‘tam.buesnada’ Kategorisi için Arşiv

h1

Otobüste yanlış referanslar

26 Ekim, 2009

9 Eylül Üniversitesinin arkeoloji kursu diyordu afiş. Tarihi, saati de pek uygundu. 1 saat öncesinde dişçi randevum vardı, çok yakınında. Çıkınca gittim. Geç kalmıştım ama hiç umursamadım. Binanın alt katında estetik ve yaşlanmayı engelleyici ürünler sempozyumu vardı. Üst katta büyükçe bir odada 25-30 kişi vardı. Hoca genç bir adamdı. Proflar, doçlar geçiyordu afişte ama belki doç bu adamdı. Bize mi gelmiştiniz, yer var hala, ay, sınıfımız da pek havasız oldu dedi tipik bir konuşma tarzıyla. Çiğnediğim armutu atıp girdim.

Arkeoloji neyle uğraşır, arkeoloji kelimesi nereden gelmiştir, nerede nasıl başlamıştır, TR’de kim öncülük etmiştir… Bu öğretim tarzını pek sevmiyorum. Ama öğretenden çok öğrenenlerdeydi sorun. Adam Osman Hamdi Bey L’Ecole Pratique de Louvre’da eğitim görmüştür derken tahtaya okulun adını yazıyor. Herkes tahtaya baka baka defterlerine L’Ecole Pratique… yazıyor. Okuldaki ‘hoca tahtaya yazdığını sınavda da sorar’ mantığını burada da sürdürürsen ne öğreneceğini bilemezsin.

Adam nadiren sorular sorduğunda da benden başka cevap veren olmuyordu. İlk soruda cevap vermeden önce biraz bekledim. İkincide İngilizlerin ve Fransızların Mısır kültürüne ilgilerinden bahsediyordu, 19. yy. sonlarında. O sırada Mısır kimlerin elindeydi dedi. Ben de sınıftakileri incelemekteydim. Toplumcu gerçekçi abiler ve yeni üniversite mezunu kızlar. İngiltere diye atladım. (Herkes zaman zaman aptallık edebilir). Adamın hayır, bizim derkenki söyleyiş tarzını tekrar görmek isterdim. Numarayla yüzünü buruşturur gibi hafifçe ve aşağılayıcı, hatta tiksinir gibi bir tarzda. Çok belirgin bir hareketti. Dizi oyuncularına bir eşcinseli oynama eğitimi verirken gösterilebilir mesela. Şahsen açıkça alay edilmeyi 10 kat daha tercih ederdim. Gelip elini omzuma koysa ve “biliyorsun, Osmanlı İmp.luğunun sınırları çok genişti” dese mesela. Ben sanırım öyle yapardım.

Biraz da fazla övünüyordu adam sanki. O firavun mezarını bulan arkadaşım; Almanya’da doktora yaparken sürekli Londra’daydım; yakında çıkacak kitabımda… Ama Allah için bir şey öğrendim. Höyükleri. Yalnız, höyüklerin niye başka yörelerde olmadığını açıklarken “Amerika çok kuru bir ülke. Gittim bir keresinde. Gelince İzmir’de sıcak çarptı. Çünkü orası çok kuru” demesine yuh dedim. Bir defa o ülke neredeyse Avrupa kadar büyük. Doğusu batısına, güneyi kuzeyine benzemez. Hem en azından kıyıları inanılmaz nemlidir yılın yarısında. Maç da vardı, bitmeden çıktım. Tekrar gitme hevesim de kalmamıştı.

121′e Fransız Kültür’ün önünden bindim. Karşlıklı koltuklardan ters olanının dış tarafına oturdum. Karşımda takım elbiseli iki genç adam vardı. Bir sonraki asıl Alsancak durağında her zamanki gibi bir kalabalık bindi ve arkalara ilerledi. Son binen kısa boylu genç kadın hizamızda durdu, bize arkası dönük. Kendisine göre fazla dar giyinmişti. Yanım hala boştu ama ben birşey demedim. Karşıdakilerden pencere kenarındaki adam oradan uzanıp kadının sırtına dokundu, burası boş dedi. Kadın teşekkür edip oturdu. Ben birşey demesem birazdan düşecek gibiydiniz dedi. Aynen öyle dedi kadın gülerek. Hiç de düşecek gibi değildi diye düşündüm ben. Hem ben birşey deyince niye böyle cevap vermiyor kadınlar. Sonra adamlar kendi aralarındaki sohbete döndüler. Bankacı gibiydiler. Kadın ceketini çıkardı, bluzunun yakasını düzeltti. Ama sanki yukarı değil de aşağı doğru çekiştirdi. Zaten karşıdan bizim tarafa bakınca gözler başka şey görüyor olamazdı. Ama uzun süre onla başka sohbet olmadı.

Kurtlar Vadisi gecesi dedi içteki. Evet, hanım Aşk-ı Memnu istiyor, ben cebren ve hile ile Kurtlar Vadisini açıyorum dedi dıştaki. Kadın öksürüp tıksırıyordu. Zaten hastalıktan yeni çıkmış gibiydim, kalktım, bir öndeki düz koltuğa geçtim. Sanki benim gitmemi bekliyormuş gibi atladı dıştaki ve demin harekete geçen adam, Kavak Yellerinde gördük sizi. Evet kimse kaçırmamış dedi kadın. Tam arkamdaydılar şimdi, yanlarında gibi net duyuluyordu ister istemez. Ben de senaryo yazıyorum dedi adam. Gördüğümüz birşey var mı diye sordu kadın. Küçük şeyler dedi adam. Bir arkadaşla kısa film çekmek istiyoruz dedi adam. Yazışıyoruz sürekli bu konuda dedi. Yesinler diye düşündüm ben de. Sen Kurtlar Vadisi seyret, sonra da senaryo yaz. Başka yere geçeyim istedim, KSK iskelede inen çok olunca arkalara geçtim.

Güldüğü görülüyordu kadının uzaktan da. Sonra Girne civarında içteki adam inmek için davrandı, diğeri de peşinden. Sonra kadın da kalktı. Aynı durakta üçü de indiler. Aşağıda bir tarafa yürümeden duruyorlardı otobüs gittiğinde. Belki de karısı bu akşam Aşk-ı Memnu’yu istediği gibi seyredecek diye düşündüm.

Bense (bazı filmlerin sonundaki şimdi nerede ne yapıyorlar kısmı gibi olacak ama) ya dişçimden, ya havasız sınıftaki birinden ya da pırtlak hanım abladan fena grip oldum.

h1

NCLB

25 Ekim, 2009

No Child Left Behind diye kapsamlı bir eğitim hareketi vardı Amerika’da. Çok anlamlı geliyordu bana. Keşke bizde de olsa diyordum. Adı, sadece 4 kelime ne çok şey ifade ediyor. Gerçi, orada adı her geçtiğinde başarısızlığa uğramış bir şeyden bahseder gibi bir ima oluyordu hep. Arkada bırakılan çocuklar var yani hala.

Ben de o çocuklardan biri gibi hissediyorum bir süredir. Hayatının bir döneminde bunu tatmamışların anlayacağını sanmıyorum (anlamış gibi de yazmasınlar o yüzden).

