisa’daki tek Türk bendim yahu.

Ψ Radikal diyor ki New York’ta gizemli bir hayırsever -Bill- sıraya girenlere 50′şerlik -veya katları- para dağıtmış. Washington’a da gidecekmiş bu Bill. İyi, ne güzel, ben de gidiim diye geçiyor içimden. İşte medyamızın durumu bu. Ve bu benim, sürekli okuduğum, en eli yüzü düzgün gazetemiz. Oysa durumun içyüzü şu: Bu bir hayırsever değil, bir internet reklam sitesinin tanıtımı (haberin resminde de görünen sitesi). Başka meslekler bir yana gazetecilerdeki bu düzeysizliği kabullenemiyorum.

Ψ AKP Ankara il başkanlığı Yahudi soykırımının olmadığını, öldürülenlerin de İsrail devletinin kurulmasına bahane olsun diye öldürüldüğünü anlatan bir yazı yayınlamış. Ve sorumluları (yazıyı yazan+yayınlayan+ankara il başkanı+parti genel başkanı) hala yerlerinde.

Ψ Geçen genel seçimlere medyada en çok söz hakkı verilen 3. lider olarak giren, liberal sağı toplama iddiasında olan sabıkalı Ağar nihayet hakim karşısında. Ben o günlerde tüm olanlara, ona prestijliymiş gibi davrananlara, oy verenlere kesinlikle inanamıyordum. Çatlı’nın üzerinden Ağar imzalı bir pasaport çıkmıştı yahu, daha ne artık? Hayır, bir de meclise girmiş olsa yine dokunulamayacaktı.

Ψ Pislik demişken, en büyükleri her gün bir haberin konusu. Geçenlerde bahsettiğim, oğlunun alışveriş merkezlerinin yiyecek kısımları üzerinden götürdüğü paraları Oktay Vural da söyledi evvelsi gün. Gökçek de dün “Karayalçın metro yapacağını söylüyor, iktidar biziz, parayı nereden bulacaksın?” demiş. e, yuh. Kendi kendini ihbar denir buna. Hayır, ‘iktidar sensin madem, 15 yıl boyunca naptın’ kısmını geçtim, “belediyelere karşı partizanca davranıyoruz, benim belediyem de hep kayrıldı” demek pişkinliğin dikalası.

Ψ Ankara’dayken gazetenin içinden bir SaltanataSon broşürü çıktı. Ankara belediye seçimleri üzerine öyle bir örgütlenme hali. Metinler çok iyi-vurucu yazılmamış gibi geldi bana, ama tabi önemli olan niyetleri. Şimdiden yeralmaya başladılar medyada ama asıl ‘meetingleri’ 14 şubatta (sevgilim Ankara). Yeter artık ama, gerçekten Saltanatason.

ekle: dün de kullanılmıyor diye bir üstgeçitte kısır günü yapmış bu grup. hoş olmuş. o üstgeçit gerçekten azap, hiç ondan geçtiğimi hatırlamıyorum.

h1

kayzer şoze

16 Ocak, 2009

§ Tuncay Güney’in sorgusu nasıl da Kayzer Şoze’nin ifşaatlarına benziyor gerçekten. Tabi Kayzer Şoze değil, Roger Kint demek lazım. Çünkü o sırada biz onun Kayzer Şoze olduğunu bilmiyoruz. Emniyet’in dışına çıkıp köşeyi dönünce göreceğiz topallamadığını. Ve dikkat edin, T. Güney videosu da tam o anda kesiliyor. Ayrıca, görüntülerde bir isim geçeceği zaman hep duraksayan, duvarlara, takvimdeki ve elindeki bardağın üzerindeki isimlere dikkat eden biri var. Sonuç: ya bu adam filmi seyredip etkilenmiş, ve kendisini alakasız bir suçtan ihbar edip bu komediyi hazırlamış. Ya da Tuncay Güney is … the Kayzer Şoze. -Hatırlarsanız, zaten Kayzer Şoze’nin Türk olduğunu anlatıyordu sorgusunda Kevin Spacey-.