İnsanlar görüyorum etrafta, televizyonda -yarışmalarda. Yemekteyiz’e katılan benden genç mimar bir adam “boş vakitlerimde teknemle gezmeyi seviyorum” diyor. Var mısın Yok musun’da yarışan bir adama karısı sevgiyle bakıyor. Yakındaki bir gözlükçüdeki genç bir çiftle sonra aynı otobüse biniyoruz. Belli ki işten sonra buluşmuşlar. [Eşini işten almaya gitmek. Veya eşinin seni işten almaya gelmesi. Genç çift olarak görülmek.]

Bazılarının iyi bir evlilikleri (1) var, bazılarının parası (2). Bazılarının arkadaş çevreleri çok zengin (3), bazılarının sanat/gece hayatları (4). Bazılarının sevdikleri bir işi (5) var, bazılarının akraba-tanıdık-komşularıyla organik bağları (6). Bazılarında 1-3-5 var, bazılarında 2-4-6.

- Sen kaç numaralı kartı çekmişsin? Bak bakalım.
- Joker.
- Ama joker bu oyunda geçmiyor. Üzgünüm.

Zaman düşer ellerimden yere, oradan tahta boşa. Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya.

h1

Başlığa şiir aldım: Kapalıçarşı, kapalı kutu.

1 Ekim, 2009

© İnsan içinde en çok görüldüğüm yerlerden olan Alsancak durağında otobüs bekliyordum bir akşam. Bayram içindeydik sanırım. 121 henüz gitmiş olmalı ki ben tektim. Sonra yüksek orta yaş civarında iki kadın geldi, biri yanıma oturdu. Diğerinin elinde ikea kitapçığı vardı. Otobüsün gelmesine yakın abla dediği öbürüne bir hastalık olasılığından bahsetti ki annemde de var, biliyorum biraz. Otobüste öne oturmuştu, ben de yanına oturdum bu yüzden. Eğer varsa şuna şuna dikkat etmeniz gerek demek istemiştim. Dedim ve sonra psikiyatri seansına dönüştü ön sıra. Nedeni bulunamamış başağrılarından, onların sıkıntı duyduğu zamanlar tekrarladığından, yalnız yaşadığından, evliliğinin kötü bir şekilde bittiğinden, kocasının kendisini aldattığından, ki bu noktada ben şoför bey, ben atlıyorum demek istedim. Üzüldüm, ama insan kendisine bunu yapmamalı. Ya da daha doğrusu, böyle şeyleri açıkça söylemeyecek kadar zarafetini korumalı.

® Evde sakince otururken en rahatsız olduğum şeylerden biri, alttan alta gelen gümgüm bir bas sesi. Sanırım oradaki evarkadaşlı günlerden kalma bir deformasyon. Ahşap evde tam altımdaki yemek odasında duran müzik setinin sesi kısık bile olsa kolonlardan çıkan bas sesini, aynen zeminde hissediyordum. Hatta ses de açıksa bas kalp atışımın yerine geçiyordu. Kabus gibi birşeydi. Kolonların altına çok kalın telefon rehberlerinden koyduysam da kar etmemişti.

Şimdi burada da arada bir uzaklardan geliyor, müzik olmasa da bas. 2 yaz önce bir gece evde yalnızken çok sürünce gece 2 civarı çıkıp bakmıştım. Evin ilerisindeki parkta -aslında pek yakın değillerdi ama arası açıklık olduğundan bize dek geliyordu ses- pek yanlarına yanaşılmayacak tipler arabadaki müziğin sesini abarık açmış içiyorlardı, üstelik ben gittiğimde yanlarından bir polis arabası ayrıldı. Yani pek yapılacak birşey kalmamıştı.

Evvelsi gece de 1 civarı başlayan müzik (balkona çıkınca ne olduğunu duymuştum: tekno-horon) 3′e dek bitmeyince karakolu aradım. 155′i arayın dedi. 155 daha önemli şeyler için değil mi, ama yine de aradım. 2 dk. içinde kesildi. Garip olan o kadar süre içinde etraftaki kimsenin aramaması. Bazı açılardan ne koyunuz.

© Pazar akşamıydı sanırım, bir kanala atladım ve sanki bir rüya alemine daldım. Hem de daha önce hiç duymadığım bir Türk filmiyle. Masallar, arada basit ama inandırıcı animasyon, eski doğu metinleri, karanlık-başarılı görüntüler, tatlı bir kız, hipnoz. Arada fantastiğin-metafiziğin dozunun kaçtığı yerler oldu ama azcık hoşgörüp devam ettiğinizde Oktay Kaynarca’nın etkileyici sesi çıkıyordu karşınıza. Ki çok başarılıydı Kaynarca (ona bir sonraki neslin Haluk Bilginer’i demeyi bile uygun gördüm). Son birkaç ayda hem Aşk Yakar’da, hem radikal’in kitap ekinde hem de Uzak İhtimal’de karşıma çıkıp çok dikkatimi çeken Görkem Yeltan da vardı -ama çok iyi değildi açıkçası. Sıfır Dediğimde‘yi pek beğendim.

® Beğendim’den devam edeyim. Bu aralar en hevesle seyrettiğim ve beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan şey, aslında şeyler, iki bbc dizisi. Cold Feet’in bahsi geçmişti daha önce. 3 çift arkadaş (Perş.leri -maç yoksa- 23:30′da tnt’de).  Bir de BBC prime’da oynayan çok şeker bir dizi keşfettim. Love Soup (Pt.leri 21:45). Her bölümde farklı farklı şekillerde ‘doğru kişiyi’ arayan bir genç kadın ve apayrı bir genç adam. Anlıyorsun ki bir karşılaşsalar şimşekler çakacak, ama onlar ayrı ayrı dünyalarında her bölümde türlü belalar barındıran kişilerle çıkıyorlar. Alttan alta çok hoş bir mizahı var dizinin.

© Onca gerçekten başarısız, genelde taklitçi yapımın yanında, beğendiklerime bir tane de Türk dizisi ekleyebiliyorum. Kapalıçarşı, eli yüzü düzgün ve sahici bir yapıma benziyor şimdilik. En azından Türk dizilerinin geliştirdiği çeşitli numaralara (mesela tempo: 10 sn. bir sahne göster, sonra diğerine atla, sonra geri dön, sonra diğeri) veya zorlama senaryolara, hep aynı tarz oyunculuklara başvurmamışlar. Oyunculukların nasıl olacağını isimlerden anlıyorsun zaten: Erkan Can, Olgun Şimşek ve tabi Türk dizilerinin Tim Roth’u Nejat İşler. Bir de küçük kız süper ve müzikler iyi. Beklentiyi yüksek tutmamak koşuluyla memnun edebilecek bir yapım gibi.

Şimdi kadrosuna bakınca anladım ki şaşırtıcı değil beğenmem. Gaye Boralıoğlu ve Neşe Şen yazmış (1 İstanbul Masalı, Hırsız Polis ve Bıçak Sırtı’ndan aşinayız kendilerine). (Pt.leri 22:15 civarı, ilk bölüm tekrar bu akşam 23:10 civarında).

h1

Otomobilinizin mahvolmuş olması gününüzü de mahvetmek zorunda değil

2 Eylül, 2009

Ψ Uyandığımda Love of my life’ı söylüyordum. Rüyadan aşık olarak uyanmak müthiş birşey. Yani o an için. Yoksa sonra gerçek hayatta hayal kırıklığı kaçınılmaz. Bu yalnız, bir hatun kişiye duyulan aşktan farklı, sevgi dolu, özel bir rüyaydı. Love of My Life ise geçenlerde televizyondaki Queen konserinden kalmış. Freddie Mercury’nin sesinden vermişlerdi. Hala ne büyük kayıp.

Ψ Uyuyakaldığı için tatile gidemeyen vardır ama benim gibi uyuyamadığı için tatile gidemeyen var mıdır, bilmiyorum. Bu yaz denize girmeden geçmiş olacak.

Ψ Bilgisayarlar sabrımı zorluyor sanki. Bir hafta içinde birbirinden alakasız 10 adet sorun çıkar mı? Daha birini halletmeden öbürü çıkıyor. Açabildiğim için şanslı görüyorum kendimi. Ya ortamda ya bende birşey var bugünlerde. Bu arada, bilgisayar ve benzeri teknik aletlerin bir numaralı amacı hız, kapasite filan değil, bozulmamak olmamalı mı? Bozulduklarında kaybedilen vakit kazandırdıklarına yaklaşıyor.

IMG_0679

Ψ Fuar zamanı. Fuar benim çocukluğum demek. Hala gidilesi olabiliyor ama artık bedava eşantiyonların peşinde kuyruk olan insanlar dolu ve yollar çöp içinde. Ama hala şıra var. Tariş başka zaman yapmadığı şırayı fuar zamanı yapıyor. Eskiden hoş bir pavyonu olurdu Tariş’in, dev bir üzüm salkımından şıra akardı.

Ψ Her zaman sıra olur şıranın önünde ama gittiğimde bomboştu. Noluyoruz derken hatırladım içinde bulunduğumuz ayı. Tariş’in sattığı şaraplar da getirtilmemiş. Marketlerin indirim broşürlerinde de artık şarap yok. Metro örneğin, her indirim broşüründe en az 4 sayfayı şaraba ayırır, ama ramazanda hiç. Muhafazakarlığın en ürkütücü tarafı bu işte. Aman %1 kesimi bile kaçırmayalım diyen ve o yüzden de kraldan çok kralcı olan şirketler.

Ψ Başlıktaki reklam mesajı ne anlamsızsa son günlerdeki ekonomiyi kalkındırma reklamları da öyle anlamsız geliyor bana. Aynı çevre konularında olduğu gibi, tüm sorumluluğu minik tüketiciye yükle, aradan sıyrıl. (Sonra, onlar tüketirken borca girsinler, o borcu ödeyemesinler ve hop, başladığımız yerdeyiz). Bu arada, Akın Öngör, Meliha Okur, Yaman Törüner ve Deniz Gökçe etkisiyle simit, gül, oyuncak ve sakızda tüketim artmış ama diğer tüm mallarda düşmeye devam etmiş:)

h1

Herkes tekerlekli sandalyeyle bir gün geçirsin.

16 Ağustos, 2009

φ Başka örneği var mıdır, bilmiyorum, bizim apt.ın kapısı açık durur. Özellikle yaz civarı 5-6 ay boyunca kapıcı ve karısı sürekli açık bırakırlar kapıyı. Ben geçerken sıkıştırdıkları takozu çıkarır, kaparım, onlar tekrar koyar. Böyle hafif bir gerilim yaşarız. Sürekli de daha fazla sıkıştırırlar takozu, çıkarmak uğraştırır. Hava gelsin diye, derler. Eskiden daire kapıları da açık dururdu, bu yıl kapalı tutuyorlar. Söyleyince de biz buradayız der hep karısı. Sanki girip çıkanı görüyorlar.
Hele bir yolculuktan geldiğimde her daire kapısının önünde bir çilingirin bıraktığı reklam stickerlarını görünce iyice sinirlendim, tek tek bunları koyabilen açıp girebilir de, diye. Sonunda ne oldu? Üst katımızdaki daireye hırsız girdi geçen gün. Kapıcı bunu bize söylerken “e, şaşırtıcı değil, kapı hep açık” dedim. “Ya ben herkese söylüyorum, aşağıdan basıldığında sormadan açmayın diye, açıyorlar” dedi. Ah, suçluluk psikolojisi.

φ Bu olaydan 2 gece sonra üst kattan hışır hışır sesler geliyordu. Uzanıp baktım, ışıklar açık. Hırsız değil demek ki, ama ne? Sanki bir çocuk yerlerde oyun oynuyor. Ama koca kadın geceyarısı misket de oynamıyordur. Sonunda anladım, köpek. Çok komik sesler çıkarıyor, yerlerde sürünen bir bebek gibi. Ama umarım kalıcı değildir, uyandırabiliyor da bazen o hışırtı.

φ Apt.da köpek demişken son 2 yılda çok güzel bir köpek vardı. Cinsini bilmiyorum ama ondaki güzel beyaz tüylerle Grönland’da rahat yaşanır. Alpler’de üşüyenlerin karşısına bir anda boynunda konyakla çıkacak türden birşey. Geçen yaz geç saatlerde bahçede rastlaşırdık. Evde bunaldığı için gece bahçede bırakırdı sahibi. O tüyleri yazın İzmir’in sıcağında bırakmak işkence tabi. Sahibi olmadığında okşardım hep. O da huzurlanırdı sanki.
Ama apt. sakinleri iki kere imza kampanyası yaptılar, gitsin diye. Yönetici de buraya kızları bahçede oynasın diye taşındığını ama ondan korktuklarını söylüyormuş. Sanki en ufak korkulacak tarafı vardı. Vardı çünkü ben Amerika’dayken hastalanıp ölmüş. Zaten bir süredir hastaydı, şikayet edip duruyordu kapıcı.

φ Dün(Cuma) bankamatikte para yatırıyordum. Parayı aldı makina, kartı geri verdi o anda ve dondu kaldı. İçeri bakındım ama saat 7, kimse yok. Aradım bankayı. Gerçek bir kişiye ulaşınca ilgili birini bağladılar. Adam numarasını görüyor musunuz makinanın dedi. Bakındım, yok öyle bir numara. Zaten sorarlar diye aramadan da bakınmıştım (nerede hatırlamıyorum ama bir yerde daha geçmişti). 3 bankamatik vardı şubenin önünde. Hangisi olduğunu bulursak resetleriz, sonra parayı geri verebilir dedi. O anda içeriden üç kadın memur çıktı. Onlara sordum, bu bankamatiğin numarasını biliyor musunuz diye. Boş boş bakındılar. Sonraki 10 dk. telefondaki adamla üç kadın arasında laf taşıdım. -Biliyorlar mıymış? -Hayır, bir başkasını arıyorlar. -Telefona birisini verir misiniz? -Sizi istiyorlar. -Ama biz bilmiyoruz ATM’yle ilgili birşey. İşte, işiyle ilgili sorumsuz olmanın en iyi örneği.