§ Ülke gündemi beni salla diye bağıran bir beşik (salıncak, tahteravalli) gibi bu videoyla sallanırken hökümetimiz (sen çok yaşa) 2B’leri bir kez daha geçirdi meclisten. Sessiz sedasız, ancak iç sayfalarda yerbulabildi haber. Bu durumda bu video niye tam bugünlerde açıklandı diye merak etmiyoruz herhalde, di mi? O zaman elveda Marmaris, elveda Fethiye. (Zaten sular yükselince radikal bir değişiklik olmazsa 20-30 yıl içinde koyların önemli bir kısmını kaybedecektik, şimdi 2-3 yıl içinde bekleyebiliriz). Hay bin Kayzer Şoze deyip sonraki maddeye geçiyorum.

§ Şimdi top Gül’de. Ama ondan hükümetle ters düşecek en ufak bir şey yapmasını hala bekliyor muyuz? Haşa. -Özellikle de ortada yenecek birşey varsa.- Zaten o da yüzünü Arıtman’ın rezil sözlerine daha da rezil bir cevap vererek (“7 nesil Türküm”) gösterdi. Eğer “Evet, Ermeni asıllıyım. Ne olacak? Ayrıca, Sn. Arıtman hakkında bir azınlığa karşı ayrımcılık ve aşağılayıcılıktan suç duyurunda bulunuyorum” açıklamasını yapsaydı o zaman tüm ülkenin cumhurbaşkanı olarak yükselirdi.

§ TRT tartışılıyor. E, günaydın. Bu kurum artık devletin kurumu değil, hükümetin bir kurumu. Ramazanda günde 15 saat dinci yayın yaparken (o sırada sitelerindeki günlük programlarını basıp alt komşumuzun posta kutusuna atmayı bile düşünmüştüm, belki bir soru önergesi filan verir diye) farklı mıydı? Veya tanımadığımız adamlar sürekli hükümet yanlısı politik programlar yaparken? Ben TRT’yi uzun yıllar savundum. Özel televizyonların popülerleşmesiyle çok eleştirildiği dönemlerde hala arada iyi işler yapabiliyorlardı. TRT2 bir kültür kanalıydı örneğin. Her hafta 2-3 iyi film yayınlardı. Son bir yıl içinde TRT2′de iyi bir film gören var mı? (ya da haftada kaç film oynuyor ki artık?) Artık savunulacak tarafları kalmadı. k.ş. (kayzer şoze).

h1

kar hep güvendiğim dağlara yağıyor, benim de midem ağrıyor

22 Aralık, 2008

TV5′de bir program: İspanya’da bir kenti geziyorlar. Goya’nın şehri sanırım. Evi filan var. Taş evler, eski sokaklar. Sonra bir bara giriyor kamera. Küçük tabaklarda zeytin ve salamura küçük balıklar yiyor oturanlar. Şef çok orijinal tadlar yaratıyor, büyük kaşıklarda sunulan. Çeşitli yemekler belirdikçe bu ne diye fikir yürütüyoruz ekran karşısında. Hepsi lezzetli görünüyor. Adam yarattığı bir tadı kadehteki içkiye karışıyor, ben de fena halde sonucu merak ediyorum. Kameraya konuşan bir kadın Zaragoza Üniversitesinin şehrin geleneksel yemeklerinin araştırılması ve onlara dayanan yeni lezzetlerin yaratılmasına verdiği desteği anlatıyor (hayal meyal anlıyorum). Şaraplar içiliyor, zaten 4 duvar da boydan boya şarap dolu. Kadehi kaldıran biri bir folk şarkısı söylüyor. Sonra saatbaşında program bitiyor ve değiştirilen kanalda RTE “o kömürü gönül rahatlığıyla kullanın” diye böğürüyor.

Tarih seni yargılayıp mahkum edecek RTE. Ama bu bana yetmiyor. Merkeziyetçi bir sisteme gönlükayan ben, BM bünyesinde bir çevre suçları mahkemesi kurulsun ve RTE de -doğal olarak- orada mahkum edilsin istiyorum. Mesela, maksimum yüksekliği 1 metre olan küçük bir Maldiv adasına sürgün edilebilir tüm familyasıyla.