Adam araştırdı oradan, bulamadı. Diğer bankamatiklere bakın dedi. Ama yazmıyor hiçbir şey. Orası da Alsancak’ın en yoğun ATM’si, sürekli sıra var. Bekleyen insanların arasından dolanıp telefonda sesli konuşup bankamatik ekranlarına bakıyorum. Memurlar da bir an önce gitmek istiyorlar evlerine ama gidemiyorlar da. Adam tekrar istedi birisini. Verdim bu sefer kararlı bir şekilde. O sırada yandan bir adam seslenip bunun numarası şu dedi. Meğer ilk ekranda yazıyormuş. Diğerlerinin numaralarını öğrenmiş oldum ama kadınla adam da çözmeye başlamışlar. Talimatlarla kapatıp açmış kadın ATM’yi. Geri sayıma başladı ekran, 1800′den. Yaklaşık saniyede bir sayı. Yani 30 dk. sürecek. Neyse, hızlandı sonra. Açıldı makina, parayı vermedi (Pazartesi’ye kaldı). Arada “çocuğu anneme bırak” gibi telefon talimatları veren memurlar da ben de kurtulmuş olduk.

φ Durakta otobüs bekliyorum. Tekerlekli sandalyede tombul, 11-13 yaşlarında bir oğlan geldi ileriden. Durağın önünde durdu. Biraz bekledi, az sonra manevralar yapmaya başladı sandalyesiyle. Kaldırım 2.5 metreyse durağın demirleri yaklaşık 2 metresini kaplıyor. İki tarafta da otuzar santim kalmış en fazla. Yürüyerek bile zor geçiliyor. Kaldırım rahat 30-40 sm. yüksekte, yani yola inemez. Durağın arkasındaki boşluktan sonra da alçak bir tümsek var, sonra dar bir toprak-çalılık alan -oradan da mümkün değil geçemez. Oğlan o tümseğe doğru sürdü arabasını, çıkamadı ve ben o anda eridim. İçim cız etti. Kalenin burçlarından kızgın yağ döktüler, ciğerlerime aktı. Motor su kaynattı, kapağı zamansız açtım, içime doldu. Geçemeyince geri döndü oğlan, geldiği yöne doğru. Bu kabul edilemez geldi bana. Düşünün, evden bir yere gitmek için çıkıyorsunuz, ama kaldırım yüzünden gidemeyip geri dönüyorsunuz. Birşey demek istedim (yardım edeyim geçmek istiyorsan), diyemedim. Hem kabul etmez gibi geldi. Hem ben burada yardım ettim diyelim, sonra kim edecek. Bir fotoğraf vardı ya, adam tekerlekli sandalyeyle kaldırımın özel yapılmış eğimli kısmından çıkıyor, ama tam karşısında direk. Tüm şehir böyle.

Ama ilahi takdir, o anda bir otobüs geldi, üstelik yeni bir otobüs ve üstünde tekerlekli sandalye figürü var. Oğlan da döndü hemen binmek üzere. Orta kapı önünde durdu. Birşey demedi ama diyecekmiş gibiydi. Çok çekinik, yüzü güleç bir oğlandı. Şoföre söyleyeyim mi dedim. Onayladı. Söyledim, şoför gidip ayarlarını yaptı, oğlan bindi. Ama böyle çekinik bir oğlan inerken söyleyemezse diye izledim ileriden. Düğmeye basacak ama şoför o olduğunu nasıl anlayacak? Bir durak atlasa geri dönmesi işkence. İki durak ileride kapıya yöneldi (demek ki ondan otobüs hemen gelmeyince bari ben gideyim demiş). Şoför de anladı neyse ki. Yine gülümser bir yüzle indi.

Düşündüm de gelişmişliği tek bir ölçüte indirgeyeceksek engellilere verdiğin hayat şartlarına bakabiliriz. İlla zenginlikle de birebir ilgili değil bu. Herkes otobüs bileti için 2-3 kuruş fazla versin ama onlar için helikopter tutulsun.

h1

Handel’in Rosmene’ye ettiğidir

20 Haziran, 2009

18:10, Kumrucu Şevki: Bir sucuklu, bir peynirli. Paket. (orada ‘here or to go?’ derlerdi, burada ‘burada mı yiyeceksiniz, paket mi?’. tamamen aynı olması global dünyanın hükmü olsa gerek).

20:45, otobüs: Bir yandan poğaça kırıntılarken dışarıyı seyrediyordum. Otobüs boşça. Arkamdaki kız da arkasını dönmüş, batan güneşi seyrediyordu. Ben de dönüp bir kurabiye verdim.

21:30, Odeon (Küçük Tiyatro): Tam sahnenin karşısına hem de etrafı boş bir yer bulup etrafıma bol bol minder toplamanın konforuyla rahat rahat kuruldum.

21:40, aynı yer: Geç gelen bir çift dibime oturdu. Ve abartısız sürekli konuşup durdular. Bir oyuncunun kostümünden, kutu koladan, etraftaki insanlardan, oyunla ilgili ipe sapa gelmez şeylerden. 10 sn. bile sahneye bakamayan birileri buraya kadar niye gelir diye merak ediyor insan. İst. olsa görünmek ve görmek derdim. Ya buraya? Muhtemelen Selçuk veya Kuşadası’nın, eline davetiye gelmiş bir devlet veya belediye görevlisi, yemekten sonra ‘hadi hanım, biraz hava alalım’ demiş.

22:30, hala aynı mekan: Bela çiftten biraz uzaklaşılan 2. perdede kendisini korsanlardan kurtaran Imeneo ile değil de önceden sevdiği Tirinto ile evlenmeyi istemektedir Rosmene. Ama ailesinin ve Imeneo’nun baskısı ile istemediğini seçer. Koro da insanın arzularını değil mantığını izlemesi gerektiğini, şükran ve onurun duygulardan ve bağlılıktan güçlü olduğunu söyleyip iyice saçmalar.

23:40, gelinen otobüsün yanı: Arka koltuktaki kızla -ufka yakın bile görülen- yıldızlardan, Şirince üzerinde gökyüzünden ve çeşitli planlardan konuşuyorduk.

01:40-55, Konak Meydanında bir durak: Aynı kızla sohbet tükenince çeşitli ritmler yapmaya başladık. Ama hayır, tinerci çocuklar ve akşamcı abiler etrafımıza toplanıp bize katılmış, bir cümbüş, bir eğlence gitmiş değil.

02:15, KSK iskele: Baykuş denilen salak otobüs iskelede durdu, şoför ve kırmızı burunlu bilimum amca indi. Aşağıda sigara içme seansı başladı ve bitmek bilmedi. Önümdeki sakallı tipe sordum, müthiş belediye planlamacıları otobüsü iskeleden buçukta hareket edecek şekilde planlamış.

02:35-55: Girne’den eve yürüyüş. Bizim muhit ne zaman ‘uyumayan muhit’ ilan edildi bilmiyorum ama envai kumrucu, dondurmacı, köfteci, waffle’cı hala açık. Ama en acıklıları, aralarında çok fazla üremiş arabalı ızgaracılar. Bunları diziler yanlış yönlendiriyor olmalı. Bir İst. Masalı’ndaki dayı, 2. Bahar’daki Ali Haydar, onlara özenen Aşk Yakar’daki Filibe köftecisi, Annem’in pazaryeri köftecisi Vahide Gördüm, arada stadyum yakınlarına köfte ekmeğe giden Efe ve aşçısı Mösyö, hatta Yol Arkadaşım’daki seyyar lokmacı.

05:00: (Mümkün değil eve gelir gelmez yatamam) TNT’de Kuzeyde Bir Yer başladı. Mike Monroe dalgıçlık kıyafeti almak istediği için kasabalı arasında para toplar, doktor Joel kıskanır. Aralarında güzeller güzeli Maggie olmalı. O kıza benim de zaafım var. Sanırım bayılmadan kapattım tv’u.

h1

Piyano için 92 eser

17 Haziran, 2009

Dün yanlış saymadıysam 92 piyano parçası dinledim. Sabrımı da takdir ettim. Çocuk gösterilerinden oldum olası imtina ederim. O, anne-babaların çocukları diğer anne-babalara kendilerini göstersin basıncı, çocukların ileride ne türlü travmalara yolaçacak endişeli halleri, karşılaştırmalar, sürekli video-fotoğraf çekimleri, ortamın ağır havası… Bence çocuk gösterisi dediğin ancak hepsinin dansedip eğlendiği bir gösteri olmalı (sonra perde inince de arkada başbakan bir kızla öpüşürken görülmeli -yoksa bu bir filmde var mıydı?).
Ama yıllardır kaçıyordum, dün artık bahanem kalmamıştı. Beklediğim kadar korkunç değildi neyse ki. Hatta bazı çocuklar çok iyiydi.

Gösteri sırasında kendi öğrenim zamanlarıma gittim. Doğru dürüst bir yönlendirme olsa neler olabilirdim. Hadi ilkokul, ortaokulda olmadı, ama benim küçücük bir lisem vardı (kaldı ki büyük olsa ne olur, daha fazla rehberlikçi bulundur). Orada ne iş yapardı rehberlik öğretmeni hanım? Herkese tek tek bak şu dersin iyi, şu testte çok iyisin, neyle ilgileniyorsun, bir başkasına voleybolda çok iyisin, beden terbiyesi ile konuşalım, Amerika’da bir üniversitede burs ayarlamaya çalışalım, vs. demesi gerekmez mi? (hatta ideal olarak bu konuşmalar ortaokulda filan başlamalı). Ben kendisiyle bir kere konuştum. Organize bir kopya olayında müdür ve yardımcısının son kararını (the final verdict) beklerken bizi çağırmıştı, atılmanız çok olası, kendinizi hazırlayın demişti. Hatta oğlanlardan biri ağlamıştı galiba. Ben hiç inanmamıştım öyle birşey olacağına. Hatta bu hareketi hayatımda gördüğüm en densiz hareketler arasında saydım. Neyse ki hoş bir kadındı.

{Postun bu noktasında yine 40 dk. mola verdik. ve yine bol bol sallanma. bu sefer üstüme kot mont, altıma koyacak gazete, yanıma bol nevale aldığımdan daha rahat. ama belki tanıdık olmasından, belki saatin 2 saat daha erken olmasından daha az büyülü. Sonra yine karanlıkta bilinmedik sulara yelken açtık ve yine şoförü Karun Hazinelerine doğru dümen kırmaya ikna edemedim}.

Devam etmeden önce piyano için yazılmış en güzel eserlerden Chopin’in valsini (opus 69, no.2) koyalım pikaba.

92 eseri dinlerken dalıp gidecek bolca vakit vardı. Benim böyle gösterilerim olmadı dedim başta. Sonra hatırladım. İlkokulda bir yılsonunda bir şarkı söylemek için çıkmıştık sahneye. Üç kişi o zamanlar popüler olan ‘neler oluyor şu hayatta’nın sözleriyle oynayıp haylaz öğrenci şarkısı haline getirmiştik. Yalnız (bu ayrıntıyı hatırladığıma sevindim), tam çıkmak üzereyken bir oğlan çıkmak istemedi, utanıp. Biz de hemen yeni birini aradık koltuklar arasında, çünkü üç kişilik yazılmıştı şarkı. Neyse ki birini ikna ettik. Ve kazasız belasız üç kişi çıktık. Hoş olmuştu, tek bir mikrofona eğilerek. Ama tabi hiçbir kaydı yok. Zaten bugünün ruhunu taşıyan birkaç kişi dışında veli de yoktu.

Sonra sınıftaki birkaç ortaokul gösterisi de var, ama şimdi onları anlatmak hafif utandırıcı.

___________________________________

Mim adı verilen şeylerdeki sorular bana ortaokulda kızların anı defterlerindeki anketlerden daha anlamsız geliyor (bana ne mesela, birinin okuduğu kitabın 26. sayfasının 4. satırıdındaki cümleden), ama anlatacak hoş ilkokul gösterileri olanlar anlatsa hoş olabilir.

h1

Varan Dinlenme Tesisleri, 04:15: Bir salıncakta

13 Haziran, 2009

Saat 4 ve bundan çok, pek çok yıllar önce, hatta hayatımın neredeyse şu ana dek yarısında gayet ilginç bir maceraya evsahipliği yapmış olan Varan Dinlenme Tesislerine varmış bulunmaktayız. İçeride birşey yok, gayet iyi biliyorum. Dışarıda dolanıyorum. Molalar herkesten en apayrı hissettiğim yerlerden. İçeride oturmam, otobüsün dibinde dikilip sigara içen (veya içmeyen)lerden de değilim. Dolaşırım, uzaklaşırım, karayolunun dibine dek giderim.

Tesis çivarı çeşitli yeşillikler var, bazıları yine yeşil aydınlatılmış, karanlıkta ilginç durmuş. Ocakbaşı Mangal Restoran diyordu bir levha. Şu anda ya da uzun vakittir çalışmadığı belli de yine de nasıl bir yer diye bakayım dedim. Açıkta veranda veya geniş bir kameriye misali bölmeler. Restoran gibi hiç değil. Çalıştığı zamanda bile bir büyük mangalın etrafında insanlar ellerinde tabak etrafta dolanır olabilir ancak.
O bölmelerin ve birkaç ağacın hemen ilerisinde bir salıncak görünüyor. Salıncak. Hep ne özlerim salıncağı. Hele böyle geniş bir salıncağı.

Giden yolu otlar bürümüş, yükselmiş ve neredeyse çamurlu. Olsun. Az gayretten sonra ordayım. 3 kişinin rahat oturacağı tahta bir oturak. Keşke yalnız olmasaydım. Olsun. Başta zor hareket etsem de durdurup biraz ittirince, sonra da sallanma rutinine girince pek güzel olur.

Bir dörtyol ağzının iç tarafında tesis. İki taraftan hızla geçiyor otobüsler, kamyonlar. Bir yönden gelip diğerine dönüyorlar. Yerler ıslak, su birikintileri var. Oturak da ıslak gibi bayağı soğuk. Hava da 100 mt. ilerideki otobüslerin yanına göre kesin 5 derece daha soğuk, üşüyorum. Ellerimi altıma koyayım, sallanırken rüzgarlar gelen soğuğa ise birşey yapamam. Bilsem ki gündüz de böyle ıssız kalacak burası ve gece de böyle de soğuk olmayacak, rahat kalabilirim.