_____________∞_____________

Sanırım yaklaşık 9 yıldır ülkede bulunduğum hemen her gün aldığım Radikal’de 2 gün önce şöyle bir haber çıktı. Göksel Aytuğ denen gereksiz tv eleştirmeni BBC Prime’daki bir programda bir eşcinsel ilişkiye rastlayıp bunu köşesinde yazmış. Gazeteci Mert Savaş denen tanımadığım şahıs telefona sarılıp kablo tv’cileri aramış. Hatta kablo tv’ci de BBC’yi arayın diye “sözde akıl vermiş” (aynen bu ifadeler). Bu programı seyredenler de büyük bir şok yaşamış.
Haber filan olmayan saçmasapan satırlar. Bu yazılanlara haber kisvesine sokmak için de 2 ay önce BBC’deki Eastenders dizisindeki bir eşcinsel öpüşmenin yarattığı tartışmadan bahsetmişler. Eastenders birkaç yıldır İng.’nin en popüler dizilerinden. Rahatlıkla Yaprak Dökümü’ne denk bulunabilir. Yaprak Dökümü’nde iki erkek öpüşürse bunu haber yaparsın (tabi ki bu şekilde değil).

Gazetenin iletişim adresine ‘yok artık’ anlamında birşeyler yazdım. Bu heteroseksüel bir ilişki olsa haber olur muydu diye sorup özür bekleyen. Cevap gelmiş aynı gün. İlginç aslında, kimse cevap vermiyor burada. Ama cevap beni haberin kendisinden fazla sinirlendirdi. Heteroseksüel bir ilişki olsa haber olmazmış. TV’de eşcinsel ilişki tüm dünyada tartışılıyormuş, o yüzden de haber değeri taşıyormuş. Yine aynı BBC örneğini vermiş sayın Radikal (öyle imzalamış). ‘Okurlarımız herhalde başlıktan dolayı bu tarz ilişkiye karşı olduğumuzu düşündü’ (habere gelen 30′un üstünde yorum da hep çok tepkili yorumlardı) deyip başlığı değiştirdiklerini yazmış (“eşcinsel se vişme şoku” yerine “eşcinsel se vişme tartışma yarattı”).
Şu anda benim üstelediğim ve İsmet Berkan’dan özür beklediğim safhadayız.

[Her gün haber olabilecek binlerce konu olduğuna göre] Gazeteci olmuş şahıslar neyi haber yaptıklarının ve nasıl haber yaptıklarının bir seçim (hatta çoğu zaman politik bir seçim) olduğunu, sadece gündemi aktarmaya değil, aynı zamanda gündem yaratmaya yaradığını anlamazlar mı? O zaman bunlar 4 yıl ne öğreniyorlar okulda?

_____________∞_____________

Gözde dizimi izliyorum. Başlarına kötü şeyler gelen kahramanlarımız sonrasında biraraya gelip büyük bir grup olarak yemek yiyorlar. Ve yemekte şarap içiliyor. Artık öyle bir devre geldik ki bu dikkat çekiyor. Düşünün ki her gün bir yemek programı yapılıyor -50 bölüm filan olmuştur, bir kere bile şarap kelimesi geçmiyor (50 programın herhalde 1-2’sinde içtikleri şey şarap gibi duruyordu ama haşa adı söylenmeden).
Bu dizide de yobaz dedeye “şu zıkkımı içmeseniz olmaz mı” dedirtmekten geri kalamıyorlar.

Neyse, sonraki bir sahnede bir kızımız çok siniri bozuk oturuyor. Çok iyi bir aşçı olan sevgilisi ben senin neye ihtiyacın olduğunu biliyorum diyor ve içeriden bir kraker paketi getiriyor. Kameraya arka kısmı dönük markanın ama galiba crax yazıyor. Kız çok iyiymiş, sen mi yaptın diyor. Oğlan hayır tabi ki diyor. Kız süpermiş ya deyip paketi alıyor. Bu sırada ekranın altında geniş bir bantta crax reklamı yeralıyor.
Bir senarist bunu yazmayı nasıl kabul eder? Hadi belki ona gerek duymadılar, bir yönetmen bunu nasıl çeker? Hadi çekim ekibindekiler zengin değil, oyuncular genç, ama ilkeli çalışan bir kişi bile yok mu yani?
‘İyi’ olanlar böyleyse genel düzey çok fena.