Otobüsün vakti geldi mi? Biraz daha, kaç tur sallansam kar.
Işıkları yanan bir otobüs gördükten sonra mümkün olduğunca kal. Sonra ayaklarını yere koyup kalk ve büyüklerinin çağırdığı bir çocuk gibi arkana bakmadan hızlıca git. Yine olmadık bir yerde kendi cennetini yarattın, kıymetini bil.

h1

Televizyonlarda yaşayanlar

4 Haziran, 2009

Dün, geceyarısından sonra elektrikler kesildi. Hava öyle bunaltıcı ki herhalde herkes klimaları açtı ve kapasite yetmedi. Neyse ki az sonra geldi. Derken bu gece yine kesildi. Dün hazırlıksızdı diyelim TEDAŞ, bugün de mi? Ayrıca, bizdeki bu klima sevdası ne zaman başladı? Dün bir otobüse bindim, klimadan -yanımdaki gömleği üzerime geçirsem de- öyle üşüdüm ki 2 durak sonra indim. Bazı banka şubelerinde beklerken dışarıda çıkıyorum. 25 filan yapacaklarına 19 dereceye ayarlıyorlar. Böyle değildik biz.
Diğer yandan, geceleri bu basınçlı, bunaltıcı hava hep Washington’da olur bu dönemlerde. Gündüzden daha fena olur. Tüm pencereleri açsanız da farketmez, durduğunuz yerde terlersiniz. Orada da elektrik kesildiğini görmüştüm birkaç kere, bize göre daha az ve kısa olsa da. Ama hiç su veya gaz kesildiğini görmedim. Elektrikten sonra suyumuz da kesildi de bu gece.
Artı, bu aralar arada bir yurtdışı internet bağlantısı kesiliyor. Örneğin, yerli gazetelere, gugıl, bloggır gibi yerlere girebiliyorsunuz ama yurtdışı kaynaklı hiçbir yer açılmıyor. Başka kimse sözünü etmediğine göre bizim şehrin çıkışı ile ilgili birşey olsa gerek (o da garip).

Geçen gün kargocu geldi eve. Adam tanıyor bizi. Burada Simon Templar diye biri oturuyor mu dedi. İsmi değiştirmiyorum, aynen böyle. A, evet, arkadaşım. Adresini bulamayınca bana göndermişler herhalde dedim. Aklımda bir iki alternatif vardı, gönderici olarak. Sonra içinden badem şekerleri çıktı, ve kargo şirketinden bir mesaj. Birşey gönderirken garip hatalar yapmışlardı birkaç hafta önce. Ben de telefonlarını arayıp iletmiştim. Onunla ilgiliymiş meğer. Yalnız, iyi ki kapıyı ben açtım. Annem açsa hiç anlamazdı neler döndüğünü.

Televizyonda hep bilindik formüller dönüyor. Yalnız, geçenlerde biraz değişik bir şey gördüm: Uyanık Bar. Yol Arkadaşım’daki evin büyük oğlunun (Serhat Kılıç -Serji) oynadığı Uyanık Bar. Teatral bir sohbet şov. Gelen konuklara sarkan bir bar yöneticisi. Yani Bayülgen’in -en azından evlenmeden önce- oynamadan, kendisi olduğu hal. Ama bu adam pek daha sempatik.
İlk programda Dolunay Soysert’le kocası (Bosch reklamından bilirsiniz ve yine Yol Arkadaşım’dan) vardı ve Serji ‘Doli”yi ayartmaya çalışıyordu kocasından ayırıp. Şahsen Dolunay’a benzer hisler besleyen biri olarak destekledim, ama iyi direndi maalesef çift.
(Salı ve Perş.leri geceyarısı civarı -sevimsiz bir kanal- Fox’ta.)

Son programda oyuncu hocası bir adam çeşitli temrinlerle çalıştırıyordu Serji’yi. “Ağla. Bu oyunculuğun en zor noktalarından biridir” dedi. Karşısındaki kızla ayrılmışlar da ağlayıp onu ikna edecek. Serji 2-3 saniye içinde ağlamaya yaklaşırken ben de denemeye başladım. Az sonra gözlerim dolmuştu. Sonra gerçekle deneme karıştı tabi. Hayatından mutluysan zor birşey olmalı bu.
Bir de oyunculara öpüşme-sevişme sahneleri için etkilendiniz mi derler. Doğru cevap, o ben değilim ki, oynadığım kişi etkilendi’ olmalı.

Televizyonda olanları taklit etmeye Ebru Şallı’yla devam ettim. Programın geceyarısından sonraki tekrarında, çeşitli yer hareketleri. Hergün ve bir süredir devam eden bir program olarak artık seyircilerle ahbap olmuşlar sanki. Baştan hergece yapılabilir geldi ama 5 dk.da sıkıldım. Sağlıklı olmak adına çekilecek sıkıcılığın da bir haddi var. Hem zaten insan hareket etmeden bile terliyor şu an. Hem -hani- su yok.

‘Doli’ bir, Göksel iki. Ne zaman görsem, en çok da “bi seni konuşurum” şarkısında kıskançlıktan çatlarım. Zaten hep de kocasından bahseder. Ama bu akşam yine antilop gözleriyle beraber katıldığı bir programın alt bantında “4 albümü eski eşimle yaptım” yazıyordu. Eski eşim? Bu son zamanlarda aldığım en ‘ümitli’ haber. Ama canım, ben de kimi kıskansam ayrılıyor. Yani, hiç tavsiye etmem size, kıskandırmayın kendinizi.

Mektubumu buldun mu ile kapatıyoruz, eski bir Gönül Yazar şarkısı.

h1

kainat: benim etrafımdaki herşey

30 Nisan, 2009

Bazen hayat duruyor. Bazense coşkun bir şekilde dur durak bilmeden akıyor. Durduğunda -özellikle de hoşuma gitmeyen bir yerde durmuşsa- hiçbir şey olmamasından şikayet edip duran ben hayat çok hızlandığında biraz yavaş, önce sindirelim demek istiyorum.

Bugünler böyle. Zaten uykuda en az 2 çok yoğun, duygusal ve maceralı film seyredip yorgun başlamış oluyorum güne. Yorgun ve aşık. Hep aşık olunası bir kız oluyor maceralarda. Hikaye dengesi de çok iyi kurgulanmış oluyor, hep başlaması zor ve teferruatlı bir ilişki.

Sonra gün boyu hoş şeyler, kötü haberler. Ortası olmadan. Ülke gündemi (ondan kopuk yaşanabilir mi?) zaten insanı kaçmaya teşvik ediyor. Üstüste kabul edilemez demeçler, o demeçleri savunanlar, ölenleri suçlayanlar, ölenlerin ailelerini suçlayanlar, yıllardır başta duranlar, sarkık bıyıklarıyla üstümüze korku salanlar…

Bu kadarı yeterince bir duygu salsalası yaratmışken sevdiğim insanlarla yoğun konuşmalar -genelde günler kimseyle konuşmadan geçerken. Hafif kırgınlık, bol heyecan. Sonra aklıma ne gelse karşımda. Melesa, Mustafa Avkıran kimdi diyorum, biraz sonra tv’de (a, yaprak dökümündeki sonradan görmeyi o oynuyormuş). Bir konser ne zamandı? Başımı çevirdiğim duvarda cevabı.

eskri

Garip olaylardan birinde açtığım kanaldaki konuğun soyadı fazla tanıdıktı. Eski sevgilimin babası. Hiç de görmemiştim adamı. İşinden dolayı başka şehirdeydi. O yüzden kaynaklanan biraz sorunlu durumlar vardı evlerinde. Üstüne adamın mevkisinden kaynaklanan bir gizemi. Bildiğimiz annelere benzemeyen, bazen fütursuzca açık ve sevimsiz annesinin tam tersine. Garip geldi görmek.

Kızına da tam o sabah iki satır birşey yazmıştım -onla ilgili bir olay olmuştu. O da bu aralar cidden kötü olduğunu yazmış. İstediği birçok şeye zamanlıca ulaşmış biri. Ama mutlu değil. Bu durumda, iyi ki demek lazım. Ne zor olmalı, elinden geleni yapıp yine de böyle birini mutlu edememek. (Tanrı adına diyorum).

O tam ben-merkezci biridir. Bir keresinde “başka bakış açısı yok ki. Ben yoksam dünya da yok” türünde birşey demişti. Öyle biri olmak istemem hiç, ama bunun gibi günlerde gerçekten kainatın enerjisi üzerimden akıyormuş gibi geliyor. Bir heyecan bir heyecan.

h1

Bir gece Beş’taş, 6-7 adam

16 Nisan, 2009

Açtım. Karşıdan geçerken kafamda bir tek köfte vardı –son günlerde midem (sıkıntıdan) sakat olmasına rağmen. Beşiktaş’ta indim o yüzden. Saat 10:30 civarıydı ve çoğu yer gibi kafama koyduğum Sultanahmet Köftecisi de kapanmıştı. Yakınlarında bir yer, Ye Beşiktaş, açıktı, aydınlık ve çağırıcıydı, ve en önemlisi duvarında kocaman köfte yazıyordu. Girdim.

Köfteniz var mı? Var mı köftemiz? Bir diğerine sordu bir çalışan. Var. Çorbanız var mı? 9 çeşit çorbamız var dedi hevesli çocuk. Çorbadan sonra köfteyi beklerken bir oğlan geldi. Katmer istedi. Bir süre katmerin servis şeklini konuştular dükkanın sonradan gelen genç sahibiyle. Eve götürecekmiş katmeri, adam da ben sıcak vereyim ama soğur, tavada ısıtabilir misiniz, tulumsuz da yemeyin, ben tulumu ayrı sardırayım o yüzden dedi. Tava kısmında duraladı oğlan. Tava var mı evde diye düşünüyor dedim içimden. Sonra yakında Kayseri mantısı da yapacağız diye anlatmaya başladı işletmeci. A, ben Kayseriliyim dedi oğlan. Hemşehri çıktık dedi adam. Ben de kalktım. Zaten öyle gözönünde oturmak biraz rahatsızcaydı. Arkamda da benim gibi tek oturan ve bekleyen bir genç adam. Köfte bekliyorsunuz di mi dedi adam. “Evet ama ondan çok günlerdir iki yarenliğe açım” demek isterdim. Evet, tereyağsız olsun diyecektim, bir de ben de Kayseriliyim dedim. Duruma göre her yerli olabilirim. Aaa, dedi adam. Kayserili bir kadın aşçı bulmuşlar, onu ve yapacakları yemekleri anlattı. Yağlama yapacaklarmış mesela. Sonra oğlanın ne yaptığını (Bilgi reklamcılığı bitirmiş, iş arıyormuş) sordu adam, ona iş bulmaktan filan bahsetti. Yeni açmış orayı, bu 3. günleriymiş. Bu sırada oğlan katmeriyle ayrılırken oraya tekrar gelmekten konuşulunca benim oralı olmadığımdan İzmir sohbetine giriştik. İzmir’de çok ünlü bir pastane vardı dedi adam. Bu ana dek susan diğer müşteri adam lafa girdi. Seda Pastanesi. Ben sorayım pastanenin ismini diye birini aradı işletmeci. Seda değil de Sevinç olmasın dedim ben. A, evet, Sevinç. Seda Şirinyer’deki dedi. Sonra onun ne yaptığından (9 Eylül’de okumuş, turizmcilik ve fotoğrafçılık yapıyormuş, bu aralar askerlik sonrası kafa dinliyormuş), benim neler yaptığımdan (daha doğrusu yapmadığımdan) bahsettik. Geç gelen tire köftesini mideye indirmiştim bu arada.

12 dedi işletmeci adam. 14 alın siz dedim kartı verirken. 12 alayım dedi. Yok, 14 alın dedim. 13 olsun dedi, ortayol. İyi.

Sonra gitmek zamanı gelmişken (bu limandan) umarım tekrar görüşürüz dedim fotoğrafçı çocuğa. İyi akşamlar diledi. İşletmecinin iyimser ama sonuçta işletmeci tavırlarından daha sahiciydi o. Tekrar görmek istedim gerçekten. Bu fikirle ve huzursuz çıkmak üzereyken çok net farkettim. Sokakta tanışmak istediğim kızlarla ilgili meselem flörtgenden çok daha fazlası. İnsan tanımak istiyorum ben. Hayatımda birileri olsun istiyorum. Tanımaya değer birini görünce de (çekici bir kız, çekici olmayan bir kız, o sıfatın geçerli olmadığı bir oğlan) kalbim sıkışıyor. Çünkü şehirler çok büyük. Ve onlardan ayrıldığım anda bir daha görmem (NŞA: normal şartlar altında, yani standard temperature and pressure) mümkün değil. Bu da kabul edilir birşey değil benim neznimde.

Az sonrasında ki zor uzaklaştım dükkandan, otobüs beklerken önce servis oğlanı geçti, kulağında kulaklıklarla. O haliyle hiç de içerideki gibi ezik görünmüyordu. Sonra yaklaşan bir başka genç adam -30 civarı, uzun, saçları da uzun- “fazla bozukluğun varsa bir yardım eder misin, dışarıda yaşıyorum” dedi. Dışarıda kelimesi büyüdü kafamda. Daha önce “şarap alıcam” diyen (yuh) keş adamı veya usulca para isteyen yaşlıca kadını tınmamıştım ama buna aynı şeyi yapamadım. Ama yetmedi. Keşke bir ay şu otelde (4 Seasons) kal, ben veririm deseydim.

h1

Ben seçtim!

30 Mart, 2009

Bir defa, oy verebildim. Önceki son, sayamadığım kadar çok seçimde veremediğim için bu çok önemli bir gelişme. Ya seçim sırasında yurtdışındaydım, ya da seçmen kütüklerinin yenilendiği nüfus sayımında; ya da işte geçenkinde olduğu gibi kaza yapmıştım. Bu sefer, otobüsü bile eleyip paşa paşa yürüdüm geçen sefer bulamadığım ilkokula. Pek yakınmış meğer. Geçen sefer de yürüseymişim bari.

4:25′te girdim, yarım saat kadar sürdü sıra beklemem. Ama nasıl bir kaos. 5 sandık görevlisi aynı anda 5 kişiyi yönetiyor. Sonra sıra bana gelince birden telaş etmeye başladılar. İlk mührü bastım, biri gelip bölmemden aldı zarfı. Bir de bakmamak için uğraşıyor filan. Bunu düşününce başka şehirlerde neler neler oluyordur. Sonra diğer pusulaları aldım, daha yerime geçer geçmez acele ettirmeye başladılar, 3-4 kişi birden hadi hadi diyor. Saat 5 oluyormuş. İyi de o saate dek gelenler verecek zaten, ne bu acele diyorum, yok, telaştan düşünecek durumda değiller. Bir başkası olsa, mesela yaşlı biri, rahat hata yapar o aceleyle. Muhtar seçimi de resmen kapalı değil, milletin önünde yapılıyor. Onda bir gizliliğe gerek görmemişler. İmzaları atarken söylenip durdum. Bir oy verdim, o da hiç huzurlu olmadı.

Birer kelimeyle: Sağ oportünisttir, sol ilkesel, diyorum ben.
Ülkenin gelişip gelmişmemekte olduğunu konuşuyoruz bazen birileriyle. Artan eğitim, üniversite mezunu oranı filan ama bir ölçüt de sola verilen oylar olmalı. chp+dsp+minik partiler+dtp’nin oy toplamı (hepsi için sol olup olmadıkları tabi ki sorgulanabilir, ama konu o değil, bunlar sonuçta ‘daha sol’ ve kendini solda görenlerin oy verdiği partiler) yıllar boyudur yerinde sayıyor (%32) -hatta çok hafiften geriliyor-. Bu durumda pek gelişmeden sözedemeyiz.

Can Kozanoğlu tam benim aklımdaki istatistiği verdi dün gece. 22 ilde sol oylar toplamı %10′un altında. O illere bakılsa kişi başına düşen satılan kitap sayısı, ildeki sinema sayısı gibi şeylerde en geri iller olduğu da görülebilir, eminim. Solun olmadığı yerde hayat da zor olmalı.

h1

üzerimden ne geçti

27 Mart, 2009

Dün, ya da galiba iki gün oldu, saat akşamüstü 5′ti. Yerime oturmuştum. Aşağıda benim eşyalarımı yüklediklerini görüyordum camdan. Ne büyük bir huzur. Fiziksel olaraksa bir aksiyon filminde harcanmış gibi hissediyordum. Sanki demin kardaki kovalamacada 007 bir tepeden diğerine kayarak uçarken ben 20 metreden aşağı düşen isimsiz kgb ajanlarından biriydim. Sonra çizgi filmlerdeki gibi üzerimden arabalar, sonra da bir tır geçti. Sonra da kafama piyano düştü. Öyleyim. Komada gibi. Beni ambulans helikopterle almışlar, evime götürüyorlar. Gözkapaklarımı bile açamıyorum. Bu sırada evden eşyalarımı da almışlar. Ama bayağı bir para karşılığında.
Gidince 1 gün 2 gün uyuyacağım. Günler haftalar aylar boyu uyuyacağım. Umarım seçime uyanırım, diye düşünüyorum.

Φ

Zaten herşey o seçim yüzünden. Son akşam evde telefonda konuşuyordum. Kapı çaldı. Carabbinieri denenlerden bir polis. Simon Terim, Simon Terim, arabanızı yanlış yere parketmişsiniz, isterseniz camdan bir bakın dedi. Pardon canım, bu polis birşeyler diyor deyip camdan baktım. Sokakta yüzlerce Hintli kız, yüzlerce Koreli kız, yüzlerce Polonyalı-Rus-Rumen kız aralarında özel dizilip ‘GİTME SİMON’ yazmışlar. Pencereyi açıp seslendim: Üzgünüm kızlar, isterdim ama yetişmem gereken bir seçim var.

Φ

Birkaç saat sonra, yani dün saat 8:45′te uyandım. Tam 23 gün önce uyandığım yerde. Ne biçim bir dejavü. Aslında tam aynı yer değil, o H36′nın yanıydı, bu H37′nin. Ama onun dışında tüm koşullar aynı. Penelope hala ileriden bakıyor. Sanki arada hiçbirşey olmadı. Biraz da oryantasyon sorunları yaşayan biri olsam küçük sayılardaki kendi kapıma değil, terminalin diğer ucundaki o belalı kapıya doğru yöneleceğim. Bu H terminali araf gibi bir yer benim için. Bir tarafta cennet var, diğer tarafta cehennem. Nereye doğru gittiğini belirleyen tek şey nereden geldiğin.

Φ

Bu sefer kimsenin olmadığı evime girerken 100 kilo civarında zımbırtı var yanımda. 23 tanesi de Münih’te kalmış, birazdan gelecekmiş. 9 tanesini de postaya vermiştim, herhalde 1-2 hafta içinde gelir. PK’sunda geçen hafta aldığım bir hediye benden önce gelmiş, ne güzel.

Φ

Bu gelişlerdeki bitkinliği kimseye anlatamıyormuş gibi hissediyorum. Herkes hep bir jetlag lafı ediyor ve ona içermediği bir ilginçlik veriyor. Hatta yabancı kaynaklı olduğundan ben biliyorum denmesi özenilen birşey gibi davranılıyor jetlag’e. Oysa o sorunun çok küçük bir kısmı oluyor. Daha çok gelmeden önceki günlerdeki büyük yorgunluk, uykusuzluk, yoldaki gecenin yaşanmadan yani uyumadan geçmesi (batıya giderken bu yok mesela).

Φ

3 hafta içinde televizyondaki tüm reklamlar değişmiş. Ne ilginç. Orada, inanmazsınız, 9 ayda değişmeyen birsürü reklam vardı. Yıllar boyu aynı reklam oynar mı ya. Bilmeyen de orada ilginç reklamlar oynadığını sanır. Değişenlerin birçoğu bile aynı seri reklamlar. ‘O kadar basit ki bir mağara adamı bile becerebilir’ esprisine dayanan reklam serisi 5-6 yıldan beri sürüyor. Rezervasyon ödemekte olanların evini Kaptan Kirk’ün kırıp döktüğü reklamlar da öyle. Bu bence TR’nin ne kadar hızlı değiştiğinin, Amerika’nınsa ne kadar değişmediğinin göstergesi.
Zaten bizdekine göre reklamı yapılan ürün çeşidi çok az. %90 araba, bira, sigorta, birkaç web sitesi.
Bizde de milli maç dönemi reklamları çok sinir bozucu tabi, ama yine de ilginç birçok reklam oluyor.

Φ

Yalnız, insan bir ay içinde iki kere bir saat kaybeder mi? Önce orada ileri alındı saatler, şimdi de burada.

Φ

Elemelerin en önemli maçı, seçim, düşen helikopter, FF derken gündem ne kadar yoğun. Bu kazaya uğrayan Tayyip veya Baykal olsa seçim ertelenmez miydi; o zaman bu durumda da gerekmez mi? Üstüne bir de dünya patinaj şampiyonası var. Hepsini reddedip sürekli onu seyretmek vardı ya…

h1

civanım

14 Mart, 2009

80′lerdi. Thompson Twins diye bir grup vardı. İkizlik bir yana, birbirlerine benzemezlerdi. Zaten iki de değil de üç kişiydiler. Üç ayrı ırktan gibi, sapsarı bir kız, kızıl saçlı bir oğlan ve siyahi bir genç. Saçlar ve synthesizer ağırlıklı müzikleri 80′leri anlatmak için birebirdi. Bazen işte en önde gelen ikonlardan (Michael Jackson, Madonna, vs.) bir dönemi daha iyi anlatabiliyor böyle kenardaki tipler.

Bir iki şarkılarını daha hatırlıyorum ama esas Doctor Doctor. (Bugün bu şarkıyı çalmayı da uzun süredir bekliyorum). O yüzden şimdi napıyoruz: işi gücü bırakıp sesi açıp nakarat bağırıyoruz:

Oh, doctor doctor, can’t you see I’m burning burning.
Gördüğünüz gibi sözler aslında tam doktor doktor civanım. O yüzden bir mix de yapabiliriz söylerken.
Oooo, doctor doctor, görmüyor musun yandım yandım
doktor doktor civanım, is this love that I’m feelin’